Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları >> Söylev (Nutuk) - 12) Sakarya Meydan Savaşı ve Ardıl Gelişmeler

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

          12) Sakarya Meydan Savaşı ve Ardıl Gelişmeler :

         Sakarya Meydan Muhaberesi

         Saygıdeğer Beyler, olayları Sakarya Meydan Muharebesi'ne getirmek istiyorum. Ancak, bunun için izin buyurursanız, ufak bir giriş yapacağım. İkinci İnönü Muharebesi'nden sonra, üç ay kadar bir zaman geçti. Ondan sonra 10 Temmuz 1921 tarihinde, Yunan ordusu yeniden cephemize genel taarruza. girişti. Bu tarihten önceki günlerde tarafların durumu şöyleydi : Bizim ordumuz, başlıca Eskişehir ve Eskişehir'in kuzeybatısındaki İnönü mevzileri ile Kütahya-Altıntaş dolaylarında yığınak yapmıştı. Afyonkarahisar dolaylarında iki tümenimiz vardı. Geyve ve Menderes dolaylarında da birer tümenimiz bulunuyordu. Yunan ordusu da, Bursa'da bir, Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu olarak bulunduruyordu. Menderes'te de bir tümeni vardı. Yunanlıların bu taarruzuyla başlayan ve Kütahya-Eskişehir Muharebeleri adıyla anılan bir dizi muharebeler vardır. Bunlar on beş gün sürmüştür. Ordumuz 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya'nın doğusuna çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zorunlu kılan nedenlerin başlıcasına işaret edeyim :

         İkinci İnönü Muharebesi'nden sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek, makineli tüfek ve top sayısı bakımından ordumuzdan önemli derecede üstündü. Temmuzda, Yunan ordusu taarruza geçtiği zaman ulusal hükümetin durumu ve Ulusal Mücadele'nin gelişmesi, bizim genel seferberlik ilan ederek ulusun bütün kaynak ve olanaklarını, başka bir şey düşünmeden düşman karşısında toplamaya daha elverişli ve yeterli görülmemişti. İki ordu arasındaki güç, araç ve koşullar bakımından kendini gösteren oransızlığın elle tutulur başlıca nedeni budur. Bunun sonucu olarak, biz daha tümenlerimizin taşıt araçlarını bile tamamlayamadığımızdan bunların hareket güçleri yoktu. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı bu taarruz karşısında, bizim askerlik bakımından asıl görevimiz, Ulusal Mücadele'nin başından beri yürütegeldiğimiz görevdi ki, o da, her Yunan taarruzu karşısında kaldıkça bu taarruzu direnerek ve uygun hareketler yaparak durdurup etkisiz bırakmak ve yeni orduyu kurmak için zaman kazanmak biçiminde özetlenebilir. Son düşman taarruzu karşısında da bu asıl görevi gözden uzak tutmamak şarttı. Bu düşünceyle, 18 Temmuz 1921 tarihinde, İsmet Paşa'nın Eskişehir'in güneybatısında, Karacahisar'da bulunan karargahına giderek durumu yakından inceledikten sonra, İsmet Paşa'ya genel olarak şu talimatı vermiştim : "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla aramızda büyük bir açıklık bırakmak gerekir ki orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek olanaklı olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna dek çekilmek yerindedir. Düşman hiç durmadan izlerse hareket üssünden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları kurmaya mecbur olacak; herhalde beklemediği birçok zorluklarla karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha uygun koşullara sahip olacaktır. Bu biçimdeki çekilişimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan dolayı kamuoyunda doğabilecek manevi sarsıntıdır. Ancak kısa zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla, bu sakıncalar kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı koyabiliriz. "

         Ordunun Başına Geçmemi İsteyenler

         Beyler, gerçekten de tahmin ettiğim manevi sakıncalar hemen kendini gösterdi. İlk duyarlık Meclis'te belirdi. Özellikle muhalifler, kötümser söylevlerle haykırışa başladılar. En sonunda, Mersin Milletvekili Salahattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek, "Ordunun başına geçsin!" dedi. Bu öneriye katılanlar çoğaldı. Buna karşı olanlar da vardı.

         Beyler, bu görüş ayrılıklarının nedenleri üzerinde biraz açıklamada bulunmak uygun olur. Bir kez, benim doğrudan doğruya ordunun başına geçmekliğim önerisinde bulunanların düşünce ve amaçlarını ikiye ayırmak olanaklıdır. Benim ve benimle birlikte birçoklarının o zaman anladığımıza göre, birtakım kimseler artık ordunun büsbütün yenildiğine, durumun yönetilmesine olanak kalmadığına, bundan dolayı da davanın, güttüğümüz ulusal davanın, yitirildiği yargısına varmışlardı. Bu nedenlerle duydukları öfke ve hıncın acısını benden almak istiyorlardı. İstiyorlardı ki, kendi sanılarına göre bozguna uğramış ve bozgunu sürecek olan ordunun başında benim de şahsiyetim bozguna uğrasın! Öbür bazı kimseler, diyebilirim ki çoğunluk, bana karşı duydukları güven dolayısıyla, içten olarak ordunun başına geçmemi istiyorlardı.

         Şimdilik komutanlığı fiilen üzerime almamı sakıncalı görenlerin de düşüncesi şuydu : Ordunun bundan sonraki herhangi bir muharebede başarı kazanamayıp yeniden geri çekilmesi, uzak bir olasılık değildir. Bu durumlarda ben, fiilen ordunun başında bulunursam genel kanıya göre son umudun da yitirilmiş olduğu gibi bir inanç doğabilir. Oysa genel durum, daha son önlem, son çare ve son güçlerin feda edilmesini gerektirecek bir nitelikte değildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son umudun korunabilmesi için benim askeri harekatı şahsen yürütme zamanım gelmemiştir.

         Başkomutanlığı Kabul Ediyorum

         Ben, görüşmeler ve tartışılarla ortaya çıkan bu görüşleri, gerektiği kadar göz önünde tutuyor ve inceliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa dayanan güçlü nedenler ileri sürüyorlardı. İçten olmayan isteklerde bulunanların yaygaraları, başkomutanlığı üzerime almamı içtenlikle önerenlerde, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim fiilen başkomutanlığı üzerime almam, bütün Meclis'te son çare ve son önlem olarak görüldü. Meclis'in bu görüşü çabucak Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım ve komutayı fiilen üzerime almaya yanaşmayışım, adeta felaketin kesin ve yakın olacağı düşünce ve inancını yaygın bir duruma getirdi. Bunu anlar anlamaz derhal kürsüye çıktım.

         Beyler, bu anlattığım durum, 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda geçiyordu. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene teşekkür ettikten sonra, Başkanlık makamına şöyle bir önerge verdim :

         Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına,

         Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren dilek ve istemleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azami çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddi ve manevi gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek düzeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha güçlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak koşuluyla üzerime alıyorum. Ömrüm boyunca, ulusal egemenliğin en bağlı bir kulu olduğumu ulusa bir kez daha gösterebilmek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

         Başkomutanlığıma Yapılan İtirazlar

         Beyler, bu önergem, doğruluktan yanaymış gibi görünerek önerilerde bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Derhal itirazlar başladı. "Bir kez Başkomutanlık unvanını veremeyiz. O, Büyük Millet Meclisi'nin manevi kişiliği içindedir. Başkomutan Vekili denilmelidir." İkinci olarak, "Meclis'in yetkilerini kullanmak gibi bir ayrıcalığın verilmesi asla söz konusu olamaz." düşüncesini ileri sürdüler. Ben, Padişah ve Halifeler tarafından verilegelmiş eski bir unvanı takınamayacağımı; yerine getireceğim görev, fiilen Başkomutanlık olduğuna göre, bu unvanı olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek görüşümde direndim. Durum, Meclis'in değerlendirdiği ve belirttiği gibi olağanüstü olduğuna göre, benim de alacağım kararların ve yapacağım işlerin olağanüstü olması gerekeceğine kuşku yoktu. Tasarım ve kararlarımı çabuk ve sert bir biçimde yürütmek ve uygulamak zorunluluğu vardı. Hükümetten ve Meclis'ten izin istemekle doğacak gecikmelere durum elverişli olmayabilirdi. Bütün ülkeyi ve ülkenin bütün kaynaklarımı ilgilendiren buyruk ve bildirimlerim için, her işin ilgili Bakanından ya da Bakanlar Kurulu'ndan olur ve izin almak, benim yapacağım Başkomutanlıktan beklenen yararları sağlayamazdı. Onun için kayıtsız ve şartsız buyruk verebilmeliydim. Bunun için de Büyük Millet Meclisi'nin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi. Bunu, başarı için zorunlu görüyordum. Onun için bu noktada ısrar ettim. Salahattin Bey, Hulusi Bey gibi birtakım milletvekilleri, Meclis'in, kendi yetkisini bir başkasına vermekle işleyemez duruma geleceğinden, ulustan aldığı vekilliği başkasına devretme hakkı bulunmadığını ve aslında orduya komuta edecek bir kimseye Meclis'e ait yetkilerin verilmesinin söz konusu olamayacağını, buna gerek de olmadığını belirttiler. Meclis'in yetkisini kullanabilecek bir kimseye, milletvekillerinin şahsen güvenemeyecekleri olasılığından söz edenler de oldu. Ben bu düşüncelerin hiçbirine karşı çıkmadım. Tümünü doğru bulduğumu belirttim. Meclis'in bu noktayı çok dikkatle ve önemle düşünüp incelemesini söyledim. Yalnız, kendileri için korkanların telaşlarına yer olmadığını söyledim. 4 Ağustosta bu konu bir karara bağlanamadı. Görüşme, 5 Ağustos 1921 günü de sürdü. Bu gün bazı milletvekillerindeki kararsızlığın iki noktada toplandığı anlaşıldı.

         Birincisi : Meclis'in varlığının herhangi bir biçimde iş göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfi ve yasadışı işlem yapılması. Bu kuşku ve kararsızlıkları giderecek biçimde konuştuktan ve açıklamalar yaptıktan sonra, yapılacak yasaya da bu hususlarla ilgili bağlayıcı hükümler konmasının yerinde olduğunu belirttim ve vermiş olduğum önergeyi buna göre bazı maddeler haline getirerek bir tasarı şeklinde Meclis'e sundum. İşte bu tasarı maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık unvanının verilmesiyle ilgili, 5 Ağustos192l tarihli yasa çıktı. Bu yasanın ikinci maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu : "Başkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir." Bu maddeye göre benim vereceğim buyruklar yasa olacaktı.

         Beyler, bu unvanın verilişinden dolayı, "Meclis'in bana karşı gösterdiği güvene layık olduğumu az zamanda kanıtlamayı başaracağım." dedikten sonra, Meclis'ten bazı ricalarda bulundum. Örneğin, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi Paşa Hazretleri'nin yalnız Genelkurmayın işleriyle uğraşabilmesi için, İçişleri Bakanlığı görevinde bulunan Refet Paşa'nın Milli Savunma Bakanlığı'na getirilmesi ve onun yerine bir başkasının seçilmesi. Özellikle, Meclis'in ve Bakanlar Kurulu'nun içeriye ve dışarıya karşı sakinlik içinde ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduğunu, ufak tefek nedenlerle Bakanlar Kurulu'nu sarsmanın doğru olmadığını arz ettim. Yasa önerisi, o gün açık oturumda okundu. Öncelikle görüşüldü ve ad okunarak oylandı. Oy birliğiyle kabul edildi. Bu ilgiyle yaptığım kısa bir konuşmanın bir iki cümlesini yinelememe izin buyurmanızı rica ederim. O cümleler şunlardı :

         "Beyler, zavallı ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün ulusa karşı, bütün dünyaya karşı ilan ederim."

         Başkomutanlığı Fiilen Üzerime Aldım

         Saygıdeğer Beyler, Başkomutanlığı fiilen üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara'da çalıştım. Genelkurmay Başkanlığı'nın ve Milli Savunma Bakanlığı'nın bütün kadrosuyla Başkomutanlık karargahını kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını Başkomutanlıkta uyumlu bir biçimde birleştirmek; bundan başka orduyu ilgilendiren ve Başkomutanlık yoluyla çözümü gereken öbür bakanlıklara ait işleri yürütebilmek için de yanımda küçük bir büro kurdum. Ankara'daki çalışmalarım, yalnız, ordunun insan ve taşıt araçları bakımından gücünün artırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzene konmasıyla ilgili önlemler almak ve hazırlıklar yapmakla geçti.

         Ulusal Vergiler Buyruğu

         Bu sözünü ettiğim hususları gerçekleştirmek için iki gün içinde, 7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde, "Tekalif-i Milliye" adı altında yaptığım genel bildirimlerden her biri için kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılmasında en küçük şeylerin bile dikkate alınması gerektiğini gösterebilmek için bunları bilginize sunmayı yararlı bulurum :

         1 sayılı buyruğumla her ilçede bir Tekalif-i Milliye Komisyonu kurdurdum. Bu komisyonlarca toplanan malzemenin, ordunun çeşitli bölümlerine dağıtım biçimini düzenledim.

         2 sayılı buyruğuma göre, yurdun her ailesi birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekâlif-i Milliye Komisyonu'na teslim edecekti.

         3 sayılı buyruğumla tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlık bez, Amerikan patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek giysisi dikmeye yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa (ince meşin), taban astarlığı sarı ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarından yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.

         4 sayılı buyruğumla eldeki buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kesimlik hayvan, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum stoklarından yine yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.

         5 sayılı buyruğumla ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında, halkın elinde kalan taşıt araçlarıyla yüz kilometrelik bir uzaklığa kadar, ayda bir kez olmak üzere, parasız askeri ulaşım yapılmasını zorunlu tuttum.

         6 sayılı buyruğumla ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün sahipsiz mallara el koydum.

         7 sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan, savaşta işe yarar bütün silah ve cephanenin üç gün içinde teslimini istedim.

         8 sayılı buyruğumla benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, solisyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddeler ve bu türden malzeme ve asit sülfirik stoklarının yüzde kırkına el koydum.

         9 sayılı buyruğumla demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalathaneleriyle, bu esnaf ve imalathanelerin iş çıkarabilme güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustaların adlarıyla birlikte sayılarını ve durumlarını belirlettim.

         10 sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün takım ve hayvanlarıyla birlikte binek ve topçeker hayvanlarının, katır ve yük hayvanlarının, deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el koydurdum.

          Beyler, buyruklarımın ve bildirimlerimin yerine getirilmesi için kurduğum İstiklal Mahkemeleri'ni Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara'da da bir mahkeme bulundurdum.

         Cephe Karargahına Hareket

         Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle gerekli önlemleri aldırdım; yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar görüşümüzü doğruladı. Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921'de ciddi olarak cephemize doğru ilerlemeye başladı ve taarruza geçti. Birçok kanlı, bunalımlı evre ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma çizgimizin birçok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısına güçlerimizi yetiştirdik. Meydan muharebesi yüz kilometrelik cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız, Ankara'nın elli kilometre güneyine dek çekilmişti. Ordumuzun yönü batıyayken güneye döndü. Arkası Ankara'yayken kuzeye çevrildi. Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik. Savunma çizgilerimiz kısım kısım kırılıyordu. Ancak kırılan her kısmın yerine en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma çizgisi kuruluyordu. Savunma çizgisine çok umut bağlamak ve onun kırılmasıyla ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği kuramını çürütmek için ülke savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki :

         Savunma Çizgisi Yoktur, Savunma Yüzeyi Vardır

         “Savunma çizgisi yoktur, savunma yüzeyi vardır. O yüzey bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Ancak küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona bağlı olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna dek dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.”

         İşte ordumuzun her bireyi, bu sistem içinde her adımda en büyük fedakarlığını göstererek ve düşmanın üstün güçlerini yıpratıp yok ederek, sonunda onu, taarruzunu sürdürme güç ve erkinden yoksun bir duruma getirdi. Muharebe durumunun bu evresini sezer sezmez hemen özellikle sağ kanadımızla Sakarya ırmağı doğusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı taarruza geçtik. Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmeye mecbur oldu. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan iz kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe dek, bu günler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız süren büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muharebesi yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği kaydetti.

         Saygıdeğer Beyler, Başkomutanlık görevini fiilen üzerime aldığım zaman, Meclis'e ve ulusa mutlaka başaracağımız yolundaki kesin inancımı arz ve ilan etmekle ve bu inancımı, varlığımın bütün onurunu ortaya atarak gerçekleştirmekle ilk manevi görevimi yapmış olduğumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddi görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaş ve muharebe karşısında ulusa aldırmaya mecbur olduğum durumdu.

         Bütün Türk Ulusunu Cephede Bulunan Ordu Kadar Duygu, Düşünce ve Hareket Bakımından Savaşla İlgilendirmeliyim

         Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek iki ulusun, yalnız iki ordunun değil iki ulusun, bütün varlıklarıyla bütün maddi ve manevi güçleriyle birbiriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bunun içindir ki bütün Türk ulusunu cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, ulusun her bireyi silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına vermekte ağır davranan ve özen göstermeyen uluslar, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar. Gelecekteki savaşların tek başarı koşulu da en çok bu arz ettiğim noktaya bağlı olacaktır. Avrupa'nın askerlik bakımından ileri durumda olan büyük ulusları, daha şimdiden bu tutumu yasa durumuna getirmeye başlamışlardır. Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis'ten bir yurdu savunma yasası istemedik. Ancak Meclis'ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı yasa niteliğindeki belirli buyruklarla sağlamaya çalıştık. Ulus, bundan sonra, bugüne dek olan deneyimleri de dikkatle gözden geçirerek aziz yurda taarruzu olanaksız kılan neden ve koşulları daha açık ve daha kesin olarak tespit eder.

         Büyük Millet Meclisi'nce Bana, Mareşal Rütbesiyle Gazi Unvanının Verilmesi

         Beyler, diğer bir görevim de, ordu içinde, muharebe safları arasında bizzat muharebeye katılmak ve savaşı bizzat yönetmekti. Bunu da gücümün yettiği ölçüde, üstelik bir kaza sonucu sol kaburga kemiklerimden birinin kırılmış olmasına karşın bütün varlığımla en iyi biçimde yapmaya çalıştığımı sanırım. Sakarya Muharebesi'nin sonuna dek askeri bir rütbem yoktu. Ondan sonra, Büyük Millet Meclisi'nce bana Mareşal rütbesiyle Gazi unvanı verildi. Osmanlı Devleti'nin rütbesinin, yine o devletçe geri alınmış olduğunu biliyorsunuz.

         Fransız Hükümeti ile Yapılan Görüşmeler ve Ankara Antlaşması

         Beyler, Sakarya Zaferinden sonra, Batı'yla yaptığımız olumlu ve verimli bağlantı ve görüşmeler Ankara Antlaşması'yla sonuçlanmıştır. Bu antlaşma Ankara'da, 20 Ekim 1921'de imza edilmiştir. Bu konuda özet olarak bir bilgi vermek için kısa bir açıklamada bulunayım :

         Bekir Sami Bey'in başkanlığındaki delegeler heyetinin gittiği Londra Konferansı'ndan sonra, bildiğiniz üzere, İkinci İnönü Zaferi'yle sonuçlanan Yunan taarruzu geri püskürtülmüştü. Bir süre için askeri durum sakinleşti. Rusya'yla, Moskova Antlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz açıklık kazanmıştı. İtilaf Devletleri'nden de ulusal ilkelerimize saygılı olabileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekteydi. Adana, Antep ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak, bizce önemli görülmekteydi. Çeşitli nedenlerle, Suriye'den başka, bu adı geçen illeri işgalleri altında bulunduran Fransızların da bizimle anlaşma eğiliminde oldukları anlaşılıyordu. Gerçi, Bekir Sami Bey'in Mösyö Biriyan'la (Briand'la) yaptığı ancak ulusal olmayan anlaşma reddedilmiş idiyse de Fransızlar da biz de çarpışmaları sürdürmeye istekli değildik. Bu yüzden her iki taraf birbiriyle görüşme yollarını aramaya başladı. Fransız Hükümeti, eski bakanlardan Bay Fıranklin Buyon'u (Mösyö Franklin Bouillon) önce gayri resmi olarak Ankara'ya göndermişti. 9 Haziran 1921 tarihinde Ankara'ya gelen Bay Fıranklin Buyon'la (Mösyö Franklin Bouillon'la) Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Fevzi Paşa Hazretleri'nin de katılmasıyla, bizzat iki hafta süren görüşmeler yaptım. Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran 1921 Pazartesi günü, Ankara istasyonundaki bana ait dairede yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimizin hareket noktasını belirtmek gerektiğinden söz ederek konuşmaya başladık. Ben, bizim için hareket noktasının Ulusal Ant'ta (Misak-ı Milli'de) saptanan ilkeler olduğunu ortaya attım. Bay Fıranklin Buyon (Mösyö Franklin Bouillon), ilkeler üzerindeki tartışının zorluklarını ileri sürerek, Sevr (Sevres) Antlaşması'nın bir oldubitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra'da Bekir Sami Bey'le Bay Biriyan'ın (Mösyö Briand'ın) yaptıkları anlaşmayı temel almanın ve bu anlaşmanın Ulusal Ant'a (Misak-ı Milli'ye) aykırı olan noktaları üzerinde tartışmanın yerinde olacağı görüşünü savundu. Bu önerisinde haklı olduğunu göstermek için, Londra'ya giden delegelerimizin Ulusal Ant'tan (Misak-ı Milli'den) söz etmediklerini, Ulusal Ant'ın (Misak-ı Milli'nin) ve Ulusal Mücadele'nin, değil Avrupa'da daha İstanbul'da bile değeri anlaşılamamış olduğunu söyledi. Ben verdiğim yanıtlarda dedim ki :

         "Eski Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni bir Türk Devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız devlet gibi haklarını tanıtacaktır. Sevr (Sevres) Antlaşması Türk ulusu için öylesine uğursuz bir idam kararnamesidir ki onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz. Bu konuşmamız sırasında bile Sevr (Sevres) Antlaşmasını ağzıma almak istemem. Sevr (Sevres) Antlaşması'nı kafasından çıkarmayan uluslarla güven temeline dayanan ilişkilere giremeyiz. Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra'ya giden delege heyetimizin başkanı bundan söz etmemişse verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransız kamuoyunda ters etkiler doğduğu görülüyor. Bekir Sami Bey'in gittiği yoldan hareket edersek biz de aynı yanlışlığı yapmış oluruz. Avrupa'nın Ulusal Ant'tan (Misak-ı Milli'den) haberdar olmamasına olanak yoktur. Avrupa Ulusal Ant (Misak-ı Milli) ifadesini öğrenmemiş olabilir. Ancak yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı mücadelelerin neyden ileri geldiğini elbette düşünmektedir. İstanbul'un Ulusal Ant'tan (Misak-ı Milli'den) ve Ulusal Mücadele'den haberi olmadığı yolundaki sözler doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk ulusu gibi, Ulusal Mücadele'yi bilmektedir ve ondan yanadır. Bu mücadeleyi bilmezlikten gelen ve ona karşı görünen kimselerle bunların yardakçıları azdır ve ulusça da tanınmaktadır."

         Fıranklin Buyon (Franklin Bouillon), Bekir Sami Bey'in kendisine verilen talimat ve yetki dışına çıkarak hareket etmiş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki, "Bundan söz edebilir miyim?" Söylediklerimi istediği yerlere bildirebileceğini ve anlatabileceğini söyledim. Bay Fıranklin Buyon (Mösyö Franklin Bouillon), Bekir Sami Bey'le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için mazeret ileri sürerken, Bekir Sami Bey'in bir Ulusal Ant (Misak-ı Milli) olduğundan ve onun sınırları dışına çıkamayacağından söz etmediğini, bundan söz etmiş olsaydı o zaman ona göre görüşülüp gerektiği biçimde hareket edilebileceğini ancak şimdi durumun zorlaştığını yineledi. "Batıdaki kamuoyu, bu Türkler, delegeleri aracılığıyla bunu niçin dile getirmemişler de şimdi yeni yeni meseleler çıkarıyorlar." diyeceklerdir.

         Sonunda, uzun görüşme ve tartışılardan sonra, Bay Fıranklin Buyon (Mösyö Franklin Bouillon), Ulusal Ant'ı (Misak-ı Milli'yi) okuyup anladıktan sonra yeniden görüşmek üzere, toplantının ertelenmesini önerdi. Ondan sonra Ulusal Ant'ın (Misak-ı Milli'nin) maddeleri baştan sona kadar birer birer okunarak görüşüldü ve tartışıya devam edildi. Üzerinde en çok durulan nokta, ticari ayrıcalıkların kaldırılması ve bağımsızlığımızın tam olarak sağlanmasını isteyen madde oldu. Bay Fıranklin Buyon (Mösyö Franklin Bouillon), bu meselelerin incelenmesi ve üzerinde durulması gerektiğini bildirdi. Ben bu noktaya yanıt verdim. Söylediklerimin özeti şuydu :

         "Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin can damarıdır. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir. Bu görevi yüklenirken, ne ölçüde başarılabileceği üzerinde hiç kuşku yok ki çok düşündük. Ancak sonunda vardığımız kanı ve inanç, bunda başarılı olabileceğimizdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlışlıklar yüzünden, ulusumuz sözde var sanılan bağımsızlığına gerçekte sahip değildi. Şimdiye dek Türkiye'yi uygarlık dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse hep bu yanlışlıktan ve bu yanlışlığa boyun eğmekten ileri gelmektedir. Bu yanlışlığa boyun eğmenin sonucu, mutlaka, ülke ve ulusun bütün onurunu ve bütün yaşama yeteneğini yitirmesine ve ondan yoksun kalmasına yal açabiliriz. Biz, yaşamak isteyen, saygınlık ve onuruyla yaşamak isteyen, bir ulusuz. Bir yanlışlığa boyun eğmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız. Aydın olsun cahil olsun, istisnasız ulusumuzun bütün bireyleri, belki işin içindeki zorluğu iyice kavramamış olsalar bile, bugün yalnız tek bir nokta çevresinde toplanmış ve ancak sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, bağımsızlığımızın tam olarak kazanılması ve sürdürülmesidir. Tam bağımsızlık demek, elbette, siyasal, malî, ekonomik, adli, askeri, kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun kalmak, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun kalması demektir. Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında değiliz. Biçim ve yöntemlere uyarak barış yapabiliriz, antlaşma yapabiliriz. Ancak, bağımsızlığımızı tam olarak sağlamayacak olan bu gibi barışlar, uzlaşı ve antlaşmalarla, ulusumuz hiçbir zaman varlığına ve huzura kavuşamayacaktır. Belki de silahlı mücadelesini bırakarak, yıkıma sürüklenmeye razı olacaktır. Ulusumuz buna razı olsaydı, bunu kabul edebilecek yaratılışta bulunsaydı, iki yıldan beri mücadele etmeye hiç de gerek kalmazdı. Daha ateşkesin ertesinde sessiz sedasız kalmak olanaklı olabilirdi."

         Bay Fıranklin Buyon (Mösyö Franklin Bouillon), bu sözlerim karşısında, ciddi ve içten olarak bazı görüşler ileri sürdü ve en sonunda da bunun zaman meselesi olduğu görüşünü belirtti.

         Beyler, Bay Fıranklin Buyon'la (Mösyö Franklin Bouillon'la) önemli ve ikinci derecede kalan sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak birbirimizi, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla anlayabildik, sanırım. Ancak Fransız Hükümetiyle Türk Ulusal Hükümeti arasında, kesin anlaşma noktalarının saptanabilmesi için biraz daha zaman geçmesi zorunlu oldu. Ne bekleniyordu? Belki de, Türk ulusal varlığının Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi'nden sonra daha büyücek bir eserle kanıtlanmış olması! Gerçekten de Bay Fıranklin Buyon'un (Mösyö Franklin Bouillon'un) kesin karara vararak imza ettiği Ankara Anlaşması, büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muharebesi'nden otuz yedi gün sonra, arz etmiş olduğum gibi, 20 Ekim 1921'de doğmuş olan bir belgedir.

         Bu antlaşmayla siyasal, ekonomik, askeri v.b. hiçbir alanda bağımsızlığımızdan hiçbir şey feda etmeksizin yurt topraklarımızın değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu antlaşmayla ulusal davamız ilk kez olarak Batı devletlerinden birince onaylanmış ve açıklanmış oldu.

         Bay Fıranklin Buyon (Mösyö Franklin Bouillon), bundan sonra da birkaç kez Türkiye'ye gelmiş, Ankara'da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yolları aramıştır.

         Pontus Meselesi

         Saygıdeğer Beyler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele, belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak bizi de çok uğraştırdığından burada, onunla ilgili bazı noktalara değineceğim :

         1840 yılından beri, yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu'nun Rize'den İstanbul Boğazı'na dek uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı. Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın Manastır dediği bir tepede İnebolu'da kurmuştu. Bu örgüte bağlı olanlar, zaman zaman birbirinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak etkinlik gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da dışarıdan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri neredeyse bir silah deposu durumuna gelmişti. Ateşkes Antlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlık ulusal davasıyla her yanda şımardığı gibi, Etnik-i Eterya (Ethniki Hetairia) Derneği'nin propagandacılarıyla Merzifon'daki Amerikan kuruluşlarının manevi destekleriyle eğitilip yetiştirilen, maddi bakımdan da yabancı hükümetlerin silahlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da bağımsız bir Pontus hükümeti kurma umuncuna düştü. Bu amaçla genel bir isyan hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit'i Yermanos'un yönetiminde düzenli bir programla çalışmaya başladılar. Bir yandan da Samsun'daki Rum komitecilerinin başkanı olan Reji Fabrikası Müdürü Tokomanidis, İç Anadolu'yla haberleşme sağlamaya çalışıyordu. Bazı yabancı hükümetler, Pontus hükümetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum'da depo edilen silahlarla donatarak sahillerimize çıkarmaya başladılar. Çetecilik etmek üzere, sahillerimize çıkarılabilecek birkaç bin Rum'u Sohum'da Haralambos adında bir adamın başına topladılar. Batum'da toplananların da Haralambos'un çevresinde toplananlara katılmaları sağlanıyordu. Bunlar, ülkemiz içinde,Samsun'daki bazı yabancı devlet temsilcilerince korunuyor ve silahlandırılıyordu. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler, göçmenleri besleme maskesi altında, yabancı hükümetlerce yedirilip giydiriliyordu. Yabancıların Kızılhaç heyetleri arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetelerin askeri eğitim-öğretimiyle uğraşmak ve gelecekteki Pontus hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu. 4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul'da Pontus adıyla yayımlanmaya başlayan bir gazetenin başmakalesinde Trabzon ilinde Rum Cumhuriyeti'nin kurulmasına çalışmak amacıyla yayımlandığı ilan edilmişti.

         Yunanistan'ın bağımsızlık gününe rastlayan 7 Nisan1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun'da gösteriler yapıldı. Yermanos'un küstahça davranışları Rumların düşünce ve umunçlarını açığa vurdu. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlenmelerini ve donanımlarını artırıyorlardı. 23 Ekim 1919 tarihinde, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul'un merkez olarak kabul edilme konusunun daha sonraki bir tarihe ertelenerek bunun yerine Pontus hükümeti kurulması düşüncesini ortaya atmış ve İstanbul Patrikhanesi'ne buna göre talimat vermişti. Aynı zamanda, İstanbul'da gizli bir Yunan polis örgütü kurmakla görevlendirilen Albay Aleksandros Zimbrakakis tarafından Pontus jandarma örgütünü düzene sokmak üzere Eyfel (Eiffel) adlı Yunan torpidosuyla, bir subaylar heyeti de gönderilmişti. Türkiye'de bu türlü işler olurken Batum'da da 18 Aralık 1919'da Pontus Rum Hükümeti adıyla bir hükümet kurulmuş ve örgütlenmeye başlamıştı.19 Temmuz 1920'de de Batıım'da, Karadeniz, Kafkas ve Güney Rusya Rumları tarafından Pontus meselesiyle ilgili bir kurultay toplandı. Bu kurultayın raporu, üyelerden biri aracılığıyla İstanbul'da Rum Patrikliği'ne gönderildi. Pontusçular 1920 yılının sanlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyiden iyiye ortaya çıktılar. Bizi, ciddi önlem almaya mecbur ettiler.

         Dağlarda kurulan Pontus örgütü şöyleydi :

a) Birtakım çetebaşlarının buyruğunda silahlı ve savaşçı güçler,

b) Bunların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,

c) Yönetim ve güvenlik güçleriyle kent ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.

         Çetelerin çalışma bölgeleri birbirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının gücü başlangıçta 6.000-7.000 silahlıydı. Daha sonra her yandan katılanlarla 25.000'e yaklaştı. Bu güç yeterli küçük birliklere ayrılarak çeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün işleri, İslam köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale sığmaz zalimlikler yapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.

         Biz, Anadolu'ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı önlemler almaya başladık. Merkezi Sivas'ta bulunan 3'üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri izleyip ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öbür çeteler, merkezi Erzurum'da bulunan 15'inci Kolordu tarafından izlenerek ortadan kaldırılıyordu. Bir yandan da Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halk silahlandırılarak ulusal örgüt kuruldu.

         Anadolu Ortasında Yeniden Çıkan Birtakım İç İsyanlar

         Beyler, Sivas'ın kuzeyinde ve Yozgat'ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç isyan olaylarından başka, 1920 yılı sonlarında yeniden Anadolu'nun ortasında, Zile dolaylarında, Küçük Ağa, Deli Hacı Aynacıoğulları; Erbaa yakınlarında Kara Nazım, Çopur Yusuf; başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serserilerle Yozgat Çayözü Çerkezlerinden kurulu çeteler; 1921 yılı başlarında da Koçkiri aşiretinin beylerinden Haydar Bey; İstanbul'da Seyit Abdülkadir'den aldığı talimat üzerine Alişan ve akrabasından Naki, Alişir ve daha başkalarıyla birlikte isyan hareketlerine başladılar. Birçok gücümüz bir yandan Pontusçuları öte yandan da bu isyancıları izleyip ortadan kaldırmakla uğraşıyorlardı.

         Merkez Ordusu'nun Kurulması ve Nurettin Paşa'nın Komutanlığa Getirilmesi

         Beyler, anımsarsınız ki Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk kez taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve mantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarak Taşköprü'ye gitmişti. O tarihten beş ay sonra, bazı kimseler Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri'ne gerek bana, kendisine bir görev verilirse bunu ciddilik ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de Anadolu'nun orta kesiminde güvenliği sağlamakla görevli bulunan güçlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmekte yarar gördüğümüzden, 9 Aralık 1920'de, Sivas'taki 3'üncü Kolordu'yu kaldırarak, onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusu'na verdik. Bu ordunun komutanlığına da Nurettin Paşa'yı getirdik. Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın görev yaptı. Ancak milletvekillerinin, kendi yetkisi dışına taşarak bazı yurttaşların haklarına el uzattığı yolundaki şikayetleri ve İçişleri Bakanlığı'na soru önergeleri vermeleri, Bakanlığın da şikayetleri haklı bulması üzerine Meclis'in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden alındı. Meclis, Nurettin Paşa'nın yargılanmasına karar verdi. Bu durum benimle Bakanlar Kurulu arasında da bir anlaşmazlığın çıkmasına yol açtı. Ben, Nurettin Paşa için uygulanması istenen işleme katılmadım. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle Bakanlar Kurulu arasında doğan anlaşmazlık Meclis'çe çözüldü. Meclis'te Nurettin Paşa'yı savundum. Kendisi için ağır bir işlem uygulanmasını önledim. Nurettin Paşa'yı bundan sekiz ay kadar sonra, 1'inci Ordu Komutanlığı'nda göreceğiz

         Saygıdeğer Beyler, Sakarya Savaşı'ndan sonra Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara'da görev yapıyordu. Ben, aynı zamanda öbür görevlerimle de uğraşıyordum. Üç dört ay geçmemişti ki Meclis'te, Sakarya Zaferi'ni unutanlar, muhalefet yolunda ileri gitmek isteyenler kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya Savaşı'ndan önce başlayıp birbiri arkasından gelmiş olan Malta tutuklularından bazılarının bu muhalif akımlarda kışkırtıcı rolü oynadığı anlaşılmıştı. Bu noktayı izninizle biraz açıklayayım :

         Malta'dan Yeni Dönen Bayındırlık Bakanı Rauf Bey'le Kara Vasıf Bey, İzlenen Askeri Siyaseti Öğrenmek İstiyorlardı

         Rauf Bey, 15 Kasım 1921'de Ankara'ya gelmişti. Rauf Bey'i, 17 Kasım 1921'de, boşalan Bayındırlık Bakanlığı'na seçtirdik. Rauf Bey'den sonra Ankara'ya gelen Kara Vasıf Bey'i de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun Yönetim Kurulu üyeliğine seçtirdim. Bu iki kişinin birinden hükümette öbüründen grupta yararlanmayı düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey'in Bakanlar Kurulu'nda bir konunun açıklanmasını istediği haber verildi. Aynı günde, Kara Vasıf Bey'in de grup heyetinde aynı konuyu öğrenmek istediği bildirildi. Bu iki kişinin aralarında önceden kararlaştırdıkları anlaşılan konu şuydu : "İzlenen askeri siyaset nedir?" Bu sorudan nasıl bir anlam çıkarılabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Bizim yürütmekte olduğumuz siyasal ve askeri politika belli olmuştu. Bağımsızlığımız tam olarak sağlanıncaya dek düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin bir inançla savaşa devam etmek. İşte ortaya atılan soruyla denmek isteniyordu ki ne olursa olsun savaşa devam etmekle sonuç almak olanaklı mıdır? Olanaklı olmadığı olasılığını hesaba katarak daha şimdiden daha başka önlem ve çarelere -anlatmak istediklerine göre siyasal çarelerdir- başvurarak içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek yerinde olmaz mı? Elbette, ne Bakanlar Kurulu'nda ne de Grup Yönetim Kurulu'nda böyle bir konunun görüşme ve tartışı konusu edilmesine izin vermedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vasıf Bey de Grup Yönetim Kurulu'ndan çekildiler. 13 Ocak 1921 tarihinde Meclis'te Rauf Bey'in istifası okunurken aynı tarihli bir istifa yazısı daha okunmuştu. Bu istifa yazısı, Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa'nındı.

          Beyler, Refet Paşa'nın istifa nedenini birkaç sözcükle açıklayayım : 4 Ocak 1922 günü, Meclis'in bu gizli oturumunda şöyle bir konunun tartışısı yapılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara'da oturuyormuş. Cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu sonuç çıkarılmış ki benim hem Başkomutan hem de Meclis Başkanı olmam sakıncalıymış. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş komisyonu kurarak ordunun durumunu incelemeliymiş. Genelkurmay Başkanı aynı zamanda Bakanlar Kurulu Başkanı olduğundan Genelkurmay işleri de iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nda kalsın, Genelkurmay Başkanlığı'yla Milli Savunma Bakanlığı birleştirilsinmiş. Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa, bu savı kürsüden bizzat savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda yanıt verdim :

         Benim Şahsen Ankara'dan Uzaklaşmam İsteniyordu

         Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara'yı karargah edinmiştir. Görevini en iyi bir biçimde buradan yürütmektedir. Gerektiğinde ne zaman nereye gideceğine kendisi karar verir. Cepheyle bizzat uğraşan Cephe Komutanı vardır. Gereksiz yere, benim şahsen Ankara'dan uzaklaşmamı istemenin anlamı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, Başkomutanın buyruğu altında, Başkomutanlık Karargahı'nı oluşturur. Ayrı ayrı değildir. Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretleri'nin, Ankara'da bulundukça Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması, bugün için bir zorunluluktur. Çünkü onun yokluğunda, Refet Paşa ona vekaleten Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini de yapmıştı. Başaramamıştı. Bakanlar Kurulu'nda karışıklık başladı. Bakanlar toplanmaz oldular. Fevzi Paşa Hazretleri'nin dönüşü, bakanların şikayeti üzerine oldu. Orduyla ilgili olarak yaptığımız işlerin denetlenmesi için Meclis'in bir komisyon kurmasını sakıncalı görmem. Ancak bu komisyon benim başkanlığım altında olur. Gerçekten bu komisyon, dediğim biçimde kuruldu. Eski Harbiye Nazın Cemal Paşa da komisyona üye olarak seçildi. Öteki hususlarda Refet Paşa ve öbürlerinin görüşleri benimsenmişti. İşte bundan dolayı istifaya hazırlanan Refet Paşa, istifasını Rauf Bey'in istifasıyla aynı günde vermiş oluyor.

         İkinci Grup Kuruluyor

         Beyler, yeri geldiğinde bilginize sunmuştum ki Meclis'te kurduğumuz Müdafaa-i Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi gitmesini ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının aksamadan yol almasını sağlamak bakımından sonuna dek yardımcı oldu. Ancak bir yandan da da muhalif duygu ve düşüncede olanlar, her gün biraz daha yandaş buldukça, Grup'un çalışmasını zorlaştırmaya başladılar. Muhalefet düşüncesinin ana kaynağı, Müdafaa-i Hukuk Grubu Tüzüğü'nün temel maddesindeki ikinci noktaydı. Yani hükümet kuruluşunun Anayasa'ya uygun olarak yapılması konusu. Programın ilk maddesinin son cümlesi, duygu ve düşüncelerde tam bir uzlaşı sağlanmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu nedenle grup içinde de görüş ayrılıkları ve disiplinsizlik baş gösterdi. Bazı kimseler gruptan ayrıldı. Ayrılanlar dışarıdakilerle birleşerek grubu yıkmaya çok çalıştılar. Alınan önlemler buna engel oldu. Sonunda İkinci Grup adıyla yeni bir grup oluştu. Bu grubu oluşturanlar, ülkedeki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nden ayrılmadıklarını, onun kurultaylarda saptanan hedeflerinin takipçisi bulunduklarını iddia ediyorlardı. İkinci Gruba önayak olanlar görünüşte Salahattin ve Hüseyin Avni Bey'lerdi. Birinci derecede etkinlik gösteren ve kışkırtanlarınsa Rauf ve Kara Vasıf Bey'ler olduğu anlaşılıyordu. Bu grubun etkin ve inatçı üyelerinden olan Samsun milletvekili Emin Bey, son zamanlarda bir vesileyle Ankara'ya gelmişti. Bütün gerçekleri anlamıştı; kışkırtıcı ve bozguncuları lanetliyordu. Bu kişi bana şunu anlattı :

         Rauf Bey, İkinci Grubu kışkırtıyor ve aşırı davranışlara sürüklüyormuş. Emin Bey, Rauf Bey'e demiş ki : "Bizi sürüklediğiniz bu iş sehpaya kadar gider. O zaman bizimle birlikte bulunacak mısınız?" Rauf Bey, şu yanıtı vermiş : "Birlikte bulunmazsam alçağım."

         Beyler, bildiğiniz üzere, o zaman yürürlükte olan yasaya göre, Bakanlıklar için ben Meclis'e aday gösterirdim. Milletvekilleri gösterdiğim adaya olumlu ya da olumsuz oy verirler ya da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almadan kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara, yasaya aykırı olarak oy vermek suretiyle hükümetin kurulmasını engellemeye başladılar.

         Beyler, Meclis'te ordu aleyhine de bir hareket yaratılmıştı. Diyorlardı ki : "Sakarya Muharebesi'nden sonra aylar geçtiği halde, ordu niçin taarruza geçmiyor? Mutlaka taarruz etmelidir. Hiç olmazsa sınırlı, belirli bir cephede taarruz yapılmalıdır ki ordumuzun taarruz yeteneği olup olmadığı anlaşılsın." Bu harekete karşı direndik. Amacımız, bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak genel ve kesin sonuca götürücü bir taarruz yapmak olduğu için, sınırlı bir cephede taarruz görüşünü benimseyemezdik; bunda bir yarar yoktu. Muhaliflerde uyanan kanı, ordumuzun taarruz gücünü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine, ordunun taarruza geçirilmesi yolundaki hücumlarını durdurdular. Hücum sistemini değiştirerek başka bir görüş ortaya attılar. Bu kez dediler ki : "Bizim asıl düşmanımız Yunanlar, Yunan ordusu değildir. Zaten Yunan ordusunu tümüyle yenmiş olsak da iş bununla bitmez. İtilaf Devletleri'ni, özellikle İngilizleri, savaşla yenmek gerekir. Bunun için Yunan ordusuna karşı bir perde çizgisi bırakmak, asıl orduyu Irak'ın kuzey sınırına yığıp İngilizlere taarruz etmek gerekir. Davamızın savaşla çözümlenmesi görüşü benimseniyorsa yapılacak iş budur."

         Ordu Saflarına Dek Yayılan Bozgunculuk Telkinleri

         Beyler, bu kadar anlamsız ve mantıksız olan düşüncelere iltifat etmedik. Bunun üzerine muhaliflerin elebaşıları yeni bir propaganda çıkardılar : "Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Bilinmezlere..? Koskoca bir ulus, belirsiz, karanlık hedeflere akılsızca sürüklenir mi?" Bu propaganda, Meclis binasından, Ankara çevrelerinden ordu saflarına kadar yaydırıldı. Orduya her araçla bu bozguncu telkinler yapılmaya çalışılıyordu. Rauf Bey, sık sık gizlice diyordu ki : "Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle, ordu ne durumdadır? Gerçekten taarruz edemeyecek mi?"

         4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi denetlemek üzere, Ankara'dan ayrılmaya karar vermiştim. Dolayısıyla o gün Meclis'teki gizli oturumda, bazı açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Kendilerine anlattım ki Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, düşman ordusunu Eskişehir-Seyitgazi- Afyonkarahisar kesimine dek kovalayan güçlerimiz, bütün ordu olmayıp yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen bazı tümenlerimizdi.

         Ordumuzun Kararı Taarruzdur

         Ordumuzun karan taarruzdur. Ancak bu taarruzu erteliyoruz. Nedeni, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekmektedir. Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür. Bekleyişimizi, taarruz kararından caydığımız ya da bunu başarmaktan umudumuzu kestiğimiz biçiminde anlamak ve yorumlamak yersizdir. Bundan sonra şu görüşleri dile getirdim :

         "Osmanlılar, yapacakları askeri harekatın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve önlemli davranmadıkları ve daha çok duygu ve hırslarının etkisi altında hareket ettikleri için Viyana'ya dek gittikleri halde, geri çekilmeye mecbur olmuşlardır. Ondan sonra Budapeşte'de de duramadılar, geri çekildiler. Belgrat'ta da yenilerek geri çekilmeye mecbur edildiler. Balkanları terk ettiler, Rumeli'den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu yurdu miras bıraktılar. Bu son yurt parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızı, duygularımızı bir yana bırakarak sakınımlı olalım. Kurtuluş için, bağımsızlık için, eninde sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz. Sinir gevşetici sözlere, telkinlere önem verilmemeli ve güvenilmemelidir. Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı bu türlü zihniyetler reddedilmelidir. 'Orduyla, savaşla, inatla bu işin içinden çıkılmaz.' biçimindeki dış kaynaklı öğütlere uymakla, bir yurt, bir ulus bağımsızlığı kurtulamaz. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Bunun tersini düşünerek hareket edeceklerin çok acı sonuçlarla karşılaşacaklarına kuşku yoktur. Türkiye işte bu yoldaki yanlış düşüncelere, yanlış zihniyetlere sahip olanlar yüzünden her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş yalnız maddi alanda olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki çöküş ahlaki ve manevi alana kadar yayılmış görünüyor. Hiç kuşku yok ki bu büyük ülkeyi bu koca ulusu dağılıp yok olmanın uçurumuna sürükleyen başlıca neden bu olmuştur.

         Beyler, bilirsiniz ki Meclis'te bu anlattığım dönemde en çok olumsuz ve karamsar rol oynayanlar, zamanında, Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği görüşünü ileri sürmüş olan kimselerdi. Şunun bunun sömürgeliğini istemekte direnenlerdi. Onun için görüşlerime şunları da ekledim ve dedim ki : "Beyler, maddi ve özellikle manevi çöküş korkuyla, güçsüzlükle başlar. Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında ulusun da uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Acizlik ve tereddütte o kadar ileri giderler ki neredeyse kendi kendilerine hakaret ederler. Derler ki biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza olanak oktur. Biz kayıtsız ve şartsız olarak varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan Savaşı'ndan sonra ulusun ve özellikle ordunun başında bulunanlarda başka türlü ancak yine aynı zihniyeti benimsemişlerdi. Türkiye'yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerektir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır. O gerçek şudur : Türkiye'nin düşünen kafalarına yepyeni bir inanç aşılamak. Bütün ulusa taptaze bir manevi güç vermek.

         Yeterince Hazırlanmış Olması Gereken Üç Araç, İç ve Dış Cephelerimiz

         Şimdi Beyler, düşmana taarruz için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş araçlarının ne olduğunu arz edeyim : Tam üç aracın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya ulusun kendisidir. Ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında belirmiş, gelişmiş olan istek ve umunçların sağlamlığıdır. Ulus, içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir biçimde ortaya koyarsa bu istek ve umuncunun gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve inanç gösterirse düşmanlara karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir araca sahip olduğumuza inanırım. İkinci araç, ulusu temsil eden Meclis'in ulusal isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, ulusal isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde yansıtabilirse düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük aracına sahip oluruz. Üçüncü araç, ulusun silahlı evlatlarından ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur.

         Beyler, dedim, bu üç araç ya da gücün düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki biçimde düşünülebilir. Kolay anlaşılması için şöyle diyeyim : İç ve görünürdeki cephe. Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün ülkenin, bütün ulusun oluşturduğu bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir. Ancak bu durum hiç bir zaman bir ülkeyi, bir ulusu yok edemez. Önemli olan, ülkeyi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüz yıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amacı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir. Meclis'in zihniyeti, çalışmaları ve durumu, düşmana umut verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına olanak ve olasılık yoktur. Meclis'te bir ya da birkaç üyenin karamsarlık telkin eden sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna kuşku edilmemelidir. Dışişleri Bakanlığı'nın dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle arz ederim ki istemeyerek de olsa, düşmanlara umut verecek en ufak belirtilerden kaçınılmadıkça ulusal davanın sonuçlanması gecikir.

         Beyler, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda, ordunun duygu ve düşünceleri üzerinde umutsuzluk yaratacak açık tartışılardan cayılmasını Meclis'ten özellikle rica ettim. Bu konuşmamdan sonra, muhaliflerin de sözlerini dinledim. Muhaliflerden biri, düşünce ve ricalarımı, buyruk veriyorum biçiminde yorumladı. Başka biri, Meclis'in duygularındaki temizlikten kuşku ettiğimi ileri sürdü. Bir başkası uygulama olanağı olmayan bir şey yapılamaz; orduyu bozguna uğratırsın efendim, dedi.

         Doğu Cephesi Komutanı'nın Bir Görüşü

         Saygıdeğer Beyler, yüce heyetinizi muhaliflerin sözleriyle işgal etmek istemem. Çünkü bu sözler bir kaç kişinin şaşkın ve cahil kafalarının yansımalarından başka bir şey değildi. Genel Kurul, sunduğum görüşleri anlayışla karşılamıştı. Yalnız, Doğu Cephesi Komutanı'nın bir görüşüne, beş on günden beri veremediğim yanıtı, cepheye gitmeden önce, o gün, yani 4 Mart 1922'de, yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Yanıtın anlaşılması için, izin buyurursanız, önce gelen görüşü okuyalım :

         Kişiye özel.

         Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, 

         Yönetim işlerimizin yürütülmesiyle ilgili tartışılar bize daha yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından sonraki seçimlerde birçok değerli kimselerin yerine birtakım tutucuların toplanmasına karşı şimdiden alınacak önlemi pek önemli sayarım. Ulusal Meclis, değerli kişilerden kurulmazsa iki büyük sakınca, ülkeyi bugünkü perişanlığından kurtaramayacaktır. Birincisi, düşüncede yenilikler olmayacak. İkincisi, en önemli tasarılar herhangi bir duyguya kapılarak tartışmaya dahi gerek görülmeden reddediverilecektir. Böyle bir meclise karşı, üyelerini büyük uzmanların oluşturduğu ikinci bir meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, Ulusal Meclis'e yön vereceği ve onu ileriye götüreceği gibi, ülkenin varlığıyla ilgili kararlar Millet Meclisi'nde heyecanla ret ya da kabul edilse bile, bu meclisin uyarması ve yol göstermesiyle kararın değiştirilmesi ve zararın önlenmesi olanaklı olur. Bu meclise "Ayan" diyerek eski dönemim köhne yaşamını anımsatmamak için "Büyük Uzmanlar Meclisi" denebilir ya da daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini birtakım kayıt ve koşullar altında, tıpkı milletvekilleri seçiminde olduğu gibi ulus seçebilir. Bu üyeler için, herhangi bir mesleğin en yüksek öğrenimini görmek, Türkiye Hükümeti'nin Bakanlığını, Valiliğini ya da Ordu Komutanlığını yapmış olmak gibi önemli koşullar ayrıntılı olarak tespit edilebilir. Konunun ayrıntıları, mevcut hükümet biçimlerinin de incelenmesiyle her türlü sakıncadan uzak olarak ortaya konabilir. Kabul edilirse her bakanlığın şûrâsı da bunlar arasından seçilir. Örnek olarak, Askeri Şûra, Bayındırlık Şürası v.b. gibi. İki meclisin onayından geçerek bir süre için uygulanması kabul edilecek olan herhangi bir programa sonuna dek bağlı kalmak ve bunun yürütülmesinde, güdülen hedef ve amaçtan ayrılmamak için, bu şûraların varlığını pek gerekli sayıyorum. Tersi durumda, Bakanlıklarda kişiler değiştikçe program ve bunu yürütecek kimseler de az çok değişmekten kurtulamayacaktır. Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarınca kabul edilmezse yergiye yol açar. Ulus buna gerektiği gibi sarılmalıdır. Millet Meclisi'nin, ulus adına bir şeyi ret ya da kabul etmesi denetlemesi hakkıdır. Ancak bu başka, uzmanlaşmış kişilerin yapacağı ve bundan sonra kabul edilecek şey de başka olur. Olağan şartlara dönülmesinden sonraki durumlarla ilgili kaygı ve görüşlerimi arz ediyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini istirham ederim.

19/20.2.1922

Kazım Karabekir Doğu Cephesi Komutanı

         Kişiye özel, 4.3.1922.

         Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa Hazretleri'ne,

         İlgi : 18/19.2.1922 tarihli sayısız şifre.

         Ülkenin genel yönetimini eline almış tek yüce güç olan Büyük Millet Meclisi'nin alacağı kararların, uzmanlardan kurulu başka bir meclisçe incelenmemesinden doğacak sakıncalarla ilgili yüksek görüşünüz aslında pek yerindedir. Ancak adı ve unvanı "Ayan" olmasa bile, ulusun bütün hak ve yetkilerini kullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisi'nin temel kararlarını başka bir meclisin kararlarıyla bağlamak, genel yönetimde izlediğimiz ilkelerin ruhuyla bağdaşamayacaktır. Yüksek düşüncelerinize göre, bu "Uzmanlar Meclisi" de milletvekilleri gibi ulusça seçilirse o zaman, aynı kaynaktan aynı yetkiyi almış iki büyük güç, ulusun genel yönetiminde söz sahibi olacak demektir. Bu da hukuk bakımından olduğu kadar uygulama bakımından da karışıklığa yol açan bir ikilik yaratacaktır. Böyle bir durumun doğuracağı dengesizliği gidermek için de ulusun yaşam ve hakları üzerinde etkili üçüncü bir gücün varlığını kabul etmek gerekecektir.

         Benim düşünceme göre, aklınıza gelen sakıncaları giderecek tek çıkar yol, Millet Meclisi üyelerinin değerli ve uzman kişilerden seçilmesini sağlamak, Meclis'in iç örgütünde, komisyonların kurulmasında, Bakanlar Kurulu'nun seçilmesinde bilim ve uzmanlığa son derece önem vermek hususlarından ibarettir. Geçirdiğimiz çok acı deneyimlerin sonuçlarından doğmuş bulunan ve ulusların yönetiminde en doğru bir yol, temel haklar bakımından da en beğenilen bir yönetim biçimi olan şimdiki yönetimimizin daha da güçlendirilmesi ve seçim işlerinde uyanık davranılması sayesinde bugün için de gelecekteki gelişmeler için de başarılı bir yönetim makinesi kurulmuş olacağını bilgilerinize sunarım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

         Çeşitli Devletlerle Yapılan Resmi ve Özel Temaslar

         Saygıdeğer Beyler, 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmi ve özel bazı temaslar kuruluyordu. Türk-Rus temas ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu. 1921 yılı Haziranında yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir konuyu açıklayacağım. 13 Haziran 1921'de İtilaf Güçleri Başkomutanı General Haringtın'ın (Harrington'un) yakınlarından olduğunu söyleyen Binbaşı Henri (Henry) ve Şütörton (Sturton) adlarındaki iki subay motorla İnebolu'ya geldiler. Bu subaylar, General Haringtın (Harrington) adına şunları bildirdiler : Ben, bir torpidoyla İnebolu'dan İstanbul'a, Haringtın'ın (Harrington'un) Boğaziçi'ndeki yalısına gideyim. Orada Generalle barış esasları üzerinde anlaşayım. Ayrıca, İngiltere'nin bağımsızlığımızı tam olarak kabul ettiğini, Yunalıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve daha başka konular üzerinde de tartışmanın olanaklı olduğunu söylemişler.

         Bu subaylara verilen yanıtta, benim İstanbul'a gitmeyeceğim ve General Harıngtın'ın (Harrington'un) İnebolu'ya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa'yla görüşmesinin uygun olacağı bildirilmiştir. 18 Haziran 1921 tarihli bir telgrafta İstanbul'da Hamit Bey'den geldi. Bu telgrafta bildirilenler aşağı yukarı şöyleydi : "Burada resmi görevi olan bir İngiliz, İngiltere'nin İstanbul'daki en büyük makamı adına bugün bana başvurarak hemen bir barış antlaşması için görüşmeye hazır bulunduklarını, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'yle derhal bağlantı kurmak istediklerini ve ivedi yanıt beklediklerini size bildirmek üzere aracı olmamı rica etti. Hamit Bey'e verilen yanıtta, görüşmelere hazır olduğumuz bildirilmişti. 5 Temmuz 1921'de Zonguldak'a gelen bir İngiliz torpidosu General Haringtın'dan (Harrington'dan) bana bir mektup getirmişti. Çevirisi Ankara'ya telgrafla bildirilen bu mektup şuydu :

         "Komutan Henri (Henry) aracılığıyla aldığım habere göre; siz bana, bir askerin bir askerle görüşmesi tarzında bazı düşünceler bildirmek isteğinde bulunuyorsunuz. Böyle olduğu takdirde, sizce uygun görülecek bir günde İnebolu'da ya da İzmit'te sizinle buluşmak üzere Ajaks zırhlısıyla gelmeme Britanya Hükümeti'nce izin verilmiştir. İstek buyurulduğu takdirde, durum üzerinde son derece açık ve serbest olarak görüşmelere hazırım. Düşüncelerinizi dinlemek ve bunları İngiliz Hükümeti'ne bildirmekle görevliyim. İngiliz Hükümeti adına ne görüşmeler yapmak ne de konuşmak için hiç bir resmi yetkim yoktur. Görüşmenin İngiliz zırhlısında yapılması gerekir. Zırhlıda, size layık bir biçimde kabul edileceksiniz. Karaya dönüşlerinize kadar tam bir özgürlük içinde bulunacaksınız. Böyle bir buluşma kabul edildiği takdirde, size uygun düşen tarih ve saatlerin bildirilmesini rica ederim."

         Bu mektupta yazılanlara göre, General Haringtın'la (Harrington'la) bağlantıya geçmek ve görüşmek isteyenin ben olduğum sanılıyor. Oysa gerçek böyle değildir. Onun için General Haringtın'a (Harrington'a) şu yanıtı verdim :

         Zonguldak'a göndermiş olduğunuz mektubun çevirisini, bugün Ankara'ya bildirdiler. Aramızda yapılacak görüşmelerin bir yanlış anlama temeline dayandırılmaması için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmek durumundayım. 13 Haziran tarihinde Binbaşı Henri (Henry) ve arkadaşları İnebolu'ya gelerek, sizin, Binbaşı Henri (Henry) aracılığıyla Refet  Paşa'ya önerilmiş olan esaslar üzerinde benimle görüşmek istediğinizi bildirmişlerdir. Nitekim, bu noktalar Binbaşı Henri (Henry) tarafından size yazılan ve imzalı bir sureti de bize bırakılmış olan mektupta bildirilmiştir. Aramızda doğrudan doğruya yapılan haberleşmenin başlangıcı bundan ibarettir. Ulusal isteklerimiz sizce bilinmektedir. Ulusal topraklarımızın düşmanlardan tümüyle kurtarılması ulusal sınırlarımız içinde siyasal, malî, ekonomik, askeri ve kültürel alanlarda tam bağımsızlık ilkesi kabul edildiği takdirde, görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu bildiririm. Size, Binbaşı Henri (Henry) tarafından açıklanan nedenler dolayısıyla, görüşmelerin, sizin çok iyi karşılanacağınız İnebolu kasabasında ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür. Bu noktalarda aramızda görüş birliği olup olmadığını belirtecek yanıtınızı bekliyorum. Yüksek amacınız, yalnızca durum hakkında bilgi almaksa bunun için arkadaşlarımızdan birini görevlendirebiliriz.

         Bu mektuba bir karşılık gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günü İstanbul'da Hamit Bey'i gören İngiliz maslahatgüzarı Bay Retigın (Mister Rattigan), bir tüccar olarak Anadolu'ya gelen Binbaşı Henri'ye (Henry'e), General Haringtın'ın (Harrington'un), oradaki İngiliz tutsaklarının yerlerini ve sağlık durumlarını öğrenmeye çalışmasını ve olanaklıysa ulusal orduların İstanbul'a doğru ilerlemeye devam edip etmeyeceklerini Mustafa Kemal Paşa'dan sormasını istediğini, Binbaşı Henri'nin (Henry'in) bundan başka girişimlerde bulunmak için bir yetkisinin bulunmadığını bildirmiş.

         Beyler,1922 yılının Ağustosuna kadar da Batı devletleriyle olumlu anlamda ciddi ilişkiler kurulamadı. Ülkemizde bulunan düşmanları silah gücüyle çıkarmadıkça, gösterebileceğimiz ulusal varlık ve erkimiz fiilen kanıtlanmadıkça, diplomasi alanında umuda kapılmanın doğru olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekliydi. En doğru görüşün bu olduğunu, bu olacağını doğal kabul etmek gerekir. Gerçekten de bugünün yaşam koşulları içinde bir tek birey için olduğu gibi, bir ulus için de erk ve yeteneğini eylemsel eserlerle gösterip kanıtlamadıkça kendisine değer verilmesini ve saygı gösterilmesini beklemek boşunadır. erk ve yetenekten yoksun olanlara değer verilmez. İnsanlık, adalet ve cömertliğin gereklerinin yerine getirilmesini, bütün bu niteliklere sahip olduğunu gösterenler isteyebilir.

         Dünya Önünde Vereceğimiz Sınava Hazırlanırken

         Beyler, dünya sınav alanıdır. Türk ulusu, bunca yüzyıllardan sonra yine bir sınav, hem bu kez en çetin bir sınav karşısında bulunduruluyordu. Sınavda başarı sağlamadan bize karşı lütufkarca davranılmasını beklemek doğru olabilir miydi?

         Biz büyük bir ciddilikle dünya önünde vereceğimiz sınava hazırlanırken bir yandan da yabancı gözlemcilerin durumlarını ve bizim için neler hissedip düşündüklerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlı buluyorduk. Bu amaçladır ki, bildiğiniz gibi, önce Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'i daha sonra da İçişleri Bakanı olan Fethi Bey'i Avrupa'ya göndermiştik. İstanbul üzerinden Avrupa'ya gidecek olan Yusuf Kemal Bey'e, İstanbul'la ilgili bazı özel görevler verilmişti. Yusuf Kemal Bey, İzzet Paşa ve arkadaşlarıyla gerçek bir istek ve dilek olursa Vahdettin'le de görüşecekti. Vahdettin'in, Büyük Millet Meclisi'ni tanıması, İzzet Paşa ve arkadaşlarının bizim çizdiğimiz hedefe doğru yürümeleri gereğini önerecekti. Yusuf Kemal Bey, İstanbul'da aldığı talimat çerçevesinde hareket etti. Ancak, ne yazık ki, İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak Padişah'a bir başvurucuymuş gibi götürdüler. İzzet Paşa ve arkadaşları bununla da yetinmeyerek Yusuf Kemal Bey'in Avrupa'daki girişimlerini karıştırmak ve zorlaştırmak için, İzzet Paşa'yı Yunan işgali altında bulunan yerlerden geçirerek Yusuf Kemal Bey'den önce Paris'e ve Londra'ya gönderdiler. İzzet Paşa, bu yolculuğunu son dakikaya dek gizlemiştir.

         Yusuf Kemal Bey'in Paris ve Londra'da yaptığı görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yalnız şu anlaşıldı ki, İtilaf Devletleri'nin Dışişleri Bakanları yakın bir zamanda toplanacaklar ve bize barış önerilerinde bulunacaklarmış. Anadolu'nun boşaltılması ilke olarak kabul edilmişse de konferans görüşmeleri sırasında savaş başlarsa barış girişimleri sonuçsuz kalacağı için Yunanlılarla bir ateşkes antlaşması yapmamız gerekirmiş. Bu hususu Yusuf Kemal Bey'e söyleyen Lort Kürzon'a (Lord Curzon'a) Yusuf Kemal Bey, konferansın önce Anadolu'nun boşaltılmasına karar verip bize ve Yunanlılara bildirmemesinin ateşkes antlaşmasından daha etkili olacağını söylemiş. Lort Kürzon (Lord Curzon), ateşkes üzerinde direnmiş ve bunun hükümetimize bildirilerek alınacak yanıtın kendisine verilmesini istemiş.

         22 Mart 1922 Tarihli Ateşkes Antlaşması Önerisi

         Yusuf Kemal Bey daha Türkiye'ye dönmeden İtilaf Devletleri, Dışişleri Bakanları Konferansı 22 Mart 1922 tarihinde Türkiye ve Yunan hükümetlerine ateşkes antlaşması önerisinde bulundu. Bu sırada ben cephede bulunuyordum. Ateşkes antlaşması önerisi bana Dışişleri Bakanı Vekili Celal Bey tarafından bildirildi. Bu önerinin ana çizgileri şunlardı : Her iki tarafın birlikleri arasında on kilometrelik, asker bulunmayan bir bölge oluşturulacak; birlikler, insan ve cephane bakımından takviye edilmeyecek. Birliklerin durumunda değişiklik yapılmayacak. Bir yerden bir yere malzeme de götürülmeyecek. Ordumuzu ve askeri durumumuzu, İtilaf Devletleri'nin askeri komisyonları inceleyip denetleyebilecekler. Bu komisyonların hakemliğini içtenlikle kabul edeceğiz. Çarpışmalar üç ay süreyle durdurulacak ve bu durum, barış için yapılacak ön görüşmeler taraflarca kabul edilinceye dek, üçer aylık sürelerle, kendiliğinden yenilenecektir. Taraflardan biri yeniden savaşa başlamak isterse ateşkes süresinin bitiminden hiç olmazsa on beş gün önce karşı tarafa ve İtilaf Devletleri temsilcilerine durumu bildirecek.

         Beyler, Yunanlar bu öneriyi hemen kabul ettiler. Yunan ordusu Sakarya'da maddi ve manevi bakımdan yenilmişti. Bu ordunun yeniden geniş çapta bir taarruza geçerek bir daha talihini denemeye kalkışması zordu. Bunu, bu gerçeği anlamak, elbette herkesçe olanaklı olmuştu. Yunan ordusunu yeniden kesin sonuç verecek bir harekata yöneltmek olanağı olmayınca bizim de bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlığıyla uğraştığımız ordumuzu uyuşukluğa düşürmek, ulusal hükümete umutlar vererek bekleyiş içinde bırakmak ve böylece geçecek zaman içinde ulusal hükümeti ve orduyu gevşetmek, doğrusu önemli bir önlemdi. Bu bakımdan İtilaf Devletleri'nin Anadolu'yu boşaltma ve Yakın Doğu sorununu çözme amacına dayandığını ifade ettikleri bu ateşkes koşullarını ciddilikle inceledik. Önce, Ankara'da bulunan Bakanlar Kurulu'yla makine başında telgraf görüşmesi yaptık. İstanbul'daki memurumuz aracılığıyla Dışişleri Bakanlığı'ndan İtilaf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun bulduğumuz ilk karşılık şuydu :

         Ateşkes antlaşması önerisinin yapıldığı notayı 23/24 Mart 1922 tarihli telgrafınıza ek olarak bugün 24 Mart 1922 günü saat...'de aldım. Bu nota metni ordunun durumuyla ilgili olduğundan Bakanlar Kurulu'nda ve gerektiğinde Meclis'te görüşülmeden önce, düşüncesini bildirmesi için, cephede bulunan Başkomutan'a yazdım. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin vereceği yanıtı, temsilcilerin istekleri üzere olabilecek en kısa zamanda bildireceğimi kendilerine duyurunuz, efendim.

         24 Mart 1922 tarihinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı'na şu düşüncemi bildirdim : Esas itibariyle, İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanlarının ortaklaşa yaptıkları ateşkes önerisine ret yanıtı vermek ya da herhangi bir biçim ve surette bu öneriye eğilim ve güven gösterilmiyor hissi verecek biçimde karşılıkta bulunmak doğru değildir. Tersine, ateşkes önerisini iyi karşılamak gerekir. Bundan dolayı vereceğimiz karşılık olumsuz değil olumlu olacaktır. İtilaf Devletleri'nde iyi niyet yoksa olumsuz davranış onlardan gelmelidir. Yalnız biz, onların ileri sürdüğü koşulları kabul edemeyeceğimizden karşı koşullar ileri süreceğiz.

         Ertesi gün, ajans ve telgraflar da notadan söz ederek şu haberleri yayınlıyorlardı : Yakın Doğu'da barışı yeniden kurmak ve yeniden can ve mal kaybına yol açmadan, Küçük Asya'yı boşaltmak hedefini güttüğü sanılan bu önerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nce olumlu karşılandığı ve İtilaf Devletleri'nin iyi niyet ve yansızlığına güvenerek hükümetçe olumlu karşılık verilmesinin kuvvetle umut edildiği hükümet çevrelerince ifade edilmektedir. Bu önerinin makul ve uygulanabilir koşullar içermesini ve barışın bir an önce yapılmasını sağlayacak biçimde kısa süreli olmasını dileriz.

         Bakanlar Kurulu'nun, verilecek yanıtın Avrupa'da bulunan Dışişleri Bakanımızın dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da beklemenin gerekli olmadığını bildirerek, verilecek yanıtla ilgili genel kararımı şöyle özetledim :

         Ateşkes antlaşması önerisini ilke olarak kabul ediyoruz. Ancak ordunun eksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından bir an geri kalınmayacaktır. Ordumuzun içine yabancı denetleme heyetleri sokmayacağız. Bu öneriyi, Anadolu'nun boşaltılması için kabul etmekle birlikte uygulanabilir ve gerçekleştirilebilir koşullar ileri süreceğiz. Ateşkes antlaşmasıyla birlikte boşaltma işinin başlaması en önemli koşulumuz olacaktır.

         Mart’ın 24'üncü günü makine başında, ben notaya verilecek karşılığı Bakanlar Kurulu'na bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara'da hazırladıkları bir yanıt suretini bana bildirmişti. İki yanıt metinleri arasında bazı ayrılıklar görüldü. Sonunda 24/25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu'yla Sivrihisar'da bir araya gelerek verilecek karşılığın son biçimini görüşüp saptamaya karar verdik.

         Beyler, İstanbul'daki özel memurumuzun Dışişleri Bakanlığı'na çektiği 25 Mart tarihli şifreli telgrafına göre, bu memurumuz Tevfik Paşa'yla görüşmüş. Tevfik Paşa, temsilcilerin İstanbul Hükümeti'ne de verdikleri aynı notayı Ankara'ya göndererek alınacak yanıtın kendilerine bildirilmesini rica ettiklerini söylemiş. Memurumuz, Tevfik Paşa'ya söz hakkının yalnız ateşkes antlaşması önerisi üzerinde mi, yoksa bütün işlerde mi Ankara'ya ait olduğunu sormuş. Tevfik Paşa bu soruya yanıt vermemiş. Memurumuz, İzzet Paşa'dan ne gibi haberler aldığı sorusuna, Tevfik Paşa şu karşılığı vermiş : "İzzet Paşa yakında konferansın toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılığa kaçılmamasını bildiriyor."

         Ateşkes Antlaşması Önerisine Yanıt Vermeye Hazırlanırken Alınan Barış Önerisi

         Beyler, Sivrihisar'da ateşkes antlaşması önerisiyle ilgili notaya verilecek yanıt kararlaştırıldıktan sonra, Bakanlar Kurulu Ankara'ya döndü. Ancak bu yanıt vermeye zaman kalmadan, Paris'te toplanan Dışişleri Bakanları Konferansı'nın 26 Mart 1922 tarihli ikinci bir notası alındı. Bu nota İtilaf Devletleri'nin, barış esaslarıyla ilgili önerilerini içine alıyordu. Bu önerilerin ana çizgileri şunlardı : Gerek Türkiye'de gerek Yunanistan'da azınlıkların haklarının korunmasına ve bu amaçla konulacak kuralların uygulanmasına Birleşmiş Milletlerin de katılması. Doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de Birleşmiş Milletlerin katılması. Boğazların serbestliğini sağlamak üzere Gelibolu yarımadasında ve Boğazlar'ın çevresinde askerden arınmış bir bölgenin oluşturulması. Trakya sınırının Tekirdağ'ı bize, Kırklareli, Babaeski ve Edirne'yi Yunanlılar'a bırakacak biçimde çizilmesi. Bizde kalacak olan İzmir'in Rumlarına ve Yunanistan'da kalacak olan Edirne'nin Türklerine, bu kentlerin yönetimine adil bir biçimde katılabilmelerini sağlamak üzere uygun bir yöntemin kararlaştırılması. Barış yapılır yapılmaz İstanbul'un İtilaf Devletleri'nce boşaltılması. Serv (Serves) projesiyle elli bin kişi olarak saptanan Türk Silahlı Kuvvetlerinin seksen beş bine çıkarılması ve Sevr (Sevres) projesinde olduğu gibi askerlerimizin ücretli asker olması. Sevr (Sevres) projesindeki malî komisyonun kaldırılması dışında, İtilaf Devletleri'nin ekonomik çıkarlarının gözetilmesi, dış borçların ve bize yükletilecek savaş tazminatının ödenmesinin sağlanması için Türk egemenliğiyle bağdaşabilecek bir yöntemin belirlenmesi. Adli ve ekonomik ayrıcalıklarda değişiklik yapılmak üzere bir komisyonun kurulması.

         Beyler, İtilaf Devletleri'nin ateşkes antlaşması önerisiyle ilgili ilk notaları iyice incelendikten ve ikinci ayrıntılı notalarının taşıdığı koşullar da görüldükten sonra, bu devletlerin İstanbul Hükümeti'yle birlik olarak bizi yok etme amacına dayanan çalışmalarla yeni bir evre açtıkları yargısına varmak pek doğaldı. Buna karşı, durumun çok ciddi olduğunu düşünerek esaslı ve büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyordu. Önce, bize önerilen koşulların ne olduğunu ulusa ve dünya kamuoyuna açıklamak yerinde olurdu. Bu konudaki düşüncelerimi Bakanlar Kurulu'na bildirdim. Her iki notaya, 5 Nisan 1922 tarihinde verilen yanıtımızın ana noktalarını anımsatayım :

         Ateşkes antlaşmasını ilke olarak kabul ettik. Ancak temel koşul olarak ateşkes antlaşmasıyla birlikte Anadolu'nun boşaltılması işine hemen başlanmasını da zorunlu bulduk. Ateşkes süresinin Anadolu'nun boşaltılma süresi olan dört aydan ibaret olmasını önerdik. Boşaltma işi bittiği zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa ateşkesin kendiliğinden üç ay daha uzamasını kabul ettik. Boşaltma işinin nasıl yapılacağı konusundaki önerimiz de şuydu :

          “Ateşkes antlaşmasının yürürlüğe girmesinden başlayarak ilk on beş gün içinde Eskişehir-Kütahya-Afyonkarahisar kesimi ve anlaşma süresi olan dört ay içinde, İzmir de dahil olmak üzere, işgal altındaki bütün topraklarımız boşaltılacaktır.”

          Ateşkes antlaşmasıyla ilgili önerilerimiz İtilaf Devletleri'nce kabul edildiği takdirde, barış önerilerini incelemek üzere, üç hafta içinde delegelerimizi kararlaştırılacak kente göndermeye hazır olduğumuzu bildirdik. Bu notamıza 15 Nisan 1922'de yanıt verdiler. Elbette olumsuzdu. Biz de 22 Nisan'da buna yanıt verdik. Bu yanıtımızın sonunda, ateşkes konusunda anlaşmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin uygun olmayacağını bildirdik. İzmit'te bir konferans toplanmasını önerdik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz'da ya da Venedik'te bir konferansın toplanması birçok kez söz konusu oldu. Ancak, son zaferimizin kazanıldığı ana kadar bunların hiçbiri gerçekleşmedi.

         Başkomutanlık Yasası'nın Tarihçesi

         Saygıdeğer Beyler, bizim Başkomutanlığımızla ilgili 5 Ağustos 1921 tarihli yasanın ayrıca bir tarihçesi vardır. İstek buyurursanız bu konuda yüksek heyetinizi biraz aydınlatayım.

         Başkomutanlık Yasası'nın süresi birinci kez 31 Ekim l921'de, ikinci kez 4 Şubat 1922'de, üçüncü kez 6 Mayıs 1922'de uzatıldı. Her kezinde muhaliflerin türlü türlü yergi ve hücumlarına uğradı. Özellikle üçüncü kez uzatılması oldukça önemli bir olay durumuna geldi. 6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiği için, yasanın süresinin uzatılması Meclis'te söz konusu edilmiş; ben, rahatsızlığım dolayısıyla Meclis'te bulunamamıştım. 5 Mayıs akşamı evime gelen Hükümet üyeleri durumu şöyle anlattılar :

         Meclis'teki muhalifler benim Başkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar. Birçok tartışılı görüşmelerden sonra, öneri oya konmuş ancak çoğunluk sağlanamamış; yani Başkomutanlık Yasası'nın süresinin uzatılması kabul edilmemiş. Bakanlar Kurulu üyeleri ve özellikle askeri durumu yakından izleyen kimseler durumunda olan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı pek çok üzülmüşler. Meclis'in gösterdiği bu tutum karşısında kendilerinin de görevi sürdürmelerinde bir yarar olmayacağını ileri sürerek istifaya kalkıştılar.

         Ülkenin Yüksek Çıkarları Uğruna Başkomutanlık Görevimi Sürdürme Kararı Verdim

         Meclis'in oyunu belli ettiği dakikadan başlayarak ordu, komutansız kalmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Bakanlar Kurulu da istifa ettiği takdirde, ülke genel yönetiminde, üzerinde durup düşünülmeye değer ağır bir bunalımın doğması kaçınılmazdı. Onun için gerek Genelkurmay Başkanı'na gerek Bakanlar Kurulu'na daha yirmi dört saat sabretmelerini ve beklemelerini rica ettim. Ülkenin ve ulusal hedefin yüksek çıkarları adına, ben de Başkomutanlık görevini yürütmeyi sürdürme kararını verdim ve bunu Bakanlar Kurulu'na da bildirdim. Ertesi günü, yani 6 Mayıs 1922'de yapılan bir gizli oturumda Meclis'e açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklamadan önce, Başkomutanlık aleyhinde söz söylemiş olan kimselerin düşüncelerini Meclis tutanaklarını getirterek, birer birer incelemiş bulunuyordum.

         Beyler, sizleri çok yormamak için arz ettiğim gizli oturumdaki konuşmamı özetlemekle yetineceğim :

         Beyler, dedim, Başkomutanlık ve Başkomutanlık Yasası konusunda, başlangıçta olduğu gibi bugün de yasanın gereksizliğinden ya da değiştirilmesi gereğinden söz eden ve Başkomutanlığın varlığından şikayetçi olan kişiler vardır. Bu şikayetçilerin hep aynı kişiler olduğu görülmektedir. Ben gereksiz bir mevkinin, bir makamın mutlaka sürdürülmesi yanlısı değilim. Herhangi bir makama sınırsız yetkiler verilmesini sağlayacak yasaların da yanlısı değilim. Ancak, Başkomutanlık makamının ve bu makama yetki veren yasanın gerekli olup olmadığına karar verebilmek için, genel durumun, askeri durumun iyice gözden geçirilmesi ve incelenmesi gerekir. Bu noktayla ilgili düşüncelerimi arz etmeden önce, Başkomutanlığın ve yasanın gereksizliği üzerine söz söylemiş olan kişilerin, bazı ifadelerini hep birlikte gözden geçirelim. Örneğin, Salih Bey (Erzurum Milletvekili), benim, Meclis'in hakkını zorla ele geçirdiğimi, zorla ele geçirmek istediğimi söyleyerek çok açık olan hakkımızı vermeyiz, diye feryat etmiş. Beyler, açık konuşacağım, beni bağışlayınız. Her birinizin olağanüstü yetkiyle seçilmesine ve olağanüstü yetkiye sahip bir Meclis'in kurulmasına ve bu Meclis'in ülkenin yazgısını ele alacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunda başarı sağlamak için en yakın arkadaşlarımla görüş ayrılığına ve çatışmaya düştüm. Bütün yaşamımı, varlığımı, bütün saygınlık ve onurumu tehlikeye attım. Demek oluyor ki bu benim eserimdir. Ben eserimi alçaltmakla değil yükseltmekle görevliyim. Salih Bey'den hiç olmazsa beni de kendisi kadar olsun, bu Meclis'in haklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Çok bir şey istemem. Bu sözlerden sonra, Meclis'in hakkını zorla ele geçirmek sözünü reddeder ve olduğu gibi Salih Bey'e iade ederim. Böyle bir şey söz konusu değildir ve olamaz.

         Beyler, Başkomutanlık konusunun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da türlü biçimlerde yanlış yoruma uğramış. Konunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş. Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarla gerçeğin ulustan gizlenmek istendiğini söylemiş. Bir kez Türkiye Büyük Millet Meclisi, yalnız yasama görevi olan bir meclis değildir. Yürütme yetkisine de sahip bulunuyor. Böyle olmasa bile, ülkenin ve devletin türlü işleriyle ilgili kararları, zamanından önce açıkça söz konusu etmek ve herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle söz konusu edilen durum, düşman karşısında bulunan bir ordunun Başkomutanıyla ilgili olursa bunu açık oturumda görüşerek lehte olduğu gibi aleyhte söylenen sözleri de düşmana işittirmekte ülkenin bir çıkarı var mıdır? Başkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki, etki ve etkinliğinin çok büyük olması gerekir. Üstelik, Hüseyin Avni Bey'in burada söz konusu ettiği rahatsızlığımın bile, düşman tarafından işitilmesi sakıncalıdır. Buna ne gerek vardı. Görüyorsunuz ki konunun gizli oturumda görüşülmesinden amaç, Mehmet Şükrü Bey'in dediği gibi, hiçbir zaman gerçekleri ulustan gizlemek düşüncesine dayanmamaktadır. Keşke açık oturumda bir sakınca olmasaydı da Mehmet Şükrü Bey, kürsüden istediklerini bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey'in sözlerindeki anlamı ve gizli amacı ulusa açıklasam ve yorumlasaydım. Şükrü Bey bilsin ki ulus onun gibi düşünmüyor. Şükrü Bey bilsin ki onun dediği gibi komedya oynamıyoruz. Biz, buraya komedya oynatmak için toplanmadık. Beyler, komedya oynayan ve oynatan Şükrü Bey'in kendisidir. Ancak emin olsun ki biz, o komedyaya kapılmayacağız. Şükrü Bey oynamak ve oynatmak istediği komedya sonunda, yakalandığı yasa pençesinden ne kadar büyük bir alçalmayla kurtulduğunu unutacak kadar çok zaman geçmemiştir. Beyler, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Yasası aleyhinde konuşurken birtakım sözler sarf etmiş. Yüksek Meclis'e, "Bu tutumla ulusu rezil edeceksiniz!" demiş. 'Miskinler' sözünü kullanmış. Görevler kişilere bağlı değildir; kişi yoktur, ulus vardır, gibi kurallar ortaya atmış. Gerçi asıl olan ulustur, toplumdur. Onun da genel iradesi Meclis'te kendini gösterir. Bu her yerde böyledir. Ancak bireyler de vardır. Meclis, ülke ve devlet işlerini bireylerle, kişilerle yapmaktadır. Her devletin işlerini yürüten kişi ve kişiler ortadadır. Gerçeği, anlamsız birtakım düşüncelerle inkarın yeri değildir.

         Beyler, Hüseyin Avni Bey, ikide birde birtakım anlamsız sözlerle konuşmamı kesiyordu. Kendisine ağır uyarıda bulundum. Meclis'in mahalle kahvesi olmadığını söyledim. Kendisinden ulusun kabesi olan kürsüye saygılı olmasını istedim.

         Beyler, konuşanlardan biri de Salahattin Bey'dir. Salahattin Bey, bize taarruz edip edemeyeceğimizi sormuşmuş. Biz de edeceğiz demişiz. Kendisi de "Edemeyeceksiniz!" demiş. Ve en sonunda edememişiz! Kendi dediği çıkmış. Oysa taarruzun ertelenme nedenlerini yeri geldikçe yeterince açıkladığımızı sanıyorum. Yineleyeyim ki taarruz edeceğiz. Düşmanı yurdumuzdan kovacak ve uzaklaştıracağız. Bu kararımızdan dönmeyeceğiz. Kararsızlığı gerektiren hiçbir neden düşünülemez. Bundan başka, Salahattin Bey demiş ki, "Ordu güç bakımından en yüksek düzeye gelmiştir." Evet, ordumuz mükemmeldir; ancak istenilen düzeye gelmemiştir. Kendisi gibi bir asker arkadaşın, yüksek kurulumuzda böyle konuşabilmesi için ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Oysa Salahattin Bey bundan çok uzaktır. Orduyla yakından ilgilenenlerin sözü, yalnız benim sözüm değil bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır. Ancak hiç kuşku yok ki ordumuzu layık olduğu düzeye getireceğiz. Salahattin Bey'in en önemli sözlerinden biri de "Bizim başlıca görevimiz siyaset yapmaktır." biçimindeki düşüncesidir. Hayır Beyler, bizim önemli ve asıl olan görevimiz siyaset yapmak değildir. Bizim, bütün ülkenin ve bütün ulusun bugün için tek görevi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle kovmaktır. Bunu yapamadıkça, siyaset anlamsız bir sözden ibaret kalır. Bununla birlikte, bir dakika için, Salahattin Bey'in sözlerini kabul edelim! Buna ben engel miyim? Başkomutan engel midir? Bu sözün Başkomutanlık Yasası'yla ne ilgisi vardır? Anlaşılıyor ki bir engelleme ve bir zıtlaşma düşünülmektedir. Ben ulusal hedefe ulaşılabilmesi için tek çıkar yolun savaş ve savaşta başarı olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı ve bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Erkimizi dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra ulusu insan gibi yaşatmak olanaklı olacaktır, diyorum. Salahattin Bey, işte bu anlayışı, aklınca siyaset yapmaya engel sanıyor ve konunun siyasetle çözüme bağlanabileceğini sanıyor. Bir de Salahattin Bey diyor ki, bugünkü askeri durumun gerektirdiği masrafları incelemek için Başkomutanlığın varlığı bir engeldir. Beyler, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclis'in, mali kaynakları incelemesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz konusundaki kaygı belki herkesten çok beni meşgul etmektedir. Yalnız ben, ordumuzun varlık ve gücünü paramıza göre ayarlama görüşünü kabul edenlerden değilim. Paramız vardır, orduyu kurarız; paramız bitti, ordu dağılsın. Benim için böyle bir konu yoktur. Beyler, para vardır ya da yoktur; ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu konuda bir anı mı da aktarayım. Ben ilk kez bu işe başladığım zaman en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kimseler bana sordular : "Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır?" Yoktur, dedim. O zaman, "O halde ne yapacaksın?" dediler. "Para olacak, ordu olacak ve bu ulus bağımsızlığını kurtaracaktır." dedim. Görüyorsunuz ki hepsi oldu ve olacaktır. Bazı Beyler de Başkomutan, ulusa angarya yaptırıyor demişler. Oysa yasanın ülkede angaryayı yasakladığını söylemişler. Bu doğrudur Beyler; ancak ihtiyaç, tehlike bize her şeyi meşru göstermektedir. Ordunun ihtiyaçları, ulusa angarya yaptırmayı gerektiriyorsa bunu yapıyoruz ve en doğru yasa budur. Ulusun ve ordunun yenilmemesi için, yasa buna engeldir diye, gerekli gördüğüm önlemi almaktan çekinmeyeceğim. Efendim, Kara Vasıf Bey de demişler ki her yerde Başkomutan vardır. Ancak Başkomutanlık için ayrıca bir yasa yoktur. Eldeki askeri yasalar, her komutanın olduğu gibi başkomutanın da görev ve yetkilerini belirtir ve sınırlandırır. Bunu da bilim belirler ve saptar. Bilinmektedir ki devletler, birbirinden farklı hükümet biçimleriyle yönetilirler. Biçimlerine göre, başlarında Krallar, İmparatorlar, Padişahlar bulunur. Bazılarının başlarında Cumhurbaşkanları vardır. Böyle ülkelerde, Başkomutan, devletin başında bulunan kimsedir. Bu kimse başkomutanlık görevini ya kendisi yapar ya da birini vekil atar. Bizim bugünkü hükümet biçimimize göre, başkomutanlık yetkisi Meclis'in manevi kişiliğinde toplanmıştır. Bunun için, Meclis, falan ya da filan kimseyi Başkomutan seçtiğini ifade edince bu ifadeye yasa derler.Kral, Padişah ve İmparatorun buyurduğuna irade dendiği gibi, Meclis'ten çıkan ulusal iradeye de yasa adı verilir. Bu durumda yasa vardır. Bir meclisin olağanüstü bir zamanda kendisine olağanüstü görev verdiği Başkomutan, Kara Vasıf Bey'in, komutanların görev ve yetkilerini belirterek sınırlandırdığını işaret ettiği Askeri Ceza Yasası ile İç Hizmet Yönetmeliği çerçevesinde kalması gereken bir komutan değildir. Kara Vasıf Bey 'in bilim belirleyip saptar dediği şey, büsbütün başkadır. Askerlik bilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve Başkomutan olacak kimsede bulunması gereken nitelikleri sıralar, açıklar ve öğretir. Yoksa insanları başkomutanlığa getirme işi, komuta edilecek ordunun asıl sahibi ya da meşru vekilleri tarafından yapılır. Başkomutanlık niteliklerini taşıyorum diyen bir kimsenin o mevkiye kendiliğinden gelebilmesinin anlamıysa büsbütün başkadır. Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki Başkomutan, cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın! Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla, yiyeceği, giyeceği, silah ve cephanesi ve daha başka eksiklikleriyle ilgili bulunan Başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla da ilgilidir. Kara Vasıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi betikte (kitapta), hangi alanda, hangi yerde görmüş! Gerçi, hem cepheyle hem de gerideki birçok işlerle uğraşmak zordur. Bir adam hem cepheye komuta edecek, savaş yönetecek hem de bu işlerle birlikte cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Kuşkusuz yapar. Ancak yapar dediğim zaman, Başkomutan şu an cepheye komuta eder, sonra kalkar oradan filan yere gider, yiyecek işini yoluna koyar, filan yere de gider ordunun ikmal işini yapar demek değildir. Üzerlerine büyük işler almamış oları insanların bu konudaki kararsızlıklarını çok görmemelidir. Bakınız, size bir örnek vereyim : Ben çok acemi komutanlar gördüm. Örneğin, bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş ya da bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da deneyimsiz! Daha deneyim edinmeye zaman bulamadan zor durumlar karşısında kalmış. Görevi boyunca bir tümene alışmışken düşman karşısında iki ya da üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca kararsızlığa düşmesi ve zorluklara uğraması olağandır. Bir tek tümene komuta ettiği zaman, tümenin bütün birliklerini elden geldiği kadar aynı anda görüp yönetebilen toy komutan, gözden uzak mevzilerde yer alan iki üç tümenin muharebesini yönetmek zorunda kalınca, kendi kendine, "Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu?Orada mı, burada mı?" diye sorar. Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki tümünü yöneteceksin. O zaman, "Ben hiç birini gerektiği gibi göremem!" der. Tabii göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akıl ve sezginle görmen gerekir.

         Ordunun Kıpırdanamayacağını İddia Eden Bir Gafili Alkışlayanlar

         Vasıf Bey, bir konuşmasında demiş ki : "Biz Sakarya Muharebesi'nden sonra, işte daha kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz." Bu söz, bazılarının bravo sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış. Beyler, buna pek üzüldüm ve kahroldum, çok utanç duydum. Ordunun kıpırdamamasını ve kıpırdamayacağını iddia eden bir gafilin sözlerini alkışlamak cidden çok tuhaftır. Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse işitmesin !

         İşte Beyler, Başkomutanlığın gereksizliğini kanıtlamak için söylenen sözlerin belli başlıları bunlardan ibaretti. Benim de bu sözlere verebileceğim karşılıklar dinlendi. Bundan sonra düşünüp karar vermek Meclis'e düşer. Yalnız bir gerçeği gözler önüne sermek zorundayım. Yüce Meclis'in, Başkomutanlığın gereğine inandığına kuşku olmamakla birlikte, muhalefetin, hiç bir temele dayanmayan tutumu, Meclis kararının istenilmeyen bir biçimde çıkmasına yol açtı. Bunun sonucu ne oldu, Beyler, biliyor musunuz? Başkomutanlık iki gündür belirsiz bir durumda ve boşluktadır. Şu dakikada ordu komutansızdır. Ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam yasadışı olarak komuta ediyorum. Meclis'te beliren karara göre, derhal komutayı bırakmak isterdim ve aslında Başkomutanlığımın sona erdiğini bildirdim. Ancak giderilmesi olanaksız bir felakete meydan bırakmamak mecburiyetiyle karşı karşıya geldim. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım.

         Saygıdeğer Beyler, bu gizli oturumda, muhaliflerin hükümeti ve orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım noktalar üzerinde hemen hemen düelloyu andıran tartışılar oldu. Sonunda gereği gibi aydınlanmış olan Meclis, oyunu şu yolda belirtti : 11 ret,15 çekimsere karşı 177 oyla Başkomutanlık Kanunu'nun süresi uzatıldı.

         Ordunun Maddi ve Manevi Gücü, Ulusal Hedefi Tam Bir Güvenle Gerçekleştirecek Düzeye Yükselmişti

         Beyler, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 tarihinde, Başkomutanlık Yasası, süresi bittiği için yeniden görüşme konusu oldu. Bu kez Meclis'te yaptığım genel konuşmanın bir kısmını olduğu gibi bilginize sunmama izninizi rica ederim. Demiştim ki :

         Artık ordumuzun maddi ve manevi gücü, olağanüstü hiçbir önleme ihtiyaç duyurmaksızın ulusal hedefi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin sürdürülmesine gerek ve ihtiyaç kalmadığı kanısındayım. Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız. Başkomutanlık görevinin süresi, olsa olsa Ulusal Ant'ımızın (Misak-ı Milli'mizin) özüne uygun kesin bir sonuca ulaşacağımız güne dek uzar. Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza kuşku yoktur. O gün, değerli İzmir'imiz, güzel Bursa'mız, İstanbul'umuz, Trakya'mız anayurda katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince bütün ulusla birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle onur duyacağız. Benim bundan başka ikinci bir mutluluğum daha olacaktır ki o da kutsal davamıza başladığımız gün bulunduğum duruma dönebilmekliğim olanağıdır. Dünyada, ulusun bağrında serbest bir birey olabilmek kadar büyük bir mutluluk var mıdır? Gerçekleri bilen, kalbinde ve vicdanında manevi ve kutsal hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur.

         Beyler, bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak bana verilmesi kararına varıldı.

         Muhalif Grubun Meclis'teki Etkinliği

         Saygıdeğer Beyler, muhalif grubun Meclis'teki etkinliği, bizi kendisiyle biraz daha uğraştıracaktır. İkinci Grup adını alan muhalifler, olumsuz yoldaki direnmelerini uzun süre denediler. Bakanlar Kurulu'nun seçilme biçimi düzenleyen 8 Temmuz 1922 tarihli yasayla Bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanı'nın doğrudan doğruya Meclis'çe ve gizli oyla seçilmeleri sağlandı. Böylece, Bakanlar Kurulu Başkanlığı'ndan fiilen uzaklaştırılmış olduğum gibi Bakanların da benim göstereceğim adaylar arasından seçilmesiyle ilgili hüküm kaldırılmış oldu.

         Rauf Bey Bakanlar Kurulu Başkanı Oldu

         Muhalif grup, bundan sonra saldırıya geçti. Rauf Bey'i Bakanlar Kurulu Başkanlığı'na getirmeye çalıştı. Bunda başarı da sağladı. Muhaliflerin gizli niyetlerini anlıyordum. Bununla birlikte Rauf Bey'i yanıma davet ettim. Meclis'teki çoğunluğun kendisini Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçme eğiliminde olduğunu, bunun bence de uygun görüldüğünü söyledim. Rauf Bey, kararsız bir tavır takındı. "Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nın bir görevi yoktur." dedi. Rauf Bey demek istiyordu ki, Büyük Millet Meclisi'nin Başkanı, Bakanlar Kurulu'nun da doğal başkanıdır. Bakanlar Kurulu'nun aldığı kararlar onun tarafından onaylanmadıkça yürürlüğe girmez. Buna göre, Bakanlar Kurulu Başkanı'nın bir yetkisi ve serbestliği yoktur. Gerçekten de Anayasa gereğince durum böyleydi. Bununla birlikte, sonunda Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nı kabul etti. Rauf Bey, 12 Temmuz 1922 tarihinden 4 Ağustos 1923 tarihine dek bu görevde kaldı.

         Beyler, bir nokta dikkatinizi çekmiştir. Kara Vasıf Bey'le Rauf Bey, muhalefetin doğuşunda, desteklenmesinde ve yönetilmesinde daha ilk günden birlik olmuşlar ve önderliğini yapmışlardır. Ancak Rauf Bey, açıktan açığa İkinci Grup'a geçmeyerek, bizim içimizde kalma durumunu yeğliyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey'e sonunda kendi ifadesiyle bizimle birlikteymiş gibi görünmeye artık olanak kalmadığı zaman ayrılığını ilan etmek zorunda kaldı.

         Beyler, muhaliflerin, Meclis'te ordu aleyhine başlattıkları hava sürüyordu. Sürekli ve ateşli bir biçimde ordunun taarruz yeteneği olmadığından ve artık konuyu siyasal önlemlerle bir çözüme bağlayarak sonuçlandırmanın kaçınılmaz olduğundan etkili bir biçimde söz ediyorlardı.

 

<< Geri                                                                                                                                                                                 İleri >>