![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Atatürk
>>
Yapıtları
>>
Söylev (Nutuk)
-
15) Halk Fırkası'nın Kurulma Çalışmaları, Lozan Barış Antlaşması ve Ardıl
Gelişmeler |
![]()
![]()
|
|
|
15) Halk Fırkası'nın Kurulma Çalışmaları, Lozan Barış Antlaşması ve Ardıl Gelişimler : Halk Fırkası'nı Kurma Girişimi Saygıdeğer Beyler, her yerde, siyasal parti kurma konusunda da halkla uzun söyleşiler yaptım. 7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını aracılığıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve Halk Fırkası (Partisi) adını taşıyan siyasal bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda bütün yurtseverlerin ve bilim adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum. Dokuz İlke ve Partimizin İlk Programı Gerek bazı kimselerden aldığım yazılı düşüncelerden ve gerek halkla yaptığım görüşmelerden çok yararlandım. Sonunda 8 Nisan 1923 tarihinde, görüşlerimi dokuz ilke olarak belirledim. İkinci Büyük Millet Meclisi'nin seçimi sırasında yayınlayarak duyurduğum bu program, partimizin kuruluşuna temel olmuştur. Bu program, bugüne dek ele alıp gerçekleştirdiğimiz bütün önemli hususları içine alıyordu. Bununla birlikte programa girmemiş önemli ve esaslı bazı konular da vardı. Örneğin, Cumhuriyet'in ilanı, Şeriye Vekilliği'nin, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi gibi... Bu konuları programa alarak cahil ve gericilerin bütün ulusu zamanından önce zehirlemeye fırsat bulmalarını uygun görmedim. Çünkü bunların zamanı gelince çözüme bağlanacağından ve ulusun sonuçtan memnun olacağından kesinlikle emindim. Yayınladığım programı, bir siyasal parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu. "Halk Fırkası'nın programı yoktur." dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri biçimde bir betik (kitap) değildi. Ancak temel ilkeleri içine alıyordu ve işlevseldi. Bizde uygulanması olanaksız düşünceleri, kuramsal birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir betik (kitap) yazabilirdik; öyle yapmadık. Ulusun maddi ve manevi alandaki yenileşmesi ve gelişmesi yolunda, söz ve kuram ile iş ve icraata önem vermeyi yeğledik. Bununla birlikte, "Egemenlik ulusundur.", "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin dışında hiçbir makam, ulusal yazgıya egemen olamaz.", "Bütün yasaların düzenlenmesinde, her türlü örgütte, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, ekonomi konularında, ulusal egemenlik esasları çerçevesinde hareket edilecektir." "Saltanat'ın kaldırılmasıyla ilgili karar, değişmez bir yasa hükmüdür." gibi bilinmesi gerekli önemli noktalar, mahkemelerde reform yapılacağı, bütün yasalarımızın, hukuk biliminin verilerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, vergide aşar yönteminin değiştirileceği, ulusal bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğinin sağlanmasına derhal girişileceği, fiili askerlik süresinin indirileceği, ülkenin bayındırlaştırılmasına çalışılacağı v.b. gibi önemli ve ivedi ihtiyaçlar, ilkeler dışında bırakılmamıştı. Barış konusundaki görüşümüzün de mali, ekonomik ve yönetimsel alandaki bağımsızlığımızı mutlaka sağlamak koşuluyla barışın gelmesine çalışmak olduğunu söyledik. Halifelik makamının bütün İslam dünyasına ait bir makam olabileceğine de işaret ettik. İlkeler, Halk Partisinin kuruluşu ve etkinlik göstermesi için yeterli oldu. Partinin adına, daha sonra Cumhuriyet sözcüğü de eklenerek, bilindiği gibi, Cumhuriyet Halk Fırkası adı verildi. Lozan Konferansı Görüşmeleri Kesildi Beyler, yine Lozan Konferansı'na değineceğim. Konferans 4 Şubat 1923 tarihinde kesildi. İki aya yakın bir süre süren görüşmelerin özeti olmak üzere, İtilaf Devletleri temsilcileri, delegeler heyetimize bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı anlam ve öz bakımından bağımsızlığımıza zarar veren koşulları içine alıyordu. Özellikle, adli, mali ve ekonomik konularla ilgili maddeleri çok ağırdı. Bunun için, bu tasarıyı kesinlikle reddetmek zorundaydık. Delegeler heyetimiz bu tasarıya karşılık bir mektup verdi. Bu mektupta özet olarak şunlar yer alıyordu : Üzerinde anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım. Gerçekten de Konferans'ta görüşme konusu olan birçok konudan bizce kabul edilebilecek durumda olanları vardı. Mektupta, "İkinci, üçüncü derecede olan konuları ayrıca inceleriz. İtilaf Devletleri, bu önerimizi kabul etmeyecek olurlarsa önerilerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır." da denilmiştir. Delegeler Heyeti'mizin önerisi dikkate alınmadı. Yalnız, konferansın yarıda kesilmesi, görüşmelerin ertelenmesi gibi gösterildi. Her devletin temsilcileri ülkelerine döndüğü gibi, bizim Delegeler Heyeti'miz de geri geldi. Ben de Batı Anadolu gezisinden dönüyordum. Meclis'teki Muhaliflerin Çeşitli Saldırı Hareketleri Meclis'teki muhaliflerin çeşitli biçimlerde ve başka başka konularda saldırı hazırlıklarında bulundukları yeni değildi. Geziye çıktığım tarihten bir gün sonra, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adlı broşürün ortaya çıktığını, bütün Meclis'in ve ulusun bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim. Bundan önce çevrilmek istenen bir dolap vardır ki daha ondan söz etmedim. Nedeni, 1922 Aralık ayı başlarında oynanmak istenen oyun, sonuçları itibariyle gezim boyunca da sürmüştü. İzin buyurursanız, bu konuyla ilgili olarak anılarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim : Saygıdeğer Beyler, üç milletvekili, milletvekili seçimi yasa tasarısında değişiklik yapılmasıyla ilgili bir önerge hazırlamışlar. Önergede nelerin yer aldığını öğrenmiştim. 2 Aralık 1922 günü, Meclis'in İkinci Başkanı Adnan Bey'in başkanlığında yapılan oturumunda, başkanlık kürsüsünden şöyle bir söz işitildi : "Efendim! Milletvekili Seçimi Yasası'nda değişiklik yapılmasıyla ilgili önerinin görüşülebileceği yolunda Tasarı Komisyonu'nun tutanağı var." Bu söz, "Okunsun!" sesleriyle karşılandı. İki milletvekili : "Önemlidir, okunmasını öneririz." diyerek genel havayı açığa vurdular. Başkan, "Beyler, bu önergenin okunmadan önce komisyona gönderilmesi yöntemdendir." dedi. Beni Yurttaşlık Hakkından Yoksun Bırakmak Önerisi Üzerine Mecliste Yaptığım Konuşma Beyler, meselenin ne olduğunu ve bu konuda Meclis'te yapılan görüşmeleri o güne ilişkin Tutanak Dergisi'nde okumak olanaklıdır. Ancak yüksek heyetinizi bu külfetten kurtarmak için, izin buyurursanız, o oturumda yaptığım konuşmanın bir kısmını olduğu gibi arz edeyim : Değişiklik önergesini okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim : ''Efendim! Bu yasa tasarısı özel bir amaç taşıyor. Bu özel amaç doğruca beni ilgilendirdiğinden izin verirseniz birkaç sözle düşüncemi arz etmek istiyorum. Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salahattin ve Canik Milletvekili Emin Beyefendi'lerce önerilen yasa tasarısı, doğrudan doğruya, beni yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak amacını güdüyor. 14'üncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız orada deniliyordu ki: 'Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilebilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ya da kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır. Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmişse seçilebilirler.' Ne yazık ki benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim, bugünkü ulusal sınırların dışında kalmıştır. Ancak bu böyleyse bunda benim en küçük bir kasıt ve suçum yoktur. Bunun nedeni, bütün ülkemizi, ulusumuzu batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istila hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır. Düşmanlar amaçlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan beylerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi. Önerilen Maddedeki Koşullar Niçin Bende Yoktu Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği koşullar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamışsam, o da yurda yaptığım hizmetler nedeniyledir. Bu maddenin istediği koşulu yerine getirmeye çalışsaydım İstanbul'u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar'daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkum olsaydım Bitlis ve Muş'u aldıktan sonra Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş'u kurtarmaktan ibaret olan yurt görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Beyler'in istediği koşulları taşımak isteseydim Suriye'yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep'te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün ulusal sınırlar dediğimiz sınırları fiilen çizmemekliğim gerekirdi. Sanıyorum ki ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben sanıyordum ki bu hizmetlerimden dolayı ulusumun sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslam dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum. Ancak bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık yurttaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatrıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni ülke hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır. Ancak hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki yüce Meclis'te, iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum. Bu beyler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi yansıtıyorlar? Yine bu beylere karşı söylüyor ve soruyorum : 'Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu beyler, acaba ulusun da kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?' Beyler, beni yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu beylere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce heyetinize, bu beylerin seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ve yanıt istiyorum! '' Ulusun Bana Karşı Gösterdiği Sevgi ve Güvenin İçten İfadeleri Bu gözlerim ajans ve basın aracılığıyla yayınlandı. Ulus, yaptığım konuşmayı ve yanıtını beklediğim soruyu öğrendi. Hemen, ülkenin istisnasız bütün seçim bölgelerinin gerçek seçmenlerince Meclis Başkanlığı'na protesto telgrafları yağdı. Bu yasa tasarısına imza koyan milletvekili beylerin de seçim bölgeleri halkı, kendilerini ve kendileriyle görüş birliğinde olanları suçlamakta gecikmedi. Ulusun, benim için gösterdiği bu sevgi ve güveni içten olarak belirtmesi bakımından değerli birer anı olarak saklamakta olduğum bu telgraflar büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telgraflar, zamanında basında da yer almıştı. Ben burada yalnız bir tek seçim bölgesinin, Rize'nin bana çekmiş olduğu bir telgrafı olduğu gibi bilginize sunmakla yetineceğim : ''Üç milletvekili beyin, Seçim Yasası'yla ilgili önergesine, sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı inancıyla bir şey yazmayı gerekli bulmamıştık. Şimdi Milletvekili Osman Bey'den aldığımız mektupta, kendisinin o önergeyle ilgili ve muhalif gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, aşağıdaki hususların bilginize sunulmasına mecburiyet duyulmuştur : 1- (Övücü ve içten sözlerden sonra) Şahsınız ve değerli çalışma arkadaşlarınız aleyhinde, sancağımız adına söz söyleyen, muhalefet düşüncesi taşıyan ve bizce hiçbir kişilik ve değeri olmayan milletvekilini lanetleriz. O, artık sancağımızı da temsil hakkına sahip değildir. 2- Şu zamanda vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk düşüncesini bize öğütleyen milletvekili beyin görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda var olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve size olan üstün saygılarımızla arz ederiz, efendim. İmzalar Yeniden Seçim Yapılması Kararı Saygıdeğer Beyler, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, olaylarını anlattığımız tarihte gösterdiği karışık ruh hali, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir duruma girdi. Bütün ulusta, Meclis'in görev yapamayacak bir duruma geldiği kaygısı doğmaya başladı. Meclis'te durumu soğukkanlılıkla ve uzak görüşlülükle düşünüp değerlendiren üyeler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamadılar. Artık kuşkuya yer kalmamıştı ki, Meclis yenilenmedikçe, ulus ve ülkenin ağır ve sorumluluk bekleyen işlerini yürütmeye olanak yoktur. Bu zorunluluğa ben de inandım. Bir gece, Başbakan Rauf Bey'e, kalmakta olduğu istasyon binasında Hükümet üyelerini toplantıya davet etmesini, bu toplantıya benim de bizzat geleceğimi telefonla bildirdim. Rauf Bey'in dairesinde toplanan Bakanlar Kurulu'na Meclis'in yenilenmesini Meclis'e önermek gereğinden söz ettim. Kısa bir tartışıdan sonra Hükümet üyeleriyle görüş birliğine vardık. Aynı gece, Meclis'teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu Yönetim Kurulu'nu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu Yönetim Kurulu içinde önerimi yersiz bulup yadırgayanlar oldu. Görüşme ve tartışılar ertesi güne dek sürdü. Buna karşın bu heyetle de anlaştık. Ondan sonra derhal Grup Genel Kurulu'nu topladım. Orada ülkenin içinde bulunduğu genel durumu, ivedi olarak yapılması gereken ülke işlerini anlattım. Meclis'in artık bu görevleri yerine getirme yeteneği kalmadığını belirterek ve kanıtlayarak Meclis'ten, seçimleri yenileme kararı vermesini istemek gerektiğini bildirdim. Grup Genel Kurulu, konuşmalarımı ve açıklamalarımı yerinde buldu. Bunun üzerine konu, aynı gün, 1 Nisan 1923'te Meclis'e götürüldü. Yüz yirmi kadar üye, bir önergeyle seçimlerin yenilenmesi için bir yasa önerisi sundu. Meclis, ''Seçimlerin yeniden yapılmasına karar verilmiştir.'' biçimindeki bir yasayı oybirliğiyle çıkardı. Meclis'in bu kararı vermesi, inkılâp tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü Meclis, bu kararı vermekle, kendinde beliren hastalığı itiraf etmiş ve bundan dolayı ulusça duyulan ıstırabı anlamış olduğunu göstermiştir. Lozan Konferansı'nın İkinci Evresi ve Yeni Seçimlerde Ulusun Gösterdiği Uyanıklık Beyler, Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923'te yeniden toplandı. Delegeler Heyeti'miz Lozan'da yeniden barışı sağlamaya çalışırken ben de yeni seçimlerle uğraşıyordum. Yeni seçimlere bilinen ilkelerimizi ilan ederek katıldık. Görüşlerimizi benimseyip milletvekili olmak isteyen kimseler, önce ilkeleri kabul ettiğini ve görüşlerde birleştiklerini bana bildiriyorlardı. Adayları ben belirleyecek ve zamanı gelince partimiz adıyla duyuracaktım. Bu yolu benimsemiştim. Çünkü yapılacak seçimlerde, ulusu aldatarak, çeşitli amaçlarla milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Konuşmalarım ve uyarılarım ülkenin her yanında büyük bir içtenlik ve güvenle karşılandı. Bütün ulus, ilan ettiğim ilkeleri tümüyle benimsedi. Bu ilkelere, hatta bana muhalefet edeceklerin ulusça milletvekilliğine seçilmesine olanak kalmadığı anlaşıldı. Nurettin Paşa'nın Bağımsız Milletvekili Olma Girişimi ve Yayınladığı Özgeçmiş Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma girişiminde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak girişiminde bulunmuştu.. Olanaklı olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa'da gerçekleştirdi. Paşa'nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi yöntemince ve gerektiği biçimde propaganda yaptırmaktan geri kalmadığı da anlaşılmıştı. Bu yoldaki girişimlerden ve yapılan yayınlardan herkesin dikkatini çekmiş olanı özellikle özgeçmişidir. Nurettin Paşa , yeni seçim yılı olan 1923'te, Abit Süreyya Bey adında bir kişiye (A.S.) baş harflerini taşıyan bir özgeçmiş yayınlattı. Abit Süreyya Bey, Abdülhamit'in başyazmanlarından rahmetli Süreyya Paşa'nın oğludur. Meşrutiyetten önce, Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte fahri hünkar yaveriydi. Birinci Dünya Savaşı'nda İzmir'de ve Kurtuluş Savaşı'nın sonunda, Nurettin Paşa karargahının bulunduğu İzmit'te ordu müteahhitliği yaptı. Nurettin Paşa'nın özgeçmişinin yer aldığı broşürü hazırlayan Abit Süreyya Bey değildir. Broşür kendisine yazılı olarak verilmiştir. Ondan, adının baş harflerini koyması ve ortağı bulunduğu Osmaniye Matbaası'nda bastırması Nurettin Paşa tarafından rica edilmiştir. Bu broşürün kapağında şu yazılar okunur : “İzmir Fatihi, Afyonkarahisar ve Dumlupınar Savaşları'nın Galibi Gazi Nurettin Paşa Hazretleri'nin Hal Tercümesi.” Beyler, on dokuz sayfadan ibaret olan bu özgeçmiş broşürünün ne kadar insan tarafından okunduğunu bilmiyorum. Ben, bu özgeçmişin ülkenin bütün aydınlarınca okunmasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız, bu broşürü okuyanların ya da okuyacak olanların, broşürde değinilen olaylar ve işlerle ilgili olarak başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek metinle gerçeği karşılaştırmaları ve ona göre hüküm vermeleri gerekir. Bu broşürün niteliği ve nasıl bir anlayışı ortaya koyduğu konusunda bir fikir edinebilmek için bazı noktalarını hep birlikte gözden geçirelim : Broşürün kapağındaki yazılardan sonra, metnin başlığında da şu sözler vardır : Kutülamare'nin kuşatıcısı, Bağdat'ın savunucusu, Yemen, Selmanpak, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşları Galibi ve İzmir Fatihi. Nurettin Paşa'nın kendi kendine takındığı "kuşatıcı", "galip", "fatih" unvanlarına ilişkin görüşümü belirtmeyi daha sonraya bırakarak, broşürün metnine girelim. Paşa, Konyar adındaki Türk aşiretinden rahmetli Mareşal İbrahim Paşa'nın oğlu ve Hazret-i Peygamber soyundan gelen Ayan üyesi ve Şeyhül-Vükela Bursalı rahmetli Rıza Efendi'nin torunlarındanmış. Bu bilgilere ve ifade biçimine göre Mehmet Nurettin Paşa hem Türk hem de Arap'tır. Babası ve büyük babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius'a babası ile anası Türk olan Attilâ'nın "Ben de, büyük ve asil bir milletin evladıyım." dediğini anımsatmadan geçemeyeceğim. Resmi okullardaki öğrenim dışında özel öğrenim de görmüş olan Nurettin Paşa 1893'te Harp Okulu çıkışlı olup Hassa Ordusu Erkan-ı Harbiyesi'ne atanmış. Nurettin Paşa, kurmaylık öğrenimi görmemiş ve o sınıfa girmemiştir. Bu bakımdan ordu karargahına kurmay olarak atanamaz. Olsa olsa, bir askeri birliğe gönderilmeyip ordu kurmaylığında karargah emir subaylığı ya da buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir. Genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak, elbette övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Askeri bir birliğe atanmak ve orada askerliğin disiplin ve zorluklarına alışmak şarttır. Nurettin Paşa,1887'de gönüllü olarak Türk-Yunan Savaşı'na katılmış ve Başkomutanlığa atanan Gazi Osman Paşa'nın yaverliğine ve İstanbul'a dönüşünde hünkar yaverliğine, refakat subaylıklarına getirilmiş. Bilindiği üzere, Gazi Osman Paşa, İstanbul'dan Selanik'e kadar gitmiş ancak savaş alanına gitmeden Selanik'ten geri dönmüştür. Savaşa katılmamış bir komutanın yaverliğine ve ondan sonra da Sultan Hamit'in yaverliğine ve birtakım refakat subaylıklarına atanmış olmak, bilmem ki, ne dereceye kadar anlatılmaya ve övünülmeye değer görülebilir. Nurettin Paşa, sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1918 yılı başlarında Selanik'te Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü'ne atanmış. Nurettin Paşa'nın hangi sırayla albaylığa kadar yükselmiş olduğu, Meşrutiyet'in ilanından sonra rütbesinin yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da Selanik'te, Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü'ne atanmasını anlamak güçtür. Çünkü benim de Kurmay Başkanlığı'nda bulunduğum bu orduda, denildiği gibi bir özel şube yoktu. Belki de ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle uğraşan bir özel şube kurmuş olacak. Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve devrimin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine hizmet ve yardımda bulunmuşlar. Özgeçmiş broşüründe, Nurettin Paşa'nın iki kez Sultan Hamit tarafından tutuklattırılıp sorguya çekildiği, bir kezinde sürülmesine ve öbür bir kezinde de askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği ve ancak babasının, araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu öyküsünden sonra "İstanbul'dan bir yolunu bulup yine Rumeli'ye geçerek 1908 Meşrutiyet inkılâbının hazırlanmasına ve gerçekleştirilmesine öbür arkadaşlarıyla birlikte hizmet etmiştir." sözleri yazılıdır. Nurettin Paşa'nın gördüğü zulmü kısaca anlatmak gerekirse diyebiliriz ki Sultan Hamit, Nurettin Bey'e özgürlükçü düşüncelerinden dolayı kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve babasının şefkat ve okşamalarına teslim edermiş. Nurettin Paşa'nın ve Babası Mareşal İbrahim Paşa'nın Meşrutiyet İnkılabında Nasıl ve Ne Dereceye Kadar Rol Oynadıkları Konusundaki Anılarım Mareşal İbrahim Paşa'nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey'in babasının yaverliği ve Meşrutiyet inkılabında nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusu üzerinde de bir parça bilgi vermek isterim. Bunun için geçmişle ilgili kısa bir anımı anlatmama izninizi rica ederim. Beyler çeşitli vesilelerle duymuş olacağınıza kuşku yoktur ki, ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamit tarafından Suriye'ye sürüldüm. Orada üç yı1 kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya'ya gönderildim. Ordu merkezi Manastır'dı. Ordu Mareşalliği adı altında bir komuta makamı da vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik'te otururdu. Orada da Mareşallik Kurmay Heyeti diye bir kuruluş vardı. Ben 1908 yılında Kolağası (yüzbaşı) rütbesiyle bu kuruluşta görevliydim. Özgürlüğü getirmeye çalışan gizli dernekle pek yakından ilgim vardı. Yanyalı Esat Paşa Üçüncü Ordu Komutanı'ydı. Süleyman Paşazade Ali Rıza Paşa, Kurmay Başkanımızdı O zaman Binbaşı bulunan rahmetli Cemal Paşa ve yine Binbaşı olan Fethi Bey (bugünkü Paris Büyükelçisi) ve ben, Mareşallik Kurmay Heyeti'ni oluşturuyorduk. Her üçümüz de derneğin üyesiydik. Derneğin başarıya ulaşması için çalışıyorduk. O tarihlerde, Üçüncü Ordu bölgesine bağlı Serez'deki tümenin ve Serez bölgesinin komutanı Mareşal rütbesinde bir kişiydi. Bu kişi, Sultan Hamit'in olağanüstü güvenini kazanmış bulunuyordu. Rütbesinin Mareşal olmasına, Esat Paşa'nın kendinden daha ast bir bir rütbede bulunmasına karşın İstanbul'la Serez arasında güvenli bir bölge bulundurulmak amacıyla Serez'den uzaklaştırılamazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa'ydı. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) de babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyet'in ilanından önceki günlerde, bir Binbaşı, Mareşal İbrahim Paşa'nın komutanlık bölgesinde, baskı yönetiminin aleyhinde konuşmuş. Bir casus bunu jurnal etmiş. O zaman Selanik'te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nazım Bey, olayı yerinde soruşturmak üzere İstanbul'dan görevlendirildi. Dernek, Nazım Bey'i bu görevden alıkoymak üzere vurdurdu. Yaralanan Nazım Bey İstanbul'a getirildi. Olayın soruşturmasına İstanbul'dan birinin değil ancak orduca gösterilecek bir görevlinin gidebileceği görüşü telkin edildi. Ben görevlendirildim. Görevim, hiç kuşkusuz istibdat aleyhinde bulunmuş olan Binbaşıyı kurtarmaktı. Önce Serez'e gittim. Mareşal İbrahim Paşa'yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki Paşa'nın büyük bir kaygısı vardır. Paşa, kendi bölgesinde, Sultan Hamit ve baskı yönetimi aleyhinde bir tek kişi bile bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda Sultan'a güvence vermişti. Buna karşın söz konusu Binbaşı için yapılan jurnal, Sultan Hamit'in Mareşal İbrahim Paşa'ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalde yazıların doğrulanması, İbrahim Paşa'nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu. Ben derhal Paşa'nın kaygısını anladım ve dedim ki : "Paşa Hazretleri, zatıdevletinizin bölgesinde, Zâtışâhane aleyhinde duygular besleyen bir tek kişinin bile bulunabileceği düşünülemez. Yapılmış olan jurnalde yazılanların yerinde soruşturulması, zatı devletinizce kurulmuş olan disiplini ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolayca ortaya koyacaktır. İstek buyurursanız yapacağım soruşturma raporunun bir suretini size göndereyim. İbrahim Paşa, bu sözlerimden çok ferahladı. Benden memnun oldu ve oğlu Nurettin Bey'i çağırtıp benim çok iyi ağırlanmamı ve olay yerine gidebilmem için kolaylık gösterilmesini buyurdu. Soruşturmanın sonucu, Binbaşıyı kurtardı. Jurnal vereni iftira ettiği için cezaya çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da Sultana kendi bölgesinde, aleyhte bir tek kişinin bile bulunamayacağını kanıtlayarak Zâtışahane'nin kendisi hakkındaki güvenini bir kat daha artırdı. Mareşal İbrahim Paşa'nın bu yolla kendisine beslenen güveni bir kat daha artırması, çok geçmeden, kendine bütün Makedonya'yı istibdada karşı olanlardan temizleme görevini hazırladı. Bu noktayı biraz açıklayayım : Dernek, bütün Makedonya'da örgütünü genişletti, etkinliğini hızlandırdı. Artık hemen hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı. Selanik'te, Ordu Mareşalliği'nde bulunan Esat Paşa'ya güven kalmadı. Kurmay Başkanımız olan Ali Rıza Paşa hakkında kuşkuya düşüldü. Bunlar birer birer, Sultan Hamit tarafından sorguya çekilmek üzere İstanbul'a geri çağrıldı. Ordu Mareşalliği'ne her bakımdan güven uyandıran Mareşal İbrahim Paşa atandı ve Selanik'e gönderildi. İbrahim Paşa'nın Selanik'e gelmekte olduğu haberi üzerine, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz düşüncesiyle, bir vesile yaratarak merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey, zaten daha öncesinden Jandarma Okulu Komutanlığı'na geçmişti. Merkezde Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı adlarına yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana Üçüncü Ordu Komutanlığı'nı ben devir ve teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu. İbrahim Paşa, yanında oğlu Nurettin Bey olduğu halde, trenle geç vakit Selanik'e vardı. Doğruca komutanlık dairesine geldi. Orada kendisine durumu anlattım. Gece olmasına karşın ordu karargahında görevli bütün komutanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı kişiye, kendisinin ne kadar şiddetli olduğunu, insanı yok edebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım tavırlar takınarak, hiç de yakışık almayan sözler söyleyerek, ara sıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, ilk andan itibaren korkutma politikası uygulamaya başladı. Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa'nın beni istediğini söyledi. Daireye geldiğim zaman anladım ki benim göreve devam edebileceğimi buyurmuş. Şimdi Beyler, gelelim devrim ve inkılâp evresine. İbrahim Paşa'nın, korkutma politikası, devrim komitesinin gözdağı verici tutumuyla karşılandı. Paşa, öfke ve şiddetini bir yana bırakmak mecburiyetini duydu. Bu arada, en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) aracılığıyla devrim derneğinin gücünden ve girişimindeki ciddilikten İbrahim Paşa'nın oğlu haberdar edildi. Babasının dernek aleyhinde bir harekette bulunmaması için uyarıldı ve Paşa'dan güvence istendi. Örneğin Paşa, dernek aleyhinde hareket etmeyeceğini göstermek üzere, Cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci safta namaza duracaktır gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey bu gibi şeyleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Ancak önemli işlerde daha çok görevlendirilen ve çalıştırılan babasının yaveri Nurettin Bey değil derneğin üyesi ve güvenilir adamı olan, komutanlık makamının yaveri Yüzbaşı Kazım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmendir) idi. İbrahim Paşa, derneğin uyanlarına uymak zorunda bırakıldı. Ancak derneğin örgütünden, girişimlerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden hiçbir zaman haberdar edilmemiştir. Hürriyet ve Meşrutiyet'in ilanından da ne İbrahim Paşa'nın ve ne de oğlu Nurettin Bey'in daha önce, hiçbir biçimde ve kesinlikle, haberleri dahi olmamıştır. Meşrutiyet'in ilanı konusunun tümüyle içinde bulunduğum için ve bütün ayrıntı ve evreleriyle şahsen ve yakından ilgili olduğum için, bu konudaki anılarım olduğu gibi belleğimdedir. Hürriyet ve Meşrutiyet ilanıyla ilgili gösterilerde erken davrandığı sanılan Üsküp'teki hazırlıkları Selanik'te ve öbür yerlerde yapılacak hazırlıklara uygun bir biçimde düzenlemek için Üsküp'e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde eylemsel gösteriler başladıktan sonra, Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi : "Beni Ordu Komutanlığı'nda bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacaksam saldırı ve hakarete uğratılmadan hemen İstanbul'a hareket edeyim." Üstelik Paşa, bürosu üstünde duran yazı hokkasını eline alarak aynen hatrımda kalan şu sözleri de ekledi : "Burada benim yalnız bir hokkam var, onu alır giderim." Gerekenlerle görüştükten sonra yanıt verebileceğimi söyledim. Dernek adına yetkili olan öbür arkadaşlarla İbrahim Paşa'nın komutanlığı konusunu görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalacağını bildiren dernek kararını kendisine ben bildirdim. Ancak bir, iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir Teğmen Bey, İbrahim Paşa'ya bulunduğu yerden hakaret dolu bir telgraf çekmiş. İbrahim Paşa, derhal beni çağırttı ve telgrafı uzatarak dedi ki : "Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu hakaret nedir?" Komutan Paşa'ya dernekçe kendisi için aldığımız kararı bütün örgüte duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi telgrafları çektirmelerine engellemenin bugünlerde zor olacağını takdir edeceğini söyleyerek kendisini yatıştırmaya çalıştım. Ancak aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, Derneğin Manastır'daki Merkez Heyeti'nce Manastır'a davet edilmiş. Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa'dan izin almaksızın Manastır'a gitmiş. Bu duruma canı sıkılan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa'ya azarlayıcı bir yazı göndermiş. Bunun üzerine, Muhlis Paşa'yı davet eden Merkez Heyeti, İbrahim Paşa'ya uzun bir telgraf çekmiş. Bu kez de Mareşal Paşa beni çağırarak telgrafı gösterdi ve "Ya bu ne?" dedi. Telgrafı baştan sona kadar okudum. Bu telgrafta Konyar aşiretinden Mareşal İbrahim Paşa'nın bütün yaşamı, geçmişi ve yaşamının içyüzü açıklandıktan sonra, ağır ve hakaret dolu sözcüklerle, istibdat döneminin, Sultan Hamit kulluğunun seyrek rastlanır bir örneği olan İbrahim Paşa'nın özgürlük için çalışan bir çevrede, özgürlük için çalışanlara komuta etmek cesaretinde bulunmasına şaşılıyor ve hemen komutanlıktan çekilmesi ihtar ediliyor ve isteniyordu. Beyler, bundan sonra İbrahim Paşa gerçekten Selanik'te duramadı. Dediği gibi bir hokkasını alıp gitti. Bu bilgilerden sonra, Nurettin Paşa'nın, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa'yla Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve devrimin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda hizmet etmiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır sanırım. Denildiği gibi devrimin aşırılıktan uzak ölçülerle yürütülmesine de etkili olamamışlardır. En aşırı davranışlar, bizzat kendilerine yapılmış olan davranışlarda görülmüştür. Özgeçmiş Broşürüne Göre Nurettin Paşa'nın Meşrutiyet'in İlanından Sonra Gördüğü Hizmetler Özgeçmiş broşürünün 4'üncü sayfasında, Nurettin Paşa'nın, Rumeli'den İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'na katılarak yurt görevini yerine getirdiğinden söz edilmektedir. 31 Mart Olayı dolayısıyla Rumeli'den İstanbul'a gönderilen güçlerin komutanı, rahmetli Hüsnü Paşa'ydı. Ben bu güçlerin kurmay başkanıydım. Bu güçlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusu'nun İstanbul'a kadar gidişini düzenleyen ve yöneten bendim. Nurettin Bey'in bu güçlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul'a yaklaştığı zaman, Ayastefanos'a ya da Makrıköyü'ne gelmiş olabilir. Nurettin Paşa, Yemen ilinin kurtarılması ve isyancıların sindirilmesi için yapılan savaşlarda birtakım tümen birliklerine ya da müfrezelere komuta etmiş... Her tümen komutanı, her savaşta aynı durumda bulunur. Sonra, Sana'nın kurtarılması üzerine, orada yığınak yapmış olan askeri güçlere komuta etmiş. Beyler, asker olanlar çok iyi bilirler ki bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı, bir mevki komutanlığı, bir bölge komutanlığı ya da ordugah komutanlığı kurulur. Nurettin Paşa'nın Sana'daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi? Nurettin Paşa, İmam Yahya'yla anlaşma yapması için Ahmet İzzet Paşa'ya yardımcı olmuş. Ahmet İzzet Paşa'ya sormadım. Ancak İzzet Paşa'yla birlikte olup çalışmalarına yakından katılan yetkili kimselerin söylediklerine göre, İmam Yahya'yla anlaşma görüşmelerinde Nurettin Paşa hiçbir biçimde yetkili kılınmamıştır. Nurettin Paşa, Balkan savaşlarına katılma isteği göstererek Yemen'i kuzeyinden güneyine kadar geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargahı'na katılmış ve komutanlığı, açık bir tümen bulunmaması dolayısıyla, kendi isteğiyle gönüllü olarak 9'uncu Alay'ın komutasını üzerine almış. Nurettin Paşa'nın Yemen'den İstanbul'a gelmek için izlediği yol, Yemen'den İstanbul'a gelen bütün asker ve sivillerin, kısacası herkesin izlediği yoldu. Yol oydu. Nitekim, o tarihte biz de Afrika'da bulunuyorduk. İstanbul'a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya Mısır'a kadar deveyle geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz'i ve Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste'den Bükreş'e kadar Avrupa'yı ve ondan sonra da Karadeniz'i geçerek aynı karargha ulaşmıştık. Yol buydu. Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz etmiyor. Nurettin Paşa, Albaylıktan Binbaşılığa indirildikten sonra Yemen birliklerinde görev yapmak üzere yarbaylığa yükseltilmiştir. Bu yükselmenin gereği olarak, yarbaylıkta Yemen'de iki yıl kalmak gerekirken zamanından önce İstanbul'a gelerek kurtulma yolunu bulmuştur. Özgeçmiş broşürünün 6'ncı ve 7'nci sayfalarında, Nurettin Paşa'nın Irak Komutanlığı'ndan söz ediliyor ve yerli olanaklara başvurarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanların umduklarının ve beklediklerinin tersine, yenilgiden zafere ulaşma harikasını gösterdiği belirtiliyor. Irak Seferinde Nurettin Paşa Beyler, Irak seferinde Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir : İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askeri Bey'in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak'a Kafkasya'dan yeni birlikler gelinceye dek savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kutülamare'de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpak'a dek perişan bir biçimde geri çekildi. İngilizler, Nurettin Paşa'yı kovalayarak Selmanpak'a dek ilerlediler. Orada, Kafkasya'dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra, Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme buyruğu verdi.Birlikler, Diyale ırmağına dek kuzeye çekildi. İngilizlerle süvari bağlantısı kurma yolu bile aranmadı. Oysa aynı zamanda İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi veren çöl Araplarıydı. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpak-Kutülamare yönünde ilerledi. Kutülamare kuzeyinde, gece İngiliz birlikleriyle karşılaşıldı. Önlemsizlik, düzensizlik ve yönetimsizlik yüzünden birliklerimiz, şafak vakti düşmanın ateş baskınına uğradı. Er, subay ve komutan olmak üzere birçok kayıp verildi. Birliklerde panik oldu. Kendiliğinden geri çekilme başladı. İngilizlerin çekilmesi üzerine ortalık yatıştırılabildi. Irak'ta yeni birlikler ve yeni araçlarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki Nurettin Paşa'nın bunlarla ilgisi yoktur. Broşürün aynı sayfalarında, "Nurettin Paşa, İngilizlerden ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir." deniliyor. Bu iddianın pek cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler böyle bir iddianın ne kadar gülünç olduğunu elbette anlarlar. Büyük Taarruz'da Nurettin Paşa, Savaş Alanını Dürbünle İzlemeyi Yeğliyordu Broşürün sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa'nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şu sözler yazılıdır : "26 Ağustos 1922 taarruz günü Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Muharebesi'ni yönetirken alınan fotoğraflarındandır." O gün hep aynı tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar, özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa'nın da savaş alanını dürbünle izlemeyi yeğlediğini ben de fark etmiştim. Karahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi yapılırken, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin yapıldığı gün, bir ara Nurettin Paşa'yı Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa'nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında, durumu dürbünle izlerken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı. "Dürbünle izlemeyi bırakınız. Savaşı yakından ve bizzat yönetmek için ileri ateş mevzilerine gideceğiz." dedim. Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. "Siz burada kalabilirsiniz" dedim. Kemalettin Sami Paşa'ya, "Siz benimle geliniz!" dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa, "Emredersiniz!" dedi ve benimle birlikte yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa'nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun tutsaklığıyla sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat yönetiyor ve gereken buyrukları, doğrudan doğruya Kolordu Komutanlarına ve öbür Komutanlara ben veriyordum. Verdiğim buyruklara göre önlemler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve durumu izliyordu. Bir ara, Kolordu Komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı buyruklar vermeye kalkışmış. Kolordu Komutanı bu buyrukları uygulanabilir nitelikte bulmamış; Ordu Komutanı ile Kolordu Komutanı arasında neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış. Kemalettin Sami Paşa, Nurettin Paşa'nın yanından biraz sertçe bir davranışla ayrılmış. Bu durumun farkına vardım. Kemalettin Sami Paşa'yı yanıma çağırıp sakinlik ve disiplini koruması gerektiğini söyledim. Daha sonra, yalnız olarak Nurettin Paşa'yı çağırttım. Genel olarak bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki Kolordu Komutanına verdiği buyruğun gerçekten de uygulanması olanaklı değildir. Komutanlar, buyruk vermiş olmak için buyruk vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları buyururlar ve buyruk verirken kendini, o buyruğu yerine getirecek olanın yerine koymak ve buyruğun nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir. Özgeçmiş broşürünün 9'uncu sayfasında, Irak'tan sonra Kafkas cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa'nın 3'üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı'nda ve Ordu Komutanlığı Vekilliği'nde bir süre bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak gerektir. Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul'a dönüşünde, Aydın, Muğla ve Antalya Bölgeleri Komutanı unvanıyla İzmir'e gitmiş ve orada bulduğu, çoğu 40 yaşından yukarı ve tabii askerlik çağını geçmiş erlerin oluşturduğu dağınık birkaç birliği yeniden düzenleyerek ve yeni tümenler kurarak 21'inci Kolorduyu kurmuş. Beyler, kolordu kurma işi, son zamanda Birinci Dünya Savaşı'nın fantezileri sırasına geçmişti. Özellikle karşısında düşman bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, Kolordu Komutanlıkları kurulur ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat diye haykırırken 21'inci Kolordu, değer verilen bir varlık olsaydı Aydın bölgesinde bırakılmazdı. Özgeçmiş Broşürüne Göre Nurettin Paşa'nın İstanbul'da ve Anadolu'da Gördüğü Önemli İşler Nelerdi Broşürün 16'ncı sayfasında Nurettin Paşa'nın, Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının girişimleriyle başlayan Ulusal Mücadele önderleriyle de ilişki kurarak İstanbul'da birtakım önemli işler yaptığından, sonunda İngilizlerce izlenmeye başlanmış olduğunda ve Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı davet yazılarında, artık İstanbul'dan çok Anadolu'da hizmet edilebileceğinin bildirilmesi üzerine Anadolu'ya geçmiş olduğundan söz ediliyor. Beyler, Nurettin Paşa'nın İstanbul'da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Kabinesi'yle anlaştığını, Ankara'da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden ve onun hükümetinden habersiz olarak bizi İstanbul'la uzlaştırmaya çalıştığını ve bu ilgiyle arada geçen telgraf haberleşmeleri üzerine Ankara'ya geldikten sonraki davranışlarını yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları yinelemeyeceğim. 18'inci sayfada, "Yukarıda sayılan yurt hizmetlerini başarıyla yerine getirmiş olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında bazı resmi işlerden dolayı anlaşmazlık çıkması üzerine, kendisi hemen Ankara'ya gelmiş ve bu anlaşmazlık olumlu bir çözüme bağlanarak giderilmiştir." ifadesine rastlanmaktadır. Nurettin Paşa'nın, Hükümetçe nasıl Merkez Ordusu Komutanlığı'ndan alınarak Divan-ı Harp'e verilmek üzere Ankara'ya getirildiğini ve Meclisin kendisine karşı gösterdiği şiddetli tepki idamını isteyecek kadar ileri gitmişken, Başkomutan sıfatıyla, şahsen Meclis kürsüsünden, Nurettin Paşa'yı savunarak nasıl kurtarmış olduğumu da açıklamıştım. Burada yeri gelmişken yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Söz konusu broşürde yer alan ifadeye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa... Bunlar karşı karşıya gelmişler ve aradaki anlaşmazlık giderilmiş. Bilindiği gibi, Meclis'le karşı karşıya gelebilen yalnız Hükümet'tir. Meclis'in karşısında Hükümet vardır. Bir Ordu Komutanı, bir Vali ve herhangi bir makam sahibi Meclis'in muhatabı olamaz. Broşürün 18'inci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa'nın Tanrının lütfuyla yurdu tehlikeden kurtaran büyük zaferin başarıcısı ve yaratıcısı olduğunu, ulusal tarihe bu kez pek önemli ve benzeri görülmemiş bir onur ve kıvanç sayfası eklemeyi sağlamış bulunduğunu açıklamaya ayrılmıştır. Nurettin Paşa, Zaferden Pay almaya En Az Hakkı Olanlardan Biridir Beyler, bu kadar cüretli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir iddiayı tuhaf karşılamamak olanaklı değildir. Gerçekten de Nurettin Paşa genel taarruzda 1'inci Ordu Komutanlığı'nda bulundu. Öbür bütün komutanlarla birlikte kendisine buyurduğumuz görevleri yapmaya çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olması doğal bulunan bir başarıyı ve onuru, Nurettin Paşa'nın kendine mal ettirmesini gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey olamaz. Nurettin Paşa'yı kazanılan zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay etmek amacına dayanabilir. Yoksa Nurettin Paşa, Büyük Zafer'in onurundan pay almaya en az hakkı olanlardan biridir. Beyler, Büyük Taarruz'da Nurettin Paşa'yı, yalnızca taarruzun ikinci günü Kocatepe'de yalnız bırakmıştım. Çünkü düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık. Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme çizgisini keserek düşman ordusunu tutsak etmek için, artık Kocatepe'de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre ayrıntılı önlemler alacak yerde bulunmamız gerekiyordu. O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa'nın uygun görüp benim imzamla yazdığı cesaret verici kısa bir yazıyı telefonla okuyarak Nurettin Paşa'nın maneviyatını güçlendirmek için önlem almak gereği duyulmuştu. Nurettin Paşa'yı ve Ordusunu Bizzat İzlemek ve Yönetmek Zorunda Kaldım Ondan sonra, Nurettin Paşa'yı ve ordusunu bizzat izlemek ve yönetmek zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa'nın yaptığı hataları düzeltmek zorlaşırdı. Dumlupınar'da, ordusunun Kurmay başkanı Emin Paşa'nın ileri hareket için hazırladığı harekat buyruğunun kapsamını anlamayan, ancak anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa'nın bir kararsızlığa düşmesi üzerine, kararsızlıkla geçirilecek zaman olmadığını anımsatarak gereken talimatı bizzat yazdırdığım zaman Nurettin Paşa bana demişti ki : "Paşam siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!" Buna orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, ciddi bir dille ve şu yolda yanıt verdi : "Paşa, paşa!" dedi. "Bu ordu bizim ve bütün ülkenin göz bebeğidir. Onun sevk ve idaresini rastlantıya bırakamayız!" Dumlupınar'dan Uşak'a giderken yolda, Nurettin Paşa'nın aldığı önlemlerdeki yetersizliğin farkına varıp Nurettin Paşa'nın tümenlerine bizzat buyruk vererek önlem aldırmasaydım Trikopis'in tutsak düşmesi olanaklı olmayabilirdi. Uşak'ta beklenmedik kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir'e vardıktan ve hükümet dairesine girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini bizzat işitip Nurettin Paşa'nın önlemsizliğini ve gafletini anlayıp doğrudan doğruya kendim buyruk vererek önlem aldırmasaydım İzmir'e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın arasına karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olduğumuz halde, paniğe kapılarak darmadağın olması olasılıktan uzak değildi. İşbilirlik ve ileri görüşlülük iddiasında bulunan Nurettin Paşa'nın, İzmir'de yabancı memurlarla yaptığı tutanağa geçmiş konuşmasını bizzat düzeltmeseydim İzmir'e girmekten doğan genel sevincin sönmesine yol açacak durumlardan kaçınmak belki de olanaklı olmayacaktı. Beyler, bu söylediklerim, ordunun bütün ileri gelenlerince bilinen gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin fark etmediği anlaşılıyor. O da Nurettin Paşa'dır. Kuşatıcı, galip, fatih, gazi unvanlarıyla kendini anımsatmak gibi çocukça bir sevdaya kapılan Nurettin Paşa'nın, "Kutülamare kuşatıcısı Nurettin Paşa" diye bir kartını görmüştüm. Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü'de otururken Kastamonu Valisi ve o bölgenin komutanı bulunan Muhittin Paşa'ya (şimdiki Kahire Büyükelçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılarda, karttaki unvana işaret ederek, "Bunu da benden kimse alamaz ya!" diye bir ibare vardı. Muhittin Paşa, bu kartı ve karttaki yazıyı akıl ve algıyla bağdaşır görememiş ve dikkate değer bulmuş olduğundan aynen bana göndermişti. Evet, onu ondan kimse geri alamaz. Ancak onu ona veren de yoktur. Her başarılı savaşa katılan kimsenin, hakkı olmadığı halde, kendisini başarının tek kazanıcısı ve galibi ilan etmesi örnek alınacak bir ahlak kuralı değildir. Ülkenin çocuklarına, böyle asılsız tarz ve tavırlar takınma alışkanlıkları veremeyiz. Gelecek kuşaklara, böyle havadan galip, fatih olunabileceği gibi sakat bir düşünceyi miras bırakamayız. Ulus ve Tarih Unvan Vermekte O Kadar Cömert Değildir Özgeçmiş broşürünün kapağındaki "gazi" unvanının kullanılmasına gelince, bu unvanı Nurettin Paşa'ya (A.S.) harfleri verebilir. Ancak gerçek ve yasa bununla yalnızca alay eder. Gerçi savaşa ya şehit ya da gazi olmak için gidilir. Genel olarak kahramanlık meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de sağ kalanların hepsine gazi unvanı verilmez. Bu unvanı ancak yasa verir. Uygar bir ulusun yüksek çıkarları uğruna yapmaya mecbur olduğu savaşlar, Arap aşiretlerinin birbirine karşı açtıkları gazve değildir. Öyle bile olsa, bu savaştan sağ salim çıkanlara belki yalnız anaları babaları takdir için "Benim gazi oğlum!" diyerek övünürler. Ancak ulus ve tarih unvan vermekte o kadar cömert değildir. Özgeçmiş tercümesinin son sayfasından da bir cümle alarak bu öyküye son verelim. Nurettin Paşa "Irak cephesindeyken yerli halkça kendisine verilmiş bulunan, Peygamber Hazretlerinin Kerbela'da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretleri'nin mübarek kılıcını taşımakla onur duymaktadır." Beyler, bu ne sözdür! Kerbela, Peygamber'in torunu, imam, mübarek kılıç, onur duymak gibi cahil takımının hoşuna gidecek sözlerle ulusu kandırmak politikası güdenler artık insaf etsinler! Ulus da dikkat ve uyanıklığını artırsın!. Beyler, tek başlarına hareket ederek başarı elde edemeyeceklerini anlayan bazı kimseler de ikiyüzlü davranışlarla içimize girmek yolunu bulabilmişlerdir. Bunların içyüzü İkinci Meclis toplanıp göreve başladıktan sonra görülecektir. Lozan Barış Antlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devleti'nin tarihinde, mutlu bir geçiş dönemine rastladı. Gerçekten de dört yıllık bağımsızlık mücadelemiz, ulusumuzun şanına layık bir barışla sonuçlanmış bulunuyordu. 24 Temmuz 1923'te Lozan'da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923'te Meclis'te onaylandı. Mondros Ateşkes Antlaşmasından Sonra Türkiye'ye Yapılan Dört Barış Önerisi Arasında Bir Karşılaştırma Beyler, Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra, düşman devletlerce Türkiye'ye dört kez barış koşulları önerilmiştir. Bunların birincisi, Sevr taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilaf Devletleri'nce Yunan Başbakanı Bay Venizelos'un da katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin'in hükümetince 10 Ağustos 1920'de imza edilmiştir. Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce tartışı konusu bile sayılmamıştır. İkinci barış önerileri, Birinci İnönü Muharebesi'nden sonra toplanan Londra Konferansı'nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu öneriler Sevr Antlaşması'na bazı değişiklikler getiriyorsa da üzerinde durulmamış olan konularda Sevr taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir. Bu öneriler, bizce tartışı konusu olmadan İkinci İnönü Muharebesi'nin başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır. Üçüncü barış önerileri, 22 Mart 1922'de, yani Sakarya zaferinden ve Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması'ndan sonra ve yakında yeni bir taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris'te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları'nca yapılmıştır. Bu önerilerde, artık işe Sevr taslağını temel olarak ele alma yönteminden cayılmışsa da ana hedefleriyle ulusal hedefimizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü öneri, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir. İtilaf Devletleri'nce Türkiye'ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslarla Ulusal Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için bu dört türlü öneri arasında, en önemli noktaları içine alacak biçimde, kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım : 1- SINIRLAR : a) Trakya sınırı : Sevr'de : Çatalca çizgisinden biraz ileride bulunan Podima-Kalikratya çizgisi. Mart 1921 Önerisinde : Söz konusu edilmemiştir. Mart 1922 Önerisinde : Tekirdağ bize, Babaeski, Kırkkilise ve Edirne Yunanlılara kalacak biçimde bir çizgi. Lozan'da : Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç çizgisi. b) İzmir bölgesi : Sevr'de : Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine az çok yakın yerlerden geçmektedir. Bu bölge, Türk egemenliğinde kalacak ancak Türkiye, bu egemenliğini kullanma hakkını Yunanistan'a devredecek. Türk egemenliğinin belirtisi olarak İzmir kentinin dış istihkamlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan'a katılmasına karar verebilecekti. Mart 1921 Önerisinde : İzmir kenti Türk egemenliğinde kalacak, İzmir kentinde bir Yunan gücü bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli ögelerin nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev alacak ve buna İtilaf Devletleri'nin subayları komuta edecek. Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak. Bölgenin, Birleşmiş Milletler'ce atanacak bir Hıristiyan Valisi olacak; bunun yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir Danışma Kurulu bulunacak. Valilikçe, Türkiye'ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu anlaşma beş yıl süreyle geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine Birleşmiş Milletler'ce değişikliğe uğratılabilecek. Mart l922 Önerisinde : Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumlarının yönetime adil bir biçimde katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan'da kalacak Edirne Türklerine de verilmesi koşuluyla bir yöntem belirlenmesi konusunda İtilaf Devletleri, Türkiye ve Yunanistan'la anlaşacaklardır. Lozan'da : Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir. c) Suriye sınırı : Sevr'de : Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin'i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır. Mart 1921 Önerisinde : Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır. Lozan'da : 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması'ndaki sınır olduğu gibi bırakılmıştır. ç) Irak sınırı : Sevr'de : İmadiye bizde kalmak koşuluyla, Musul ilinin kuzey sınırı. Mart 1921 Önerisinde : Konularda yok. Mart 1922 Önerisinde : Konularda yok. Lozan'da : Konunun çözümü daha sonraya bırakılmıştır. d) Kafkas sınırı : Sevr'de : Türk-Ermeni sınırının saptanması Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'a bırakılmıştır. Wilson, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun'un doğusundan başlayan, Erzincan'ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü'nün güneyinden geçen ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı'ndaki Türk-Rus Cephesini izleyen bir çizgiyi göstermiştir. Mart 1921 Önerisinde : Birleşmiş Milletler, bir Ermeni ülkesi kurulması için, doğu illerinden Ermenistan'a bırakılacak toprakların belirlenmesi için bir komisyon atayacak ve Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek. Mart 1922 Önerisinde : Bir Ermeni ülkesi kurulması konusunda Birleşmiş Milletler'den yardım isteneceği belirtilmektedir. Lozan'da : Bu konu ortadan kaldırılmıştır. e) Boğazlar bölgesi : Sevr'de : Rumeli'nin Türkiye'de kalan bütün parçaları. Anadolu'nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından başlayarak Manyas Gölünün güneyine, Bursa'nın ve İznik'in biraz kuzeyinden ve Sapanca Gölünün batı ucundan Ahabadr (Ağva) Deresi'nin göle döküldüğü yere dek uzanan bir çizgiyle sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak ve askeri harekatta bulunmak hakkı yalnız İtilaf Devletleri'ne aittir. Bu bölgedeki Türk jandarması İtilaf Devletleri'nin komutası altında olacaktır. İtilaf Devletleri, bu bölge içinde, askeri amaçlarla kullanılabilecek yol ve demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu amaçla kullanılacak olanları da tahrip ettirebilecektir. Mart l921 Önerisinde : Çanakkale güneyinde Bozcaada karşısından Karabiga'ya çekilen çizginin kuzeyi ile Boğaziçi'nin her iki yakasında, 25 kilometrelik bir bölge. Çanakkale Boğazı'na egemen olan, her iki yanındaki adalar. İtilaf Devletleri yalnız Yunanistan'a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak olan Çanakkale'de asker bulunduracak, böylece İstanbul'u ve İzmit yarımadasını boşaltacak, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurmasına ve Anadolu'dan Rumeli'ye ve Rumeli'den Anadolu'ya asker geçirmesine izin verecektir. Mart 1922 Önerisinde : Çanakkale'nin güneyinde, Erdek yarımadası dışarıda kalmak üzere Çanakkale sancağı, Boğaziçi'nin güneyinde o zaman yansız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası, askersiz bölge olacaktır. Bizde İtilaf Devletleri'nin işgal güçleri kalmayacaktır. Lozan'da : Gelibolu yarımadasıyla Kumbağı, Baklaburnu çizgisinin güneydoğusu, Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi'nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara'da da İmralı dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma getirilecektir. Hiç bir yerde İtilaf Devletleri'nin işgal güçleri kalmayacaktır.
2- KÜRDİSTAN : Mart l92l Önerisinde : İtilaf Devletleri, şimdiki durumu göz önünde tutarak bu konuda Sevr taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu koşulla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asuri-Geldani çıkarlarının yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin. Mart l922 Önerisinde : Konularda yok. Lozan'da : Elbetteki söz konusu ettirilmemiştir. 3- EKONOMİK ETKİNLİK BÖLGELERİ : Sevr Antlaşması'ndan sonra İtilaf Devletleri'nin aralarında imza ettikleri üçlü anlaşmaya göre : a) Fransız Etkinlik Bölgesi : Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile Sivas'ın kuzeyinden geçen Muş'u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan sonra Cizre'ye giden bir çizginin içinde kalan bölge. b) İtalyan Etkinlik Bölgesi : İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarasihar'a dek Anadolu demiryolu hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyes Dağı yöresine dek giden çizgiyle İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge. Mart 1921 Önerisinde : Bekir Sami Bey ile Fransız ve İtalyan Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükümetçe reddedilen antlaşmalara göre: a) Fransız Etkinlik Bölgesi : O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sivas, Elazığ ve Diyarbakır illeri. b) İtalyan Etkinlik Bölgesi: Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının daha sonra belirlenecek kesimleri. Mart 1922 Önerisinde: Söz konusu değildir. Lozan'da : Söz konusu edilmemiştir. 4- İSTANBUL : Sevr'de : Antlaşma içtenlikle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır. Mart 1921 Önerisinde : Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi'nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden askeri güç geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir. Mart 1922 önerisinde : İstanbul'dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve İstanbul'da bulundurulabilecek Türk gücünün arttırılacağı vaat edilmektedir. Lozan'da : Söz konusu olmamıştır. 5- YURTTAŞLIK : Sevr'de : Gerek Yunanistan da dahil olmak üzere İtilaf Devletleri'nden gerek yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) yurttaşlığına girmek isteyen Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükümeti'nce engel olunmayacak ve bunların yeni yurttaşlıkları kabul edilecektir. Mart 1921 Önerisinde : Konularda yok. Mart 1922 Önerisinde : Konularda yok. Lozan Antlaşması’nda : Konularda yok. Ancak görüşmeler sırasında İtilaf Devletleri, bir kimsenin yurttaşlığını saptamak konusunda Türkiye'deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu öneri, Sevr taslağının yukarıda söz konusu olan 128'inci maddesinin yeni bir biçimiydi. Doğal olarak tarafımızdan reddedilmiştir. 6- ADLİ AYRICALIKLAR : Sevr'de : İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın temsil edildikleri dört üyeden kurulu bir komisyon, ayrıcalıklardan yararlanan diğer devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir yöntem düzenleyecek ve Osmanlı Hükümeti'ne danıştıktan sonra bu yöntemi önerebilecek. Osmanlı Hükümeti bu yöntemi kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek. Mart 1921 Önerisinde : Bu komisyonda Türkiye'nin de temsil edilmesine İtilaf Devletleri razı olmaktadır. Mart 1922 Önerisinde : Aynı öneri. Lozan'da : Ayrıcalıklarla ilgili hiçbir kayıt yoktur. Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize almayı kabul ettik. 7- AZINLIKLARIN KORUNMASI : Sevr'de : 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer alan hükümlerden başka, Türkiye'ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul ettirilmek istenmiştir : a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi. Başkanları Birleşmiş Milletler'ce atanacak hakem komisyonları aracılığıyla bunların haklarının geri verilmesi. Bu komisyonlar istedikleri takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de ücretleri hükümetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlarca iddia edilen bütün kişilerin sürgün edilmesi v.b. b) Türk Hükümeti, azınlıkların Meclis'te kendi nüfusları oranında temsil edilmelerini sağlayan bir seçim yasası tasarısını, iki yıl içinde, İtilaf Devletleri'ne sunacaktır. c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün ayrıcalıklar arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların yönettikleri okul, yetimhane v.b. konusunda o güne dek hükümetin sahip olduğu sınırlı denetleme hakkı da elinden alınmaktadır. ç) İtilaf Devletleri, Birleşmiş Milletler Meclisi'nin görüşünü aldıktan sonra, bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli önlemleri belirleyecektir. Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her önlemi kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecektir. Mart 1921 Önerisinde : Azınlıklar konusu yoktur. Bu öneride Sevr'de yapılacak değişiklikler söz konusu olduğu için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir. Mart 1922 Önerisinde : Türkiye ve Yunanistan'daki azınlıklarla ilgili bir dizi önlemin önerileceği ve bunların gereğince uygulanmasını denetlemek için Birleşmiş Milletler'ce komiserler atanacağı yazılıdır. Bu bir dizi önlemin neler olduğu açıklanmamıştır. Lozan'da : Ulusal Ant'ımızda (Misak-ı Milli'mizde) kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan bütün uluslararası antlaşmalarda yer alan hükümler. 8- ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER : Sevr'de : a) Türkiye'nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır : Saray Muhafız Birliği 700 Kişi, Jandarma 35.000 Kişi, Jandarmayı desteklemek üzere özel birlikler 15.000 Kişi = 50.700 Kişi. Bu sayıya Harp Akademisi ve askeri okullar öğrencileriyle depo birliklerinde ve çeşitli görevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir. Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra ya da ağır top olmayacaktır. Ülke, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği (lejyon) bulunacaktır. Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır. Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır. Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500'ü geçmemek üzere yabancı subaylar bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı ulustan olacaktır. Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar hep paralı olup bunlar en az iki yıl askerlik yapacak ve zorunlu askerlik hizmeti kalkacaktır. Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli ögelerin birlikte temsil edilmesine olabildiğince dikkat edilecektir. Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır. İtilaf Devletleri'nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının ülkemiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle de Kara Denetleme Komisyonu; Türkiye'nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin sayısını belirlemek, artacak silah ve cephanemizi teslim almak, ülkemizi bölgelere ayırmak, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını saptamak, bunların hangi işlerde ve ne biçimde çalıştırıldıklarını denetlemek, yabancı subayların sayılarını ve oranlarını belirlemek ve hükümetle işbirliği yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenlemek gibi işlerle görevli olacaktır. Mart 1921 Önerisinde : Jandarma sayısı 45.000'e, özel birliklerin sayısı 30.000'e çıkarılmıştır. Jandarmanın ülke içindeki dağıtım biçimi, yukarıda sözü edilen İtilaf Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükümet arasında anlaşmaya varılarak belirlenecektir. Jandarma subay ve astsubay oranı artırılacaktır. Yabancı subayların sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile hükümet arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır (Bununla, belki de her bölgede aynı ulustan yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir). Mart 1922 Önerisinde : Paralı asker yönteminin sürdürülmesi, Jandarmanın 45.000'e, özel birliklerin 40.000'e çıkarılması. Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye'ye önerilmekle birlikte, bu nokta koşul olarak ileri sürülmemektedir. Lozan'da : Trakya ve Boğazlar'da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi'nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde etmişizdir. 9- CEZA : Sevr'de : Türkiye, savaş sırasında savaş kurallarına aykırı biçimde hareket etmiş ya da Türkiye içinde zalimlik yapmış, zorla sürgün etmek v.b. işlere karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilaf Devletleri'ne (Yunanistan dahil) ve Türkiye'den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harp'i tarafından yargılanıp cezalandırılacaktır. Mart 1921 Önerisinde : İtilaf Devletleri'nin önerisinde bundan söz edilmemiştir. Ancak Bekir Sami Bey'in, İngilizlerle imza etmiş olduğu tutsakların geri verilmesiyle ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya razı olması, Sevr taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş biçiminden başka bir şey değildir. Mart 1922 Önerisinde : Bu konudan söz edilmemiştir. Lozan'da : Konularda yoktur. 10- MALİ HÜKÜMLER : Sevr'de : İtilaf Devletleri, Türkiye'ye yardım olsun diye İngiliz,Fransız ve İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır. Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki biçimde olacaktır: a) Türkiye'nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü önlemi alacaktır. b) Türk Mebuslar Meclisi'ne sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu'na verilecek ve onun kabul ettiği biçimde Meclis'e gönderilecektir. Meclis'in yapacağı değişiklikler ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe konabilecektir. c) Komisyon, mali yasa ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip atanacak Türk Maliye Denetleme Heyeti aracılığıyla denetleyecektir. ç) Düyun-ı Umumiye İdaresi ve Osmanlı Bankası'yla anlaşarak Türkiye'nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir. d) Türkiye'nin, Düyun-ı Umumiye'ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri bu Maliye Komisyonu'nun yönetimine verilecektir. Komisyon bunlarla, önce kendisine ve Türkiye'de kalacak olan İtilaf Devletleri işgal güçlerine ait giderleri karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilaf Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye'de gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir. İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilaf Devletleri uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir. Türkiye'nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır. e) Hükümetçe verilecek her bir ayrıcalık için Maliye Komisyonu'nun uygun bulması şarttır. f) Bugün yürürlükte olan, bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye'ce toplanması yöntemi, Komisyon'un onayıyla olabildiğince geniş bir biçimde yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye'ye uygulanacaktır. Gümrükler, Maliye Komisyonu'nca atanabilecek ya da işten çıkarılabilecek ve kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır. Mart 1921 Önerisinde : Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu, Türk Maliye Nazırının onursal başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci bulunacak ve bunun Türk maliyesiyle ilgili konularda oyu olacaktır. İtilaf Devletleri'nin mali çıkarlarıyla ilgili konulardaysa Türk temsilcinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır. Türk parlamentosu, Türk Maliye Nazırı ile Maliye Komisyonu'nca ortaklaşa hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Ancak bu değişiklik bütçenin denkliğini bozacak biçimdeyse bütçe onaylanmak üzere yeniden Maliye Komisyonu'na gönderilecektir. Türk hükümeti, ayrıcalıklar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak Türk Maliye Nazırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup olmadığını Maliye Komisyonu'yla birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa bir karar alacaktır. Mart 1922 Önerisinde : Maliye Komisyonu kurulmasından cayılmaktadır. Ancak İtilaf Devletleri'ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk egemenliği ilkesiyle bağdaştırılmasına çalışılacaktır. Savaştan önceki Düyun-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda belirtilen iş için İtilaf Devletleri'nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır. Lozan'da : Bu gibi bağlayıcı hükümlerin tümü kaldırılmıştır. 11- EKONOMİK HÜKÜMLER : Sevr'de : Ayrıcalıklardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilaf Devletleri uyruklularına geri verilecek. Bu hak, bunlardan daha önce yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan v.b. devletler uyruklarına da tanınacaktır. (Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunması ve yurttaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk yurttaşının, İtilaf Devletleri'nden birinin yurttaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden alındığına dikkat edilirse bu hükmün kapsamı daha çok anlaşılır). Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır. Türkiye, İtilaf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı tanıyacaktır. Yabancı postalar yeniden kurulacaktır. Mart 1921 Önerisinde : Bazı koşullara bağlı olarak yalnız yabancı postaların kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre öbür hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır. Mart 1922 Önerisinde : İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden ve ayrıcalıklardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul'da toplanıp ayrıcalık sisteminin değiştirilmesiyle ilgili öneriler hazırlayacaktır. Bu öneriler, mali konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu önerilerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir. Lozan'da : Ayrıcalıkların her türlüsü kökünden ve sonsuz olarak kaldırılmıştır. 12- BOĞAZLAR KOMİSYONU : Sevr'de : Kendine özgü bayrağı, bütçesi ve polis gücü bulunacak olan bu komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu'nun yaptığı görevler ile kurtarma işleri artık bir komisyonun gözetimi altında, onun vereceği talimat çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar'ın serbestliğini tehlikede sayınca İtilaf Devletleri'ne başvurabilecektir. Komisyonda; Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya'nın temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır. Amerika istediği zaman, Rusya da Birleşmiş Milletler'e girdiği andan başlayarak bu komisyona katılabileceklerdir. Komisyon üyeleri diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisyona, sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri başkanlık edecektir. Mart 1921 Önerisinde : Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar Komisyonu'na başkanlık edecektir. Mart 1922 Önerisinde : Aynı biçimde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir. Lozan'da : Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlar'dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan ibarettir. Komisyon her yıl Birleşmiş Milletler'e rapor verecektir. Yine bu anlaşmayla, İstanbul'daki Uluslararası Sağlık Kurulu kaldırılarak sağlık işleri Türk hükümetine bırakılmıştır. Saygıdeğer Beyler, Lozan Barış Antlaşması'ndaki hükümleri öteki barış önerileriyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer eseridir! Türk Delegeler Heyeti Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey Arasında Çıkan Anlaşmazlık Beyler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim. Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Heyeti Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır. Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddi nedenlere dayandırmak zordur. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhsal ve duygusal açıdan değerlendirmek gerektiği görüşündeyim. Çeşitli vesilelerle belirtmiştim ki Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Heyeti Başkanlığı'na Rauf Bey'in getirilmesi eğilimi vardı. Gerçekten Rauf Bey de Delegeler Heyeti Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa'nın askeri danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden rica etmişti. Ben Rauf Bey'e, İsmet Paşa'dan yararlanmanın ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle olanaklı olacağı yanıtını verdim. Sonra, bilindiği gibi, Rauf Bey'i göndermedik. İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığı'na seçilerek Delegeler Heyeti Başkanlığı'na getirildi. Lozan Konferansı'nın birinci dönemi kapandıktan sonra İsmet Paşa'nın uğradığı hücum ve yergileri anlatmıştım. Buna karşın ikinci kez Lozan'a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir beceriyle yönetiyordu. Görüşme evrelerini düzenli olarak Bakanlar Kurulu'na bildiriyordu. Bazı önemli konularda Hükümet'in düşünce ve görüşlerini soruyor ya da talimat bekliyordu. Çözüm bekleyen konular önemli, mücadele ciddi ve üzücü idi. Rauf Bey de İsmet Paşa'nın görüşmeleri yönetişini beğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Kurulu'ndaki arkadaşlarına da telkin etme isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulu'nda İsmet Paşa'nın raporları okundukça, zaman zaman, İsmet Paşa bu işi başaramayacak denmeye başlanmış. Üstelik bir ara, İsmet Paşa'yı geri çağırma önerisi ortaya atılmış. Rauf Bey, bu öneriyi derhal oylamaya kalkışmış. Bakanlar Kurulu'na Milli Savunma Bakanı olarak katılan Kazım Paşa'nın itirazı üzerine cayılmış. İsmet Paşa'da, Hükümet Başkanı Rauf Bey'e Karşı Güvensizlik Duygusu Başlamıştı Öte yandan, İsmet Paşa'da da Hükümet başkanı Rauf Bey'e karşı bir güvensizlik duygusu başlamış. Rauf Bey'in imzasıyla aldığı Hükümet'in görüşünü bildiren yazılardan, Rauf Bey'in beni haberdar etmeden talimat vermekte olduğu kaygısına düşmüş. Sonunda İsmet Paşa, görüşmelerin ciddi ve nazik evrelere girdiğinden söz ederek benim durumu bizzat izlememi yazdı. Gerçi ben, İsmet Paşa'nın raporlarından ve Hükümet'in kararlarından haberdar ediliyordum. Ancak Rauf Bey'in, kararları İsmet Paşa'ya bildiren yazılarının ne biçimde yazıldığını denetlemiyordum. İsmet Paşa'nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüşmelerini Hükümet toplantılarında doğrudan doğruya izleme ve Hükümet kararlarını bazan kendim kaleme alma gereğini duydum. Söz konusu ettiğimiz konu üzerinde açık ve kesin bir bilgi verebilmek için İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında çeşitli konularda yapılan yazışmalardan yalnız iki konuyla ilgili olanlarını, huzurunuzda inceleyeceğim. Yunanlılardan İstenen Savaş Tazminatından Dolayı İsmet Paşa ile Hükümet Arasında Çıkan Görüş Ayrılığı ve Gerginlik
|