Türkbilim >> Atatürk >> Atatürkçülük - Bulgarya Türkleri, Türk İnkılabı ile Atatürk

 

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

BULGARYA TÜRKLERİ, TÜRK İNKILABI ile ATATÜRK

 

         Özet

         Atatürk döneminde (1923-1938), Bulgarya Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk inkılabını ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü izlenilmesi gereken ulusal bir ülkü olarak görmekteydiler. Atatürk, Atatürkçülük, Türklük, ulusal bir ülkülem (ideoloji), Atatürk’se ulusal bir önder durumuna gelmişti. Bulgarya Türkleri günceler (gazeteler), dergiler ve kurdukları dernekler yoluyla sürekli olarak Türk inkılabı ve Türkiye yönünde yayınlar yapmışlardır. Bu çalışmada, Bulgarya’da Türkçe olarak yayımlanan Özdilek güncesi başta olmak üzere  Bulgarya Türklerinin Türk inkılabı, Türkiye ve Atatürk’e ilişkin görüşleri ile etkinlikleri incelenecektir. 

Suat AKGÜL

Genelkurmay Başkanlığı Öğretmen Subay

 

         Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışında kalmış olan ve bazıları da azınlık durumundaki Türkler, bağlı bulundukları devletlerle büyük sürtüşmeler ortaya getirmesine karşın Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk inkılabını ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü izlenilmesi gereken ulusal bir ülkü olarak görmekteydiler. Bulgarya Türkleri de uzun yıllar Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi yurtları, Atatürk’ü de Türk dünyasının önderi olarak benimsemişlerdir. Çünkü böylece hem kendileri arasında birlik ve dayanışma duyguları daha da gelişiyor hem de Atatürk ile Türkiye’yi varlıklarının bir güvencesi olarak görüyorlardı. Üstelik hem kendileri hem de yeni kuşak Türklük bilincini korumuş oluyorlardı. Yani Atatürk, Atatürkçülük, Türklük, ulusal bir ülkülem (ideoloji), Atatürk’se ulusal bir önder durumuna gelmişti. Doğal olarak bu düşüncelere karşı olan bir kesim de vardı. Bunların bir bölümü Türkiye’yi terk etmiş, Atatürk karşıtı kişilerdi. Bir bölümü de Atatürk’ün İslam’ın aleyhinde işler yapmakta olduğunu savunan ve çoğu da Bulgarya devletince desteklenen, kışkırtılan kişilerdi. Çünkü Bulgarya bu yöntemle Türkler arasında birlik ve dayanışmayı önlemeye çalışıyordu. Bulgarya hangi yönetimle ve kimlerce yönetilirse yönetilsin başa geçen her yönetici bu yöntemi uygulamaktaydı. Bulgarya’daki Türkler bir yandan Bulgar hükümetiyle, Bulgar komitacılarıyla uğraşırken öbür yandan kendi toplumu içindeki kişilerle de mücadele etmek durumunda kalmıştır. Türklerin kendi içindeki mücadelesi daha çetin geçmiştir.

         Kimi Bulgar gençlik örgütlerinin kışkırtılarına ve kimi Türk din adamları ile güncecilerin (gazetecilerin) karşı etkinliklerine karşın Bulgarya Türkleri, 1923-1934 yıllarında, kendi benliklerini ve Türklüklerini ortaya koyan örgütler kurmuşlar, günce (gazete) ve dergiler çıkarmışlar, betikler (kitaplar) yayımlamışlardır. Bulgarya Türkleri, Türk yönetimi dışında kaldıkları günden beri varlıklarını korumak, benliklerini yitirmemek, kısacası yok olmamak için çeşitli etkinlikler yürütmüşlerdir. Bu etkinliklerin başında günce (gazete) ve dergi çıkarmak gelmektedir. 1879-1908 yıllarında çoğunluğunu Türklerin çıkardığı 50 günce vardır. “Dilde, düşüncede, işte birlik.” biçiminde belirttiği düşünceleriyle bütün Türklerin birliğini savunan büyük düşünce adamı İsmail Gaspıralı’nın 1906 yılının baharında Bulgarya’ya gelerek “Ruscuk Cemiyyet-i Hayriyye-i İslamiyye”sini ziyaret ederek buradaki Türklerle birtakım görüşmelerde bulunmasından sonra Bulgarya Türklerinin daha örgütlü etkinlikler yürüttükleri görülmektedir. 1908-1919 yıllarında da 15 günce (gazete) çıkarmışlardır. Türklerin oranca daha rahat ettikleri bir dönem olarak kabul edilen Çiftçi Partisi yönetimi dönemin 1919-1923 yılları arasındaysa 13 güncenin yayımlandığını görmekteyiz.

         1923 yılından başlayarak Bulgarya Türkleri için yeni bir dönem başlamış bulunuyordu. Hem yeni bir Türkiye doğmuş hem de Bulgarya’da yönetim el değiştirmişti. Bu dönemde Bulgarya’daki Türklerin nüfusu 600.000’in üzerindedir. 1934 yılındaki bu sayımdan önce 1923-1933 yılları arasında Bulgarya’dan Türkiye’ye 101.507 kişi göçmüştür. 1933-1939 yılları arası 97.181 kişi daha göçmek zorunda kalmıştır. 1934 yılı istatistiğine göre Türkler, özellikle Ardino, Kurumovgrat, Kırcaali, Momçilgrat, Kemaller, Banpınar, Yenipazar, Osmanpazarı, Razgrad, Eskicuma, Şumnu gibi bölgelerde, çoğunluğu oluşturmaktaydılar.

         1923-1938 yıllarında 50 dolayında günce (gazete) ve dergi çıkarılmıştır. Bu dönemdeki Türk basını Türk inkılabını destekleyip desteklememe konusunda iki kümeye ayrıldı. Türkiye’den kaçan 150’likler, kaçaklar, Halifelikçiler, Sultanlıkçılar; Türkiye, Atatürk ve Türk inkılabı aleyhinde yazılar yazmakta, konuşmalar yapmakta, Bulgar hükümetine bilgiler vermekteydiler. Bu yönde etkinlik gösteren günceler  şunlardır :

         Hafız Yusuf Şinasi’nin iyesi (sahibi) olduğu (Günce daha sonra A. Kemal ve N. Asım kardeşlerce alınmıştır.) İntibah, Türkiye’den kaçan Ahmet Hikmet’in Yazı İşleri Müdürü olduğu Açıksöz, Yakup oğlu H. Yusuf Şinasi’nin iyesi (sahibi) olduğu ve Türk inkılabı karşıtı etkinlik gösteren, bu konuda da Bulgar hükümetiyle iş birliği içinde olan “Din-i İslam Müdafiileri Cemiyeti”nin yayın organı durumundaki Medeniyet, 150’liklerden Tarık Mümtaz’ın (Göztepe) çıkardığı Rumeli (T. Mümtaz, güncesinde Bulgar komünistlerinin yazılarına da yer vermiştir.), Tahir Nuri’nin iyesi (sahibi) olduğu Dostluk, Türkiye komünistlerinden kaçarak Bulgarya’ya sığınan, bir süre 150’liklerden Osman Nuri’yle iş birliği içinde olan Arif Oruç’un çıkardığı Yarın.

         Bunların dışında birkaç günce (gazete) Türk-Bulgar dostluğu, haber, sanatsal, sporsal ya da mesleksel nitelikli yayın yapmaktaydı. “Şahid-ül-Hakayık” adlı dergiyse Türkler arasında Hıristiyanlık propagandası yapmaktaydı. Bunların dışındaki günce (gazete) ve dergiler, Türkiye, Atatürk, Türk inkılabı ve Türklük yönünde yayın yapmaktaydılar. Bu günceleri ve dergileri çıkaranlar, burada yazı yazanlar, Türk inkılabına gönülden bağlı, üstelik her türlü zorluğu göze almış ateşli Atatürkçü, ulusalcı ve Türkçü kişilerdi. Bu tür güncelerin başında Turan, Rehber, Özdilek, İstikbal, Rodop, Karadeniz, Birlik, Deliorman, Doğruyol  gelmektedir.

         Bu Türk günce (gazete) ve dergileri Türk inkılabını benimsemekle kalmamış, yeni kuşaklara yayılması konusunda da büyük çaba göstermişleridir. Türkiye’de imce (harf) inkılabı yapılır yapılmaz Bulgarya’daki bu günceler yeni yazıya geçmişlerdir. Bunlardan Yambolu’da çıkan Yenilik güncesi 13 Ekim 1928 tarihinde yeni yazıya geçen ilk Türk güncesi olmuştur. Oysa bu tarihte Türk imcelerinin (harflerinin) kullanılmasına ilişkin yasa daha çıkmamış ancak imce (harf) inkılabıyla ilgili etkinlikler başlamış bulunuyordu. 1929 yılından başlayarak hazırlıklarını bitiren öbür Türkçü yayınlar arasına Rodop, Halk Sesi, Deliorman ve Çiçek dergisi başta olmak üzere Özdilek, İstikbal, Doğruyol, Turan günceleriyle Çocuk Sevinci Dergisi de katıldı. Türk halkını yeni yazıya yavaş yavaş alıştırmak düşüncesiyle Savaş ve Rehber gibi yarı yarıya eski ve yeni imcelerle (harflerle) çıkan günceler de vardı. Böylece yeni Türk imceleri (harfleri) Bulgarya Türkleri arasında hızla yayılıyor, Türkiye’yle bağlantıları kopmamış oluyordu.  1934 yılında Bulgarya’daki hükümet değişikliğiyle Türkler üzerinde büyük bir baskı oluştu. Bu yayınları çıkaranlar, bunlara yazı yazanlar “Atatürkçü” oldukları gerekçesiyle kovuşturuldular, ezinç gördüler, hapse atıldılar, göçe zorlandılar, sürgüne uğradılar üstelik kimileri de öldürüldüler. Hükümetçe 1933 yılında 7 Türk güncesi kapatılmıştı. Bunlara 1934 yılında on, 1935 yılında dört günce daha eklendi . Bu dönemde yapılan baskılar sonucu öbür Türk günceleri de kapanmak zorunda kaldı. Yayın yaşamında yalnızca Türk inkılabı karşıtı yazılar yazanlar ile eski yazıyı kullanmayı sürdürenler kaldı. Bir de Türkler arasında Hıristiyanlık propagandası yapan “Şahid-ül-Hakayık” yayınını sürdürdü. Böylece Türklerin kendi yayın organları kalmamış oluyordu.

         Bulgarya Türkleri, dernekçilik gibi örgütlenme etkinliklerinde de başarılı olmuşlardır. Bu derneklerin başında 1906 yılında kurulan ancak asıl etkinliğini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra gösteren Türk Öğretmenler Birliği gelmekteydi. Bu derneğe üye ulusalcı cumhuriyetçi Türk öğretmenleri öğrencilerini Türklük duygusuyla yetiştiriyorlardı.

         Anayurt Türkiye’deki mutlu gelişmeler, Bulgarya Türklerini de etkilemekteydi. Anadolu’da düşmanların temizlenmesi ve yenginin (zaferin) kazanılmasıyla yeni bir Türk devletinin kurulması, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması Bulgarya Türk gençliğini de coşturmuştu. Bu duygularla özellikle 1923-1924 yıllarında Türklerce gençlik ve spor kulüplerinin kurulduğunu görüyoruz. Bu kulüplerin adları Türkler için önemli anlamlar taşıyan sözcüklerden seçiliyordu. Bu adlar rastgele seçilmemişti. Bu kulüplerin İnkılap, Ertuğrul, Altınyıldız, Atilla, Turan, Balkan, Altınordu gibi anlamlı adları vardı. Bu adlar Bulgar hükümetinin dikkatini çekecek; Türkler arasındaki Atatürk ve Türkiye karşıtlarının kışkırtmalarıyla kulüpler güç duruma düşecek, bazıları da kapatılacaktır. Bunlardan Altınordu Derneği 1927 yılında Şumnu’da kurulmuştu. Amacı Bulgarya Türkleri arasında Türk kültürünü korumak, yaşatıp geliştirmekti. Bu amaçla özellikle okumuş aydın Türklerden oluşan bir toplulukça kurulmuştu. Ancak dernek “Atatürkçü” olduğu gerekçesiyle Bulgar hükümetince kapatılmıştır. Bu kapatılmada derneğin adının iddialı ve dikkat çekici olmasının da payı vardır.

         Bu gençlik kulüpleri birleşerek Rusçuk’ta 14 Temmuz 1924 tarihinde toplanan kurultayda Bulgarya Türkleri tarihinde çok önemli bir yeri olan “Türk Spor Birliği”ni kurdular. Böylece Rusçuk, Türkçü ulusalcı gençlik oluşumlarının kuruluşuna tanıklık etmiş oluyordu. Birliğin ikinci kurultayı 3 Temmuz 1925 tarihinde Plevne’de yapıldı. 9 kulüp, 29 delege ve gözlemcinin katıldığı bu kurultayda bütün Bulgarya Türk gençliğini kapsayacak bir birlik üzerinde çalışıldı. Bu birlik 2-4 Ağustos 1926 tarihinde Varna’da toplanan kurultayda oluşturuldu. Kurultay toplanmadan kısa bir süre önce daha kapsamlı bir birliği içeren ve Bulgarya Türk gençliğine seslenen bir bildiri yayımlandı. Bu bildiride, Türk gençlerinin yalnız sporla, futbolla uğraşmasının yeterli olmayacağı, gençleri her yönden pekiştirecek bir örgüte gereksinim olduğu belirtiliyordu. Burada “Bugün Spor Birliği adı var kendi yok, anka kuşu türünden bir şeydir. Biz Türk gençliğini birleştirecek, gençliğin arasında kardeşlik duygularını güçlendirecek ve onu her bakımdan yükseltecek bir örgüt yapmalıyız... Acaba Spor Birliği ile Bulgarya Türk gençliği bir araya toplanabilir mi? Hayır, hiçbir zaman spor Türk gençlerine başlı başına hedef olamaz ve olmamalıdır.” denilmekteydi. Spor Birliği, bu görüşler ışığında tüzük değişikliği yaparak “Bulgarya Türk Gençlerinin Medeni İrfani İdmani Turan Cemiyetleri Birliği” adını aldı. Turan Cemiyeti’nin yöneticileri ile etkin üyeleri Türkiye yanlısı Atatürkçü ve Türkçü diye nitelendirilen kişilerden oluşmaktaydı.

         Turan Cemiyeti, asıl gelişmesini 1931 yılından başlayarak gösterdi. Dernek bu yıldan sonra, birçok yerde üstelik köylerde bile şubeler açmaya başladı. Birlik, Turan, Özdilek, İstikbal, Karadeniz, Rodop, Deliorman gibi günceler (gazeteler) Turan Cemiyeti’nin düşüncelerini yaymaya çalışıyordu. Turan Cemiyeti’ne saldırıysa iki yönden geldi : Biri Türk inkılabına karşı ve Türklük karşıtı kişilerden öbürü Bulgarların gençlik örgütü Trakya Cemiyeti’nden. Bunlardan Türk inkılabı karşıtı etkinlikleriyle bilinen ve Açıksöz güncesi iyesi (sahibi) Ahmet Hikmet, Dostluk güncesinde Turancıların Türkiye’den parayla beslendiklerini yazıyordu. Öbür inkılap karşıtları da bu yöndeki yayın ve etkinliklerini Bulgar hükümetinden aldıkları destekle artırarak sürdürüyorlardı . Bu saldırılar sürerken  Şerif Alyanak’ın Rodop güncesinde yazdığı “Turan Dernekleri İnkılabın Birer Kışlası Olmalıdır.” adlı savyazısı (makalesi) Türk gençleri üzerindeki baskının daha da artmasına yol açtı. Çünkü bu tarihte Turan Cemiyeti 95 şubeye ulaşmıştı ve derneğin 5.000 üyesi bulunuyordu. Dernek çığ gibi büyüyordu. Artan baskılar ve yapılan saldırılarla Türk topluluğu yıldırılmaya çalışılıyordu. Turan her türlü baskıya karşın etkinliklerini Bulgarya’da hükümet darbesi olana dek sürdürdü.

         Türkler arasında birlik sağlama yönünde çok çeşitli girişimler olmaktaydı. Bunlardan Bulgarya Türklerinin yetiştirdiği çok değerli Türkçülerden birisi olan Mehmet Celil, Türkler arasındaki dağınıklığı gidermek amacıyla 1929 yılında bir “Ulusal Kurultay” topladı. Toplantıya 700’ün üzerinde delege katıldı. Türklerin seslerini duyurabilmeleri açısından önemli olan bu kurultayda Türk okullarındaki eğitimin yeni Türk imceleriyle (harfleriyle) yapılması kararlaştırıldı. Rehber ve o kapandıktan sonra da Yenigün güncelerini çıkaran Mehmet Celil’in bu etkinlikleri Bulgar hükümetince dikkatle izleniyordu. Mehmet Celil, Türkleri ilgilendiren her konuda etkinlik gösteriyor, Bulgar komitacılarıyla da mücadele ediyordu. Mehmet Celil önce sürgün edildi, 1938’de de Türkiye hesabına çaşıtlık (casusluk) yapmakla suçlanarak tutuklandı. 1939 yılında hapishanedeyken Bulgarlarca öldürüldü.

         Toplumsal ve kültürel yönden oldukça etkin olan Bulgarya Türkleri; kurdukları dernekler, topladıkları kurultaylar ve çıkardıkları günceler (gazeteler) aracılığıyla ulusal benliklerini ve öz kültürlerini yaşatma mücadelesi içindeydiler. Türklerin bu mücadelesine Bulgarya yönetimi 1934 yılına dek gizliden gizliye ve birtakım entrikalarla el altından müdahale etmekteydi. Özellikle Bulgarların kurduğu dernekler ve Türkiye’den kaçarak Bulgarya’ya sığınmış olan yönetim karşıtı Türkler, yapılan her türlü toplumsal ve kültürel etkinliklerin önünde engel oluşturmaktaydılar. Üstelik Bulgar yönetimine Türklerin etkinlikleriyle ilgili bilgiler verilmekteydi. Bulgarların kurduğu Trakya örgütü, Bulgarya’daki Türk gençlerine çeşitli saldırılarda bulunuyordu. Yayın organları olan Trakya güncesi, Türklerin kıraathanelerinin İstanbul günce ve dergileriyle dolu olduğunu, duvarlarında Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının bedizleri (resimleri) bulunduğunu belirterek bunu istemediklerini söylüyorlar, saldırılarının gerekçesi olarak görüyorlardı. Ağustos 1933’te yayımladığı bir yazıda Türklerin kurduğu derneklerin, özellikle Turan Derneği’nin gelişmekte olduğunu belirtiyordu. Günce bu derneğin  elebaşılarının öğretmenler ve bazı imamlar olduğunu, bunların da “Atatürkçü” olduklarını, “Amaçlarının Türklüğü bir örgüt durumuna koyup gün geçtikçe güçlü bir kütle durumuna getirmek, derhal Birleşmiş Milletler’e başvurmak” olduğunu söylüyordu. Altınordu ile Turan dernekleri arasında bağlantı kurarak böyle bir örgütün Türkiye’nin müttefiki olan Yunanya sınırına yakın Kırcaali’de bulunmasının altında başka amaçlar yattığını ve bunun Türkiye’nin bir tasarısı olduğunu belirtiyordu. Trakya güncesinin Türk inkılabına yandaş gördüğü Türkçü öğretmen ve hocalar olarak kastettiği kişiler, Bekir Sıtkı (Orhon), Hasan Sabri, Eskizağra Müftüsü Yusuf Razi, Cumalı Hafız Ahmet (eski Baş Müftülerden) gibi kişilerdi.

         Öte yandan 150’liklerden Osman Nuri de Bulgar makamlarına verdiği bir jurnalde : “Türkiye’deki inkılaplar din ve sultanlık aleyhinde yapılmaktadır. Bu etkinlikleri yürütenler Türk büyükelçileri, öğretmenler, yarım öğrenimli ve birkaç yüksek öğrenimli Türk gençleridir. Bu kişilere Türkiye’de yüksek konumlar vaat edilmektedir. Ancak bu konumları kazanabilmeleri için Bulgarya’da bilgisiz ve saf halk arasında Atatürkçülük propagandası yapmaları, ulusluk duyguları aşılamaları gerektiği bildirilmektedir. Bu amaç uğruna çalışmak için Deliorman, Rodop, Yeniyol, Halk Sesi gibi günceler çıkarılmaktadır. Yapılan suçlamalar, saldırılar Türk Büyükelçiliği’nden satın alınmış kimselerce üstelik doğrudan Türk Büyükelçileri ve Büyükelçiliğin memurlarınca yazılmaktadır. Halk arasındaysa genç ve ateşli öğretmenler bu yönde etkinlik gösteriyor ve bu etkinliklerini, kurdukları Altınordu, Altay, Turan ve buna benzer kulüpler aracılığıyla genişletmeye çalışarak Mustafa Kemal’e aşırı ulusalcı yetiştirmek için serkeşçesine propaganda yapıyorlar. Gösterilen bütün çalışma, Bulgarya’da ulusal bir Türk örgütü yapmak ve Atatürkçülüğü yaşatmaktır. Bunun için yabancı bir ülke (Türkiye) hesabına Bulgar yurttaşları arasına bozgunculuk saçtıklarından yargılanmaları gerekir.” demektedir.

         Bu şikayete  “Turan” güncesi (gazetesi) şu yanıtı vermektedir : “Turan örgütünü Atatürkçülük akımına kapılmış görmek ve bunu Bulgarya için tehlikeli olarak göstermek isteyenlere diyelim ki Atatürkçülük, Türk olmak ve Türk üyeden oluşmak bakımından, Turan örgütünü doğal bir yürek ve kan bağıyla ilgilendiren, kültürel ve toplumsal yöndür. Bu yön, yalnız Türkiye gençliği için değil bütün dünya Türk gençliği için ışık ve uygarlık Kabe’sidir. Bize yeni yazımızı, çağdaş giysimizi, işleme ve çalışma tarzlarımızı, ışık ve bilgi araçlarımızı ve bütün zihniyetimizi, uygarlık alemi için ortak olan Atatürkçülük kültür ve toplumsal cephesine uydurmayın, deseler böyle bir buyruk verseler bizce bu buyruğu verenler kesin ki ya uygarlık ve insanlık düşmanı kimseler ya da ulus ve devletlerin iyi yetiştirilmiş genç kuşaklarla yükseleceği gerçeğini dünya tarihi huzurunda inkar eden zavallılardır. Bu gibilere bağırarak deriz ki : Biz Turan örgütümüzle Bulgarya Türk gençliğini, Bulgar Devleti’nin Bulgarya’daki kültür ve spor kurumlarının çizdiği hedeflere tümüyle uygun olarak yetiştirirken bu çabamızı Bulgarya için tehlikeli gören ve gösterenlerin gözleri kör olsun.”

         Görüldüğü gibi Bulgarya’daki mücadele, Türklerin kendi aralarındaki düşünce ayrılığından dolayı oldukça çetin geçmekteydi. Bulgarya’daki Türkler arasındaki düşünce ayrılığını, çekişmeleri, Türkiye, Türklük, Atatürk, Atatürkçülük, inkılaplar ve Bulgarların baskıları gibi konuları o dönemin Bulgarya’da yayımlanan Türk güncelerinden (gazetelerinden) an an izlemek olanaklı olmaktadır. Bu güncelerden Özdilek’te konumuzla ilgili çok sayıda yazı vardır. Bu güncenin ışığında bir dönemin  toplumsal kültürel durumunu ortaya çıkarabiliriz. Özdilek Güncesi’nin ilk sayısı 1931 yılında yayımlanmıştı. Ancak asıl 1932 yılından başlayarak etkin yayın yaşamına başlayacaktır. Bu tarihte Kırcaali’de Turan Güncesi yayımlanmaktaydı. Özdilek Güncesi, Turan’ın Vidin’e aktarılması üzerine Kırcaali’nin kültür etkinliklerinden geri kalmasını istemeyen; Turan Güncesi ile derneğinde görev yapmış aynı duyguyu paylaşan kişilerce çıkarılmıştır. Bu anlamda Özdilek, Bulgarya Türk basınında önemli bir yer tutar. Günceyi çıkaranların ve güncede yazı yazanların Türkiye’yle çok yakın bağı olmuş, Türkiye’de yapılanlar, inkılaplar adım adım izlenmiş ve tam anlamıyla Türkiye’nin Bulgarya’daki sesi, kulağı, gözü olmuşlardır. Turan Cemiyetinin Kırcaali şubesini yöneten gençler  ve aynı duygudaki Türk Öğretmenler Birliği’nin Kırcaali şubesine üye öğretmenlerce desteklenen bu güncenin baskı sayısı 1.500’dü. Sorumlu Müdürlüğünü Ercilili Mehmet Ali yapıyordu. Güncenin sürekli yazarları ve yayın politikasına yön veren kişileri Mustafa Oğuz (Peltek), ve Ahmet Gültekin (Arda)’dir. Güncede ayrıca daha önce Deliorman Güncesi’ni çıkarmış olan M. Necmeddin (Deliorman), Aliş Ekrem, Mustafa Şerif, Kadri Oğuz, Ahmet Refet, Hasan Sabri, Tahsin N. Pehlivan, Saltıklarlı İ. Gültekin, Mahir Yıldız gibi kişiler de yazı yazmaktaydılar. 15 günde bir ve genellikle 4 sayfa olarak yayımlanan güncenin bütün yazarları, Türk inkılabını gönülden benimsemiş, Mustafa Kemal hayranı, Türkçü ve Cumhuriyetçi Türk aydınlarıydı. Günce, Türkiye’de yapılan yenilikleri aşama aşama izleyip hemen uygulamaktadır. Özellikle Türk Dili’nin özleştirilmesi ve Türkçeye sahip çıkılması konusunda oldukça duyarlıdır. Bu konuda “Öz Dilimize Doğru”, “Dilcilik ve Biz”, “Dil Derleme Savaşında Düşüncelerim” gibi örnek yazılar pek çoktur.

         M. Oğuz, “Öz Dilimize Doğru” adlı savyazısında (makalesinde) “Son on yıl bütün Türk dünyasının toplu yaşayışında derin izler belirten yenilikleri, değişmeleri, dönümleri taşır... Türk inkılabı diri, canlı bir varlıktır. Bunun içindir ki diriltiyor, canlandırıyor. Bu inkılabın geri, sinsi, cılız düşünceleri eritmek, yok etmek gibi bir gücü vardır. Türk demek canlılık demektir. Bunun içindir ki Gazi’nin imceleri (harfleri) bir şimşek çabukluğuyla her yanı sardı. Onlar, özünü Türklüğün bütün can damarlarının toplandığı bir kaynaktan ve demir bir elin büyülü kımıldanışından aldılar. Bu atılış, üstün körü bir iş değildir. Hızını bilgiden alan, gücünü yeni ruhla besleyen bir şeydir. Bu ileri gidişi, Gazi’nin eserlerini ısmarladığı gençlik yapacaktır.” demekteydi.

         Güncenin yeniden yayın yaşamına girmesiyle ilgili olarak yazılan başyazıda, “Kültür kaynağımız yeni Türkiye’dir. Orada yapılan yenilikleri, dönümleri candan gönülden Bulgarya Türkü arasında olduğu gibi öz dilimizle yazmayı, aşılamayı yüce bir borç biliyoruz.” denilmektedir. Bu dileği “Hızını bilgiden alan, gücünü yeni ruhla besleyen ileri gidişi, Gazi’nin eserlerini ısmarladığı gençlik” gerçekleştirecektir.

         Günce, Türkiye’yi yalnızca kültür kaynağı olarak görmüyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 9’ncu yıl dönümünde şöyle denilmektedir : “Dokuz yıl önce 29 Ekimde Türk dünyası işittiği uğurlu bir haberle sarsılmıştı. O haber, yüzyıllardır bitirilmeye uğraşılmasına karşın bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen Türk’ün yaratıcı varlığından doğmuştu. O haber ki kararmış gönülleri, süzgünleşmiş gözleri aydınlatmıştı. Mehmetçiğin süngüsü, tarihe sığmayan Ulu Gazi’nin “ileri” imi (işareti) Türklüğün kara yazgısını işte bu günde paramparça etmişti. İşte bu günlerde milyonlarca Türk’ün yüzü Ankara’ya, Çankaya’ya dönmüştü. Genç bu günde tam altı yüzyıl Türklüğün öz gücünü tanımayarak saltanat sürmüş sultanlar, tarihin ucu sonsuzluklara karışan karanlıklarına gömülmüştü. Bu günde doğan bu Tanrısal Cumhuriyet güneşi, yıllarca tutsak yaşamından daha kötü biçimde yaşattırılmış Türk halkına beyliğini tanıttı. Tekke, medrese, fes ve üfürükçülük bu güneşin altında yok olup gittiler. Kültür, kan bağlarıyla sımsıkı bağlı bulunduğumuz yüce Türkiye’nin bu yüce bayramını genç yüreklerimizden kopup gelen en coşkun ve en ateşli heyecanlarla kutlarız.” M. Oğuz (Peltek) Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk dünyasının son uyanışı olarak belirtmekte ve Bulgarya Türklerinin kültürce yeni Türkiye’den ayrılamayacağını söylemektedir.

         Türkiye yanlısı bütün güncelerde (gazetelerde) Türkiye’yle kültür bağlarını sürekli ve sıkı tutmak için Türkiye’den haberler bölümü bulunmaktaydı. Bu tür bölümler Türkiye ile Bulgarya Türkleri arasında kültür köprüsü görevini görmekteydi. Atatürk’ün Türkiye’de yaptığı bir konuşma Bulgarya’daki Türk güncelerince yayımlanıyor; büyük yankı buluyordu. Örneğin Özdilek’te Atatürk’ün 3 Kasım 1932 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmanın çeşitli bölümleri yayımlanmıştı. Ayrıca Atatürk’ün “Ulusal kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyeti’nin temel direği olarak sağlayacağız.” sözleri bir direktif olarak algılanıyor ve Türk okuyucuya ulaştırılıyordu.

         Tahsin H. Pehlivan, “Bulgarya Türk Gençliği : Şunları Anımsa!” adlı savyazısında (makalesinde) Türk gençlerine çeşitli öğütler vermektedir. Yazar burada; “Dünyada eşi bulunmaz büyük Türk inkılabını doğuran Türk gençliği. Bu günün gençleri, yarının komutanları, milletvekilleri, öğretmenleri ve askeri olduğundan, her ulus gençliğini bilimsel bir bilinç, ulusal bir ülkü ve düzgün bir ahlakla yetiştirmeye dikkat eder. Bugün Türklerin, yürekleri birer ülke aşkıyla tutuşan ve beyinlerinde birer ulusallık ülküsü parlayan eğitimli gençleri vardır. İşte bu gençler yurdunu ve ulusunu korumak ve yükseltmek için her şeye hazırdır. Seferberliğe hazır bir gencin iki şeyi bilmesi gerekir :

1. Kafasını, ulusu ve yurdu için silahlandırmak.

2. Yaratacağı işin niteliğini ve çalışacağı alanın özelliklerini bilmektir.

         İşte bunları Türk gençliği öğrenip uygulamıştır. Örneğini Anadolu ve Ege kıyılarında göstermiştir. En sonra Türk kendisini, temelini kan ve inançla yoğurduğu Cumhuriyet yapısının karşısında buldu ve ulusal ülküsünün tapınağını da Cumhuriyet için Türk topraklarına gömülen Mehmetçiklerin gömütü (mezarı) yaptı. Büyük yiğitlikler ve fedakarlıklar gösterdiğinde bir olağanüstülük yaptığından habersiz gibi görünen Türk, o zaman da gururlanmadı. Çünkü o, dünyaya ölmediğini kanıtlamıştı. İşte o günden sonradır ki Türk’ün Ulu Başbuğu cumhuriyeti, onur ve değeriyle sonsuzlaştıracak olan gençliğine emanet etti. Bulgarya Türk gençliği ! Şimdi senin yapacağın dünyanın en eski ve en soylu bir ulusun oğlu olduğunu unutmayarak bu inkılabı yapan kardeşlerini gözünden uzaklaştırmamak, onlar gibi olmaya, onlar gibi yaratmaya çalışmaktır. Oradaki öğreticilerinden, Türk dâhilerine ait bilgiler topla, ulusal betiklerimizi (kitaplarımızı) al oku, öğren ve öğret!” diye yazmaktadır.

         Mustafa Şerif de Özdilek Güncesi’ne Edirne’den gönderdiği yazıda, “Büyük Türk inkılabının dönüm hareketlerini derin bir heyecan ve sarsılmaz bir inançla izleyen Bulgarya Türk aydınlarının, özellikle Rodoplardaki Türk oymakları arasında coşkun bir çalışma ve mücadele yaratmaları gerektir. Bulgarya Türkü, bu ülküselci Türk çocuklarının bilgi ve kültür atılışlarına var gücüyle sarılmalı ve bu ülkünün başarılacağına derin bir inançla inanmalıdır. Büyük inkılabımız sizin sarsılmaz inançlarınıza biraz daha can ve biraz daha heyecan verecektir.” demektedir.

         M. Oğuz “İdeolojimize Doğru” adlı savyazısında (makalesinde) düşüncelerini çok daha açık ve belirgin bir biçimde belirtmektedir. “... Biz başlangıcından beri bu yeni doğuşu candan bakışlarla süzüyorduk. Savaş yıllarının acılarıyla ağladık; sevinçleriyle güldük, oynadık. Günlerce gönüllerimiz Dumlupınar’da, Sakarya’da çarptı. Bunların hepsi gerçektir. Geniş halk yığınları o yurtta yapılan her dönüşümü, her yeniliği gördükçe alkışladılar. Çünkü yerinde ve kendilerine vergi bir sezişle gerçek yolu anlayıvermiştiler. Kimi hacılar, hocalar, ağalar, kimi geri anlayışlı, sinsi görüşlü okumuşlar şaşırıp kaldılar. Onlar yüzyılların büyülü örsüyle yaratıcı bir elin tuttuğu çekiçten doğan can kıvılcımına, kokmuş kahve mantığının ölçüsüyle değer vermeye çalışıyorlardı. Yaşamak ve bir Türk büyüklüğüyle yaşamak. Bunun için her şey yapılıyor ve yapılacak. Yıllar geçiyor. Halk, sessiz, durgun, temiz bakışlarla yeniliklere bakıyor, hem de güvenerek. Ancak kımıldanış yok. Halk kendiliğinden kımıldayamaz ki... Ortada duyguların taşkınlığını, düşüncelerin değişmezliğini yitirmeyen bir topluluk var. Gençlik yine dünkü yarım öğrenimli, görgüsüz gençlik. Bu dağınıklık bir noktada toplanıyor. En büyük Türk’ün, ortaya koyduğu yeniliklerde. Bunda şaşılacak bir şey yok. Büyük duygular, doğrudan gönüllere gider. Bunları içinde uçsuz bir duyarlık olan Türk gönlü çabucak sağlam, verimli düşüncelere çevirir. Gazinin sesi bize bu duyguları aşıladı. Bu duygularla biz yüce ocağımızın temelini attık. Şimdi bütün varlığımız, yaşayacağımız bu ocağa bağlı. Evet, en büyük bir gerçek bu : Biz Atatürkçüyüz.”

         Bulgarya Türkleri, Türk inkılabını Atatürkçülük ülkülemi (ideolojisi) olarak görüyorlardı. Üstelik Turan Güncesi’nin 12’nci sayısında Ahmet Refet’in yazdığı bir savyazıda (makalede) “Bizim ne Komünizm ve ne de Atatürkçülükle ilgimiz yoktur.” biçimindeki bölümün bir dizgi yanlışıyla çıktığı, doğrusununsa “Bizim ne komünistlikle ve ne de faşistlikle alakamız yoktur.” şeklinde düzeltme yapıldığını görmekteyiz. Bu düzeltme yazısı 1 Ocak 1933’te Özdilek’te de yayımlanmıştı.

         Türk inkılabını Atatürkçülük ilkesi olarak gören Türkçü yazarlar ve yayınlar, bunu bütün yazılarında değişik biçimlerde vurgulamaktadırlar. Özdilek Güncesi, Atatürkçülük ilkesinin Türk dünyasının ortak sesi olması gerektiği yönünde yazılar yayımlamaktadır. Bunlardan Tahsin H. Pehlivan “Öz Dilimize Doğru” adlı savyazısında (makalesinde) “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözlerini kendilerine birer kural sayan cumhuriyet Türkleri, ilk önce Türk dilini araştırma birliği kurdular. Bu birlik yurdun her yerinde çalışmaya başladı. Ancak bu yolda çalışmak yalnız Türkiyelilerin değil bütün dış Türklerin de bir borcudur. Biz bütün dünya Türklerini o borcu ödemeleri için iş başına çağırıyor ve gelmeleri için sesimizin çıktığı kadar haykırıyoruz.” diye yazmaktadır.

         Bulgarya Türkleri, Türkiye’nin son on yılını  “Türk Yeni Doğuşu” olarak adlandırıyordu. “Son on yıl Türk yeni doğuşunun en parlak ve en verimli çağıdır. Bu çağda yenilik ve inkılap yelleri, genç başları uyandırıcı, yaratıcı bir alevle sardı. İnkılabın bir havası, bir tini (ruhu), bir hızı vardır. Bu hamura karışmayan her şey yabancı, soysuz sayılıp fırlatılır. İnkılap tini yalansız sevgi, lekesiz inanış istiyordu. Oturup düşündükten sonra koşmak değil hem koşmak hem düşünmek hem yaratmak istiyordu. Bu artık gün geçtikçe belirtili çizgilerle ortaya çıkan bir akıştır. Yüksek değerde bilgi ve düşünce akışları, inkılap sınırları arasına alınınca günün işi oluyor, halk yığınlarına olanca çabukluğuyla yayılıyor. Biz bu  varlıklı akışa başlarımızı seve seve bıraktık. Bu öyle bir davadır ki uğrunda can vermenin bile az görüleceği sıralar olur.” deniliyordu.

         Bu Türk yeni doğuşunun adınıysa Atatürkçülük olarak adlandırıyorlardı. “Atatürkçülük... Bu büyük Türk davasının bütünleşmiş, durulmuş, kökleşmiş yürüyüşünün, toplu ve eksiksiz bir görünüşüdür. Bu kadar gür ve yaratıcı bir can kaynağına, kara yazılı, temiz Türk gönlü, yüzyıllardan beri susamıştı. Doğu dünyasının geri ve kapalı anlayışları bu alanda korkunç bir kısırlık göstermektedir. Batılılar, bu toplu görünüşe aldanarak bütün tarih çağlarında ayakta duran Türk’ü bile yazgıcılığın (kaderciliğin) kara gözlükleriyle gördüler, yanlış anlayışlarını bu yanlış görüş üzerine kurdular. Atatürkçülük, bu ‘kör yazgıcılıkla’ birlikte bu yanlış anlayışı da en can alıcı bir vuruşla yere serdi. Bu onun ilk yengisidir (zaferidir). Bu sağlam temel üzerine birçok mutlu değişmeler ve dönümlerle Türk davasının yıkılmaz yapısı, yakılmaz çatısı kuruluyor. Dün olgunluk ve gölgeleri vardı; bugün canlılık ve eserler var: Atatürkçülüğün eserleri. Bu sesler, Türk dünyasının her bucağında uçtan uca çınlıyor. Bu ışıklar her Türk eline, her Türk gönlüne ısıtıcı, sarıcı ve cana yakın bir sokulganlıkla akıyor. Bu büyülü atılışın tek bir yüzü olamaz. O, bir düşünce, kültür ve topluluk kımıldanışıdır. Bu gibi kımıldanışlara zincir vurulamaz, sınır dikilemez. Onların yayılma alanı bütün dünyada -Rönesans- çabucak her yana dal budak sardı. Türk yeni doğuşu olan Atatürkçülük de her Türk’ün gönlünde yaşıyor ve yaşayacaktır. Yeni Türkiye bizim kültür kaynağımızdır. Bunun için bizim Atatürkçülükle ilişikliğimiz yakın ve yaşama bağı kadar sağlam ve gerçektir. Atatürkçülük, Türk'ün bugünkü uygarlık dünyasına sunduğu varlıklı, güçlü bir gidiştir. Biz ne kadar sağlam Bulgar yurttaşıysak o kadar da sağlam Türk’üz. Atatürkçülükse Türklüğün lekesiz bir aynasıdır. Bunlar ayrılması olanaksız bir bütündür. Bu bütünden ayrılmak yokluğa doğru yol almak demektir.” “Atatürkçülüğün daha sağlam yayılabilmesi için Bulgarya Türkleri arasında her şeyde birlik, üstelik siyasal birlik gerekmektedir. Bu ulusal bir görevdir.”

         Halim Özdemir de  “Aziz Kardeşler” başlıklı savyazısında (makalesinde), “İşte sevgili ve değerli kardeşlerim, Türkçülük ülküsünün daha çok yükselmesi için ve Türklüğe yaratılmış olan bu parlak ve şanlı yolu ışıtmak için her çeşit ezinç ve sıkıntıya katlanıp çalışmak gerektir. Biz bu yolun yolcusuyuz. Her çeşit engelleri atlatarak, yıkarak, her tür ezinç ve sıkıntıya katlanarak kesin yengiye (zafere) doğru çetin ve yorulmaz adımlarla yürüyecek, çok yakın bir gelecekte parlak bir yenginin doğumunu muştulayacağız! Ben buna bütün gönül ve içtenliğimle inanıyorum : Atatürkçülük Türkçülüğü dinim ve imanım. Kemal de Peygamberimdir!” demektedir.

         Ahmet Refet’se “Büyük Türk inkılabının her birini, Türk olmamız dolayısıyla hep izlemekteyiz. Bu bizim en doğal hakkımızdır.” diyerek kendilerine yönelen Atatürkçülük nitelendirmelerine de yanıt vermektedir.

         Bulgarya Türk’ünün Türkiye yanlısı etkinlikleri Bulgarya hükümetini ve onların yönlendirdiği bir kısım Bulgar gencini harekete geçirdi. Bulgar gençleri 15-16 Nisan gecesi Razgrat’taki Türk Gömütlüğü’ne (Mezarlığı’na) saldırdılar. Çoğu öğrenci olan elleri kazmalı, baltalı Bulgarlarca yıkılıp yok edilen gömütlüğün, bekçi kulübesi de yakılmıştır. Gömütlüğün kapı ve parmaklıklarına çıktıktan sonra mezar taşlarını kırıp mezarları açmışlar ve çıkardıkları ölülerin kemiklerini çevreye saçmışlardı. Bu olay üzerine üzüntü duyan Türkler, atalarının ortalığa atılmış kemikleri başında sabaha dek ağlamışlardı. Bu haberin duyulması, gerek Bulgarya’daki gerekse Türkiye’deki Türkler arasında büyük bir öfkeye neden oldu. İstanbul’daki bilimkent (üniversite) gençliği Ulusal Türk Talebe Birliği’nin öncülüğünde büyük gösteriler yaptı. 20 Nisanda lise öğrencilerinin de katıldığı büyük bir toplulukla İstanbul’daki Bulgar gömütlüğüne doğru yürüyüşe geçildi. Türk gençleri Bulgar gömütlüğüne saygısızca davranışta bulunmayarak “Bulgarlar bizden insanlık ve uygarlık dersi almalıdırlar. Biz ölülere kötülük etmeyiz, saygı duyarız!” diyerek çelenk koydular. Türk gençlerinin bu sağduyulu ve olgun hareketi bütün dünya kamuoyunda büyük bir beğeni topladı. Bu olay üzerine Türk ve Bulgar basını arasında günlerce süren bir gerginlik yaşandı. Aynı durum Bulgarya’daki Türk ve Bulgar günceleri arasında da sürdü.

         Atatürk bu olaylarla ilgili olarak yaptığı konuşmada  “Gençliğin çalışkan, duygulu ve ulusalcı yetişmesi asıl dileklerimizdendir. Gençlik her türlü çalışmalarında Cumhuriyet yasalarına ve Cumhuriyet güçlerinin yöntem ve kurallarına uymaya da dikkat etmelidir. Cumhuriyet hükümetinin ulusal konularda görevinibilir olduğuna, yasaların ve adaletin gücünün adilliğine güveniniz.” diyerek olaya soğukkanlı yaklaşarak yatışmasını sağlamıştır. Aslında Atatürk’ün böyle davranmasının nedeni, Bulgar Hükümeti’nin oyununa gelmemek içindi. Çünkü Bulgarlar, Bulgarya’da gelişen Türkçülük hareketinden kaygı duymaya başlamışlardı. Bir gerginlik yaratarak Türkler üzerinde baskı oluşturmanın yollarını arıyorlardı. Türkler için kutlu kabul edilen gömütlüğe yapılan saldırı bu fırsatı yaratabilirdi. Atatürk ileri görüşlülüğüyle bu oyunu bozdu. Türk ve Bulgar basınındaki gerginlik Türk hükümetinin müdahalesiyle son buldu. Ancak Bulgarya’daki Türkleri daha zor günler bekliyordu.

         Bu, görünürdeki yumuşama ortamına karşın Bulgar basınının kışkırtmalarıyla çeşitli olaylar olması sürüyordu. Bulgar gençleri çeşitli komiteler ve dernekler kurarak Türklere karşı açık ve saldırgan bir tavır içine girerken Bulgar hükümeti de gizliden kimi önlem yollarına başvuruyordu. Bu dönemde Bulgarya’nın bakış açısı ve durum değerlendirmesi şöyledir:

         “Yüzyılımızın 20’li ve özellikle 30’lu yıllarında Türkiye’den Bulgarya’ya Türk burjuva ulusalcılığının öğretmenleri ve propagandacıları gelmişti. Onların girişimiyle “Turan”, “Şefkat”, “Alparslan”, “Altınordu”, “Bozkurt” vb. gibi bir dizi Türk yanlısı ulusalcı örgütler kurulmuştu. Bu örgütlerin Türk ulusalcılığını Müslüman Bulgarlar arasında yaygınlaştırma hedefi ardında koştuğu apaçık olmasına karşın o zamanki iktidar, söz konusu ulusalcı örgütlerin eylemini yalıtlayıp etkisiz kılmak için önlemler almamıştı. Biricik, kendi kişiliği bakımından terörcü örgüt olan Altınordu’yu yasaklamıştı. Türk yanlısı ulusalcı örgütler, Müslüman Bulgarlar arasında Türklercilik (Pantürkizm) düşüncelerini yayıyordu. Okul davasını ele geçirmeye yelteniyor, Türk yazın yapıtları ve tarih betikleri (kitapları) getirip dağıtmak ve değişik kültürel etkinlikler örgütlemek yoluyla edebi Türk dilini yaygınlaştırıyordu. Böylece Müslüman Bulgarlarda, komşu Türkiye’nin toplumsal yaşamına bir yatkınlık duygusunu, bunun yanı sıra onların Türk ulusunun kopmaz bir parçası olduğu bilincini yaratmayı hedefliyordu. Ulusalcı örgütlerin bu eylemini Türkiye güdümleyip güvence altına alıyordu. Bulgarya’da Türk propagandasını örgütleyip yürütmek amacıyla Edirne kentinde özel bir merkez, 30’lu yıllarda yoğun bir etkinlikte bulunuyordu. Bu merkez, Müslüman Bulgarlar arasında çalışmak ve “Turan” örgütünü desteklemek üzere Bulgarya’ya kendi görevlilerini gönderiyordu. Onlar, Medeniyet Güncesi’nin imlediği (işaret ettiği) gibi, insanlara şöyle akıl (us) veriyorlardı : ‘Biz Müslüman değiliz, biz Türk’üz !’. Böylece Türk ulusalcı propagandası, Bulgarya Müslümanlarının bilincini Türkleştirmeye uğraşıyordu. Müslüman Bulgar halkına yönelik Türk ulusalcı propaganda ve güdümleme eylemleri, hem ülke içindeki Türkçülük yanlılarınca hem de dışarıdan -Türkiye’den- yürütülüyordu. İstanbul ve Edirne’de çıkan; Bulgar karşıtı yazılar içeren Türk günceleri, hiç engel  görmeksizin  düz ara  Bulgarya’ya  gönderiliyor, her yerde serbestçe dağıtılıyordu. Türkiye’de basılan ve Bulgar karşıtı ve ulusalcı nitelik taşıyan broşürler de Bulgarya’ya getiriliyordu. Örneğin, 30’lu yıllarda H. Yaver’in  ‘Günümüz Bulgarya’yı Türkiye’nin Düşmanıdır’ başlıklı Bulgar karşıtı broşürü Bulgarya’ya getirilip dağıtılmıştı.”

         İşte Bulgar hükümeti’nin Türklerin etkinliklerine bakış açısı buydu. Bulgarya İçişleri ve Halk Sağlığı Bakanlığı’nın, 1934 yılında Vali ve Kaymakamlara gönderdiği mektupta da bu propaganda sonuçlarından söz ediliyordu. Bu mektupta, Bulgarya’da yıllar yılı geniş ölçüde yaygınlaştırılan Türk ulusalcı propagandasının Müslüman halkının duygularını değiştirip Bulgar devletine karşı yöneltmeye uğraştığına ve bu propagandanın onun dinsel, tinsel (ruhsal) ve eğitimsel kuruluşlarını kazandığını imliyordu. Belgeyi yazanlar, Bulgarya’da Türk ulusalcı propagandasının ulaştığı başarıları abartmıştı. Ancak kuşku yoktur ki bu propaganda gerçekten önemli başarılara ulaşmıştı. Ne var ki 19 Mayıs 1934 günü yapılan ordu darbesinden sonra, gerek Türkiye’ce desteklenen ulusalcı örgütler gerekse ülkedeki bütün öbür partiler ve örgütler kapatılıp dağıtılmıştı. Bunların bazılarıysa Türkiye’nin desteği ve mali yardımıyla bundan sonra da eylemlerini gizlice sürdürmüştü.

         20’li ve 30’lu yıllarda oluşan iki ülkülemsel (ideolojik) akım, Müslüman Bulgarların akıllarını (uslarını) kazanmak için mücadele vermişti. Bu akımlardan birini “Turan”, “Bozkurt” vb. ulusalcı örgütler simgeliyordu. Bu örgütleri Türkiye destekleyip yönlendiriliyor, Bulgarya’da Türk ulusalcı ve Türklerci (Pantürkist) politika hedeflerini gerçekleştirme yolunda bir araç görevi yerine getiriyordu. İkinci akım, yerli din adamlarınca belirtiliyordu. Bu akım temsilcilerinin büyük çoğunluğu, Müslüman Bulgarlar arasındandı ve bunlar dinsel öğrenimlerini Bulgarya’da yapmıştı. Onlar başlangıçta Atatürkçülüğe karşı olumsuz bir tavır takınmıştı. Müslüman din adamları, Müslümanlaştırılmış Bulgarların toplumsal ve tinsel (ruhsal) yaşamının yönetimini elinde tutmaya, onlar arasında konumlarını pekiştirmeye uğraşıyorlardı. İki ülkülemsel (ideolojik) akım arasında her şeyden önce, Baş Müftülük ve  “Turan” ulusalcı örgütü arasında uç veren çelişkiler, 1933 yılı sonunda ve 1934 yılı başında keskin bir kişilik kazanmıştı. Baş Müftülüğün yayın organı  Medeniyet Güncesi bu bağlamda şöyle yazdı : “Bulgar Müslümanları toplanıp aralarında kol gezen kuyruklu bir kötülüğe, ‘Turan’ örgütünün etkinliğine son vermesi için hükümete başvurup ricada bulunurlarsa iyi bir iş yapmış olacaklardır.”

         Kendi hedefleri ardından koşan Müslüman din adamları, 20’li ve 30’lu yıllarda Türkiye’nin körüklediği göçmenlik eğilimlerine olumsuz tavır almıştı. Baş Müftülük kendi yayın organı olan  Medeniyet Güncesi’nde insanları, Muhammet Peygamber’in yolundan giden “Bulgar Müslümanları” olarak nitelemiş, yurtlarının Bulgarya olduğunu savlamıştı.”

         Bulgar kaynaklarında da görüldüğü gibi Bulgarya Türklerinden kimileri İslamlığı öne sürerek Bulgar hükümeti yanında yer almayı yeğlemişlerdir. Türk ya da Bulgar Müslümanlığında seçimlerini Bulgar Müslümanlığından yana koymuşlardır. Atatürkçü diye niteledikleri, aynı ulus ve dinden oldukları kişileri  Bulgar hükümetine şikayet etmişlerdir.

         1930’ların başında Bulgarya’daki Türkler arasındaki bölünme gittikçe sertleşmeye başladı. Türkiye yanlısı etkinlikleri olan Türkçü kesim; Bulgarya hükümeti, Bulgar gençlik örgütleri, kimi din adamları, Baş Müftülük merkezli kişiler ve Türk inkılabı karşıtı öbür Türklerden oluşan bir cepheyi karşılarında buldular. Ancak buna karşın mücadelelerinden caymadılar. Ahmet Refet, Özdilek Güncesi’nde “Türk İnkılabını Benimsemek Yurda Hainlik midir?” başlıklı yazısında, “Kuşkusuz edebiyat, sanat, kültür noktalarında tam bir bağlantıyla bağlandığımız egemen Türk’ün o alanlardaki inkılaplarını toplumsal yaşamımızın kurallarıyla uygunlaştırarak Bulgarya Türkleri arasında uygulayacağız. Bizim bu alandaki benimsememizi yanlış anlayışlarla yorumlamak bizim yükselmemize engel olmak demektir. Buysa tam anlamıyla yurda hainliktir. Çünkü Türk gençliği bilimsel, kültürel alanlarda Türk inkılabını benimsemekle yurda hizmet yapmış sayılırlar.” diye yazmaktadır.

         Bu dönemde Türk inkılabı ve Türkiye karşıtı yayınlar yoğun bir biçimde sürmekteydi. Bu yayın organlarının başında gelen Dostluk Güncesi’nde “kimi Türklerin açıktan açığa Atatürkçülük yaptıkları ve bu etkinliklerin de Türk elçiliğinden yönlendirildiği” haberi yayımlanmıştı. Bu tür haberler Bulgar hükümetinin eline Türklere ilişkin yürüteceği politikalar konusunda önemli avantajlar sağlarken Türkiye’yi de huzursuz etmekteydi. Türkiye’nin Filibe Büyükelçiliği yayımladığı bildiride “Her ne iş için olursa olsun Büyükelçiliğe nedensiz yapılacak başvurular kabul edilmeyecektir.” denilmekteydi. Bu karar Türklerin hareketini oldukça kısıtlamıştı. Çünkü Türkler Büyükelçilikten açık bir destek aldıklarından dolayı değil psikolojik olarak olumsuz etkilenmişlerdi. M. Necmeddin Deliorman, anılarında “Türkiye düşmanı ırkçı Bulgarlar ortasında ve daha acınacak yanı Türk inkılaplarına düşman ve bizi Atatürkçülük çaşıtı (ajanı) olarak suçlayan softalar ve Baş Müftülük çevresindekiler ortasında, yalnızca Gazi Mustafa Kemal’in saygınlığına ve Türk Büyükelçiliğine güvenerek canla başla çalıştık.” demektedir.

         1933’lerden başlayarak Atatürkçü – Atatürkçülük karşıtı mücadelenin başı Baş Müftü Hüseyin Hüsnü olmuştu. Pravadı-Kuştepeli öğretmen Fikri Yalçıner, anılarında “İnkılapçı kültürü baltalamak ve Türk gençliğini susturmak yolunda Bulgar hükümetiyle iş birliği eden o dönemin Baş Müftüsü Kulfarlarlı Hüseyin Hoca, elinden geleni yapmaktan çekinmiyordu. Atatürkçülük inkılaplarına uyan, bu inkılapların yayılmasına çalışan gençliğe dinsizlik damgası vuruyordu. Üstelik Baş Müftüye göre Turan Derneği’nin hedefi, Deliorman’da bir koloni oluşturarak bir Türk hükümeti kurmak, sonra Türkiye’ye katılmaktı. Baş Müftü ve ayaktaşlarının Bulgar hükümeti katındaki jurnalleri arasında bu da vardı.” diye anlatmaktadır.

         Hüseyin Hüsnü grubuyla Atatürkçüler arasındaki mücadele sert bir biçime dönüştü. Türk inkılapları nedencesiyle (bahanesiyle) Türkiye’deki bütün yenilikler yeriliyordu. 31 Ocak 1933 tarihli Dostluk Güncesi'nde “Atatürkçülük ocağından para ve feyz alıp da din-i mübine, peygamber-i zişane ve sınıf-ı ulemaya köpek gibi saldıran güruha karşı bu derece şiddetli ve öldürücü darbeler indirmeye devam edeceğiz ve alçakların nefesi ve sesi kısılıncaya kadar bunda sebat göstereceğiz. Düşmanı tepelemedikçe kılıçlarımızı kınına, kalemlerimizi kutuya koymamaya ahd-ı peyman eyledik.” diye yazılar yayımlanmaktaydı. Önce İntibah sonra Medeniyet güncelerinde de benzer ifadeli yazılar vardı.

         1934 Mayısından sonra Baş Müftü Hüseyin Hüsnü’nün çabalarıyla Türkçü ve inkılapçı öğretmenler görevlerinden uzaklaştırıldılar. Bu dönemde Balkan ülkelerinde bir geziye çıkan gazeteci Yaşar Nabi’nin (Nayır) yayımladığı betiğinde (kitabında) Hüseyin Hüsnü’yle ilgili olarak “Türklüğün ve inkılaplarımızın sicilli düşmanı olan ve Bulgar hükümetinin, salt (sırf) bütün Bulgar buyruk ve çıkarlarına bir uşak bağlılığıyla hizmet ettiği için yerinde tuttuğu Baş Müftü bu düzenek sayesinde bütün Türk okulları üzerinde egemenlik ve etkinlik kurmaya çalıştı.” denilmektedir. Bu etkinlikleri bir yandan Bulgarya Türkleri arasındaki inkılap karşıtı kişiler yaparken öbür yandan Türkiye’den kaçan kişilerin de Türkiye aleyhinde etkin işlev gördüklerini görmekteyiz. Bunlardan, sınır dışı edilen 150’likler, bunların yandaşları ve komünizm yanlısı Arif Oruç ilk başta gelen kişilerdir. Bunlar Türkiye’deki inkılapları destekleyen ulusalcı Türkçü etkinlikleri engelleyici ve kötüleyici karşı etkinliklerde bulunuyorlardı. Arif Oruç, Razgrat’taki Türk Gömütlüğü’ne (Mezarlığı’na) yapılan saldırıda Bulgarlar lehinde yazılar yazmıştır. A. Oruç’un Bulgarya’daki etkinlikleri Türklerce hoş karşılanmadı. Özdilek Güncesi’nde “Pek sakin yaşayan Bulgarya Türkünün arasına kundak sokmaya çoktan beri  savaşan  birkaç  kendini bilmezin koltuklarına sığınan Arif Oruç ilk kusmuğunu ‘Dostluk’ çanağına kusmuştur.” diye bir haber vardır.

         Bulgarya’daki Türkler arasındaki mücadele 29 Ekim 1933’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 10. yılı kutlamaları sırasında en üst düzeye ulaştı. Bulgarya’daki birçok Türk güncesi (gazetesi) Cumhuriyet kutlamalarıyla ilgili günler öncesinden etkinliğe geçti. Özdilek’ten T.H. Pehlivan  “En Büyük Gün 30 Ağustos” başlıklı savyazısıyla (makalesiyle) Cumhuriyet kutlamalarını günler öncesinden başlattı. Aynı gün Harmanlı Enver Ahmet de “Türk İnkılabı” adlı yazısında onuncu yılına ulaşan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk’e büyük övgülerde bulunuyordu. E. Ahmet burada “Ne mutlu Türk’e ki başında kendisini temsil eden ve herkesin saygıyla andığı ulu bir Gazisi, karanlıklara gömülmüş varlıkları gören şahin gözlü bir başkanı ve yurtsever bir koruyucusu vardır. O, on yıldan beri sonunu getiremediğimiz sayısız yeniliklerin kılavuzu, büyük bir ulusun gözü, kulağı ve canıdır. O, azmin bir örneği, erkin (kudretin) bir kaynağı, yeniliğin bir köküdür.” diye yazmaktadır. Ercilili Mehmet Ali’yse “Türkiye Cumhuriyeti’nin Onuncu Yılı” adlı savyazısında (makalesinde) “O günden beri tam on yıl oluyor. Bu on yıl içersinde baş döndürücü bir koşmayla ileri, sürekli ileri giden Türk ulusu, bugün dipdiri bir varlıkla egemen olduğunun onuncu yılını görüyor. Hem öyle ki bütün Türk ufukları, bu bayram günlerinde coşkun bir yaşamak isteğiyle haykıran, gürleyen Türk ulusunun seslerinin yankılarıyla sarsılarak... Bağır, haykır ey aziz kandaş; bu senin hakkındır. Sen ezelle birlikte egemen oldun, gözlerini de egemen olarak kapayacaksın. Buna bütün dünyayla birlikte tarih son bir kere daha iman etti.” diye yazıyordu. Bulgarya’dan birçok Türk, Cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarına katılmak amacıyla Türkiye’ye gitti. Bu gidenlerin çoğu Türk inkılabı yandaşı ve Atatürkçü olarak adlandırılan kişilerdi.

         Cumhuriyet yanlısı bu yayımlar yapılırken muhalif yayımlara da rastlıyoruz. Cumhuriyetin kuruluş kutlamalarıyla ilgili Dostluk Güncesi’nde yergisel yazılar yayımlanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin on yılda yaptığı işler küçümseniyordu. Özellikle Arif Oruç; Türkiye Cumhuriyeti, Türk inkılabı ve onuncu yıl kutlamalarıyla ilgili aşırı yergilerde bulunmakta, yapılanları alaycı bir gözle değerlendirmektedir.

         Türkiye Cumhuriyeti’nin onuncu kuruluş yılı kutlamalarının Bulgarya Türklerine yansıması, onlarca da kutlanması Türkler üzerindeki baskıyı daha da artırdı. Üstelik bu kutlamalar, Bulgarya Türk’ü için olumsuz anlamda dönüm noktası oldu. Türklerin en önemli iki derneği Turan ve Türk Öğretmenler Birliği üzerindeki Bulgar baskısı arttı. Ağustos 1933’te kurultaylarını toplayabilen, Türk kültür ve düşünce yaşamına önemli katkıları olan bu dernekler bir daha toplanma fırsatı bulamayacak ve kapatılacaktır. Aynı biçimde baskıyla karşılaşan Türkçü günceler (gazeteler) de kapatıldı. Birçok Türkçü Atatürkçü yayın organı 1934 Şubat-Temmuz arası yayın yaşamına son vermek zorunda kaldı. Bu derneklerin yöneticileri, etkin üyeleri ile günceciler (gazeteciler) Bulgarya’dan ayrılmaya zorlandılar. Hapse atıldılar, saldırıya uğradılar, görevlerine son verildi, sık sık arandılar. 1934 Mayısından başlayarak da hükümet darbesiyle yönetimi ele geçiren Kimon Georgief dönemi Türk toplumu için daha zorlu oldu. Çünkü bu dönemde Türkçe yer adları değiştirilmeye ve Türkler üzerinde kitlesel baskıya başlandı. Bunun sonucu olarak Bulgarya’dan Türkiye’ye üçüncü büyük göç dalgası başladı. Türkiye’nin Balkanlarda etkinleşmesi ve  Yunanya’yla iyi ilişkiler içinde olması Bulgar hükümetini daha da huzursuz etti. Bulgarlar, Yugoslavya’yla ittifak arayışına girerken Türklere de  baskıyı artırdı. 1877-1878 Türk-Rus Savaşı dolayısıyla 26 Ağustos 1934 tarihinde Şıpka Boğazı’nda bir bağımsızlık anıtı diktiler. Bu anıt, Türkleri hedef alan bir anlam taşıyordu. Anıtın açılışı ve açılışta yapılan konuşmalar Türkiye’de hemen tepki buldu. Türk basını konuyu işlemeye başladı. Abidin Daver, 28.8.1934’teki Cumhuriyet güncesinde olayı “Dostluğa yaraşmayan bir hareket !” olarak değerlendirdi. Süreyya Bey’se 28.8.1934’teki Son Posta güncesinde “Bir süreden beri Türklük aleyhine gelişen olaylar, Bulgarları çokça ilgilendiriyor görünüyor.” diyerek Bulgarya’nın bu anıtı amaçlı yaptığını ima ediyordu. 29 Ağustos tarihli Vakit Güncesi de bu olay dolayısıyla Türk-Bulgar ilişkilerini incelemektedir. Haber Güncesi’nden Hüseyin Faruk’sa “Trakya üzerindeki Bulgar umunçlarını (emelleri), Bulgarya’daki milyonla Türk’e yapılan baskı az şey midir?” diyerek Bulgarya’daki Türklerin durumuna dikkat çekmektedir. Yunus Nadi, 10 Eylül 1934’teki Cumhuriyet Güncesi’nde Türk-Bulgar ilişkilerine ve Bulgarya’daki Türklerin durumuna daha geniş bir açıdan bakmaktadır. Yunus Nadi savyazısında (makalesinde) “Trakya Komitesi bir kuram ancak Bulgarya’da Türk azınlığa yapılan kötü davranışlar bir gerçektir. Bu kötü davranışlar ırksal ve insani ilişkiler dolayısıyla sınırın beri yanındaki Türkiye Cumhuriyeti kamuoyunu ilgilendiriyor. Bu da bir gerçektir. Olayları olduğu gibi ifade etmekte yalnız isabet değil çıkar da vardır. Başbakanımız İnönü, Bulgarya Türklerine yapılan davranışlardan söz ederken özetle şunları söyledi: ‘Bulgarya Türklerine karşı yapılan zulüm ve baskı davranışlarından dolayı Türk basınının heyecanına itiraz edecek değilim. Ancak bizim alışılmış diplomasi yollarıyla Sofya’dan aldığımız bilgiler bu olayların daha çok yerel olduğunu gösterdi. Bulgar hükümetinin bu yolda kötü davranışlara meydan vermemek çabaları şimdilik bize yeterli güvence gibi göründü. Bu sözlerde bir yandan azarlama öbür yandan takdir gibi bir şey yoktur. Bulgarya’daki Türk azınlığa kötü davranmakla Bulgarların ne yararı olabileceğini biz kesinlikle anlayamıyoruz. Bunun zararlarıysa ölçülemeyecek kadar çoktur. Bulgarya’nın Türkiye’yle iyi ilişkilerde olmamaktan ne yarar bekleyebileceğine akıl (us) ermez. Bu savyazıyla (makaleyle) yalnız bu durumu saptayabilir; hesabımıza yalnız barışı, yalnız insanca hareketi, yalnız iyi komşuluk durumunu isteyebiliriz. Şimdiden bilinsin ki bu yüksek ülküler dışındaki işlerin sorumluluğu özellikle başkalarınındır.” diye yazmaktaydı.

         Türk ve Bulgar güncecilerinin (gazetecilerinin) karşılıklı yazışmaları Ekim ayının sonlarına dek sürdü. Ancak Türkler üzerindeki baskı azalmadı. 1934 yılı sonlarına doğru Türkçü dernekler, günceler (gazeteler) kapatıldı; Türk okulları Bulgar okulları durumuna dönüştürüldü. Bu baskılar sonucu birçok Türk güncecisi, aydını ve ileri geleni Türkiye’ye kaçmak zorunda kaldı. Türkiye’ye gelenlerin büyük çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti’nin sağladığı olanaklarla başta Edirne, Lüleburgaz, Çorlu olmak üzere Trakya’daki bölgelere yerleştirildiler. Günceciler ve öğretmenler buralarda da aynı etkinliklerini sürdürdüler. Bir kısmı da Türk Dışişlerinde görev aldılar. Bulgarya’dan Türkiye’ye yoğun bir göç dalgasının yaşandığı bu dönemde Trakya’daki Musevi Türklerin buralardan göç ederek İstanbul’a gelmiş olmaları Trakya’daki Türk yerleşimini daha da kolaylaştırdı. Ayrıca 1934 yılında özeği (merkezi) Edirne’de kurulan “3’ncü Genel Müfettişlik” bu yerleştirme düzenlemesini sağlamakla görevliydi. 3’ncü Genel Müfettişlik sanıldığı gibi doğudan gelen ve zorunlu yerleştirmeye tabi tutulan aşiret üyelerinin bölgeye yerleştirilmesi için değil asıl olarak uzun süredir Bulgarya’da Türklere karşı yürütülen etkinlikler sonucunda oluşulabilecek büyük göç dalgası için önlem almak amacıyla oluşturulmuştur. Aynı yıl kabul edilen Yerleştirme Yasası (İskan Kanunu) da daha çok Türkiye dışından gelecekler için çıkarılmıştır. Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti bu dönemde olabilecek her türlü gelişme ve göç dalgası için öngörüde bulunmuş ve önlem almıştır.

         Türkiye’nin her türlü girişimine karşın Türkler üzerindeki baskı azalmadı. Gerçi Bulgarya’daki Türkçü etkinlikler büyük oranda sindirilmiş ve yavaşlatılmıştı ancak tümüyle de son bulmadı. Bu kez Türkiye’ye kaçan Türkçülerin yürüttüğü etkinliklerle Bulgarya’da Türkçü etkinlikler canlı tutulmaya çalışılıyordu. Bu etkinliklerin önündeki en büyük engel de daha önce olduğu gibi Bulgarya’dan göç etmemiş ve göçü düşünmeyen Türk inkılabı karşıtı kimi din adamlarıydı.

         Bir grup din adamı Smolyan ilçesinde 3 Mayıs 1937 tarihinde “Rodina” adlı bir kültürel, eğitimsel ve iyiliksever bir dernek kurdu. Derneğin amacı Orta Rodop Müslüman Bulgarlarının ulusallık (milliyet) duygularını yükseltmekti. Böylece Türklere Bulgar Müslümanı kimliği kazandırılmaya çalışılacaktı. Bu dernek Bulgarya’daki Türkler arasında bölünme yaratacağından Bulgar hükümetince de destek gördü. Bir yandan da Atatürkçü oldukları gerekçesiyle Türkler üzerindeki baskı sürüyor ve en ufak ulusal bilinçle ilgili bir hareket izleniyor, soruşturmalar açılıyor, tutuklamalar yapılıyordu. Örneğin 1937-1938 eğitim-öğretim yılında bir Türk okulunda altı Türk öğrencisi baskılara maruz kalarak tutuklanmıştı.

         Bulgarya’daki ulusalcı Türkçü aydınlar Türkiye Cumhuriyeti ve Türk inkılabına gönülden bağlıydılar. Gazi Mustafa Kemal onların tek önderi, Atatürkçülükse Türk dünyasının bir duyguda ve bir düşüncede olmasının adıydı. Bu düşünceden hareketle Bulgarya Türkleri günceler, dergiler ve kurdukları dernekler yoluyla sürekli olarak Türk inkılabı ve Türkiye yönünde yayımlar yapmışlardır. Bazen inkılap karşıtı Türklerden bazen Bulgar hükümetinden ancak çoğu zaman her iki güç birlikte bu Türkçü aydınlara karşı koymuşlardır. Birçok Türk aydını, güncecisi (gazetecisi), öğretmeni, bilim ve kültür adamı büyük baskılara, zulümlere, tutuklamalara maruz kaldı. Bazıları da bu uğurda yaşamlarını yitirdi. Bu aydınlardan birçoğu ana yurtları olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne sığınmaktan başka çıkar yol bulamadılar. Yaşamları boyunca savundukları “Türkiye Cumhuriyeti ve Gazi Mustafa Kemal” bu Türk aydınlarına kucak açtı.

 

KAYNAKÇA

Acaroğlu T., Bulgarya’da Türk Gazeteciliği, İstanbul, 1990.

Akgül S., “Cumhuriyetin Onuncu Yılında Bulgarya Türklerinin Türk İnkılabına Bakışı” Genelkurmay Ataşe Başkanlığı, 10 Kasım Atatürk Haftası Armağanı, Ankara, 1993.

Ayın Tarihi, No: 9, Eylül 1934.

Cumhuriyet Güncesi (Gazetesi), 28 Ağustos 1934.

Cumhuriyet Güncesi, 10 Eylül 1934.

Dostluk Güncesi, 31 Mart 1933.

Goloğlu M., Tek Partili Cumhuriyet (1931-1938), Ankara, 1974.

Haber Güncesi, 30 Ağustos 1934.

Hezarfen A., “Bulgarya’da Türk Spor Birliği Turan” Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı 104, Ağustos, 1992.

Hristov H., Bulgar Tarihinden Sayfalar, Sofya, 1989.

Karagöz A.R., Bulgarya’da Türk Basını, 1879-1945, İstanbul,1945.

Keskioğlu O., Bulgarya’da Türkler, Ankara,1985.

Okday İ.H.T., Bulgarya’da Türk Basını, Ankara.

Özdilek Güncesi, 1.11.1932 - 20.1.1934.

Son Posta Güncesi, 28 Ağustos 1934.

Şimşir, B.N., Bulgarya Türkleri, Ankara, 1986.

Turan Ö., “Bulgarya’da Prenslik Döneminde Sosyal ve Siyasal Kurumlaşma Çalışmaları”, Belleten, c. 64, Nisan, 2000.

Turan Ö., The Turkish Minority In Bulgaria (1878-1908), Ankara,1998.

Ütük E., “Bulgarya’da Türklerin Gittikçe Ağırlaşan Durumu”, Türk Kültürü, Sayı 263, Mart, 1985.

Vakit Güncesi, 28 Ağustos 1934.

Vatan K. ; YALTIRIK, H, Makedonya’da ve Balkanlarda Türk Kültür ve Sanatı Panel ve Konferansları, İzmir, 1999.

Yaşar Nabi (Nayır), Balkanlar ve Türklük, Ankara, 1936.