Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları >> Söylev (Nutuk) - 14) Lozan Barış Konferansı ve Sultanlığın Kaldırılmasına İlişkin Gelişmeler, Halifelik Konusu

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

          14) Lozan Barış Konferansı ve Sultanlığın Kaldırılmasına İlişkin Gelişmeler, Halifelik Konusu :

         Barış Konferansı'na Göndereceğimiz Delegeler

         Refet Paşa'ya görev verilmesi, daha sonra, Ankara'dan Bursa'ya gitmem sırasında oldu.

         Beyler, İzmir'den Ankara'ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu'nda, Meclis'te ve komisyonlarda Barış Konferansı'na gönderilebilecek delegeler heyeti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler heyetinin doğal üyeleri gibi görülüyordu. Ben, bu konuda daha kesin bir görüş ve kararımı saptamamıştım. Ancak Rauf Bey'in başkanlığı altındaki bir heyetin bizim için yaşamsal önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamıyordum. Rauf Bey'in de kendisini zayıf görmekte olduğunu seziyordum. Danışman olarak İsmet Paşa'nın yanına verilmesini önerdi. Bu öneriyle ilgili görüşümü belirtirken, "İsmet Paşa'dan danışman olarak elde edilecek yarar sınırlıdır. İsmet Paşa başkan olursa kendisinden azami ölçüde yararlanılabileceğine ben de inanıyorum." dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra Rauf Bey, delegeler heyetine kimlerin gireceği konusundaki türlü çalışmalarını sürdürdüler. Ben buna önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona ermişti. İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa'da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa'ya gittim.

         İsmet Paşa'nın Dışişleri Bakanlığı'na ve Delegeler Heyeti Başkanlığına Seçilmesi

         Bursa'ya giderken yanımda Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa vardı. Doğuda aleyhindeki çeşitli tepki ve gösteriler dolayısıyla görev yapma olanağını bulamadığından Ankara'ya gelmeye mecbur olan Kazım Karabekir Paşa ile İstanbul'da kendisine görev vermek üzere Refet Paşa'yı da birlikte götürdüm. Bursa'da kaldığım günlerde, Refet Paşa'yı, bilindiği gibi İstanbul'a gönderdim. İsmet Paşa'nın da mevcut bunca bilgime karşın, delegeler heyetine başkanlık edip edemeyeceğini bir daha inceledim. Mudanya Konferansı'nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı olarak anlamaya çalıştım. İsmet Paşa'nın kendisine tasarımlarımla ilgili hiçbir sözcük söylemiyordum. Sonunda kararımı olumlu olarak verdim. İsmet Paşa'nın Delegeler Heyeti Başkanı olabilmesi için daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli olarak yazdığım bir şifreli telgrafta kendisinin Dışişleri Bakanlığı'ndan çekilmesini ve yerine İsmet Paşa'nın seçilmesini, bizzat yardımcı olmasını rica ettim. Ankara'dan hareket etmeden önce, Yusuf Kemal Bey, bana, Delegeler Heyeti Başkanlığını en iyi İsmet Paşa'nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey'den, kendisine bildirdiğim ricamı yerinde bularak gereğini yerine getirmeye çalıştığını bildiren bir yanıt aldım.

         Lozan (Lausanne) Barış Konferansı'na Çağrı

         İşte ondan sonraydı ki İsmet Paşa'ya, bir oldubitti biçiminde Dışişleri Bakanı olacağını ve ondan sonra da Barış Konferansı'na Delegeler Heyeti Başkanı olarak gideceğini söyledim. Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu söyleyerek özür diledi. En sonunda önerimi buyruk sayarak boyun eğdi. Yine Ankara'ya döndüm. Bu sırada, İtilaf Devletleri'nce, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak olan Barış Konferansı'na davet edildik. İtilaf Devletleri, daha İstanbul'da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu.

         Sultanlığın Kaldırılması

         Bu birlikte çağrılma durumu, kişisel sultanlığın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten de 1 Kasım 1922 tarihli yasa gereğince, Halifelik ile Sultanlık birbirinden ayrıldı. İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten ulusal sultanlığın varlığı kabul edildi. Halifelik, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın bir süre daha bırakıldı.

         Beyler, bu konuda tutanaklara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun özel yönleriyle ilgili noktalar, belki yüce heyetinizi ilgilendirir düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım :

         Bilindiği gibi, Sultanlık ve Halifelik makamları ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir anımı anlatayım :

         1 Kasım 1922 tarihinden önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim sultanlığı kaldıracağım yolunda telaşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı. Rauf Bey, bir gün Meclis'teki odama gelerek benimle bazı önemli konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören'de Refet Paşa'nın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey'in önerisini kabul ettim. Fuat Paşa'nın da orada bulunmasına izin vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa'nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey'den dinlediklerimin özeti şuydu :

         Meclis, Sultanlık makamının belki de Halifeliğin ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu kaygısıyla üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan kuşku etmektedir. Bu bakımdan Meclis'e ve dolayısıyla ulus kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum.

         Rauf Bey'in Sultanlık ve Halifelik Konusundaki Düşüncesi

         Rauf Bey'den Sultanlık ve Halifelik konusundaki kanı ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği yanıtta şu açıklamalarda bulundu : Ben, dedi, Sultanlık ve Halifelik makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam. Padişah'a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığımsa terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde ulusu ve kamuoyunu elde tutmak zordur. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. O da Sultanlık ve Halifelik makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz.

         Rauf Bey'den sonra, karşımda oturan Refet Paşa'nın görüşünü sordum. Refet Paşa'dan aldığım yanıt şuydu : "Rauf Bey'in düşünce ve görüşlerinin tümüne katılırım. Gerçekten de bizde Padişahlıktan ve Halifelikten başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz."

         Ondan sonra, Fuat Paşa'nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa. Moskova'dan yeni döndüğünden durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye zaman bulamadığından söz ederek görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi.

         Ben, karşımdakilere kısaca şu yanıtı verdim : "Üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. Meclis'te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur.

         Rauf Bey, bu yanıtımdan memnun göründü. Ancak şu ya da bu biçimde bu konu çevresindeki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan konuşmalarımız, bütün gece, sabaha dek uzadı. Rauf Bey 'in bir şeyi sağlama bağlamak istediğini sezdim. Benim Halifelik ve Sultanlık ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat Meclis'e karşı söyletmek. Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis'e karşı söylemekte de bir sakınca görmediğimi bildirdim. Üstelik bu sözleri kurşun kalemle bir kağıt parçasına yazarak ertesi gün Meclis'te bir ilgiyle demeç biçiminde söyleyeceğimi vaat ettim. Bu vaadimi yerine de getirdim. Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey 'in başarısı olarak sayılmış ve kendisi takdir edilmiş.

         Meclis'te Sultanlığın Kaldırılması Görüşülürken Rauf Bey'e Verdiğim Rol

         Beyler, belki Rauf Bey, birtakım kimselerce, üzerine aldığı görevi yapmıştı. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihsel görevimin o güne ait evresini tamamlamıştım. Ancak genel görevimin buyurduğu asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa'nın telgrafları dolayısıyla Sultanlığı Halifelikten ayırmaya ve önce Sultanlığı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de derhal Rauf Bey'i Meclis'teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey'in, Refet Paşa'nın evinde sabahlara dek dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak ayakta, kendisinden şu istekte bulundum :

         "Halifelik ve Sultanlığı birbirinden ayırarak Sultanlığı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!"

         Rauf Bey'le bundan başka bir tek sözcük konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı amaçla çağırmış olduğum Kazım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı biçimde konuşmasını rica ettim.

         Beyler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey, kürsüden bir iki kez konuştu ve üstelik Sultanlığın kaldırıldığı günün bayram olarak kabul edilmesi önerisini de ortaya attı.

         Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah'a bağlılığı borç bildiğinden, Sultanlık makamı yerine başka nitelikte bir makamın getirilmesine çalışmanın felakete ve büyük acılara yol açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve Sultanlığın kaldırılması için Meclis'te bir konuşma yapmasını önermem karşısında ne düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir. Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş miydi? Yoksa bu görüşlerinde aslında içten değil miydi? Bu iki noktayı birbirinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür.

         Beyler, böyle kuşkulu bir yargıda bulunmaya girişmektense durumun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı evreleri, işlemleri ve tartışıları yüksek heyetinize anımsatmayı yeğlerim.

         Lozan Barış Konferansı'na Tevfik Paşa ve Arkadaşları da Katılmak İstiyordu

         Daha önce bilginize sunmuştum ki Sultanlığın kaldırılması, Lozan Konferansı'na İstanbul'dan da bir delegeler heyetinin çağrılması ve İstanbul'un, yani Vahdettin, Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da, böyle bir daveti Türk ulusunun büyük emeklerle, fedakarlıklarla elde ettiği kazançları küçültmek, belki de anlamsız kılmak pahasına da olsa, kabul etmelerinden ileri gelmişti. Tevfik Paşa, önce bana bir telgraf çekti. 17 Ekim 1922 tarihli bu telgrafta, Tevfik Paşa, kazanılan zaferin, bundan böyle İstanbul ile Ankara arasında anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış ve ulusal birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu. Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki "Ülkede düşman kalmadı. Bu durumda padişah yerinde, hükümet onun yanında; ulusa düşen de bu makamların vereceği buyruklara uymaktır. Böyle olunca da, elbette birliğe engel bir şey kalmamış olur." Yalnız, Tevfik Paşa Ankara'dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansı'na İstanbul ile Ankara'nın birlikte davet edilmiş olması dolayısıyla daha önce benden çok gizli talimat almış bir kimsenin elden gelen hızla İstanbul'a gönderilmesini sağlamaktı. Tevfik Paşa'ya verilmek üzere, İstanbul'da Hamit Bey'e çektiğim telgrafla Tevfik Paşa ve arkadaşlarının devletin siyasetini bulandırmaktan caymamalarının ne büyük bir sorumluluk doğuracağının açık bulunduğunu bildirdim. Ne yazık ki Hamit Bey, bu telgrafın aynen Tevfik Paşa'ya bildirilmesi gerektiğinde kararsızlığa düşmüş, bunu kendisine gönderilen talimat sanmış; bununla birlikte bu telgrafımda yazılanlar çerçevesinde Tevfik Paşa'ya üç gün içinde beş kez bildirimde bulunmuş; üstelik Tevfik Paşa ve çalışma arkadaşlarının konferansa delege göndermeleri için gazetelere, ajanslara, verilmesi gereken demecin esaslarını bildiren bir müsveddeyi bile kendilerine göndermiş.

         Çıkarlarını Kirli Bir Tahtın Çürümüş, Çökmüş Ayaklarına Sarılmakta Bulanlar

         Bütün çıkarlarını yalnız kirli bir tahtın çürümüş çökmüş ayaklarına sarılmakta gören, Tevfik Paşa ve benzeri Paşalardan kurulu Vahdettin Hükümeti'nin, gizli amaçlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa, bana çektiği telgrafa verilen yanıttan haberi olmadığını bildirdikten sonra doğrudan doğruya 29 Ekim 1922 tarihli telgrafıyla ve Sadrazam unvanıyla Meclis Başkanlığı'na başvurdu. Bu telgrafta yazılanlar, Osmanlı döneminin Tevfik Paşa'larına yaraşır bir biçimdeydi. Tevfik Paşa ve arkadaşları, bu telgraflarında, kazanılan başarının elde edilmesine hizmet ettiklerinden söz edecek kadar cesaret gösterebilmişlerdir.

         Beyler, gayri meşru olarak, Osmanlı Devlet'inin Hükümeti adını taşımak gafletinde bulunan Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulu son Osmanlı Hükümeti üzerinde daha fazla durmanın bir yararı yoktur. Sözü Meclis görüşmelerine getireceğim. Üzerinde durduğumuz konu dolayısıyla, Meclis'te 30 Ekim 1922 günü görüşmeler başladı. Birçok konuşmacı birçok şeyler söyledi. İstanbul'daki Osmanlı Hükümet'lerini ele aldılar. Ferit Paşa döneminden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların algıdan yoksun, vicdandan yoksun birtakım insanlar olduğunu belirterek bu adamlara gereken yasal işlemin yapılmasını istediler. "Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu kadar ahmakça önerilerde bulunan kimseler, gerçekten Babıali'nin tarihsel kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan kişilerdir." dediler. İstanbul'da hükümet adını ve kimliğini takınan adamların; Vatan Hainliği Yasası'na göre cezalandırılmalarını isteyen önergeler okundu.

         Beyler, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmış olduğunu, yeni bir Türkiye Devleti'nin doğduğunu, Anayasa gereğince egemenlik haklarının ulusa ait bulunduğunu ifade eden bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır. Bu önerge okunduktan sonra, ciddi olarak muhalif duruma geçenlerin başında iki kişi vardı. Bunlardan biri Mersin Milletvekili bulunan Salahattin Bey'dir. İkincisi, İzmir'de asılan Ziya Hurşit'tir. Bunlar Sultanlığın kaldırılmaması görüşünde olduklarını açıkça belirttiler.

         Osmanlı Sultanlığı'nın Kaldırılması Kararının Verildiği Gün, Anayasa, Şeriye ve Adliye Komisyonlarının Ortak Toplantısı

         Beyler, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı Sultanlığı'nın kaldırılmasının zorunlu olduğunu anlattım. 1 Kasım 1922 günü yapılan Meclis toplantısında, aynı konu uzun tartışılara uğradı. Meclis'te de geniş bir konuşma yapmak gereğini duydum. İslam ve Türk tarihinden örnekler vererek Halifelik ve Sultanlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik ve Sultanlık makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihi olaylara dayanarak açıkladım. Hülagü'nün Halife Mutasım'ı idam ettirerek yeryüzünde Halifeliğe fiilen son verdiğini ve 1517'de Mısır'ı alan Yavuz, unvanı halife olan bir sığınmacıya önem vermeseydi, Halifelik unvanının günümüze kadar miras kalmış bulunamayacağını anlattım. Bundan sonra bu konuyla ilgili önergeler üç komisyona, Anayasa, Şeriye ve Adliye Komisyonları'na gönderildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelip bizim güttüğümüz amaca göre konuyu çözümleyerek sonuca vardırması, elbette zordu. Durumu yakından ve bizzat izlemek gerekti.

         Karma Komisyon'a Anlattığım Gerçek

         Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığına Hoca Müfit Bey'i seçti. Konuyu görüşmeye başladılar. Şeriye Komisyonu'nda bulunan hocalar, Halifeliğin Sultanlıktan ayrılamayacağını, bilinen safsatalara dayanarak iddia ettiler. Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için serbestçe konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler. Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışıları dinliyorduk. Bu biçimdeki görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. Sonunda, karma komisyon başkanından söz istedim. Önümüzdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu konuşmayı yaptım :

         Efendim, dedim, egemenlik ve Sultanlık hiç kimse tarafından, hiç kimseye bilim gereğidir diye, görüşmek ve tartışmakla verilmez. Egemenlik, Sultanlık, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenlik ve sultanlığına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, egemenlik ve sultanlığını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, ulusa sultanlığını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız konusu değildir. Konu, zaten oldubitti durumuna gelmiş olan bir gerçeği yasayla belirtmekten ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis ve herkes konuyu doğal karşılarsa sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, yöntemine uygun olarak ifade edilecektir. Fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir. İşin bilim yönüne gelince, hocaların merak ve kaygıya kapılmalarına yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım, dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Bey, "Affedersiniz efendim," dedi. "Biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık." Konu karma komisyonca çözüme bağlanmıştı.

         Osmanlı Sultanlığı'nın Yıkılış ve Göçüş Merasiminin Son Evresi

         Yasa tasarısı hızla hazırlandı. O gün Meclis'in ikinci oturumunda okundu. Ad okunarak oya konması önerisine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, "Buna gerek yoktur. Ülke ve ulusun bağımsızlığını sonsuz olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis'in oy birliğiyle kabul edeceğini sanırım." "Oya!" sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve "Oybirliğiyle kabul edilmiştir." dedi. Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi : "Ben muhalifim!" Bu ses, "Söz yok." sesleriyle boğuldu. İşte Beyler, Osmanlı Sultanlığı'nın yıkılış ve göçüş merasiminin son evresi böyle geçmiştir.

         Hain Vahdettin Bir İngiliz Savaş Gemisiyle İstanbul'dan Kaçıyor

         17 Kasım 1922 tarihli resmi bir telgrafın ilk cümlesi şuydu :

         "Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır." Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Ancak telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan söz eden alt yanı da vardır. Aynı gün Meclis'te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli -ajanslarla yayınlanmış- bir bildiri suretini de tutanaklardan bir kez daha okuyalım :

         17.11.1922.

         Mektup Sureti :

         Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmi bildiride açıklandığı gibi, Zâtışâhâne, İngiltere'nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan ayrılmıştır.

Harrington
 

         Mektuba Ekli Bildiri Sureti :

         "Resmen bildirilir ki Zâtışâhâne, bugünkü durum karşısında özgürlük ve yaşamını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların Halifesi sıfatıyla İngiliz koruyuculuğunu ve aynı zamanda İstanbul'dan başka bir yere götürülmesini istemiştir. Zâtışâhâne'nin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye'deki İngiliz Kuvvetleri'nin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, Zâtışâhâne'yi almaya giderek bir İngiliz savaş gemisine kadar kendisine eşlik etmiş ve Zâtışâhâne, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sir De Brook (Sör Bruk) tarafından karşılanmıştır. İngiliz Olağanüstü Komiser Vekili Sir Newill Henderson, Zâtışâhâne'yi gemide ziyaret ederek Kral Beşinci George' a bildirilmek üzere isteklerini sormuştur."

         General Harrington'un Ulviye Sultan adında bir hanıma gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, hiçbir karşılık verilmemiş olduğu notuyla Refet Paşa'ya gönderilmiş. O da 25 Kasım 1922 tarihinde bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe sureti şudur :

         Sultan Hanımefendi Hazretleri,

         Şu sıralarda Malta'ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri'nden, ailesinin durumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen Cumartesi Yıldız'dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri'nin sağlık ve neşelerinin yerinde olduğunu öğrenmiş ve derhal Zâtışâhâne'ye arz etmiştim. Padişah Hazretleri'nin aileleri hakkında yeni bilgiler lütfederseniz onu da derhal Zâtışâhâne'ye sunmakla mutluluk duyarım. Zâtışâhâne'nin içinde bulundukları zorluklar dolayısıyla, en içten dileklerimi Kadınefendi Hazretleri'ne ve pek saygıdeğer ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin kabulünü rica ederim.

Harrington

         Beyler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir. Bundan başka, General Harrington'un, İstanbul'daki askeri memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de gereksiz bulurum.

         Soylu Bir Ulusu Utanılacak Bir Duruma Düşüren Sefil

         Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı yeğlerim. Sultanlığın atadan oğula geçmesi gibi sakat bir yöntemin sonucu olarak, büyük bir makam, görkemli bir unvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek, soylu bir ulusu nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği o zaman daha doğal biçimde anlaşılır.

         Gerçekten de hangi nedenle ve ne biçimde olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve yaşamını ulusu içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir yaratığın, bir dakika bile olsa bir ulusun başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki bu alçak, mirasına konduğu Sultanlık makamından ulusça atıldıktan sonra alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk ulusunun bu işte önce davranması elbette takdire değer.

         Aciz, adi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman ulusların tutsak olmaları koşuluna bağlıdır. Oysa dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca özgürlük ve bağımsızlığa simge olmuş bir ulusuz! Değersiz yaşamlarını iki buçuk gün daha çok ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin, ulusların birbirleriyle olan ilişkilerinde, kişilerin, özellikle bağlı bulundukları devlet ve ulusun zararına da olsa kişisel durumlarından ve kendi yaşamlarından başka bir şey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı biçimindeki bilinen gerçeği bir kez daha ortaya koymuş olduk. Uluslar arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yöntemine rağbet etme dönemine son vermek uygar dünyanın içten bir dileği olmalıdır.

         Abdülmecit Efendi'nin Büyük Millet Meclisi'nce Halife Seçilmesi

         Saygıdeğer Beyler, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce kaçak Halife'nin halifeliği kaldırıldı. Yerine. sonuncu halife olan Abdülmecit seçildi. Meclis'çe, yeni halife seçilmeden önce, seçilecek kişinin de Padişahlık sevda ve davasına katılarak herhangi bir yabancı devlete sığınması olasılığını ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bunun için İstanbul'da bulunan görevlimiz Refet Paşa'ya, Abdülmecit'le görüşerek ve üstelik elinden Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Halifelik ve Sultanlıkla ilgili kararını tümüyle benimsediğini bildiren bir belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır. 18 Kasım 1922 günü, İstanbul'da Refet Paşa'ya bir şifreli telgrafla verdiğim talimatta başlıca şu noktaları belirtmiştim : "Abdülmecit, Müslümanların Halifesi unvanını kullanacaktır. Bu unvana başka bir sıfat ve sözcük eklenmeyecektir. İslam dünyasına duyurulmak üzere hazırlayacağı bir bildiriyi, sizin aracılığınızla önce bize, şifre olarak bildirecektir. Bu bildiri, onaylandıktan sonra yine şifreyle ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayınlanacaktır. Bu bildiri metninde başlıca şu noktalar yer alacaktır :

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kendisini Halifeliğe seçmesinden dolayı memnun olduğu açıkça söylenecektir.

b) Vahdettin hareket tarzı ayrıntılı olarak ele alınıp kötülenecektir.

c) Anayasa'nın 10. maddesine kadar olan hükümleri, uygun bir biçimde açıklanarak ve önemli olan ifadeleri olduğu gibi yinelenerek Türkiye Devleti'nin, Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükümeti'nin kendine özgü niteliğinin ve yönetim biçiminin Türk halkı ve bütün İslam dünyası için en yararlı ve en uygun yönetim biçimi olduğu belirtilip saptanacaktır.

d) Türkiye ulusal halk hükümetinin geçmişteki hizmetlerinden ve yararlı çalışmalarından övücü bir dille söz edilecektir.

e) Bu bildiride, belirtilen noktalar dışında, siyasal sayılabilecek bir nokta ve düşünce söz konusu edilmeyecektir.

         19 Kasım 1922 tarihli açık bir telgrafla da, Abdülmecit'e : "Türkiye Devleti'nin egemenliğini kayıtsız şartsız ulusal veren Anayasa gereğince, yürütme gücü ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, ulusun tek ve gerçek temsilcilerinden kurulu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Kasım 1922 tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği gerekçe ve ilkeler çerçevesinde ve Yüce Meclis'in 18 Kasım 1922 tarihli oturumunda Halifeliğe seçilmiş olduğunu bildirdim.

         19 Kasım 1922 tarihli bir şifreli telgrafla Refet Paşa, çektiğimiz telgraflara yanıt veriyordu. Abdülmecit Efendi : "İmzasının üstünde Müslümanların Halifesi ve Hadimü'1-Haremeyn unvanlarının bulunmasının ve Cuma selamlığında hilât giymesinin ve Fatih'inki gibi bir sarık sarınmasının olanaklı ve uygun olacağı görüşünü ileri sürmüş. İslam dünyasına yayınlayacağı bildiri metninde, Vahdettin'e ilişkin bir şey söylemeyeceğini bildirmiş. Bildiri İstanbul gazetelerinde yayınlanırken Türkçesiyle birlikte Arapçaya çevrilmesi ve metninin de yayınlatılması görüşünü ortaya atmış. Refet Paşa' ya, 20 Kasım 1922 günü makine başında verdiğim yanıtta, "Müslümanların Halifesi unvanıyla birlikte "Hadimü'1-Haremeyni'ş-şerifeyn" unvanının kullanılmasını da uygun bulduğumu söyledim. Cuma töreninde Fatih'in giysisini girmesini uygunsuz buldum. Redingot ya da istanbulin giyebileceğini, askeri üniformanın elbette söz konusu olamayacağını bildirdim. Yayınlanacak bildiride, Vahdettin'in adı söylenmeden eski Halifenin manevi kişiliğinin ve zamanında düşülen kötü durumun dile getirilmesinin gerekli olduğunu bildirdim.

         Abdülmecit, Babasının Adı Dolayısıyla da Olsa "Han" Unvanından Vazgeçemiyor

         Refet Paşa'dan, 20 Kasım 1922'de aldığım şifreli telgrafın birinci maddesinde, Refet Paşa diyordu ki, Abdülmecit Efendi'nin 29 Rebiülevvel tarihli yazısının altında "Halife-i Resulullah Hadimü'1-Haremeyni'ş-Şerifeyn" unvanının altında "Abdülmecid Bin Abdülaziz Han" imzası kullanılmıştır.

         Beyler, yaptığımız uyarıyı iyi karşıladığını bildirmiş olan Abdülmecit, "Müslümanların Halifesi" yerine "Halife-i Resuılullah" ve babasının adı dolayısıyla "Han" unvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşünceler ileri sürdükten sonra da Vahdettin'le ilgili demeçten caydığını, çünkü başkasının kötü işlerini dile getirmek biçiminde bile olsa bu türlü demeçlerin kendi ilke ve kişiliğine ağır geleceğinin açık olduğunu bildirmiş. Bu nokta telgrafın ikinci maddesinde yer almıştı. Telgrafın üçüncü maddesi, benim Meclis Başkanı sıfatıyla kendisine, Halifeliğe seçildiğini bildiren telgrafıma yazdığı yanıt niteliğindeydi. Bu yanıtta "Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne" diye doğrudan doğruya şahsıma hitap eden bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, İslam dünyasına duyuracağı bildiri sureti vardı. Bu bildirinin yazıldığı İstanbul'un "Darü'1-Hilafetü'1-Aliyye" olduğu da özenle belirtilmişti. 21 Kasım 1922 tarihli bir telgrafta : "Halife-i Resulullah yerine daha önce de bildirdiğimiz gibi Müslümanların Halifesi denilecektir." dedik. Kendisine, Halife seçildiğini bildiren telgrafımıza vereceği yanıtın şahsıma değil Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na yazılmasını anımsattık. Yazılarında siyasal ve genel konularla ilgili sözcüklerin bulunduğunu, bunlardan kaçınılması gerektiğini bildirdik.

         Beyler, önemsiz ayrıntılar gibi sayılması pek olanaklı olan bu açıklamalarımla işaret etmek istediğim asıl nokta şudur : Ben, kişi egemenliğine dayanan Sultanlığın kaldırılmasından sonra, başka unvanla, aynı nitelikle bir makamdan ibaret olması gereken Halifeliğin de ortadan kaldırılmış olduğunu kabul ediyordum. Bunun, elverişli bir zaman ve fırsatta açıklanmasını doğal buluyordum. Halife seçilen Abdülmecit Efendi'nin bu gerçekten büsbütün habersiz olduğu iddia edilemez. Özellikle, kendisinin Halife unvanıyla Sultanlık sürmesinin olanak ve koşullarını hazırlayıp sağlayabileceklerini hayal edenlerin varlığı düşünülürse, Abdülmecit'in ve tabii yandaşlarının saf ve gafil oldukları sanısına kapılmak hiç de doğru olamazdı.

         Halife Olacak Kişinin Sıfat ve Yetkisi Ne Olacaktı?

         Şimdi, istek buyurursanız, Halife seçimi dolayısıyla Meclis'in 18 Kasım 1922 günkü gizli oturumlarında geçen görüşmelerle ilgili kısa bir bilgi vereyim :

         Meclis'te konuyu pek ciddi ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hocalar, kendi uzmanlıklarıyla ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler. Bir halife kaçmış... Onu makamından indirmek ve yenisini seçmek... Sonra, yenisini İstanbul'da bırakmayıp Ankara'ya getirmek... Ulusun ve devletin yakından başına geçirmek... Kısacası, Halife'nin kaçması yüzünden Türkiye'de ve bütün İslam dünyasında karışıklık çıkmış ya da çıkacakmış. Onun için önlemler alınmalıymış.. biçiminde düşünceler, kaygılar ortaya atılıyordu. Bazı konuşmacılar da Halife olacak kişinin sıfat ve yetkisinin ne olacağını belirlemek gereğinden söz ediyorlardı. Görüşme ve tartışmalara ben de katıldım. Konuşmalarımın çoğu, ileri sürülen düşüncelere yanıt niteliğindeydi. Söylediklerimin özü şu cümlelerde toplanıyordu :

         "Bu konu fazlasıyla tartışılıp değerlendirilebilir. Ancak tartışma ve değerlendirmelerde ne kadar ileri gidersek konuyu çözüme bağlamakta da o kadar zorluk ve gecikmelere uğrarız. Yalnız, şu noktaya hepinizin dikkatini çekerim. Bu Meclis, Türk halkının Meclisidir. Bu Meclis'in sıfat ve yetkileri yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk yurdunun varlığı ve kaderiyle ilgili ve onlar üzerinde etki yapabilir. Meclisimiz, kendi kendine bütün İslam dünyasını içine alan bir güç ve erke sahip olamaz  Beyler! Türk ulusu ve onun temsilcilerinden kurulmuş bulunan Meclis'imiz kendi varlığını, Halife unvanını taşıyan ya da taşıyacak olan bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir. Beyler! Bundan dolayı İslam dünyasında karışıklık varmış ya da olacakmış. Bunların tümü anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor."

         Bu sözüme itiraz eden bir kişiye yanıt verdim ve açıkça dedim ki : "Sen yalan söyleyebilirsin, yaratılışın buna elverişlidir!"

         Beyler, ortalığı gürültüye vermenin gereği olmadığını açıkladıktan sonra, dedim ki : "Bizim dünya gözündeki en büyük güç ve erkimiz, yeni biçim ve niteliğimizdir. Halifelik makamı tutsaklık altında olabilir. Halife unvanını taşıyanlar, yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve Halifeler el ele verip her şeyi yapabilecek bir işbirliğine girişebilirler. Ancak yeni Türkiye'nin yönetim biçimini, politikasını ve gücünü hiç bir biçimde sarsamazlar .

         Türk Ulusu Kayıtsız ve Şartsız Egemenliğine Sahiptir

         Türk ulusunun kayıtsız ve şartsız egemenliğine sahip olduğunu bir kez daha ve kesinlikle yineliyorum. Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık kabul etmez. Unvanı ister Halife ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu ulusun kaderine ortak çıkamaz. Ulus buna kesinlikle izin veremez. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun içindir ki kaçmış olan Halife'nin Halifeliğine son verip yenisini seçmek ve bu konuyla ilgili bütün işlemlerde belirttiğim görüşler çerçevesinde hareket etmek zorunludur. Başka türlüsüne kesinlikle olanak yoktur.

         Saygıdeğer Beyler, biraz tartışılı ve gürültülü olmakla birlikte, yapılacak işlem üzerinde Meclis'te çoğunlukla görüş birliği sağlandı. Ondan sonraki sonuç da yüksek malumunuzdur.

         Sultanlığın kaldırılması üzerine, İstanbul'da hükümet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşa'larla arkadaşlarının Saray'a istifalarını nasıl verdiklerinden İstanbul'un yönetimini düzene sokmak için verdiğimiz talimat ve buyruklardan da söz ederek yüksek heyetinizi yormayı yararlı bulmuyorum.

         Lozan Barış Konferansı

         Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti'ni İsmet Paşa Hazretleri temsil etti. Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşa'nın başkanlığındaki delegeler heyetini oluşturuyordu. Heyetimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan'a gitmek üzere Ankara' dan ayrıldı.

         Beyler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay süren Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur.

         Bir süre Ankara'da Lozan Konferansı görüşmelerini izledim. Görüşmeler hararetli ve tartışılı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek doğal buluyordum. Çünkü, Lozan barış masasında ele alınan konular yalnız üç dört yıllık yeni döneme ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların içinden çıkmak, elbette o kadar basit ve kolay olmayacaktı.

         Beyler, bilindiği üzere yeni Türk Devleti'nin yerini aldığı Osmanlı Devleti, Uhud-ı Atîka adı altında birtakım ticari ayrıcalıkların tutsağıydı. Hıristiyan halkın pek çok hak ve ayrıcalıkları vardı. Osmanlı Devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı. Osmanlı yurttaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili önlemler alması olanaklı değildi. Osmanlı Devleti, kendini kuran temel ögenin, Türk ulusunun, insanca yaşamasını sağlayacak önlemleri almak bakımından da engellenmişti. Ülkeyi bayındırlaştıramaz, demiryolu yaptıramazdı. Üstelik okul yaptırmakta bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı. Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yakınları debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için ülke ve ulusun bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka ulusun her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin saygınlık ve onurunu ayaklar altına almak suretiyle pek çok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde "batkın" sayılmıştı.

         Osmanlı Devleti'nin Dünya Gözünde Hiçbir Değeri Kalmamıştı

         Beyler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti'nin dünya gözünde hiçbir değeri, erdemi ve saygınlığı kalmamıştı. Devletlerarası hukukun dışında tutulmuş, sanki, korunmaya muhtaç bir duruma gelmiş gibi kabul ediliyordu. Geçmişteki hoşgörürlüğün ve yapılan yanlışların sorumlusu biz olmadığımıza göre, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da, dünyayla karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Ulusu ve ülkeyi gerçek bağımsızlık ve egemenliğine sahip kılmak için bu güçlüğe ve fedakarlığa da katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti. Ben, mutlaka olumlu bir sonuç alınacağından emindim. Türk ulusunun varlığı için, bağımsızlığı için, egemenliği için ne pahasına olursa olsun elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu hakların dünyaca tanınacağından asla kuşkum yoktu. Çünkü gerçekte bu haklar, güçle, liyakatle, eylemsel ve maddi olarak elde edilmişti. Konferans masasında istediğimiz, zaten elde edilmiş olan bu hakların yöntemince ifade edilip onaylanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz, açık ve doğal haklarımızdı. Bundan başka, haklarımızı kazanmak ve korumak için erkimiz de vardı; gücümüz de yeterliydi. En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız ulusal egemenliğimizi kavramış, onu fiilen halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen kanıtlamış olmamızdı. İşte bu düşüncelerle, konferansın gidişini soğukkanlılıkla izliyor ve ortaya çıkan tersliklere gereğinden çok önem vermiyordum.

         Halkın İçinde Bulunduğu Ruhsal Durumu, Düşünce Eğilimlerini Bir Daha İncelemek İçin Halkla Yakından Bağlantıya Geçmek

         Beyler, Sultanlığın kaldırılması ve Halifelik makamının yetkisiz kalışı üzerine halkla yakından temasa geçmek, halkın içinde bulunduğu ruhsal durumu, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek önem kazanıyordu. Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'ni siyasal bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış gerçekleşince dernek örgütümüzün, siyasal bir partiye dönüşmesini gerekli buluyordum. Bu konuda da doğrudan doğruya halkla görüşüp konuşmayı yararlı sayıyordum. Zaferden sonra eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından görmek istiyordum. İşte bu amaçlarla Batı Anadolu'da bir gezi yapmak üzere, 14 Aralık 1923 tarihinde, Ankara'dan hareket ettim. Eskişehir'den başlayarak, İzmit, Bursa, İzmir ve Balıkesir'de, halkı uygun yerlerde toplayarak uzun söyleşilerde bulundum. Halkın bana, diledikleri gibi serbestçe sorular sormasını istedim. Sorulan sorulara yanıt olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konferanslar verdim.

         Saygıdeğer Beyler, hemen her yerde halkın anlamak istediği hususlardan dikkati çeken noktalar şunlardı :

         Lozan Konferansı ve sonucu, ulusal egemenlik ve Halifelik makamı, bunların durumları ve ilişkileri, bir de kurmak niyetinde olduğum anlaşılan siyasal parti... Lozan Konferansı görüşmelerini, her yerde, özetleyerek olduğu gibi anlatıyordum. Olumlu sonuç alınacağına ilişkin inancımı da belirterek ulusun kaygısını gidermeye çalışıyordum.

         Ulusal Egemenlikle Halifelik Makamının Durumları ile İlişkileri

         Halkın, ulusal egemenlik ve Halifelik makamının durumlarıyla bunların ilişkileri konusunda merak ve kaygıya kapılmakta hakkı vardı. Çünkü Meclis, 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, kişi egemenliğine dayanan devlet biçiminin 16 Mart 1920 tarihinden başlayarak ve sonsuza dek tarihe karıştığını ilan ettikten sonra, birtakım Şükrü Hocalar Müslüman kamuoyu tereddüt ve üzüntülere düşmüştür diyerek hareket ve etkinliğe geçtiler. Bunlar, "Halifelik demek hükümet demektir. Halifeliğin hak ve görevlerine son vermek hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde değildir." davasını ortaya atmışlardı. Meclis'in, ulusun ortadan kaldırdığı kişi sultanlığını, Halifelik makamında sürdürmek ve Padişah'ın yerine Halife'yi geçirmek sevdasına düşmüşlerdi. Gerçekten de gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü imzasıyla İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adıyla bir broşür yayımladı. Bu broşürün, Ankara'da 15 Ocak 1923 tarihinde yayımlandığı ve bütün milletvekillerine dağıtıldığı bana İzmit'te bildirildi. Broşürün üzerine yalnızca 1339 (1923) yılı yazılmıştı. Ancak, broşürün daha ben Ankara'dayken hazırlanıp bastırıldığı ve benim Ankara'dan ayrılış tarihim olan 14 Ocak 1923 gününün ertesinde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştı. Şükrü Hoca ve arkadaşları, "Halife Meclis'in, Meclis Halife'nindir." safsatasıyla, Millet Meclisi'ni Halife'nin danışma kurulu ve Halife'yi Meclis'in, dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve benimsetmek istemişlerdir.

         Halife Olan Kişiyi Umutlandıracak Bağlılık Gösterileri

         Beyler, Halife bulunan kişiyi umutlandıracak bazı bağlılık gösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileriyse bizim dışardan tahmin ettiklerimizden daha çokmuş. Bu konuda bir fikir vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya'da görevli memurumuz ve temsilcimiz olan Refet Paşa'nın, o günlerde, Halife'ye Konya adındaki bir atı sunması dolayısıyla kendi kardeşi ve aynı zamanda yaveri Rıfat Bey'e yazdığı bir şifreli telgraf ile bu telgrafa Halife'nin başyaveri aracılığıyla verdiği yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım :

         Şifre, Rıfat Bey'e,

         5.1.1923.

        Konya'yı Halife Hazretleri'ne sunmak için getirmiştim. Yalnız şimdi ne durumda olduğunu görmedim. Cesaret edemiyorum. İstanbul'da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığım için Halife Hazretleri'nin başyaverlerinden de hayvan satın alınması hususunda acele etmemelerini rica etmiştim. Hayvanın Halife Hazretleri'nce beğenilmesini Tanrı'nın bir lütfü sayıyorum. Büyük bir cüretlilik olacağını bilmekle birlikte, Kurtuluş Savaşı'nın tarihsel bir anısı olduğu için, eski, bağlı bir askerin gaza andacı olarak sunduğu Konya'nın Halife Hazretleri'nce lütfen kabulünü ve Halife Hazretleri'nin en içten gelen bağlılık duygularıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretleri'ne duyurulmasına aracı olmalarını Başyaver Şekip Bey'den rica ederim. Konya'yı ve bu şifreyi Şekip Bey'e hemen teslim ediniz.

Refet

         7.1.1923.

         Trakya Olağanüstü Temsilcisi Refet Paşa Hazretleri'ne,

         Saygıyla arz ederim : Pek sayın kardeşiniz Rıfat Bey'in teslim ettiği yüce şahsınızdan gelen telgrafı Halife Hazretleri Efendimiz'e arz ettim. Peygamber vekili olan Halife Hazretleri, gerek bir kez daha ifade buyurulan içten bağlılık duygularından gerek kendilerine sunulan Konya adındaki hayvandan dolayı pek hoşnut ve müteşekkir kaldılar. Aziz yurdumuzun bağımsızlığını korumak gibi pek kutsal ve yüce bir hedefin elde edilmesine çalışan büyük simalar arasında seçkin bir yeri olan sizin de yiğitlik ve fedakarlık gösterdikleri er meydanlarından birinin adıyla anılan bu sevimli ve güzel ata sahip olmakla kıvanç duydular. Yüce Cebrail, evrenin onuru Peygamberimiz Hazretleri'ne peygamberliği bildirdiği gibi, zâtıdevletiniz de Halife Hazretleri'ne Peygamberin vekili olduğunu bildirdiğinizden dolayı, siz, kendilerine bütün ömürlerinin en mutlu ve kutsal bir olayını her zaman anımsatacaktır. Sizin bu aziz anıya karışmış olmanız dolayısıyla, sık sık ve içten gelen bir sevgiyle anımsanacağınız zaten belliyken bir de her gün alışıldığı üzere tatlı sabah rüzgarı gidişli bu ata binildikçe, sizin değerli anınız yeniden anılacak ve canlanacaktır. Şu satırlarla, Halife Efendimiz'in gerçekten tertemiz ve değerbilir duygularına ne dereceye kadar çevirmen olabildiğimi kestiremem. Bunu başaramadıysam yetersizliğimi, zatıdevletlerine, Halife Hazretleri'nin bizzat göstermiş ve ifade buyurmuş oldukları babaca sevgi ve okşayışlar daha önceden gidermiştir, kanısıyla avunmaktayım. Bu vesileyle ve sonuç olarak size, Tanrı'nın gölgesi ve Peygamber'in vekili Halife Hazretleri'nin özel selamlarını ve iyilik dualarını bildirmek ve muştulamakla onur duyar, üstün saygılarımın lütfen kabulünü rica ederim, efendim hazretleri.

Başyaver Şekip Hakkı

         (Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini, biz ancak Halifeliğin kaldırılmasından ve Halife'nin soyundan gelen kimselerin ülkeden çıkarılmasından sonra rastlantı eseri olarak öğrenebildik.)

         Din Oyunu Aktörleri Halife'yi Bütün İslam Dünyasına Hükümdar Yapmak İstiyorlardı

         Şunu arz etmeliyim ki, Şükrü Hoca'yla onu ve imzasını ileri süren politikacılar, Sultan ya da Padişah unvanını taşıyan bir hükümdar yerine, unvanı Halife olan bir hükümdar koyarak konuşmuşlar ve savlarda bulunmuşlardı. Yalnız şu farkla ki herhangi bir ülke ve ulusun hükümdarı yerine, dünyanın dört bucağında kitleler halinde yaşayan, türlü türlü ırktan üç yüz milyonluk bir topluluğa hüküm yürüten bir hükümdardan, onun görev ve yetkilerinden söz etmişlerdi. Bu, bütün İslam dünyasına egemen olacak büyük hükümdarın eline, güç olarak, üç yüz milyon Muhammet ümmetinden yalnız on on beş milyon Türk halkını lütfetmişlerdi. Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki bütün Müslümanların işlerini yönetecek, dünya işleriyle ilgili hükümlerden, onların çıkarlarına en uygun olanları hakkında karar verecekti. Bütün Müslümanların haklarını savunacak, onların işlerine ve sorunlarına etkili bir azim ve iradeyle sahip çıkacaktı. Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki üç yüz milyon Müslüman arasında, adaleti sürekli olarak ayakta tutacak yurttaş haklarını gözetecek, güvenlik ve huzur bozucu olaylara engel olacak, Müslümanlara başka dinlere bağlı olanlardan gelmesi olası saldırıları önleyecekti. İslam topluluğunun güven içinde yaşamasını, gelişip kalkınmasını sağlayıcı çareleri hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.

         Saygıdeğer Beyler, bu kadar kara cahil, dünya koşullarından ve gerçeklerden bu denli habersiz Şükrü Hoca ve benzerlerinin ulusumuzu kandırmak için, İslami hükümler diye yayınladıkları safsataların, gerçekte yinelenecek bir değeri yoktur. Ancak bunca yüzyıllar boyunca olduğu gibi bugün de ulusların cahilliğinden ve bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasal ve kişisel amaçla çıkar sağlamak için, dini alet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanların ülke içinde de dışında da var oluşu, ne yazık ki, daha bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. İnsanlık dünyasında, din konusundaki uzmanlık ve derin bilgi, her türlü hurafelerden arınarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya dek din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır. Şükrü Hoca'ların ne kadar anlamsız, mantıksız ve uygulanabilirlikten yoksun düşünce ve hükümler savurduklarını anlamamak için cidden bu Hoca gibi, "Allahlık" denilen yaratıklardan olmak, gerektir. Onların dediği gibi, Halifenin ve Halifeliğin yetkesi, bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olmak gerekince, bütün varlığını ve güç kaynaklarını yalnız Halifenin buyruk ve yasaklarına bırakmakla Türk halkının omuzlarına bindirilecek yükün ne kadar ağır olacağını insaf edip düşünmek gerekmez miydi? Onların ileri sürdükleri gerekçe ve hükümlere göre, Halife adını taşıyan hükümdar; Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın dört köşesindeki İslâmların ve İslâm memleketlerinin işlerinde yetki sahibi olacaktı.Bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğu bilinmektedir. İslam topluluklarının başka başka amaçlarla birbirinden ayrıldıkları; Emevilerin Endülüs'te, Alevilerin Kuzey Afrika'da, Fatımilerin Mısır'da, Abbasi'lerin Bağdat'ta birer Halifelik yani Sultanlık kurdukları; üstelik Endülüs'te her bin kişilik bir topluluğun bir Halifesi ile bir minberi olduğu, Hoca Şükrü imzalı broşürde de belirtilmiştir. Bu tarihsel gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen tümü yabancı devletlerin yönetimi altında bulunan ya da bağımsız olan Müslüman uluslara ve devletlere Halife adı altında bir hükümdar belirlemek akıl ve gerçekle bağdaştırılabilir miydi? Üstelik, böyle bir hükümdarın konumunu korumak için, bir avuç Türkiye halkını o hükümdarın buyruğuna vermek, onu yok etmek için uygulanagelen önlemlerin en etkilisi olmaz mıydı? Halifenin görevi ruhsal değildir, Halifeliğin temeli maddi iktidar ve hükümet gücüdür, diyenlerin Halifeliğin devlet, Halifenin devlet başkanı olduğunu ifade edip kanıtlamaya çalıştıkları ve amaçlarının Halife unvanını taşıyan bir kişiyi Türkiye Devleti'nin başkanlığına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyordu.

         Saygıdeğer Beyler, Şükrü Hoca'nın ve siyasetçi arkadaşlarının, siyasal amaçlarını açıktan açığa ortaya koymayıp bunu bütün İslam dünyasına mal etmek istedikleri dinsel bir konu olarak ele almaları, Halifelik oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.

         Halifelik Konusunda Halkın Kuşku ve Kaygısını Gidermek İçin Yaptığım Açıklamalar

         Halifelik konusunda halkın kuşku ve kaygısını gidermek için her yerde, gerektiği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak belirttim ki ulusumuzun kurduğu yeni devletin yazgısına, işlerine, bağımsızlığına, unvanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştıramayız!

         "Ulusun kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuz olarak da koruyacaktır! Ulusa anlattım ki bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak göreviyle yükümlüymüş gibi hayal edilen bir Halifenin, görevini yerine getirebilmesi için Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, Halifenin buyruğuna bağlı tutulamaz. Ulus buna razı olamaz! Türk halkı bu kadar büyük bir sorumluluğu bu kadar mantıksız bir görevi üzerine alamaz. Ulusumuz, yüzyıllarca bu anlamsız ve boş görüşten hareket ettirildi. Ancak ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlatlarının sayısını biliyor musunuz?" dedim.

         "Suriye'yi, Irak'ı elden çıkarmamak için, Mısır'da barınabilmek için, Afrika'da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz?" dedim.

         Halife'ye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslam Dünyasının işlerinde söz ve yetki sahibi kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil onun sekiz, on katı nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerinden beklemelidirler! Yeni Türkiye'nin ve Yeni Türkiye halkının, artık, kendi varlık ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur. Başkalarına verilecek bir zerresi kalmamıştır." dedim.

         Bir başka noktayı da halka iyice açıklayabilmek için şunları söyledim : "Bir an için varsayalım ki (dedim); Türkiye söz konusu görevi kabul etsin. Bütün İslam dünyasını bir noktada birleştirerek yönetmek hedefinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pek iyi ancak uyruğumuz ve yönetimimiz altına almak istediğimiz uluslar, derlerse ki 'Bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Ancak biz, bağımsız kalmak istiyoruz. Bağımsızlık ve egemenliğimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz.' O zaman Türk halkının bütün bu çaba ve fedakarlığı yalnızca bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?

         Görülüyordu ki boş bir istek ve heves için, bir kuruntu ve hayal için Türk halkını mahvetmek istiyorlardı. Halifelik ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin temelinde yatan esas bundan ibaretti.

         Beyler, halka sordum : "Bir İslam devleti olan İran ve Afganistan, Halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı; tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü böyle bir yetki, devletinin bağımsızlığını, ulusunun egemenliğini ortadan kaldırır."

         Ulusa şunu da anımsattım ki, kendimizi dünyanın hakimi sanmak gafleti artık sürmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla ulusumuzu sürüklediğimiz felaketler yetişir! Bile bile aynı faciayı sürdüremeyiz.

         Beyler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayımlanan bir tarih betiği (kitabı) yazdı. Yapıtının son sayfaları, dünya tarihinin gelecekteki evresi başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef "Un Gouvernement Federal Mondial" yani, birleşik bir dünya devletidir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleriyle ilgili tasarımlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir yasanın egemenliği altında dünyamızın ne durumda bulunacağını hayal ediyor. Wells, "Bütün egemenlikler tek bir egemenlik içinde eritilmezse uluslukların üstünde bir güç ortaya çıkmazsa dünya mahvolacaktır." diyor ve "Gerçek devlet, çağdaş yaşam koşullarının bir zorunluluk durumuna getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz; hiç kuşku yoktur ki insanlar, kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır." görüşünü ileri sürüyor. İnsanlığın dayanışmasıyla ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerektiğinin doğru olarak bilinmediği ve saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devletince zorlukla temsil edilebileceği de bildiriliyor. Wells'in, "Avrupa ve Asya'nın felaketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki ulusların bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir, olabilir ki dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir." biçimindeki düşüncelerini de kaydedeyim.

         Beyler, bütün insanlığın deneyim, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budacılığı bir yana bırakarak kolaylaştırılmış ve herkes için anlaşılacak duruma konulmuş, saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye dek kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalet yuvasında yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekaları zehirleyen pislik tohumlarını yok etmeye karar vermesi türünden koşulların gerçekleşmesini gerektiren birleşik bir dünya devleti kurma hayalinin tatlı olduğunu inkar edecek değiliz. Bu tasarım ve hayale bir dereceye kadar benzeyen bir hayal, Halifelikçileri Panislamizm yandaşlarını -Türkiye'yi rahat bırakmaları koşuluyla- memnun etmek için bizde de betimlenmişti. Betimlenen kuram şuydu :

         Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve öbür anakaralarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve isteklerini kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman gerekli ve yararlı görürlerse çağın gereklerine uygun birtakım uzlaşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Kuşkusuz, her devletin, her toplumun birbirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız İslam devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve falan ve filan İslam devletleri arasında şu ya da bu ilişkiler kurulmuştur. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte hareket etmeyi sağlamak için, bütün İslam devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır. Birleşmiş olan İslam devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir, derlerse ve isterlerse işte o zaman, o birleşik İslam devletine Halifelik ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek kişiye de Halife unvanı verirler. Yoksa herhangi bir İslam devletinin, bir kişiye bütün İslam dünyasının işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur.

         Anayasa'da Düğüm Noktaları

         Beyler, Halifelik ve din konularıyla uğraşıldığı sıralarda, Anayasa'daki bir noktanın halkın ve özellikle aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik. Bu düğüm, yasada Cumhuriyet'in ilanından sonra da bırakıldığı gibi yasaya, düğüm oluşturacak ikinci bir noktanın bir daha sokulmuş olduğunu görenler şaşkınlıklarını gizlememişlerdi ve bugün de gizlememektedirler. Bu noktaları açıklayayım :

         20 Ocak 1921 tarihli Anayasa'nın 7'nci ve 21 Nisan 1924 tarihli Anayasa'nın 26'ıncı maddesi Büyük Millet Meclisi'nin görevlerinden söz eder. Maddenin başında, Meclis'in ilk görevi olmak üzere, şeriat hükümlerinin yürütülmesi yer alır. İşte bunun nasıl bir görev ve şeriat hükümlerinden kastın ne olduğunu anlamakta sıkıntı çekenler vardır. Çünkü sözü geçen maddede Büyük Millet Meclisi'nin, yasaları yapmak, değiştirmek, yorumlamak, yürürlükten kaldırmak v.b.. gibi belirtilen ve sayılan görevleri o kadar geniş kapsamlı ve açıktır ki şeriat hükümlerinin yürütülmesi diye ayrıca ve başlı başına bir kalıbın yer alması gereksiz sayılmaktadır. Çünkü şeriat demek yasa demektir. Şeriat hükümleri demek yasa hükümleri demekten başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü çağdaş hukuk anlayışıyla bağdaştırılamaz. Bu böyle olunca, şeriat hükümleri deyimiyle kastedilen anlam ve kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.

         Beyler, ilk Anayasa'yı hazırlayanlara bizzat başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz yasayla şeriat hükümleri ifadesinin bir ilgisi olmadığı anlatılmaya çok çalışıldı. Ancak bu ifadeye, kendi sanılarınca bambaşka anlam verenleri inandırmak olanaklı olmadı. İkinci nokta Beyler, yeni Anayasa'nın ikinci maddesinin başında yer alan "Türkiye Devleti'nin dini, İslam dinidir." cümlesidir. Bu cümle daha Anayasa'ya geçmeden çok önce, İzmit'te, İstanbul ve İzmit basın mensuplarıyla yaptığımız uzun bir görüşme ve söyleşi sırasında, karşımdakilerden birinin şu sorusuyla karşılaştım. Yeni hükümetin dini olacak mı? İtiraf edeyim ki böyle bir soruyla karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Nedeni pek kısa olması gereken yanıtın, o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemeyişimdir. Çünkü yurttaşları arasında çeşitli dinlere bağlı ögeler bulunan ve her dinden olanlara adaletli ve yansız davranmak, mahkemelerinde yurttaşları ve yabancıları için adaleti eşit ölçülerle uygulamakla yükümlü bulunan bir hükümet, düşünce ve vicdan özgürlüğüne saygılı olmak zorundadır. Hükümetin bu doğal sıfatının, kuşkulu yoruma yol açabilecek niteliklerle sınırlandırılması elbette doğru değildir. "Türkiye Devleti'nin resmi dili Türkçedir." dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükümetle olan resmi işlemlerde Türk Dili'nin geçerli olması gereğini herkes doğal bulur. Ancak "Türkiye Devleti'nin dini İslam dinidir." cümlesi aynı biçimde mi anlaşılacak ve kabul edilecektir? Bu elbette, açıklanmaya ve yorumlanmaya muhtaçtır.

         Beyler, karşımdaki gazetecinin sorusuna "Hükümetin dini olamaz!" diyemedim. Tersini söyledim. "Vardır efendim, İslam dinidir." dedim. Ancak hemen arkasından "İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır." cümlesiyle yanıtımı açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum. Demek istedim ki devlet, düşünce ve vicdana saygı göstermekle kayıtlı ve yükümlü olur. Karşımdaki gazeteci, verdiğim yanıtı akla yatkın bulmadı ki sorusunu şu biçimde yineledi : "Yani devlet bir dine bağlı kalacak mı?" "Kalacak mı, kalmayacak mı bilmem!" dedim. Konuyu kapatmak istedim. Ancak olanaklı olmadı. Bu durumda, denildi; herhangi bir konuda inançlarım ve düşüncelerim doğrultusunda bir fikir ortaya atmaktan hükümet beni engelleyecek ya da cezalandıracaktır. Oysa herkes kendi vicdanını susturmaya olanak görecek mi?

         O zaman iki şey düşündüm. Bir, "Yeni Türkiye Devleti'nde her yetişkin kişi dinini seçmekte serbest olmayacak mıdır?" sorusu. Öbürü, Hoca Şükrü'nün, bazı yüksek din arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi şeriat kitaplarında yer almış belirli ve değişmez İslami hükümleri yayınlayarak ne yazık ki yanıltıldığı görülen İslam kamuoyunu aydınlatmayı boynumuza borç bilip görev saydık girişinden sonra yer alan "İslam Halifesinin görevi, dinin buyruklarını korumak ve kollamakta Peygamberin yerini tutmaktır. Dinsel hükümler koymakta da yüce Peygamber'imizin vekilliğini yapmaktır." sözleri.

         Oysa Hoca'nın sözlerini uygulamaya kalkışmak ulusal egemenliği, vicdan özgürlüğünü kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, Hoca'nın bilgi dağarcığında, Yezitler zamanında yazdırılmış zorbalık yönetimine özgü formüller bulunmuyor muydu? Bu durumda, ne anlama geldiği ve ne kastedildiği artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış bulunan devlet ve hükümet kavramlarını ve ulus meclislerinin görevlerini din ve şeriat kılıklarına bürüyerek kim ve ne için aldatılacaktır?

         Gerçek bundan ibaret olmakla birlikte, o gün İzmit'te basın mensuplarıyla, bu konuda daha fazla görüşmekte yarar yoktu. Cumhuriyetin ilanından sonra da yeni Anayasa yapılırken, laik devlet ifadesinden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, yasanın ikinci maddesini anlamsız kılan bir ifadenin sokulmasına göz yumulmuştur. Yasanın gerek 2'nci ve gerek 26'ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti'nin ve Cumhuriyet yönetimimizin çağdaş kişiliğiyle bağdaşmayan ifadeler, inkılâp ve Cumhuriyet'in o gün için sakıncalı görmediği ödünlerdir. Ulus, bu fazlalıkları, Anayasa'mızdan ilk uygun zamanda kaldırmalıdır!

 

<< Geri                                                                                                                                                                                 İleri >>