![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Atatürk
>>
Atatürkçülük
- Atatürkçülüğün Demokrasi
Boyutu : Halkçılık |
|
|
![]()
![]()
|
ATATÜRKÇÜLÜĞÜN DEMOKRASİ BOYUTU : HALKÇILIK
Halkçılık İlkesi ve İlkenin Tarihsel Temelleri : “Türk ulusu en eski tarihlerinde, ünlü kurultaylarıyla, bu kurultaylarda devlet başkanlarını seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne denli bağlı olduklarını göstermişlerdir.” M. Kemal Atatürk 1) Halkçılık İlkesinin Tanımı ve Ögeleri a. Tanım Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 10 Mayıs 1931 günü toplanan Üçüncü Büyük Kurultayı’nda belirlenen parti izlencesinin (programının) 2. bölümü “Bugünkü ve yarınki Cumhuriyet kuşakları için inanç koşulları oluşturan altı önemli nitelik” olarak belirtilen altı temel ilkeye ayrılmıştır. Burada, Cumhuriyetçilik ve ulusalcılıktan (milliyetçilikten) sonra üçüncü sırada yer alan halkçılık ilkesi şöyle tanımlanmıştır : “İstenç (irade) ve egemenliğin kaynağı ulustur. Bu istenç ve egemenlik, devletin yurttaş ve yurttaşın devlete karşılıklı görevlerinin hakkıyla yapılmasını düzenleme yolunda kullanılması büyük önceliktir. Yasalar önünde kesin bir eşitlik benimseyen ve hiçbir bireye, hiçbir barka (aileye), hiçbir sınıfa, hiçbir topluluğa ayrıcalık tanımayan bireyler halktandırlar ve halkçıdırlar.” Aynı programda halkçılık ilkesinin; 1. Demokratlık, 2. Herhangi bir birey ya da zümreye ulusun genel hakları dışında ayrıcalık tanımamak, 3. Sınıf mücadelesi kabul etmemek gibi unsurlardan oluştuğu belirtilmiştir. Bu anlamda halkçılık, Atatürk’ün Ulusal Mücadele yıllarında yaptığı sayısız konuşmada yeni yönetimin temel ilkelerinden biri olarak yer almıştır. Bu konuşmalar örnek olarak anımsatılabilir : “Bugünkü varlığımızın asıl niteliği, ulusun genel eğilimlerini kanıtlamıştır. O da halkçılık ve halk hükümetidir. Hükümetlerin halkın eline geçmesidir. İstenci (iradeyi) halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün zorlukların ortadan kalkacağı kanısındayım.” "İç politikamızda ilkemiz olan halkçılık, yani ulusu bizzat kendi yazgısına egemen kılmak ilkesi Anayasa’yla saptanmıştır.” “Bizim bakış açımız -ki halkçılıktır- gücün, erkin (kudretin), egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine kuşku yok ki bu dünyanın en güçlü bir ilkesidir. Yönetim biçimimiz, bağılsız koşulsuz egemenliğine iye (sahip) olan halkın yazgısını kendisinin ve doğrudan doğruya yönetmesi anlayışına dayalıdır. Halk yönetiminin bütün kapsayıcı anlamıyla yaraşır olduğu gelişme derecesine eriştirilmesi, politikamızın gereklerindendir.” “Bir sözcükle belirtmek gerekirse diyebiliriz ki yeni Türk devleti bir halk devletidir ve halkın devletidir.” Halkçılık ilkesi yine aynı yıllarda hukuksal belgelerde de ortaya konmuştur. 20 Ocak 1921 tarihli Anayasanın temelini oluşturan 13 Eylül 1920 tarihli izlence (program) “Halkçılık Programı” adını taşımaktaydı. 1921 Anayasası 1. maddesinde “Egemenlik bağılsız koşulsuz ulusundur. Yönetim biçimi halkın yazgısını kendisinin ve doğrudan doğruya yönetmesi anlayışına dayalıdır.” denilerek halkçılık ilkesine ilk başta yer verilmiştir. Daha sonra Atatürk, bir siyasal parti kurmayı tasarlarken 7 Aralık 1922 tarihinde Ankara basınına, “Halkçılık ilkesine dayalı ve Halk Fırkası adıyla siyasal bir fırka (parti) kurmak niyetinde” olduğunu açıklamıştır. Eylül 1923’te kurulan Halk Fırkası’nın adı kuşkusuz halkçılık ilkesinden esinlenmiş olduğu gibi halkçılık, 1923 tarihli ilk parti tüzüğünün 1. ve 2. maddelerinde yer almıştır. b. Halkçılık İlkesinde Demokratlık Ögesi Atatürkçülüğün önemli bir ilkesi olan halkçılıkta “Demokratlık” ögesi iki cephe olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada öncelikle söz konusu olan “siyasal demokrasi”dir ki bu anlamda halkçılık “ulusal egemenlik” düşüncesinin doğal bir sonucudur. İkinci olarak söz konusu olansa “kişi özgürlükleri”dir. Bütünüyle düşünüldüğünde halkçılık ilkesi siyasal bakımdan “özgürlükçü demokrasi”yi hedeflemektedir. Nitekim, halkçılık ile demokrasi ilkesini aynı anlamda kullanan Atatürk bu konuda şöyle demiştir : “Bu ilkeye göre istenç (irade) ve egemenlik ulusun bütününe aittir ve olmalıdır. Demokrasi ilkesi ulusal egemenlik biçimine dönüşmüştür. Demokrasi ilkesine dayalı hükümetlerde egemenlik; halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi, egemenliğin ulusta olduğunu başka yerde olmayacağını gerektirir. Böylece demokrasi ilkesi, siyasal gücün, egemenliğin kaynağı ve meşruiyetine değinmektedir.” Atatürk’e göre “Demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır.” On dokuzuncu yüzyıldan başlayarak “demokrasi düşüncesi, karşı konulamaz bir güç ve akım” durumunu almıştır. Yine Atatürk, “Demokrasi ilkesinin, en çağdaş ve mantıksal uygulamasını sağlayan hükümet biçimi Cumhuriyettir. Cumhuriyet yönetimi demek demokrasi sistemiyle devlet biçimi demektir.” diyerek halkın kendi kendisini yönetmek, istencini (iradesini) kullanmak yolunda başvuracağı yönetimin de Cumhuriyet olduğunu belirtir. Bu noktada cumhuriyetçilik ilkesi ile halkçılık ilkesi, Atatürkçülükte önemli bir bütünü oluştururlar. Kuşkusuz Atatürk, kişi özgürlüklerine ve bunların dokunulmazlıklarına da büyük bir ilgi göstermiştir. Halkçılık ilkesinin birinci yönü siyasal anlamda demokrasiyi öngörürken ikinci yönü de toplumsal ve hukuksal alanda “kişi özgürlüklerini ve dokunulmazlıklarını” ele alır. Atatürk’e göre, “Bireyin birinci hakkı, doğal yeteneklerini serbestçe geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi sağlamak içinse en iyi araç bireye başkalarının benzer haklarına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi yönlendirip yönetmeye izin vermektir. İşte bu serbest gelişmeyi sağlamak, bireysel hakların oluşturduğu çeşitli özgürlüklerin tüm amacıdır. Bu haklara saygı göstermeyen siyasal toplum asıl görevinde kusur etmiş olur. Devlet, varlığının neden ve anlamını yitirir. Çağdaş demokraside bireysel özgürlükler özel bir değer ve önem taşımıştır. Artık bireysel özgürlüklere devletin ve kimsenin müdahalesi söz konusu değildir.” Bununla birlikte “bireysel özgürlüğü düşünürken her bireyin ve sonunda bütün ulusun ortak çıkarını ve devlet varlığını göz önünde bulundurulmak gerektir. Anlaşılıyor ki bireysel özgürlük salt (mutlak) olmaz. Öbürünün hak ve özgürlüğü, ulusun ortak çıkarı bireysel özgürlüğü sınırlar. Bireysel özgürlüğü sınırlamak devletin de neredeyse temeli ve görevidir. Çünkü devlet, bireysel özgürlüğü sağlayan bir örgüt olmakla birlikte aynı zamanda bütün özel etkinlikleri, genel ve ulusal amaçlar için birleştirmekle yükümlüdür. Bu durumda bireysel özgürlüğe sınır olarak başkalarının özgürlük sınırını gösterirken bireysel özgürlüğün, ulusun genel çıkarlarının gerektirdiği dereceden daha çok sınırlanamayacağı kabul edilmiş oluyor.” c. Halkçılık İlkesinde Ayrıcalıksızlık ya da Eşitlik Ögesi Atatürkçülükte halkçılık anlayışı ikinci olarak “yasa önünde eşitliği” hedefler. Burada söz konusu olan ulusun genel hakları dışında hiçbir kişiye ya da zümreye ayrıcalık tanımamaktadır. Bu nedenle Atatürkçülükte halk, yasalar önünde kesinlikle eşitliği benimseyen; hiçbir barkın (ailenin), hiçbir sınıfın, hiçbir zümrenin ya da hiçbir kişinin ayrıcalığını tanımayan insanlardan oluşmuş bir topluluktur. Bu ilkeyi koruyan kişiler, halktan ve halkçı olarak sayılırlar. Halkçılığın bu anlamı, Halk Fırkası’nın 1923 tarihli tüzüğünde yer almıştır. Buna göre (Madde 2) “Halk Fırkası gözünde halk kavramı, herhangi bir sınıfa özgü değildir. Hiçbir ayrıcalık iddiasında bulunmayan ve genellikle yasa karşısında kesin bir eşitliği kabul eden bütün bireyler halktandır. Halkçılık hiçbir barkın (ailenin), hiçbir sınıfın, hiçbir topluluğun, hiçbir bireyin ayrıcalığını kabul etmeyen ve yasaları var etmedeki salt (mutlak) özgürlük ve bağımsızlığı tanıyan bireylerdir.” Benzer tanımlar fırkanın 1927 tarihli tüzüğünde (Madde 4) ve 1931 tarihli izlencesinde de yer almıştır. ç. Halkçılık İlkesiyle Sınıf Mücadelesinin Reddi, Dayanışma Halkçılık ilkesinin getirdiği anlayışlardan biri de “sınıf mücadelesi”ni reddetmektir. Toplumdaki iç barışın sağlanması, ulusal birlik ve bütünlüğün sağlanması için koşul olan bu durum toplumsal açıdan son derece önemlidir. Atatürk Türk toplumunda sınıflar arasındaki mücadeleyi, sınıflar arasındaki çıkar kavgasını kabul etmez. O, toplumu oluşturan zümreleri, birbirleriyle çatışan sınıflar olarak değil iş bölümüne dayanan meslek grupları olarak değerlendirir. Bu noktaları Atatürk şöyle açıklanmıştır : “Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil ve ancak kişisel ve toplumsal yaşam içinde iş bölümü bakımından çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek temel ilkelerimizdendir. Türk toplumunu oluşturan başlıca çalışma grupları şunlardır: Çiftçiler, küçük zenaat iyesi (sahibi), esnaf, amele, işçi, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar, memurlar. Bunların her birinin çalışması öbürlerinin ve bütün toplumun yaşam ve mutluluğu için zorunludur. Bu duruma göre amaç sınıf mücadelesi yerine toplumsal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve birbirine zarar vermeyecek biçimde çıkarlarda uyum sağlamaktır. Çıkarlar yetenek, beceri ve çalışma dereceleriyle uyumlu olur.” Bu durumda Atatürk’e göre Türk toplumu, çıkarları birbirleriyle çatışan ve aralarında zorunlu olarak bir mücadele olması gereken sınıflardan değil birbirlerine muhtaç ve aralarında uyum bulunan çeşitli çalışma gruplarından oluşmuştur. Bu anlamıyla halkçılık ilkesi dayanışmayı içerir. Dayanışmacılık konusunda Atatürk’ün Ziya Gökalp’ten etkilendiği bilinmektedir. Sınıf mücadelesinin önlenmesi, devletin toplumsal adalet ve güvenliği gerçekleştirmesine, adil bir gelir dağılımı sağlamasına, bütün zümrelerin çıkarlarını dengeli ve uyumlu bir biçimde gözetmesine bağlıdır. Nitekim Atatürk bu konuda, “Ulusal servetin dağılımında daha mükemmel bir adalet ve emek sarf edenlerin daha yüksek gönenci (refahı), ulusal birliğin korunması için koşuldur. Bu koşulu sürekli göz önünde tutmak, ulusal birliğin temsilcisi olan devletin önemli görevidir.” demiştir. 2) Halkçılık İlkesinin Tarihsel Temelleri Atatürk pek çok işi gerçekleştirirken, pek çok konuda görüşlerini açıklarken hep Türk tarihinden dayanak almıştır. O’nun Türk ve dünya tarihini çok iyi bildiği, sık sık tarih betikleri (kitapları) okuduğu bilinmektedir. Atatürkçülük uygulanırken, O’nun düşünceleri ve ilkeleri incelenirken, bu konu kesinlikle dikkate alınmalı; ilke ve inkılaplar tarihsel temelleriyle birlikte incelenmelidir. Biz araştırımızın bu bölümünde halkçılık ilkesinin tarihsel temellerini ortaya koymaya çalışacağız. Kuşkusuz bununla Türk ulusunun demokrasi eğitimi ve siyasal olgunluğu da ortaya konulmuş olacaktır. Selçuklu tarihinin dünya çapında yetkelerinden (otoritelerinden) biri olan rahmetli Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, konuyla ilgili önemli bir çalışmasında şunları söylüyor : "Türk tarihinde soy, kök büyük önem taşır. Ancak yine de devlet anlayışı, kimi kurumlar ve gelenekler, devletin kültür ve ekonomi politikası, sonunda Türk toplum yapısı, Türklerin siyasal olgunluk ve demokrasi eğitimi iyesi (sahibi) olmalarını sağlayacak niteliktedir." a. Türklerde Eşit Toplum Anlayışı Toplumbilimcilerin ve kültür tarihçilerinin yaptıkları araştırılar, bir toplumda “ayrıcalıklı, soylu” zümrelerin, sınıfların oluşmasına üç etkenin yol açtığını göstermiştir. Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’na göre, “Herhangi bir toplulukta ayrıcalıklı zümrelerin oluşumunda başlıca şu üç etken vardır : Geniş bir araziye sahip olmak (ekonomik), askerliğin özel ve paralı bir meslek olması (yönetimsel-siyasal) ve tinsel (ruhsal) zümreye sahip olmak (dinsel).” Türk tarihine baktığımız zaman bu üç ayrıcalık durumunun da olmadığını görüyoruz. Birinci olarak Türklerde toprak iyeliği (mülkiyeti), hem İslamiyet öncesi hem de sonrasında kurulan bütün devletlerimizde devletin elindeydi. Kişiler belli hizmetler karşılığında toprağın kullanım hakkına iyeydiler. Orta Asya’da “Yurtluk” İslam döneminde “İkta” ve “Tımar” uygulamaları sayesinde Türk toplum yapısında ekonomik bakımdan ayrıcalıklı zümreler oluşmamıştır. İkinci olarak, Türklerde baştan beri askerlik özel ve paralı bir meslek olarak görülmüyordu. “Ordu–Ulus” bütünleşmesinden dolayı her Türk iyi bir savaş eğitimi almış, her an savaşa hazır bir savaşçı durumdaydı. Çocuklar 3-4 yaşlarından başlayarak kuzuya, koyuna bindirilerek okla tarla faresi ve sincap avlatılarak biniciliğe ve atıcılığa alıştırılırdı. Yeni yürümeye başlayan bir çocuğun yanında eyerlenmiş bir at hazır bulunurdu. Eskiden Türklerde bireyler, savaşçılık ve mücadele alanında kişiliklerini bulurlar ve gösterecekleri kahramanlık ölçüsünde toplumda yerlerini alırlardı. Türklerde eskiden halk ile ordu düzeni aynıydı. Orta Asya Türk devlet örgütünde özellikle barış zamanlarında, sivil ve ordu düzeni diye bir ayırım yoktu. Ordu bir halk ve halk da bir ordu düzeninde yaşıyordu. O çağlarda paralı askerlik de yoktu. Türk beyleri komutan ve Türk halkı da onların süerleriydiler (askerleriydiler). Çağdaş tarih anlayışının “Türk tarihinin bütünlüğü ve sürekliliği” görüşü çerçevesinde İslam öncesi Türk ordu sistemindeki bu ilkelerin, İslam sonrası Türk devletlerinde de sürmesi doğaldır. Bu nedenle, Türk ordusu örgütü ve yaşamın, süerliğin (askerliğin) özel bir meslek olmasına elverişli bulunmaması, ücretli askerliğin oluşmamış olması, Türk toplumun yapısında yönetimsel ve siyasal kimi ayrıcalıklı zümrelerin doğmasına olanak vermemiştir. Üçüncü olarak, Orta Asya Türk toplumunda din adamları ayrıcalıklı bir sınıf değillerdi. Çünkü Türk toplulukları daha çok siyasal nitelikte olup dinsel bir kişilik taşımıyordu. Orhun Anıtları dahil eski Türk belgelerinde din adamlarından hemen hemen hiç söz edilmemesi bu bakımdan dikkate değer bir noktadır. Aynı durum İslam sonrası için de geçerlidir. Zaten İslam kendi bünyesiyle “kilise” gibi bir kurumun oluşmasına izin vermediği için, böyle bir kurumun ve bunun çevresinde de din adamlarının (ruhban sınıfı) bir baskı ögesi olarak oluşması engellenmiştir. Nitekim Atatürk bu durumu 1923'te şöyle belirtmiştir : “Her şeyden önce şunu en yalın bir dinsel gerçek olarak bilelim ki bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbanlığı (din adamları sınıfını) reddeden bu din, dinde tekelciliği kabul etmez. Örneğin, aydınlatma görevi mutlaka din bilginlerine ait olmadıktan başka dinimiz de bunu kesinlikle yasaklar.” b. Türklerde Sınıfsız Toplum Yapısı Eskiden Türklerde Hindistan, Roma, Çin ve Ortaçağ Avrupası’nda gördüğümüz “kan soyluluğu”ndan kaynaklanan “sınıflaşma” söz konusu değildir. Türk toplum yapısı toplumsal olarak hareketlilik gösteren bir özellikteydi. Yani toplumbilimcilerin “toplumsal hareketlilik” dedikleri yapı hem dikey hem de yatay geçişleriyle vardı. Orduya bir “gulam” (savaş tutsağı) olarak alınan kişi zamanla yükselerek bir devlet kurucusu bile olabiliyordu. (Örneğin, Harzemşahlar Devleti'ni kuran Anuş Tigin, Büyük Selçuklu Devleti ordusunda bir savaş tutsağıydı.) Türklerde “kurultay” ya da “kengeş meclisi” de bu konuda dikkati çeken bir kurumdur. Cengiz Han Devleti’nde kurultaya yalnızca devlet kurucularıyla hanedan üyeleri katılıyordu. Türk devletlerininse kurultaylarına boy beyleri ile halk da katılıyordu. Bu nedenle ünlü tarihçi Barthold, “Türkleri demokrat, Cengiz Han devletiniyse aristokrat” olarak değerlendirmiştir. Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, Selçuklu kaynaklarından Melikname’ye ve 922 yılında Bulgar Devleti’ne giden bir elçilik kuruluyla birlikte Oğuzlar Devleti’nde bulunmuş olan ünlü Arap gezgini İbn Fadlan’ın geziyazısına (seyahatnamesine) dayanarak “Oğuzlar, sınıfsız bir toplum yapısına sahiptirler. Servet ve konum değişikliği toplumda fark yaratmadığı gibi atadan gelen soyluluktan da hiç söz edilmemektedir.” demektedir ki bu değerlendirme de dikkat çekicidir. Türklerde iş bölümüne dayanan toplum yapısı; yükselecek bir insanda, zeka, cesurluk, mertlik, örgütçülük, çalışkanlık gibi niteliklerin varlığını gerektiriyordu. Kısaca söylersek Türklerde soyluluk anlayışı, başarı ve liyakata dayanıyordu. Atatürk de değişik konuşmalarında Türk ulusunun soyluluğundan söz ederken bunu kastetmiştir. Atatürk’ün, İngiliz Askeri Elçisi Albay Ros'un, “Siz hangi soylu ailedensiniz?” sorusuna verdiği yanıt şu olmuştur: “Anasının ve babasının soyluluğuyla övünen Teodoz, İtalya yarımadasına inmek isteyen Türk Attila'ya barış görüşmesinden önce sormuş : 'Siz hangi soylu ailedensiniz?' Attila da ona yanıt vermiş: 'Ben soylu bir ulusun evladıyım!' İşte benim yanıtım da size budur.” Atatürk bir başka konuşmasında da Türk ulusunun soyluluk anlayışının demokrasi ve cumhuriyetle ilişkisini şöyle ortaya koymuştur: “Türk'ün doğasında, beyoğluluk göreneği yerleşmemiştir. Türk, Türk olduğu için soyludur. Bu Anadolu'nun en ücra köyündeki Mehmetçik, zamanında dünyanın yarısını titretmiş bir sınır beyinin soyu olabilir ancak bundan dolayı hiçbir iddiası yoktur. Çoğumuz, büyükbabamızın babasını anımsayamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz. İşte onun içindir ki Cumhuriyet Türk'ün en doğal yönetim biçimidir.” 3) Sonuç Atatürkçülüğün önemli bir bölümünü oluşturan halkçılık İlkesi “demokratlık, ayrıcalıksız toplum temeli, sınıf mücadelesini kabul etmemek” gibi üç önemli ögeden oluşmaktadır. Türk tarihine baktığımızda halkçılık ilkesinin bu ögelerinin tümüyle tarihsel bir temele dayandığı görülmektedir. Türk toplum yapısında ayrıcalıksızlık ve sınıfsızlık gibi iki önemli nokta, halkçılık ilkesinde ifadesini bulmuştur. Bu nedenle, günümüz Türk toplum yapısının oluşmasında, iç barışın sağlanmasında, ulusal birlik ve bütünlüğümüzün korunmasında halkçılık ilkesinin sağlam çözümler getirmekte olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Prof. Dr. Ali GÜLER
|