![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Atatürk
>>
Yapıtları
>>
Söylev (Nutuk)
-
11) Londra Konferansı ve 2. İnönü Zaferi |
![]()
![]()
|
|
|
11) Londra Konferansı ve 2. İnönü Zaferi : Londra Konferansı'na Katılacak Delegeler Doğrudan Doğruya Ulusal İradeyi Temsil Eden Büyük Millet Meclisi'nce Seçilmelidir Şimdi, istek buyurursanız İstanbul'la haberleşmeyi sürdürelim : Tevfik Paşa , 27 Ocak tarihli bir telgraf metnini 29 Ocak tarihli bir telgrafla yineledi. Bakanlar Kurulu Başkanlığı'ndan şu yanıt verildi : Ankara, 30.01.1921. İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretleri'ne, İtilâf Devletleri politikasında Türkiye lehine görülen son gelişmeler, ulusun fedakarca azminin eseridir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sevr (Sevres) Antlaşması'nı tümüyle reddetmesi üzerine ortaya çıkan şu durumdan, ulusal çıkarlarımıza en elverişli sonuçların elde edilmesi, Londra Konferansı'na katılacak delegelerin doğrudan doğruya ulusal iradeyi temsil eden Büyük Millet Meclisi'nce seçilmiş ve gönderilmiş olmasıyla olanaklıdır. Uğursuz Sevr (Sevres) Antlaşması'nı imzalamış bir heyetin varisleri durumunda olan heyetiniz delegelerinin, yurt ve ulus için yararlı sonuçları elde edebilmeleri olanaklı değildir. Bu bakımdan, yurdun yüksek çıkarlarını düşünerek bu barış görüşmelerinde Büyük Millet Meclisi delegelerini ulusal birliği tam olarak gösterecek bir biçimde serbest bırakmaklığınız gerekir. Bundan dolayı, bir yandan önceki bildirimimizle ilgili görüşmeleri izleyip yürütmekle birlikte, bir yandan da aşağıdaki kararları derhal kabul ederek yerine getirmeniz rica olunur : 1- Londra Konferansı'na katılacak Türkiye heyeti yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce seçilecek ve gönderilecektir. 2- Bu delegeler heyetiyle birlikte gitmesini gerekli gördüğünüz bazı uzman müşavirler ile gerekli belgeler, tarafınızdan hazırlanacak ve heyete katılmak üzere yola çıkarılacaktır. 3- Bizim tarafımızdan gönderilecek delegeler heyetinin, bütün Türkiye'yi temsil edecek tek heyet olduğunu da İtilaf devletlerine bildireceksiniz. 4- Zamanın darlığı dolayısıyla kesin ve son olarak alınan bu kararların kabul edilmemesi durumunda, yurt ve ulusun esenliği adına doğacak tarihsel sorumluluk tümüyle heyetinize ait olacaktır. Bakanlar Kurulu Başkanı Fevzi Beyler, Tevfik Paşa'nın çalışma arkadaşı olup Ankara'da bulunan İzzet Paşa tarafından da bir telgraf çekilmesinin yararlı olacağını düşündük. İzzet Paşa'nın telgrafı şuydu : Şifre, Ankara, 30.1.1921. İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretleri'ne, Şubat sonlarında Londra'da toplanacak konferansla ilgili olarak Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ile zâtıdevletleri arasında yapılan açık telgraf yazışmalarındaki bilgileri öğrenmiş bulunuyoruz. Heyetimizin uğradığı başarısızlıktan sonra yine düşünce bildirmeye cesaret etmek utanç verici olmakla birlikte, gerçek durum ve burada egemen olan görüşler üzerinde derin kavrayışlı sizi aydınlatmayı yurtseverlik duygusunun bir gereği sayıyoruz. İstanbul'un işgal altında bulunması dolayısıyla, oradaki bir hükümetin ulusun temel çıkarlarını savunma gücünü gösteremeyeceği burada doğal görülmektedir. Sonradan Anadolu ile İstanbul'un birbirinden ayrılmasına yol açacağı kaygısıyla iki ayrı heyet olarak konferansta bulunmaktan da kaçınılmaktadır. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri de telgraflarındaki görüşlerden, esas itibariyle fedakarlık etmeye yetkili değildir. Anadolu'da Tanrı'nın yardımıyla, muhalefet ve isyanlar bastırılıp etkisiz duruma getirilerek ve çeteler ortadan kaldırılarak güçlü bir ordu ve hükümet kurulmuştur. Avrupa'yı, Sevr (Sevres) Antlaşması'nın lehimize değiştirilmesine yöneltebilecek görüşmelerin kesilmesine meydan verilmeyecek biçimde, himmetlerinizin esirgenmemesini bağlılığımıza dayanarak istirham ederiz. Buradaki Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Padişahça tanınması temel koşulu değişmemek üzere, ayrıntılar ve görünüşe ait bazı noktalar üzerinde görüşme olanağı açıktır. Bu olanağın yitirilmesine meydan verilmemek üzere durumun lütfen bildirilmesi arz olunur. Ahmet İzzet Tevfik Paşa Yeminle Bağlı Olduğu Kanun-ı Esasi'ye Bağlılıktan Ayrılamıyor Beyler, sizi yormazsam Tevfik Paşa'nın bu telgrafa verdiği yanıtı da bilginize sunayım : İstanbul, 31.01.1921. Ankara'da İzzet Paşa Hazretleri'ne, İlgi : 30 Ocak 1921. Hepimizin hükümlerini korumaya yemin ettiğimiz Kanun-ı Esasi'ye aykırı esaslı değişiklikler yapmanın ve bunu kabul etmenin, yasanın açık hükümleriyle ne derece bağdaşacağı düşünülmeye değer. Bu konu ancak Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin ... aracılığıyla gönderdiği telgrafta bildirilen ve bizce de gerekli bulunan değişikliklerin İtilaf Devletleri'ne kabul ettirilmesine çalışılıp, inşallah bu sonuç elde edildikten sonra yöntemine göre çözülecek iç meselelerdendir. Tersine bu tutum, dünkü telgrafımızda da açıklandığı üzere konferansa kabul edilmememize ve İstanbul'un derhal Osmanlı egemenliğinden çıkarılmasına ve Yunanlıların davasına karşı savunmasız kalmamıza, belki de onların haklı görülmesine yol açacaktır. Telgraflardan, bir noktanın iyi anlaşılmadığı sonucuna varıyoruz. Konferansa, sizin ve bizim diyerek iki heyet gönderileceğinin nereden çıkarıldığı anlaşılamıyor. Dava aynı, savunma yolları da aynı olduğuna göre, Konferans'a gönderilecek heyet üzerinde de bir görüş birliğine varılırsa oraca belirlenecek delegeler, İtilaf Devletleri'nin tanımakta olduğu hükümetin ekleyeceği delegelerle birlikte gidince heyet birlik ve bütünlük içinde gerekli yetkiye de sahip olur ve çekinmeden birlik halinde ulusal davayı savunur. Bu gereğin oraca da takdir buyurulduğu, delegelerin İtilaf Devletleri'ne tanıttırılmalarını bizden istemeleriyle anlaşılmıştır. Tebliğ olunan nota ve beyanlarımız açıkça göstermektedir ki İtilaf Devletleri, Anadolu delegelerini Londra Konferansı'na yalnız olarak kabul etmemektedir. Bunlar, hükümet delegeleriyle birlikte bulunmak suretiyle kabul edilecektir. Böyle ayrılık sürdürülecek olursa büyük bir olasılıkla hiçbir tarafın delegeleri kabul edilmeyecektir. Konferansa, yalnız buradan delege kabul edilmesi olasılığı varsa da Anadolu için bu olasılık da yoktur. Bundan dolayı, pek büyük fedakarlıkların eseri olan bu değişiklikten zararımıza sonuçlar doğabilir. Çünkü İtilaf çevrelerinde sayıları pek çok olan Yunan dostlarına : "Türkler, doğuda savaşın sürüp gitmesine yandaştır, barış ve uzlaşıya istekli değildir." diye propaganda yaparak lehte olanları kendilerine çekmeye, bizi haksız ve düşmanımızı haklı göstermeye fırsat verilmiş olur. Ortak delegelerden kurulu bir heyet gönderilirse isteklerimiz kabul edilmese bile, lehimize olan görüşleri aleyhe çevirmemiş ve belki aleyhimizde olanların önemli bir kısmını kazanmış oluruz. Zaman pek dardır. Yazışmalarla yitirilecek zaman kalmamıştır. Delegelerin hemen gönderilmesi yurt ve ulusun çıkarlarının gereğidir. Zâtıdevletleriyle sayın arkadaşlarınızın da geri dönmeleri gerektir. Çünkü orada neler düşünüldüğü konusunda, yerinde yapılmış gözlemlerle edindiğimiz bilgilerden hakkıyla yararlanacak zamanın geldiğine ve oradaki görüşlerin buradaki görüşlere yaklaştırılması gerektiğine sizin de inandığınız kanısındayız. Sadrazam Tevfik Beyler, Tevfik Paşa'nın, Fevzi Paşa Hazretlerine yanıt olarak gönderdiği telgrafı da okuyalım : Şifre, İstanbul, 1.2.1921. Ankara'da Mustafa Fevzi Paşa Hazretleri'ne İlgi : 30 Ocak 1921. Kral Konstantin'in Atina'ya dönmesi üzerine, İtilaf Devletleri çevrelerinde ve kamuoyunda, Yunanistan aleyhine meydana gelen değişme dolayısıyla Avrupa da lehimize bir akım doğmuştur. Ancak bu akıma karşılık, Rumların tarafını tutan ve Sevr (Sevres) Antlaşması'nı tümüyle ya da ufak tefek değişikliklerle uygulayarak Türkiye'yi ortadan kaldırma düşüncesinde bazı siyasetçiler de vardır. Özellikle aldığımız güvenilir bilgilere göre, bu siyasetçilerin, Anadolu temsilcilerinin de konferansa davet edilmesini kabul etmeleri ve buna istekli görünmeleri, Anadolu'nun böyle bir davet kabul etmeyeceğine inanmış olmalarından ileri gelmektedir. Bununla güdülen amaç da bu davete uymama durumunu öne sürerek ve bize karşı sert önlemler alınmasını haklı göstererek, kamuoyunu siyasetlerine uymaya mecbur etmektir. Bu bakımdan, konferansa bir an önce ve birlikte gidilerek hakkımızın alınmasına çalışmak şarttır. Orada meşru ve haklı isteklerimizin reddedildiğini görür ve konferanstan çekilmek zorunda kalırsak bu durum, karşımızdakilerin elinde aleyhimize kullanılacak etkili bir silah olamaz. Telgraflarında belirtilen isteklerin, daha önce de bildirilen nedenler ve İstanbul'un özel durumu dolayısıyla, kabul edilmesi olanaklı değildir. Bunlarda ısrar ederek, konferansa tam zamanında katılma fırsatı kaçırılırsa önce birlik sağlanamadığı için İstanbul ve Boğazlar büsbütün Osmanlı egemenliğinden çıkar. İkinci olarak, İtilâf Devletleri'nin Yunanistan'a para ve asker yardımı yapmaları ve Anadolu'da ortak bir taarruz hareketi yürütmeye kalkışarak zaten savaşın günden güne artan zorluklarından sayıları pek çok azalmış olan Türk ögesinin, bir kat daha ezilip yok olması ile karşı karşıya kalınır. Üçüncü olarak, büyük ölçüde fedakarlıklara katlanmak karşılığında dış yardıma ihtiyaç mecburiyeti ortaya çıkar ve sonunda hedefimiz olan bağımsızlığın heder edilmesi gibi acı sonuçlar doğar. Delegelerinizin acele İstanbul'a gönderilmesi mutlaka gereklidir, efendim. Sadrazam Tevfik Saygıdeğer Beyler, Osmanlı Sadrazamının daha başka bazı öneri ve bildirdikleri vardır. İzin buyurursanız onları da okuyalım : Şifre, İstanbul, 5.2.1921 Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Londra'da toplanacak olan konferansa Osmanlı Devleti'nin de davet edilmesinden dolayı telaşa düşen Yunanlar, aleyhimizdeki propagandalarını bir kat daha artırmışlardır. Paris'teki delegemizden aldığımız bilgilere göre Yunanlılar, Fransız kamuoyunu aleyhimize çevirmek için Anadolu'da bir Alman kurmay askeri heyeti bulunduğu, sizin harekat ve siyasetinizin de bu heyetin telkinleriyle yürütüldüğü yolunda Fransız çevrelerinde söylentiler yaymaktadırlar. Ayrıca, Türkiye'deki Hıristiyanların toplu olarak öldürülmekte olduğu ileri sürülerek, bunların kurtarılması için Papa tarafından bütün parlamentolara başvurulduğunun duyulduğu da sözü geçen delege tarafından bu bilgilere eklendiğinden, pek kötü etkiler yaratacak olan bu söylentilerin hızla yalanlanması rica ve tavsiye olunur. Sadrazam Tevfik Şifre İstanbul, 8.2.1921 Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Konferansı etkilemek amacıyla, Şubatın yirmi birinde, Yunanlıların 70-80 bin kişiyle taarruza geçecekleri Hariciye Nazırlığı'nca güvenilir kaynaklardan haber alınmıştır. Taarruzun Karahisar-Eskişehir doğrultusunda olacağı sanılmaktadır. İtilaf Devletleri temsilcileri, Ankara delegelerinin yalnız olarak konferansa kabul edilemeyeceğini de söylemişlerdir. Sadrazam Tevfik Bu telgrafın yazılmasından amaç, Yunanlıların taarruz edeceğini bildirmek miydi? Yoksa, 70-80 bin kişilik düşman gücünün taarruza geçeceği tehdidiyle konferansa Ankara delegelerinin yalnız olarak kabul edilemeyeceğini söylemek miydi? Bunu anlamak güçtür. Delege gönderilmesi konusunda, bizim ileri sürdüğümüz görüşleri, yazılarımızda belirttiğimiz biçimde Tevfik Paşa, İtilaf Devletleri temsilcilerine bildirmiş de, telgrafın son cümlesiyle aldığı yanıtı mı bildiriyordu? Bu da açık değildir. İstanbul, 8.2.1921 Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Fransız kamuoyunu incitmemek için Kilikya'da taarruzdan kaçınılması iyilikseverliğinden kuşku edilmeyen bazı Fransız devlet adamlarının önerisi üzerine, Paris delegemizce büyük bir önemle bildirilmiştir. Sadrazam Tevfik Osmanlı Devlet Adamlarının Belirgin Nitelikleri Beyler, bu gibi önerileri İstanbul hükümetlerinden çok dinlemiştik. Bizim taarruzdan kaçınmamızı öneren iyilikseverin karşısındaki kimse, işittiğini bir gramofon gibi bize ulaştırırken bu iyiliksevere, bize taarruzdan kaçınılmasını, gerekenlere önerip önermediğini sormuş mudur acaba? Aldığı yanıt, olumsuz idiyse onun iyilikseverliğine nereden hükmetmişti? Yurdumuzu işgal edenlerin kamuoyunu gücendirmemeyi önerenlere yurdu işgal edilen ulusu niçin incittiklerini ve incitmeyi sürdürdüklerini sormamak, niçin bu Osmanlı devlet adamlarının belirgin nitelikleri olmuştu? Kısacası saygıdeğer Beyler, görülüyor ki Tevfik Paşa ve arkadaşlarıyla temelde, düşünce ve görüşlerde anlaşmak olanaklı olamıyordu. Sonunda konu Meclis'e getirildi. Meclis'e iki öneride bulundum. Biri ülkenin durumunu ve ulusun hedefini İstanbul'a açıkça bildirmek; ikincisi, ayrıca davet yapıldığında Londra'ya bağımsız bir heyet göndermekti. Her iki önerim de kabul edildi. Beyler, Meclis'in görüş ve kararını Tevfik Paşa'ya bildiren telgraf aynen şöyleydi : Tevfik Paşa'nın Önerileri Karşısında Büyük Millet Meclisi'nin Kararı Londra Konferansı'na davet dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ve Bakanlar Kurulu Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri ile İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretleri arasındaki telgraf haberleşmeleri, Genel Kurul'da okunmak suretiyle Meclis'e bilgi verildi. Tevfik Paşa Hazretleri'nce ileri sürülen görüşler, ülkenin bugünkü durumu üzerinde kendilerinin açık bir görüşe varmaktan pek uzak olduklarını, bize üzüntüyle gösterdi. İstanbul'da ateşkes antlaşmasından beri iki türlü hükümet birbirini izlemiştir. Biri, Damat Ferit'in başkanlığı altında, çeşitli kimselerin katılmasıyla kurulan hükümetler, ki her ne pahasına olursa olsun İtilaf Devletleri'ne karşı mutlak olarak boyun eğme düşüncesini simgelemiş ve ülkenin kendi egemenlik haklarını sürdürmek için yaptığı sürekli fedakarlıkları düşmanlarla birlikte çalışmak suretiyle sonuçsuz bırakmayı özel bir politika durumuna getirmişti. Bu düşüncenin ardına takılanlar, ülkenin kötülük ve hainliğe elverişli ne kadar nankör evladı varsa tümünü kışkırtarak ve silahlandırarak ulusal savunmaya kendilerini adayan yurtseverler aleyhine hiç durmadan kullandılar. İslam şeriatı adına yayınlanan sahte fetvaların, Sivil Paşa unvanıyla ödüllendirilen Anzavurlarla, yurdun bağımsızlığı ve savunması aleyhine çevreye gönderdiği maddi ve manevi zehir ve fesat güçlerine karşı, Anadolu aylarca çarpışmaya mecbur oldu. Onlar, düşmanlar hesabına cephelerimizi kaç kez arkadan vurdular. Müslümanlığın ilk yüzyılından beri onur ve hak din adına cihat eden ulusumuz, tarihimizin ilk günlerinden beri devlet ve ülke ne zaman tehlikeye düşmüşse kanını bol bol akıtmaktan geri durmayan ulusumuz, bu kez muazzam yurttan arta kalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken hükümet adını alan heyetler, düşmanlar hesabına, düşman safları arasında kendi ulusları aleyhine çalışıyorlardı. Bizans'ın son günlerinde, Fatih'in teslim davetine karşı "Tanrı'nın bana bir emaneti olan bu ülkeyi, ancak Tanrı'ya teslim ederim." diyen son Bizans İmparatoru'nun tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü Halife ve Sultanın hükümeti, tutsak olmamak isteyen ulusu, kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu. Bu birinci evre, o hükümetlerin ve onlarla birlikte olanların bozguna uğramasıyla son buldu. İkinci türlü hükümet, Tevfik Paşa'nın başkanlık ettikleri heyettir. Bunlar, hedef bakımından Anadolu savunmasına yandaş olduklarını söylemekle birlikte, uygulama bakımından ülkenin içten olarak elde etmek istediği barışa asla bağışlanmayacak bir gaflet ve inatla engel olmakta devam ediyor. Saltanat şûrâsında İtilaf Devletleri'nin uzattığı tutsaklık belgesini ayağa kalkarak ve saygı göstererek kabul ve imza eden devlet adamları ve Ayan üyeleri, bütün ülkede hiçbir hak ve yetkiyi temsil etmeyen geçersiz bir güç durumundadır. Anadolu ve İstanbul, bağımsızlık ile tutsaklığın, özgürlük ile mahkumluğun birbirine karşıt ve ters düştüğü iki ayrı parça durumunda kalmıştır. Biz, ülkenin tutsak edilmiş, iradesini yitirmiş parçasını, özgür ve bağımsız olan kısma katmak istiyoruz. İstanbul'un devlet adamları, bütünü oluşturan ve bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kendini onur ve metanetle savunan özgür kısmı, tutsak ve mahkum durumdaki küçük parçaya bağlamak ve katmak istiyorlar. Bütün Anadolu'yu, özgürlük ve bağımsızlığına aşık bütün ülke çocuklarını ve bugünkü zalimlik görmüş İslam dünyasının ruhunu temsil eden Büyük Millet Meclisi, İstanbul'un hasta ve özgürlükten yoksun bir heyetine boyun eğmeyi, hiçbir zaman kabul edemez. Meclis'imizce kabul ve ilan edilen ve bütün ülkede uyulan Anayasa'mız gereğince, "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur." Ulusun yasama ve yürütme gücüyse onun gerçek ve tek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi'nde toplanır. Bu temel ilkeler karşısında delegelerimizin İstanbul'a giderek oradan seçilecek bir heyete katılmasına ve oranın vereceği bir yetki belgesiyle dünyaya karşı ulusal davamızı savunmayı üzerine almasına olanak yoktur. İsterseniz eylemsel ve haklı olarak mutlak bağımsızlığı bulunan, bütün yönetim örgütüyle ülkeyi yöneten, ordularıyla doğuda ve batıda düşmanları ezerek ülkeye barışın yollarını açan Meclis'imizin delegeler heyetini, ülkeyi temsil edebilecek tek heyet olarak tanırsınız. Yoksa biz kendi heyetimizi kendimiz göndermek kararını zaten altmış bulunuyoruz. Bizce istenilen ve gerekli görülen, bu kararımıza verilecek yanıtın, birtakım sözler değil eylemsel davranışlar olmasıdır. Londra Konferansı'na Katılmamız Beyler, Dışişleri Bakanı olan Bekir Sami Bey'in başkanlığı altında ayrıca ve bağımsız bir delege heyeti kuruldu. Heyet, Londra Konferansı'na özel olarak davet edildiğimiz takdirde katılmak üzere ve bu arada geçecek zamandan da yararlanmak amacıyla, Antalya üzerinden Roma'ya hareket ettirildi. Heyetimiz, İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza aracılığıyla konferansa resmen davet edildikleri kendilerine bildirildikten sonra Londra'ya gitmiştir. Londra Konferansı, 27 Şubat 1921'den 12 Mart 1921'e dek sürdü. Hiçbir olumlu sonuç vermedi. İtilaf Devletleri, İzmir ve Trakya'daki nüfus durumuyla ilgili olarak kendilerince yapılacak bir araştırının sonucunu kabul edeceğimiz yolunda bizden söz almak istediler. Delege heyetimiz önce bunu kabul etmişti. Ancak Ankara'dan yapılan uyarı üzerine sonradan, araştırının yapılmasını Yunan yönetiminin buradan çekilmesine bağlamak önerisinde bulundu. İtilaf Devletleri'nin, Sevr (Sevres) Antlaşması'nın öbür hükümlerinin tarafımızdan içtenlikle ve itirazsız olarak uygulanmasını sağlamak istediği anlaşılmıştı. Delege heyetimiz bununla ilgili önerilere de ret niteliğinde yanıtlar vermişti. Yunan delegeleri araştırıyı kesinlikle reddetmişlerdi. Bunun üzerine, İtilaf Devletleri, Türk ve Yunan delege heyetlerine bazı önerileri içine alan bir proje vererek, hükümetlerinden bu projeler için alacakları yanıtların Konferans'a bildirilmesini istemişlerdi. Bizim delege heyetimize verilen projede, Sevr (Sevres) Antlaşması hükümlerinde yapılacak değişikliklerle ilgili şu noktalar vardı : Bize bırakılan jandarma ve özel birliklerin sayısını bir parça artırmak. Ülkemizde kalacak yabancı subayların sayısını biraz azaltmak. Boğazlar bölgesini biraz ufaltmak. Bütçemiz üzerine konmuş bulunan sınırlamaları biraz hafifletmek. Bayındırlık işleriyle ilgili ayrıcalık verme hakkımız üzerine konmuş sınırlamaları da biraz hafifletmek. Bundan başka, adlî kapitülasyonlar, yabancı postaları, Kürdistan ... hakkında Sevr (Sevres) tasarısında değişiklikler yapılmasını umut ettirecek bazı belirsiz vaatler... Bu teklifler projesinde, Ermenistan sınırlarının belirlenmesi işi, Birleşmiş Milletler'in göndereceği bir komisyona bırakılmaktaydı. İzmir ile geri verilecekti. Ancak İzmir kentinde bir Yunan gücü bulundurulacak, İzmir ilinin güvenlik işleri, İtilaf Devletleri subaylarınca yönetilecek, bu ildeki jandarma gücü, nüfus oranına göre çeşitli ögelerden kurulacak, kente Birleşmiş Milletler'ce bir Hıristiyan Vali atanacak, İzmir ili Türkiye'ye gelirinin çoğalmasıyla artacak biçimde, yıllık bir vergi ödeyecekti. İzmir ili için önerilen bu çözüm biçimi, beş yıl sonra, taraflardan birinin isteği üzerine Birleşmiş Milletler'ce değiştirilebilecekti. Delegeler Daha Yoldayken Başlayan Yunan Taarruzu Beyler, İtilaf Devletleri, delege heyetimiz aracılığıyla yaptıkları önerilerin yanıtını almayı beklemeden, daha delegelerimiz yoldayken Yunanlılar bütün ordusuyla ve bütün cephelerimize karşı taarruza geçtiler. Görüyorsunuz ki Beyler, Yunan taarruzu konferans ve barış öyküsünü bize zorunlu olarak terk ettiriyor. Şimdi izin buyurursanız, size bu taarruzu ve sonucunu arz edeyim : Yunan ordusunun Bursa ve doğusunda önemli bir grubu, Uşak ve doğusunda bşka bir grubu vardı. Bizim de güçlerimiz, Eskişehir'in kuzey-batısında, Dumlupınar'da ve doğusunda olmak üzere iki grup halindeydi. Bundan başka, Yunanlıların İzmit'te bir tümenleri, bizim de ona karşılık Kocaeli Grubu bulunuyordu. Yunanlıların Menderes boyundaki birliklerine karşı da birliklerimiz vardı. Yunan ordusunun Bursa ve Uşak grupları, 23 Mart 192l. günü ileri harekata geçtiler. İsmet Paşa komutasında bulunan Batı Cephesi birlikleri, arz ettiğim gibi, Eskişehir'in kuzey-batısında yığınak yapmıştı. Karar, savaşı İnönü mevzilerinde kabul etmekti. Ona göre önlem alınıyor ve hazırlıklar yapılıyordu. Düşman, 26 Mart akşamı, İsmet Paşa'nın işgal ettirdiği mevzilerin sağ kanadı ilerisine yanaştı. Ertesi günü bütün cephede karşılaşmalar oldu. Düşman 28'de sağ kanadımıza taarruza geçti. 29'da her iki kanattan taarruz etti. Düşman yer yer önemli başarılar elde ediyordu. 30 Mart günü şiddetli savaşlarla geçti. Bu savaşların da sonucu düşman lehine oldu. İkinci İnönü Zaferi ve İsmet Paşa'nın Metristepe'de Gördüğü Durum Bundan sonra sıra bize geliyordu. İsmet Paşa 31 Mart günü, karşı taarruza geçti ve düşmanı yenerek, 31 Mart-1 Nisan gecesi geri çekilmeye mecbur etti. Böylece, inkılâp tarihimizin bir sayfası, İkinci İnönü zaferiyle yazılmış oldu. Beyler, düşman çekilirken Batı Cephesi Komutanı'yla 1 Nisan günü yapılan yazışmalar, o günün duygularını saptayan belgelerdir. O duyguları yeniden canlandırmak için, izin buyurursanız, o günkü yazışmalardan bazı telgrafları olduğu gibi okuyacağım : Metristepe,1.4.1921. Saat 18.30'da Metristepe'den gördüğüm durum : Gündüzbey kuzeyinde sabahtan beri dayanan ve artçı olması olası bir düşman müfrezesi, sağ kanat grubunun taarruzuyla düzensiz olarak çekiliyor. Yakından izleniyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve etkinlik yok. Bozöyük yanıyor. Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş alanını silahlarımıza terk etmiştir. Batı Cephesi Komutanı İsmet Ankara, l.4.l921
İnönü Savaş Meydanında Metristepe'de Batı Cephesi Komutanı ve Genel
Kurmay Başkanı İsmet Paşa'ya, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Zalimlik ve zorbalık dünyasının en zalimce hücumlarına karşı yalnız ve şaşkın kalan ulusumuzun maddi ve manevi bütün yetenek ve güçlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı Mustafa Kemal Paşa! Kahraman askerlerimiz ve subaylarımız adına, askerlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına takdir ve tebriklerinize büyük bir kıvançla teşekkürlerimi arz ederim. Batı Cephesi Komutanı İsmet Güney Cephesi'ndeki Harekat Saygıdeğer Beyler, İnönü muharebe alanını ikinci kez yenilerek terk eden ve Bursa'ya doğru eski mevzilerine çekilen düşmanın izlenmesinde, piyade ve süvari tümenlerimizin gösterdikleri anılmaya değer yararlıkları anlatamayacağım. Yalnız, genel askeri durumu tam olarak açıklayabilmek için, izin buyurursanız Güney Cephemiz'e giren bölgede yapılan harekatı özetleyeyim : Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa'nın buyruğunda bulunan üç piyade tümeni, Dumlupınar'da hazırlanmış bir mevzide bulunuyordu. Bundan başka, bir süvari tümeni ve bir de süvari tugayı vardı. Bu mevzinin sol kanadında bulunuyordu. Güney Cephesi Komutanı'nın aldığı görev, düşmanı bu mevzide durdurmaktı. Uşak doğusundaki mevzilerimizden hareket eden üç piyade tümeni ve bir kısım süvari Dumlupınar mevzilerine taarruz etti. 26 Mart'ta birliklerimiz, mevzilerini terke mecbur oldu. Güney Cephesi Komutanı, bundan sonra güçlerini esaslı bir çizgide durdurmayı ve yeniden düzen almayı başaramadığı için güçler ikiye ayrıldı. 8'inci ve 23'üncü Piyade Tümenleri ile 2'nci Süvari Tümeni'nden meydana gelen kısmı, kendi buyruğu altında, Altıntaş'a doğru çekildi. 57'nci Piyade Tümeni ile 4'üncü Süvari Tugay'ından meydana gelen öbür kısım Fahrettin Paşa'nın buyruğu altındaydı. Düşman bütün güçleriyle Fahrettin Paşa güçlerine yönelerek doğuya yürüdü. Refet Paşa güçlerine karşı, Dumlupınar'da yalnız bir piyade alayı bıraktı. Refet Paşa, sonradan 23'üncü Tümeni Altıntaş üzerinden güneye, Fahrettin Paşa buyruğuna verdi. Altıntaş yönünde, düşmanın hiçbir hareketi olmadığı anlaşılınca Refet Paşa, yanında bulunan güçlerle kuzeye getirtildi. Doğuya doğru ilerleyen düşmana karşı, Fahrettin Paşa güçleri çeşitli yerlerde savaşlar vererek Afyon'un doğusuna çekildi. Düşman, Afyonkarahisar'ı işgal ettikten sonra, Çay-Bolvadin çizgisine dek ilerledi ve orada durdu. Bu düşman karşısında Fahrettin Paşa, 37'nci ve 23'üncü Tümenlerle birlikte, güneyden Adana bölgesinden gelen 41'inci Tümen'i de alarak, bir karşı çizgi oluşturdu. Yunan Ordusunun Genel Taarruz Planında Pek Göze Çarpan Bir Hata Beyler, askeri strateji konusunda fazla düşünce ileri sürmekten kaçınma yandaşı olmakla birlikte Yunan ordusunun bu kezki genel taarruz planında göze çarpan bir hataya işaret etmek isterim. Yunan ordusunun Uşak grubunun, Dumlupınar'dan sonra, Eskişehir'e doğru yürümesi gerekirdi. Afyon üzerinden Konya'ya doğru yönelmesi, güçlerini asıl kesin sonuç alacağı alandan uzaklaştırarak, işe yaramaz ve tehlikeli bir durumda bırakmıştır. İnönü'deki başarı bizim tarafta kaldıktan sonra, bu güçlerin, kendilerini tehlikeden kurtarmak için bir an önce hızla geri çekilmelerini sağlamaktan başka bir şey düşünmeyeceklerine kuşku yoktu. İnönü'de zafer kazanan güçlerimiz, Eskişehir, Altıntaş üzerinden Dumlupınar'a yönelerek bu mesafenin önemli bir kısmında demiryolundan fazlasıyla yararlanma olanağı bulunduğuna göre, Afyonkarahisar'ın doğusunda bulunan Yunan grubu geri çekilme çizgisini kesebilir ve böylece pek büyük bir olasılıkla o grubu büyük bir felakete uğratabilirdi. Nitekim, bu düşüncenin uygulanmasına geçmekte bir an gecikilmemiştir. İlk serbest kalan tümenler derhal Güney Cephesi Komutanı Refet Paşa'nın buyruğuna verilerek harekete geçirilmiştir. İnönü Meydan Muharebesi'nden alınan sonuç üzerine, Yunan ordusunun Uşak grubu, derhal geri çekilmeye başladı. Refet Paşa, 7 Nisan 1921 tarihinde karargahıyla Çöğürler'de, 4'üncü ve 11'inci Tümenler, Altıntaş bölgesinde, 5'inci Kafkas Tümeni ve güçlü bir alay durumunda olan Meclis Muhafız Taburu Çöğürler güneyinde, 1'inci ve 2'nci Süvari Tümenleri Kütahya bölgesinde bulunuyorlardı. Fahrettin Paşa, Çay ve Afyon'dan çekilen düşmanı kovalayıp sıkıştırırken Refet Paşa da düşmanın Aslıhanlar dolayında bulunan bir alayına, bu saydığımız güçlerle, yani üç piyade tümeni ve bir taburla, taarruz etti. Bir yandan da kuzeyden daha iki tümen, 24'üncü ve 8'inci Tümenler, güneye doğru gönderildi. Aslıhanlar'daki Yunan alayı, Refet Paşa'nın taarruzunu durdurdu ve çok zaman kazandı. Bu süre içinde geriden gelen birliklerle iki tümene kadar takviye edildi. Bu güçler Afyon'dan çekilen güçlerin kendilerine katılmalarını sağladı. 12 Nisan 1921 günü, Refet Paşa'nın buyruğunda kuzeyden güneye ve doğudan batıya taarruz eden güçlerin toplamı şöyleydi : Kuzeyden gelen 4, 5, 11, 8 ve 24, doğudan ilerleyen 57, 23 ve 41'inci Tümenler ki, toplam olarak sekiz piyade tümeni ve bir piyade taburu. 1'inci ve 2'nci Süvari Tümenleri çok uzak mesafelerden dolaştırılarak ve ancak düşman yenildiği takdirde etkili olabilecek ancak o günkü savaşta hiç de işe yaramayan düşman gerisindeki Banaz hedefine gönderilmişti. Refet Paşa'nın komutası altına verilen güçler, taarruzlarında başarı kazanamadılar, tersine fazla can kaybı oldu. Düşman, Dumlupınar mevzilerine egemen olarak yerleşti ve orada kaldı. Refet Paşa güçleri de Dumlupınar'ın on kilometre kuzeydoğusunda olmak üzere, Aydemir, Çalköy, Selkisaray çizgisine çekilip durdu. Aslıhanlar Muharebesi diye anılan bu çarpışmalar bu biçimde sona erdi. Refet Paşa Kendisi Yenildiği Halde Düşmanı Yenilmiş Sayıyordu Beyler, muharebe sırasında, muharebe çizgilerindeki bazı kısımların ileri geri dalgalanışı ve özellikle Afyon doğusunda bulunan düşman tümenlerinin Dumlupınar'ın ilerisinde bıraktıkları bir alaylarının yenilip saf dışı edilememesi yüzünden, düşman güçleri Dumlupınar'a dek çekilme olanağını bulabilmiştir. Bundan sonra, Yunan güçlerinin, sağlam bir muharebe çizgisi tutmak üzere düzen alırken, ilerideki birliklerinin o çizgiye ulaşmak üzere geri yürüyüşleri, Refet Paşa'nın muharebesinin sonucuna ilişkin yanlış bir yargıda bulunmasına yol açtı. Gerçekten de Refet Paşa, kendisi yenildiği halde, düşmanın yenilip geri çekildiğini sandı ve bunu, beş gün süren Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde, düşmana son darbenin vurulabildiğini bildiren telgrafıyla bize de haber verdi. Biz de pek doğal olarak memnun olup büyük takdir ve kutlamalarda bulunduk. Ancak durumu iyice anlamak için telgraf başında kendisine sorduğum sorulara aldığım yanıtlardan, durumun bildirildiği gibi olmadığı kuşkusuna düştük. Sonunda anlaşıldı ki düşman, kendi amacına ve genel durumuna uygun olarak, Dumlupınar'da savunulması kolay, egemen ve sağlam bir mevzi arıyordu. Tersine, Refet Paşa'nınsa biraz geride bütün güçleriyle Aydemir, Çalköy, Selkisaray çizgisini tutması gerekti. Beyler, durum sakinleşmeye başladıktan sonra, Refet Paşa'nın komuta ettiği orduda, kendisine karşı güvenin kalmadığı anlaşıldı. Durumu yerinde incelemek üzere, Ankara'dan Fevzi Paşa Hazretleri, Batı Cephesi'nden de İsmet Paşa, birlikte bizzat Refet Paşa'nın karargahına gittiler. Refet Paşa'nın komuta durumunun bir süre daha sürmesi yeğlenmekte olduğundan, konuyu ona göre bir çözüm yoluna bağladılar. Ancak zaman geçmeden, bu durumun sürdürülmesinin olanaklı ve doğru olmadığı kanısı belirdi. Bu nedenle, ben bizzat Fevzi ve İsmet Paşaları alarak Refet Paşa'nın yanına gittim. Durumu yakından inceledim ve konuyu derhal şöyle bir çözüme bağladım. Refet Paşa'nın komutası altında bulunan Güney Cephesi'ni Batı Cephesi'ne bağlayarak İsmet Paşa'nın komutasına verdim. Kendisine de Ankara'da bir görev verilmek üzere oraya dönmesi gerektiğini bildirdim. Refet Paşa Türk Ordusuna Başkomutan Olmak İstiyordu Refet Paşa, Ankara'ya döndüğü zaman şöyle bir çözüm yolu düşünmüştüm. İsmet Paşa'nın artık Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa ederek kendini, tümüyle genişletilmiş olan Batı Cephesi Komutanlığı'na verecek; Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa Hazretleri de vekillikle yürütmekte olduğu Genelkurmay Başkanlığı'nı asıl olarak üzerine alacak. Ondan boşalacak Milli Savunma Bakanlığı görevini de Refet Paşa yapacak. Refet Paşa, aslında yine askeri bir görev almak istiyordu. Ancak benim bulduğum çözüm yolunu beğenmedi. Diyordu ki : "Milli Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa'nın görevinden çekilmesini gerektiren bir durum yoktur. İsmet Paşa'nın Genelkurmay Başkanlığı'ndan ayrılmasını zorunlu buluyor ve bana da bu ara bir görev vermeyi düşünüyorsanız çözüm biçiminin ona göre düzenlenmesi olanaklıdır." Ben, her nasılsa, Refet Paşa'nın düşüncesinde gizli olan amacı birdenbire kavrayamadım. Çünkü biraz sonra anlar gibi olduğum görüş asla hatırıma gelmemişti. Anlayamadığım noktayı açıklatmak için kendisine sordum ve dedim ki : "Yani siz mi Genelkurmay Başkanı olmak istiyorsunuz?" Gerçi açık bir yanıt vermedi ancak ben amacın tümüyle bundan ibaret olduğunu kabul ettim. Bunun üzerine şu görüşü ileri sürdüm : "Genelkurmay Başkanlığı, bizim örgütümüze göre bugün eylemsel olarak Başkomutanlık makamıdır. Siz daha, Türk ordusuna Başkomutan olacak nitelikleri kazanmış değilsiniz. Bunu hatırınızdan çıkarınız !" Refet Paşa, verdiği yanıtta dedi ki : "Öyleyse ben de Milli Savunma Bakanlığı'nı kabul etmem." "O sizin bileceğiniz iştir." dedim ve bıraktım. Gerçekten kabul etmedi ve izin alarak Kastamonu ormanlarında, Ecevit denilen yerde bir süre dinlenmeye çekildi. Refet Paşa'nın Milli Savunma Bakanlığı'na getirilişi bundan sonra ortaya çıkan başka bir durum üzerine olmuştur. Londra Konferansı'ndan Dönen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey'in İmzaladığı Sözleşmeler Saygıdeğer Beyler, İkinci İnönü zaferinden sonra Londra'ya gitmiş olan delegeler heyetimiz geri döndü. Konferansın olumlu bir sonuca varmamış olduğunu biliyorsunuz. Ancak delegeler heyeti Başkanı ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, kendiliğinden İngiltere, Fransa ve İtalya diplomatlarıyla görüşmelerde bulunarak, her biriyle ayrı ayrı birtakım sözleşmeler imzalamış bulunuyordu. Bekir Sami Bey'in İngiltere'yle imzaladığı bir sözleşme gereğince elimizde bulunan bütün İngiliz esirlerini geri verecektik. Buna karşılık, İngilizler de bize kendi ellerinde bulunan tutsaklarımızı iade edeceklerdi. Yalnız, Türk tutsakları arasında Ermenilere ve İngiliz tutsaklarına zalimlik ya da kötülük yapmış olduğu iddia edilenler serbest bırakılmayacaktı. Hükümetimiz, elbette böyle bir sözleşmeyi kabul edip onaylayamazdı. Çünkü böyle bir sözleşmeyi onaylamak demek, Türk uyruklu olanların, Türkiye içindeki hareketleri üzerinde, yabancı bir hükümetin bir çeşit yargı hakkını onaylamak olurdu. Bu sözleşmeyi kabul etmemekle birlikte, İngilizler bazı Türk tutsaklarını serbest bıraktıklarından, biz de karşılık olarak elimizde bulunan İngiliz tutsaklarından bir kısmını serbest bıraktık. Daha sonra, 23 Ekim 1921 tarihinde, Kızılay İkinci Başkanı Hamit Bey'le İstanbul'daki İngiliz komiseri arasında yapılan anlaşma üzerine, Malta'da bulunan bütün Türk tutuklularıyla elimizde bulunan bütün İngiliz tutuklularının karşılıklı olarak serbest bırakılması kararlaştırılmış ve bu karar uygulanmıştır. Beyler, Bekir Sami Bey, resmi görüşmeler ve konuşmalar dışında, salt kişisel olarak da Lloyd George'yle bir görüşme yapmış. Aralarında söylenen sözler stenoyla yazılmış. Bu tutanak imza da edilmiş. Ancak ben, Bekir Sami Bey'in elinde bulunan nüshaya ilişkin bana bilgi verildiğini anımsamıyorum. Son zamanlarda Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Bekir Sami Bey'den bu nüshayı istettimse de Bakanlığa gönderdiği bir mektupta, o zaman bu nüsha çevirilerinin bana gösterildiğini, gerek aslının gerek çevirilerinin, Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrılırken ilgili dosyada bırakıldığını bildirmiştir. Dosyalarda bu belge bulunamamıştır. Dışişleri Bakanlığı'nda da hiç kimsenin bu belge metnine ilişkin bilgisi yoktur. Ben de, arz ettiğim gibi, hiçbir zaman haberdar edildiğimi anımsamıyorum. Beyler, Bekir Sami Bey ile Fransız Başbakanı Mösyö Briand arasında da 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir. Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Ulusal Hükümet arasındaki düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silahlı çetelere, biz de mücahitlerimize silahlarını bıraktıracağız. Zabıta güçlerimize Fransız subayları alınacak. Fransızlarca kurulacak zabıta güçleri olduğu gibi kalacak. Fransa'nın boşaltacağı yerlerle, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak girişimlerde üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme ayrıcalığı da Fransızlara verilecek. v.b... Hükümetimizce, bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin nedenlerini sıralamaya gerek yoktur sanırım. Bekir Sami Bey, İtalya Dışişleri Bakanı bulunan Kont Sforza'yla da 12 Mart 1921'de bir sözleşme imzalamış. Bu sözleşme gereğince, İtalya'nın konferans sırasında, İzmir ve Trakya'nın bize verilmesi konusundaki isteklerimizi desteklemesine karşılık, biz de İtalyan Devleti'ne Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarını sonradan belirlenecek kısımlarında ekonomik girişimler için üstünlük hakkı tanıyacaktık. Bundan başka, bu bölgelerde, Türk hükümeti ya da Türk sermayesince yapılamayacak olan ekonomik işlerin İtalyan sermayesine verilmesi ve Ereğli madenlerinin bir İtalyan-Türk şirketine devri kabul edilmekteydi. Elbette bu sözleşme de, hükümetimizce retten başka bir işlem göremezdi. Beyler, İtilaf Devletleri'nin, Londra'ya barış yapmak için gönderdiğimiz Delegeler Heyetimiz Başkanı Bekir Sami Bey'e imza ettirdikleri sözleşmelerdeki maddelerin, Sevr (Sevres) projesinden sonra aralarında imzaladıkları Üçlü Anlaşma (Accord Tripartite) adı verilen ve Anadolu'yu etkinlik bölgelerine ayıran bir anlaşmayı ulusal hükümetimize başka adlar altında kabul ettirme amacına dayandığı açıktır. İtilaf Devletleri'nin politikacıları bu amaçlarını, Bekir Sami Bey'e kabul ettirmeyi de başarmışlardır. Bekir Sami Bey'i, Londra'da konferans görüşmelerinden çok, teker teker yapılan konuşmalarla oyalamaya çalıştıkları anlaşılıyor. Ulusal Hükümet'in bağlı bulunduğu ilkelerle bu ilkelere bağlı bir Dışişleri Bakanı'nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak ne yazık ki olanaklı değildir. Bekir Sami Bey, bu anlaşmalarla Ankara'ya döndüğü zaman, tutumunun olağanüstü dikkatimi çekmiş ve şaşkınlığımı uyandırmış olduğunu itiraf etmeliyim. Bekir Sami Bey, imzalamış olduğu sözleşmelerdeki koşulların, ülkenin yüksek çıkarlarına uygun olduğu kanısını belirtiyor; bu kanısını Meclis'te bile savunup kanıtlayabileceğini iddia ediyordu. Kanısında isabet, iddiasında mantık olmadığına kuşku yoktu. Görüşlerinin Meclis'te benimsenemeyeceği bir yana, Dışişleri Bakanlığı'ndan düşürüleceği de kesindi. Ancak Meclis'i, siyasal konuların görüşme ve tartışılarına boğmayı o günlerin koşullarına uygun görmediğimden, Bekir Sami Bey'e görüşlerindeki isabetsizliği bizzat açıklayarak Dışişleri Bakanlığı'ndan çekilmesini önerdim. Bekir Sami Bey bu önerimi kabul ederek istifasını verdi. Ancak Bekir Sami Bey, Delegeler Heyeti Başkanlığı göreviyle, Avrupa'daki gezisi sırasında yaptığı çeşitli görüşmelerin kendisinde bıraktığı izlenimlere dayanarak, İtilaf Devletleri'yle kendi ilkelerimize uygun olarak anlaşma imkanı bulunduğu görüşünde direniyordu. Kendisinin bu anlaşmaları gerçekleştirme yolunda yardımcı olabileceğini ileri sürüyordu. Bunun üzerine kendisine şu özel mektubu yazdım : 19.5.1911 Amasya Milletvekili Bekir Sami Beyefendi'ye, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin şimdiye dek çeşitli vesile ve araçlarla bütün dünyaya duyurulmuş olan ilkeleri yüksek malumunuz olup bu ilkelerin ana çizgileri şu kısa cümleyle ifade edilebilir : "Bilinen ulusal sınırlarımız içinde ülkemizin bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını tam olarak sağlamak." Delegeler Heyeti Başkanlığı göreviyle yaptığınız son gezi ve görüşmelerinizin sizde bıraktığı etki ve izlenimlere göre, İtilaf Hükümetleri'nin ortaya koyduğumuz ilkeleri bozmadan ülkemizle anlaşmaya eğilimli oldukları görüşünde bulunduğunuz anlaşılıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi, İtilaf Devletleri'nin bu eğilimlerini doğrulayacak ciddi ve içten belirti ve sonuçları daha görememektedir. Bu konudaki tahminlerinizin doğru çıkmasına olanak verecek bir ortam bulabildiğiniz takdirde, bu sonucun Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti tarafından memnunlukla kabul edilebileceğine inanmanızı isterim, efendim. Mustafa Kemal Bekir Sami Bey, bundan sonra yine Avrupa'ya gitti. Bu gidişinin de bir yararı olmadı. Yalnız, Ankara'da Mösyö Franklin Bouillon'la yapılan görüşmelerin Bekir Sami Bey'in Paris'teki bazı girişimleri yüzünden zorluğa uğradığının anlaşılması üzerine, hükümetçe, Bekir Sami Bey'in resmi bir görevi olmadığının duyurulması zorunlu görülmüştür. Bekir Sami Bey, ikinci kez Avrupa'da bulunduğu sırada bana, bazı hususları bildirdiği gibi, dönüşünde de bir rapor vermişti. Gerek bildirmiş olduğu hususlarda gerek raporunda yer alan bazı düşünceler, ne yazık ki, Bekir Sami Bey'in, Türk ulusunun gerçekleştirmeye çalıştığımız amaç ve ülküsünü tam olarak kavramış ve o çerçeve içinde hareket etmekte olduğundan kuşku ettirmeyecek ve tereddüde düşürmeyecek nitelikte değildi. Bekir Sami Bey, Avrupa görüşmelerinin, üzerinde bıraktığı etki ve izlenimlere göre görüş ileri sürüyordu. 12 Ağustos 192l tarihli bir şifreli telgrafında, bizim politikamızı eleştirdikten sonra diyordu ki : "Daha fırsat eldeyken, akıllıca bir siyaset izlemek, ülkeyi sürüklendiği büyük çıkmazdan kurtarabilir. Olaylar bir bütün olarak incelenerek ülkeyi esenliğe çıkaracak bir tutumu benimsemek şarttır. Aksi takdirde, tarih ve ulus karşısında hiçbirimiz sorumluluktan kurtulamayız. Ulusun mutluluğu ve Müslümanlığın esenliği adına isabetli bir tutumun benimsenmesini ve bir an önce bildirilmesini rica ederim." Bekir Sami Bey, Her Ne Olursa Olsun Barış Yapmak Yandaşıydı Bekir Sami Bey, her ne olursa olsun barış yapma yandaşı oldu. Bu görüşünü 24 Aralık 1921 günlü raporunda şöyle açıklıyordu : “..Savaşın sürüp gitmesinin, bu ülkeyi ve bu ulusun varlığını tehlikeye koyacak kadar yıkıp yok edeceğini ve katlanılan bütün fedakarlıkların boşa gitmiş olacağını kesinlikle düşünmekteyim. Savaşın sürdürülmesinin dış ve iç düşmanlarımızın ekmeğine yağ süreceğine, korktuğumuz bela ve felaketleri ülkenin başına kendiliğinden çekeceğine bütün varlığımla inanıyorum. Zâtıdevletlerinin üzerine düşen görev, dünyada hemen hiçbir siyaset adamının omuzlarına yüklenmeyen en ağır bir yüktür. Tarihte, beş altı yüzyılda değil belki on, on beş yüzyılda bir kimseye ancak kısmet olabilen bir görevi üstlenmiş bulunuyorsunuz. Her türlü aşırılıktan sakınarak, bugünün yararları uğruna geleceğin gerçek yararlarını feda etmeyerek, Türklük ile birlikte bütün İslam dünyasının geleceğini güven altına almak için, pek yakın bir zamanda fazlasıyla gerçekleştirilebilecek ulusal ve İslami hedefi kurtarmak ve güçlendirmek için, üstelik geçici olarak fedakarlığa bile katlanmak sayesinde, zâtıdevletlerinin dünya tarihinde ölümsüz bir ad kazanması ve Müslümanlık binasına yeni bir biçim veren kişi olması olanaklıdır. Tersi durumda, Türk ulusunun ve bütün Müslümanlık dünyasının tutsaklık ve aşağılığa mahkum olacağı bence kuşkusuzdur. Adınızı kıyamet gününe dek bütün Müslüman kuşaklar için evrenin övüncü olan Yüce Peygamber Efendimiz'den sonra en kutsal bir ad ve anı olmak üzere arkanızda bırakmak onurunu ve fırsatını yitirmemenizi, yurtseverlik ve Müslümanlık gereği olarak arz etmeyi bir kutsal görev sayarım, efendim hazretleri.” Bekir Sami Bey bütün bu düşüncelerle, özet olarak, tutsaklıktan ve aşağılıktan kurtulmak için, kendisinin Londra'da yaptığı sözleşmeler çerçevesinde Ulusal Mücadele'ye son vermeyi öneriyordu. Beyler, Bekir Sami Bey'in bu düşünceleri bende olumlu bir etki yaratmamıştı. İleri sürdüğü düşünceler ve bunların dayandığı mantık, kendisiyle görüşme ve tartışının bile gereksiz ve yararsız olduğu kanısını uyandırmıştı. Mecliste Belirmeye Başlayan Siyasal Gruplar Beyler, yüce heyetinizi biraz da Büyük Millet Meclisi içinde kendini gösteren durumlarla temasa getirmek istiyorum. Biliyorsunuz ki Büyük Millet Meclisi'ne ulusça üye seçilirken Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin yönetim kurulları da ikinci seçmenler arasında bulundular. Buna göre, denilebilirdi ki Büyük Millet Meclisi, bütünüyle, aynı zamanda Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin siyasal bir grubu niteliğindeydi. Gerçekten de başlangıçta bu yolda hareket edilmişti. Dernek'in temel ilkeleri, Meclis Genel Kurulu'nun da temel ilkeleri durumundaydı. Biliyorsunuz ki Erzurum ve Sivas Kurultayı'nda belirlenen ilkeler, İstanbul'daki son Mebuslar Meclisi'nce de benimsenip desteklenerek, Ulusal Ant (Misak-ı Milli) adı altında özetlenmişti. Bu ilkeler, Birinci Büyük Millet Meclisi'nce de benimsenerek o çerçeve içinde ülkenin bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayacak barış ve güvenliğin elde edilmesine çalışılıyordu. Ancak zaman geçtikçe, Meclis'te ortaklaşa bir çalışmanın sağlanıp düzenlenmesinde zorluklar belirmeye başladı. En basit konularda oylar dağılıyor. Meclis'ten iş çıkamıyordu. Bazı kimseler, bu duruma bir çare olmak üzere 1920 yılının ortalarında birtakım gruplar meydana getirme girişimine geçtiler. Bütün bu girişimler, Meclis görüşmelerinin düzenli olarak yürütülmesini sağlamak ve görüşülen konular üzerinde oyları dağıtmadan olumlu iş çıkarmak hedefini güdüyordu. Yeri geldiğinde arz etmiştim ki ilk Anayasa'mıza kaynaklık eden 13 Eylül 1920 tarihli bir programı Meclis'e sunmuştum. Bu programın Meclis'te 18 Eylül'de okunan kısmından başka, buna da esas olmak üzere, Büyük Millet Meclisi'nin temel niteliğini ve yönetim yöntemiyle ilgili görüşleri belirleyen ve Meclis'in açılmasından sonra okunup kabul edilen önergemi de bu kısımla birlikte halkçılık programı adı altında bastırmış ve yayımlatmıştım. Arz ettiğim gruplar, benim bu programımdan esin alarak, birtakım unvanlar takınmaya ve programlar belirlemeye başladılar. Bir fikir vermiş olmak için bu gruplardan başlıcalarının adlarını sayayım : a) Dayanışma Grubu b) Bağımsızlık Grubu c) Müdafaa-i Hukuk Zümresi ç) Halk Zümresi d) Reform Grubu Bu gruplardan başka, adsız olarak özel amaçlı bazı küçük grupların da etkinlik durumunda oldukları anlaşılıyordu. Beyler, bu isimlerini saydığım gruplardan her biri, Meclis görüşmelerinde disiplini sağlamak ve oyları birleştirmek amacıyla kurulmuş oldukları halde, varlıkları tersini gösteriyordu. Gerçekten de sayıları çok, üyeleri sınırlı olan bu gruplar birbirleriyle yarışmaya kalkışmışlar ve birbirlerini dinlememek yüzünden Meclis'te neredeyse bir kargaşa doğurmaya başlamışlardı. Hele Anayasa Meclis'ten çıktıktan sonra, yani Ocak 1921 sonlarında, Meclis üyelerinin ve ortaya çıkan grupların, genellikle her konuda toplantıya katılmalarını ve birlikte çalışmalarını sağlamanın, bir kat daha zorlaşmaya başladığı görülüyordu. Çünkü Ulusal Ant'ın (Misak-ı Millî'nin) saptadığı ilkelerde, kayıtsız şartsız düşünce ve hedef birliği yer aldığı halde, Anayasa'nın ortaya koyduğu görüşlerde tam bir birlik sağlanmış görünmüyordu. Mevcut grupları birleştirmek ya da mevcut gruplardan birini destekleyerek iş görmek için, dolaylı olarak çok çalıştım. Ancak bu yolla elde edilen sonuçların uzun ömürlü olamadıkları görüldü. İşe doğrudan doğruya benim el atmam zorunlu olmaya başladı. Sonunda, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurulmasına karar verdim. Bu grup için yaptığım programın başına bir ana madde koydum. Bu maddenin özü iki noktadan ibaretti. Birinci nokta şuydu : Grup, Ulusal Ant (Misak-ı Milli) ilkeleri çerçevesinde ülkenin bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını sağlayacak barış ve güvenliğin elde edilmesi için, ulusun bütün maddi ve manevi güçlerini gereken hedeflere yönelterek kullanacak, ülkenin resmi ve özel bütün kuruluş ve kurumlarının bu ana hedefe hizmet etmelerine çalışacaktır. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun Kurulması İkinci nokta : Grup, devlet ve ulusun örgütünü, Anayasa'nın koyduğu ilkeler çerçevesinde, sırasıyla şimdiden belirlemeye ve hazırlamaya çalışacaktır. Beyler, bütün grupları ve Meclis üyelerinin çoğunu davet ederek, bu iki esas üzerinde birleşmelerini sağladım. İşaret ettiğim bu ana madde ve bundan sonra Grup'un içtüzüğüyle ilgili olan maddeler, 10 Mayıs 1921 günü yapılan toplantıda kabul edildi. Grup Genel Kurulu'nca seçildiğim için, grubun başkanlığını da üzerime almıştım. Beyler, ülke içinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği var olduğu gibi, onun aynı ad altında Meclis'te de bir siyasal grubu kurulmuş oldu. İstanbul'daki Mebuslar Meclisi'nin yapmaktan çekindiği iş, ancak onların dağılmasından 14 ay sonra Ankara'da yapılmış oldu. Bu grup, Birinci Büyük Millet Meclisi'nin devam ettiği sürece, hükümetin görev yapmasına yardımcı olabilmiştir. Ancak, grup tüzüğü ana maddesinin ifade ettiği ikinci noktayı anlamlı bulanlar oldu. Bu gibiler duygularını açıklamamakla birlikte, bu noktada toplanan anlam ve hedefin gerçekleşmemesi için derhal etkinliğe geçmekte gecikmediler. Olumsuz etkinlik diye niteleyebileceğimiz bu türlü girişimler, iki biçimde ortaya çıkmaktaydı. Birincisi, Grup'un içinde düşünceleri karıştırma ve görüşülecek konularda aleyhte bir durum yaratma biçiminde oluyordu. Hoca Raif Bey "Muhafaza-i Mukaddesat Derneği" Kuruyor İkincisi, ülke içinde ve yine örgütümüz içindeydi. Bu noktayı açıklayan en belirgin örnek, Erzurum milletvekili Hoca Raif Bey'in ve bazı arkadaşlarının, grubun kurulmasından önce ve Anayasa'nın çıkmasından hemen sonraki girişimleridir. İsterseniz bu konuda biraz bilgi vereyim : Hoca Raif Bey ve arkadaşları, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Erzurum Merkez Heyeti'nin adını değiştirdiler. Muhafaza-i Mukaddesat Derneği dediler. Mevcut dernek ilkelerinin başına da Halifelik ve Sultanlık makamının ve devlet biçiminin olduğu gibi bırakılmasını sağlayıcı birtakım eklemeler yapmışlar ve bu girişimlerini öbür illere, özellikle doğu illerine de birtakım bildiriler göndererek, yaymaya kalkışmışlardı. Ben bu durumu öğrenir öğrenmez, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa'nın dikkatini çektim. Hoca Raif Bey'i ve arkadaşlarını uyarmasını ve bu tür girişimlerden vazgeçirmesini rica ettim. Sarıkamış'ta bulunan Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum'da bulunan Hoca Raif Bey arasında bazı yazışmalar olduktan sonra Raif Hoca, bizzat Paşa'nın karargahına gitmiş, orada Muhafaza-i Mukaddesat adının kullanılmasındaki nedenleri açıklarken demiş ki : "Amaç Halifelik ve Padişahlık haklarını korumak, ülkenin ve İslam dünyasının bugünkü ve gelecekteki yaşamı için büyük uyuşmazlık ve sakıncalar doğuracak olan Cumhuriyet yönetiminden kesinlikle sakınmaktır." Hoca, "Büyük Millet Meclisi'nde kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun Halifelik ve Sultanlık yönetimini cumhuriyete dönüştürmek amacı güttüğü sezilmektedir." görüşünde bulunduktan sonra, bu gibi girişimleri tanımayacaklarını bildirmiş. Kazım Karabekir Paşa, "Devlet Biçiminde Tarihsel Değişiklikler Yapılacağı Zaman Askeri ve Sivil Devlet Adamlarının Gereği Gibi Görüşleri Alınmalıdır." Diyor. Kazım Karabekir Paşa'nın bu bilgileri veren 11 Temmuz 1921 tarihli şifreli telgrafında, kendisi de ileri sürdüğü görüşler arasında diyordu ki : "Hükümet biçimiyle ilgili esasları, Büyük Millet Meclisi'nce kabul edilen Anayasa'nın belirlemiş olduğu görülüyor. Oysa ben, bu yasa hükümlerinin olsa olsa bir parti programı halinde kalmasını, uygulamada ortaya çıkacağını tahmin ettiğim zorluklara karşı daha yararlı buluyorum. Bu görüşümü, bölgenin çok yakından tanıyabildiğim duygu ve düşüncelerine göre kısaca açıklamak isterim. Meclis'te Anayasa'yı desteklemek üzere kurulan gruba girmiş olanların çoğu, yeni bir yönetim biçimi değişikliğinde ülke yazgısında söz sahibi olmak hevesinde görünenlerdir. Halk arasında, ancak küçük bir grup yeni nitelikte örgüt düşüncelerini benimser. Milletvekillerinin Anayasa'ya yandaşlıkları ancak kişisel görüşlerinden gelebilir. Devlet biçiminin bu büyük ve tarihsel değişiklik girişimlerinde, ülkenin geleceğinden hep birlikte sorumlu olan askeri ve sivil devlet adamları ile Müdafaa-i Hukuk merkezlerinden gereği gibi görüş alınması ve durumun olağanüstü bir Meclis'te incelendikten sonra karara bağlanması gerekir, kanısındayım." Beyler, kesin zaferden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet'i ilan ettiği zaman bile, Kazım Karabekir Paşa, İstanbul gazetelerine verdiği demeçte, öteden beri süregelen duygularını ve şikayetlerini "Cumhuriyet ilanını bize sormadılar." biçiminde özetlemekteydi. Kazım Karabekir Paşa bu görüşleriyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ulusça olağanüstü yetkiler verilerek gönderilmiş üyelerden kurulu olağanüstü bir meclis olduğunu unutmuş gibi görünüyor. Böyle bir meclisin koyduğu yasaya hem de Anayasa'ya karşı bulunduğunu ima ediyor. Daha tuhafı devlet örgütünün değişmesinde etkili olacak kararlar alabilmek için, askeri ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin görüşlerinin alınması gerektiği inancında bulunduğunu söylüyor. Kazım Karabekir Paşa, benim Müdafa-i Hukuk grubuyla olan ilgime de karşı çıkarak : "Bendeniz zâtıdevletlerinin bu gibi siyasal partilere girmemesini özellikle uygun bulmaktayım." dedikten sonra, benim yansız kalmamı öneriyor. Kazım Karabekir Paşa'nın bu telgrafına, 20 Temmuz 1921'de yanıt verdim. Biraz uzunca olan bu yanıtın bazı hususları aydınlatmaya yarayacak olan noktalarını belirtmekle yetineceğim. Yanıtımda demiştim ki : "Müdafaa-i Hukuk Grubu, ülkenin bağımsızlığını tam olarak sağlamak gibi kısa ve kesin bir amaçla kurulmuştur. Anayasa'nın uygulanma durumu da hedefi içindedir. Anayasa, bütün yönetim sistemini ve Türkiye Hükümeti'nin hukuksal durumunu gösteren ayrıntılı ve tam bir yasa olmayıp ülkenin mülki ve idari örgütünde zamanın koşullarının gerektirdiği halkçılık ilkesini ifade eden bir yasadan ibarettir. Bu yasada cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Bey'in Sultanlık biçiminin Cumhuriyetçiliğe dönüştürülmek istendiği yolundaki düşüncesi, kuruntudur. Meclis'teki Grup merkezinde kendilerine önemli işler verilen kimseler arasında, kişilikleri ve geçmişteki davranışlarıyla, yerilebileceklerin bulunduğu yolundaki iddiaysa daha açık bir ifadeyle doğrulanmaya muhtaç bir durumdadır. Her işi, bütün yönetimsel yetenekleri ve kişisel erdemleriyle mükemmel yetişmiş adamlara vermek, pek değerli ve tatlı bir dilek olmakla birlikte, kendi toplumumuz için değil dünyanın en ileri gitmiş ulusları için bile, her çevre, her bölge ve her meslek sahibince saygıya değer görülecek bu kadar çok adam bulmak olanaksızdır. Hayali ve gerçek dışı düşünce ve iddialarla, ülkenin kendisine dayanabileceği tek gücü ve örgütü yıpratacak engellemelere başvurmak, cahilce bir çılgınlık değilse herhalde bir hainlik olarak kabul edilmelidir. Zâtıdevletlerince de bilinir ki ilerleme yolundaki her önemli girişimin, kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların en alt düzeye indirilebilmesi için alınacak önlem ve yapılacak girişimlerde kusur etmemek gerekir." Bundan sonra Beyler, Anayasa yapılırken, sivil ve askeri devlet adamları ile Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin düşüncelerini almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım : "Zâtıdevletlerince de bilindiği üzere, bir hükümet biçiminde yaşıyoruz ve onun bütün koşullarına uymak zorundayız. Yasanın, Meclis komisyonlarından sonra, Genel Kurul'daki tartışmalarıyla ortaya çıkacak biçimi üzerinde, uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağı elbette kabul buyurulur." Kazım Karabekir Paşa, Anayasa'nın yapılmasında niçin acele edildiğinin, bunun uygulanmasından doğacak zorlukların, nasıl giderileceğinin, Halifelik ve Sultanlık konusundaki görüşümüzün ne olduğunun açıklanmasını da istemişti. Bu noktalarla ilgili yanıtlarımda demiştim ki : "Anayasa'nın acelecilik sayılan davranışın nedeni, bütün dünyada ve ülkemizde belirmiş olan halkçılık akımını, sağlam bir biçimde saptayarak bu konuda başka karışıklığa yer vermemek; aynı zamanda yüzyıllardan beri uzman olmayan kimseler elinde boyuna kötüye kullanılan ulus haklarını korumak için, bu hakların asıl sahibi olan ulusa da söz hakkı tanımak ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için bugünkü olağanüstü koşullardan yararlanmaktır. Yasanın ne dereceye kadar uygulanabileceğini ölçmek için de bu işle uğraşmaya fırsat bulacakların azim ve irade yeteneğini hesaba katmak gerekir. Ortada Halifelik ve Saltanat diye temel bir mesele yoktur. Söz konusu olan Padişah'ın haklarıdır. Onun belirlenmesiyle sınırlandırılması için son birkaç yüzyılın deneyimleri ve devlet kavramındaki ulus haklarının gerçek anlamı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda şimdilik saptanmış kesin bir kuralımız yoktur." Kazım Karabekir Paşa'nın, grup başkanı olmayıp yansız kalmaklığım konusundaki önerisine verdiğim yanıtta da şu düşünceleri ileri sürmüştüm : "İstanbul'daki Mebuslar Meclisi gibi bir meclisin başkanı değilim. Böyle bile olsa bir partiye bağlı olmak doğaldır. Oysa Büyük Millet Meclisi'nin yürütme yetkisi de bulunduğundan bir bakıma, hükümet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım. Yürütme yetkisi de bulunan bir başkan için, çoğunluk partisinden olmak pek gereklidir. Buna göre, geniş bir programla ortaya atılmış siyasal bir partinin başkanı da olabilirim. Bütün kimliğimle karışmış bulunduğum Denek'ten ayrılmaklığım olanaklı olmadığı gibi o dernekten doğmuş olan grup içinde bulunmaklığım da zorunludur. Aslında grup, hemen hemen Meclis Genel Kurulu'na yakın büyük bir çoğunluğa shiptir. Dışarıda kalanlar, Erzurum milletvekillerinden Celalettin Arif Bey ve Hüseyin Avni Bey'le birkaç benzerinden ve davranışlarında serbest kalmak isteyen birkaç kişiden ibarettir..." İzzet ve Salih Paşa'ların, İstanbul'da Siyasal Görev Almayacaklarına Söz Vermeleri Üzerine, İstanbul'a Dönmelerine İzin Verildi Beyler, Ankara'da bulunan İzzet ve Salih Paşa'lar bir türlü Ankara'ya ısınamadılar. İstanbul da ailelerinin yanına gitmelerine izin vermemiz için doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan boyuna rica ediyorlar ve İstanbul'a dönüşlerinde, siyasal hiçbir görev almayacaklarına söz veriyorlardı. 1921 yılının Mart ayı başlarında, İsmet Paşa'nın bazı işler için Ankara'ya gelmiş bulunduğu bir sırada, Paşa'lar ricalarını yinelediler. Bir gün, İsmet Paşa'nın da katıldığı Bakanlar Kurulu, toplantı durumundayken Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş ve İsmet Paşa kendisiyle görüşmüştür. İzzet Paşa, bizim önerimiz üzerine, İstanbul'da görev almayacağına, uzun uzadıya açıklamalarla söz ederek İstanbul'da ailesinin yanına gönderilmesi için izin rica etmiş; Salih Paşa'nın da aynı biçimde söz vererek serbest bırakılması ricasında bulunduğunu eklemiş. İsmet Paşa. bu açıklamayı ve bu ricayı Bakanlar Kurulu'na getirdi. Zaten varlıklarının ulusal işlerimizde yararlı olmadığı, tersine Ankara'da bir yük, bir ağırlık olarak bulundukları, üstelik bazı olumsuz akımlara da neden oldukları anlaşılmış bulunduğundan, Bakanlar Kurulu, bu paşaların İstanbul'a dönmelerinde bir sakınca görmedi. Ancak ben, Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşının verdikleri sözde ciddilik ve içtenlik olmadığını, İstanbul'a döndükten sonra, mutlaka İstanbul Hükümeti'nde görev alarak bizi tedirgin etmeyi sürdürecekleri kanısında olduğumu söyledim. "Namusları üzerine söz veriyorlar." dendi. Bu sözlerini yazılı ve imzalı olarak verirlerse izin verilebileceğini söyledim. İsmet Paşa, bu önerimi yanımızdaki odada bekleyen İzzet Paşa'ya bildirdi . İzzet Paşa, derhal bir kâğıt kalem alarak kabineden çekileceklerini, bir taahhütname olarak yazmış ve imzalamış; yanlış anımsamıyorsam Salih Paşa'ya da imzalatmıştı. Ben, bu kısa taahhütnameyi yeterli görmedim. Paşa'nın sözlü anlattığı anlam ve genişlikte değildi. Hemen, bunun bir aldatmaca olduğuna arkadaşların dikkatini çekerek, "İsmet Paşa'ya ağızdan anlattıklarını yazarak imza etsin." dedim. İzzet Paşa'nın ağızdan bu kadar açıklama yapıp söz verdikten sonra, başka amaçla bir taahhüt yazmış olacağı tahmin edilmedi ve bu kısa taahhüdün yeterli görülmesi istendi. İşte İzzet ve Salih Paşa'lar böyle hileli bir taahhütle İstanbul'a gitmenin yolunu bulmuşlardır. İzzet ve Salih Paşalar Sözlerinde Durmadılar Gerçekten İzzet ve Salih Paşalar İstanbul'a varır varmaz istifa ettiler. Ancak pek kısa bir süre sonra, aynı kabinede, başka Nazırlıklara getirildiler ve bunu bize telgrafla bildirdiler. İstanbul Hükümeti'nin Hariciye Nazırlığı'nı üzerine almış olan İzzet Paşa, ulus ve ülkeye yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmek için, hükümete geldiğini söyleyerek bize de birtakım öğütlerde bulunuyordu. İzzet Paşa'ya şu yanıtı verdim : 29 Haziran 1921 İstanbul'da Ahmet İzzet Paşa Hazretlerine, Telgrafınızı Zonguldak İstihbarat Müdürü aracılığıyla aldım. Durumunuzu, Salih Paşa Hazretleri'yle birlikte vermiş olduğunuz söze aykırı gördüm. Yalnız bir nokta, bende lehinize tereddüt uyandırdı. O da hükümette görev almakla gerçekten ulus ve ülkeye yönelmiş büyük bir kötülüğün önüne geçmiş olmanız olasılığıdır. Çünkü Ankara'yı onurlandırmanızdan önce iyi niyetle ve ülkeye yararlı olabileceğiniz umuduyla görev almış olmanızı açıklamak için ileri sürdüğünüz nedenlerin ne kadar zayıf olduğunu ilk görüşmemizde takdir ve itiraf buyurmuştunuz. Telgrafınızda söz ettiğiniz hususlar, sizi bu yeni davranışa yönelten nedenleri yeterli bir açıklıkla göstermiyor. Öneri buyurduğunuz hususlardan, ulus ve ülke çıkarlarına ve yaptığımız anlaşmalara, kısacası Ulusal Ant'ımıza (Misak-ı Milli'mize) uygun olanları, zaten dikkate alınmakta ve gereğinin yapılmasına çalışılmaktadır. Bu bakımdan, genel duruma ve zatıdevletinize telkin edilmiş düşüncelere bakarak, öncesinde olduğu gibi, bu kez de aldatılmış olmanızdan korkuyorum. Bu tahmin ve muhakememizin yanlış olduğunu gösterecek açıklamalarınızı öğrenir ve olayların ona göre olumlu gelişmelerine tanık olursak mutlu olacağımızı arz ederim, efendim. Mustafa Kemal İzzet Paşa, bu telgrafımıza 6 Temmuz tarihli bir şifre telgrafla şu karşılığı verdi : Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Salih Paşa ile birlikte verdiğimiz söz İstanbul'a gelince görevimizden istifa idi. Onu da yerine getirdik. Ömür boyunca devlet hizmeti kabul etmemek ve hele İtilaf devletlerinin Yunanistan'a eylemsel yardımları, İstanbul'un üs olarak Yunanlılara bırakılması olasılığı olan bir kara günde önerilen fedakarlıktan kaçınmak bizim elimizden gelmeli ve sizce de doğru görünmeli midir, bilmem? Bilecik ve Ankara'da tanımadığım kimseler karşısında yapılan konuşmaları uzatmakta sakınca gördüğümden, uzatmamak düşüncesiyle, çekinerek razı olur gibi olmuş, üstelik dönüşümüzde, gerçekten de verdiğimiz demeçte, olup bitenlerin bütün sorumluluğunu tümüyle üstümüze almak gibi bir medeni cesaret de göstermiştim. İlk konuşmalarda hazır bulunan kimselerden birinin, sonradan meydana çıkan durumu, çekinmekte haklı olduğumu da kanıtlamıştır. Ancak hiçbir zaman, hiçbir kimse tarafından aldatıldığımı itiraf etmedim. Beni yanınıza gelmeye sevk eden uzlaşı düşüncesinden caymadım. Bakanlar Kurulu'yla yapılan görüşmeler ve kendilerine verdiğim rapor bunu kanıtlar. İddia buyurduğunuz gibi gaflet içinde bulunduğumu itirafım şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal koşulları inceden inceye değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır. Bu sırada görev almaklığımızdan yarar oluşup oluşmadığını söylemek, acizlerine düşmez. Yalnız bunda oraca düşünülen sakınca açıklanırsa minnettar olurum. Bura hükümetinin, hukuksal durumuna ve ilgili devletler elçilerinin burada bulunmasına bakılırsa konumun hiçe indirilmesi ne olanaklı ve ne de doğrudur. Ancak şimdiki kabine de büyük çoğunluğuyla, bugüne ve geleceğe ilişkin hiçbir kişisel umunç ardında olmayıp yalnız yurdun esenliğini düşünmekte ve gözetmektedir. Bu amaçla makul ve uygun biçimde Ankara Hükümeti'yle iş ve düşünce birliği etmeyi candan ister ve bu içtenlik tarafınızdan iyi karşılanırsa yararlı hizmet ve yardımlarda bulunabilir. Bu umudu reddolunduğu takdirde, anlaşmazlıktan doğabilecek kusur ve hataların manevi sorumluluğundan kendisini uzak saydığını arz ederim, efendim. Ahmet İzzet Bu telgrafın altına kurşun kalemle şu satırları yazmıştım : "Uygun bir zamanda gerekli işlem yapılmak üzere ilgili belgeler arasında saklanması Bakanlar Kurulu kararı gereğindendir. Mustafa Kemal" Ahmet İzzet Paşa Türk Ulusuna Hizmet Etmeyi Vahdettin'in Hizmetinde Olmaya Yeğleyemedi Beyler, Ahmet İzzet Paşa, ekmeği ve nimetiyle yetiştiği Türk ulusunun içinde kalarak, ona en acı ve kara günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin'in hizmetinde olmaya yeğleyememişti. Dürrizade Esseyit Abdullah'ın fetvasına bağlı kalıp Sultanın buyruğu dışına çıkmakla suçlanmaktan ve şeriatın hışmına uğramaktan çekindi. Ahmet İzzet Paşa'nın daha başka marifetleri de olmuştur. Onları da bildireyim : Savaş bütün hızıyla sürerken ve ulusun maddi ve manevi güçlerini düşman karşısına toplamaya çalıştığımız günlerde, Türk ulusunun büyük güçleri ellerine verilmiş olan kimselere de yazdığı özel mektuplarla umutsuzluk ve bezginlik verecek karamsarlıklarını aşılamayı sürdürüyordu. Benim, "Düşman ordusunu mutlaka yeneceğiz; yurdu mutlaka kurtaracağız." sözlerimle alay ederek, İkinci İnönü'nden sonra yeniden doğuya Sakarya'ya doğru yürümekte olan Yunan ordusunun hareketini bir gözdağı gibi kullanarak akıl ve anlayış dersi vermekten geri kalmıyordu. Beyler, ne tuhaftır ki, kendisini dev aynasında gören bu kafanın tuttuğum yolun felaket doğuracağını bildiren bir mektubu, Sakarya'da düşmana karşı taarruz ederek onu geri çekilmeye mecbur ettiğimiz gün ,görev gereği bana gösterilmişti. Bu mektup bizi şaşkınlık içinde bırakmıştı. Ahmet İzzet Paşa, Yunan ordusunun Sakarya'dan en sonunda İzmir Körfezi'nden çekildiğini gördükten ve Lozan Barış Antlaşması metnini okuduktan sonra, acaba bana yazdığı 6 Temmuz 192I tarihli telgrafındaki şu cümleyi : "İddia buyurduğunuz gibi gaflet içinde bulunduğumu itiraf şöyle dursun, şimdiki gibi siyasal olayları kılı kırk yararcasına değerlendirmiş olduğumu görmekle kendime, düşünce ve görüşlerime güvenim artmıştır."cümlesini yeniden mırıldanmış mıdır? Ben, buna da olasılık veririm! Beyler, İzzet ve Salih Paşa'lar aylarca Ankara'da oturdular. Ulusal ilkelerimizi benimsemek koşuluyla kendilerine ulusal hizmet ve görev vermeye hazırdık. Yanaşmadılar. Bir kez olsun Millet Meclisi'nin kapısından içeri ayak atmadılar. Ancak herhalde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çıkardığı yasalardan haberdar idiler. Bu yasaların hükümlerini, Millet Meclisi'nin ve Hükümeti'nin İstanbul'a karşı belirmiş olan tutumunu pek iyi biliyorlardı. Bu yasalara ve bilinen duruma karşın İstanbul'da yeniden işbaşına geçip ulusal varlığın ve Ulusal Mücadele'nin değerini ve etkisini yok etmeye, düşmanların elinde oyuncak olan Vahdettin'in egemenliğini sağlamaya bütün varlıklarıyla çalışmalarına verilecek gerçek anlamın ne olduğunu ben söylemeyeceğim! Onu Türk ulusuna ve Türk ulusunun bugünkü ve yarınki kuşaklarına bırakın. Aziz Ulusuma Önerim Beyler, sırası gelmişken aziz ulusuma şunu öneririm ki bağrında yetiştirerek basının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!
|