Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları >> Söylev (Nutuk) - 15) Halk Fırkası'nın Kurulma Çalışmaları, Lozan Barış Antlaşması ve Ardıl Gelişmeler

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

          15) Halk Fırkası'nın Kurulma Çalışmaları, Lozan Barış Antlaşması ve Ardıl Gelişimler :

         Halk Fırkası'nı Kurma Girişimi

         Saygıdeğer Beyler, her yerde, siyasal parti kurma konusunda da halkla uzun söyleşiler yaptım. 7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını aracılığıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve Halk Fırkası (Partisi) adını taşıyan siyasal bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda bütün yurtseverlerin ve bilim adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum.

         Dokuz İlke ve Partimizin İlk Programı

         Gerek bazı kimselerden aldığım yazılı düşüncelerden ve gerek halkla yaptığım görüşmelerden çok yararlandım. Sonunda 8 Nisan 1923 tarihinde, görüşlerimi dokuz ilke olarak belirledim. İkinci Büyük Millet Meclisi'nin seçimi sırasında yayınlayarak duyurduğum bu program, partimizin kuruluşuna temel olmuştur. Bu program, bugüne dek ele alıp gerçekleştirdiğimiz bütün önemli hususları içine alıyordu. Bununla birlikte programa girmemiş önemli ve esaslı bazı konular da vardı. Örneğin, Cumhuriyet'in ilanı, Şeriye Vekilliği'nin, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi gibi... Bu konuları programa alarak cahil ve gericilerin bütün ulusu zamanından önce zehirlemeye fırsat bulmalarını uygun görmedim. Çünkü bunların zamanı gelince çözüme bağlanacağından ve ulusun sonuçtan memnun olacağından kesinlikle emindim. Yayınladığım programı, bir siyasal parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu. "Halk Fırkası'nın programı yoktur." dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri biçimde bir betik (kitap) değildi. Ancak temel ilkeleri içine alıyordu ve işlevseldi. Bizde uygulanması olanaksız düşünceleri, kuramsal birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir betik (kitap) yazabilirdik; öyle yapmadık. Ulusun maddi ve manevi alandaki yenileşmesi ve gelişmesi yolunda, söz ve kuram ile iş ve icraata önem vermeyi yeğledik. Bununla birlikte, "Egemenlik ulusundur.", "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin dışında hiçbir makam, ulusal yazgıya egemen olamaz.", "Bütün yasaların düzenlenmesinde, her türlü örgütte, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, ekonomi konularında, ulusal egemenlik esasları çerçevesinde hareket edilecektir." "Saltanat'ın kaldırılmasıyla ilgili karar, değişmez bir yasa hükmüdür." gibi bilinmesi gerekli önemli noktalar, mahkemelerde reform yapılacağı, bütün yasalarımızın, hukuk biliminin verilerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, vergide aşar yönteminin değiştirileceği, ulusal bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğinin sağlanmasına derhal girişileceği, fiili askerlik süresinin indirileceği, ülkenin bayındırlaştırılmasına çalışılacağı v.b. gibi önemli ve ivedi ihtiyaçlar, ilkeler dışında bırakılmamıştı. Barış konusundaki görüşümüzün de mali, ekonomik ve yönetimsel alandaki bağımsızlığımızı mutlaka sağlamak koşuluyla barışın gelmesine çalışmak olduğunu söyledik. Halifelik makamının bütün İslam dünyasına ait bir makam olabileceğine de işaret ettik. İlkeler, Halk Partisinin kuruluşu ve etkinlik göstermesi için yeterli oldu. Partinin adına, daha sonra Cumhuriyet sözcüğü de eklenerek, bilindiği gibi, Cumhuriyet Halk Fırkası adı verildi.

         Lozan Konferansı Görüşmeleri Kesildi

         Beyler, yine Lozan Konferansı'na değineceğim. Konferans 4 Şubat 1923 tarihinde kesildi. İki aya yakın bir süre süren görüşmelerin özeti olmak üzere, İtilaf Devletleri temsilcileri, delegeler heyetimize bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı anlam ve öz bakımından bağımsızlığımıza zarar veren koşulları içine alıyordu. Özellikle, adli, mali ve ekonomik konularla ilgili maddeleri çok ağırdı. Bunun için, bu tasarıyı kesinlikle reddetmek zorundaydık. Delegeler heyetimiz bu tasarıya karşılık bir mektup verdi. Bu mektupta özet olarak şunlar yer alıyordu :

         Üzerinde anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım. Gerçekten de Konferans'ta görüşme konusu olan birçok konudan bizce kabul edilebilecek durumda olanları vardı. Mektupta, "İkinci, üçüncü derecede olan konuları ayrıca inceleriz. İtilaf Devletleri, bu önerimizi kabul etmeyecek olurlarsa önerilerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır." da denilmiştir. Delegeler Heyeti'mizin önerisi dikkate alınmadı. Yalnız, konferansın yarıda kesilmesi, görüşmelerin ertelenmesi gibi gösterildi. Her devletin temsilcileri ülkelerine döndüğü gibi, bizim Delegeler Heyeti'miz de geri geldi. Ben de Batı Anadolu gezisinden dönüyordum.

         Meclis'teki Muhaliflerin Çeşitli Saldırı Hareketleri

         Meclis'teki muhaliflerin çeşitli biçimlerde ve başka başka konularda saldırı hazırlıklarında bulundukları yeni değildi. Geziye çıktığım tarihten bir gün sonra, İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi adlı broşürün ortaya çıktığını, bütün Meclis'in ve ulusun bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim. Bundan önce çevrilmek istenen bir dolap vardır ki daha ondan söz etmedim. Nedeni, 1922 Aralık ayı başlarında oynanmak istenen oyun, sonuçları itibariyle gezim boyunca da sürmüştü. İzin buyurursanız, bu konuyla ilgili olarak anılarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim :

         Saygıdeğer Beyler, üç milletvekili, milletvekili seçimi yasa tasarısında değişiklik yapılmasıyla ilgili bir önerge hazırlamışlar. Önergede nelerin yer aldığını öğrenmiştim. 2 Aralık 1922 günü, Meclis'in İkinci Başkanı Adnan Bey'in başkanlığında yapılan oturumunda, başkanlık kürsüsünden şöyle bir söz işitildi : "Efendim! Milletvekili Seçimi Yasası'nda değişiklik yapılmasıyla ilgili önerinin görüşülebileceği yolunda Tasarı Komisyonu'nun tutanağı var." Bu söz, "Okunsun!" sesleriyle karşılandı. İki milletvekili : "Önemlidir, okunmasını öneririz." diyerek genel havayı açığa vurdular. Başkan, "Beyler, bu önergenin okunmadan önce komisyona gönderilmesi yöntemdendir." dedi.

         Beni Yurttaşlık Hakkından Yoksun Bırakmak Önerisi Üzerine Mecliste Yaptığım Konuşma

         Beyler, meselenin ne olduğunu ve bu konuda Meclis'te yapılan görüşmeleri o güne ilişkin Tutanak Dergisi'nde okumak olanaklıdır. Ancak yüksek heyetinizi bu külfetten kurtarmak için, izin buyurursanız, o oturumda yaptığım konuşmanın bir kısmını olduğu gibi arz edeyim :

         Değişiklik önergesini okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim : ''Efendim! Bu yasa tasarısı özel bir amaç taşıyor. Bu özel amaç doğruca beni ilgilendirdiğinden izin verirseniz birkaç sözle düşüncemi arz etmek istiyorum. Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salahattin ve Canik Milletvekili Emin Beyefendi'lerce önerilen yasa tasarısı, doğrudan doğruya, beni yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak amacını güdüyor. 14'üncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız orada deniliyordu ki: 'Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilebilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ya da kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır. Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmişse seçilebilirler.' Ne yazık ki benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğum yerim, bugünkü ulusal sınırların dışında kalmıştır. Ancak bu böyleyse bunda benim en küçük bir kasıt ve suçum yoktur. Bunun nedeni, bütün ülkemizi, ulusumuzu batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istila hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır. Düşmanlar amaçlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan beylerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.

         Önerilen Maddedeki Koşullar Niçin Bende Yoktu

         Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği koşullar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamışsam, o da yurda yaptığım hizmetler nedeniyledir. Bu maddenin istediği koşulu yerine getirmeye çalışsaydım İstanbul'u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar'daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi. Ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkum olsaydım Bitlis ve Muş'u aldıktan sonra Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş'u kurtarmaktan ibaret olan yurt görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Beyler'in istediği koşulları taşımak isteseydim Suriye'yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep'te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün ulusal sınırlar dediğimiz sınırları fiilen çizmemekliğim gerekirdi. Sanıyorum ki ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben sanıyordum ki bu hizmetlerimden dolayı ulusumun sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslam dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum. Ancak bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık yurttaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatrıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni ülke hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır. Ancak hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki yüce Meclis'te, iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum. Bu beyler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi yansıtıyorlar? Yine bu beylere karşı söylüyor ve soruyorum : 'Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu beyler, acaba ulusun da kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?' Beyler, beni yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu beylere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce heyetinize, bu beylerin seçim bölgeleri halkına ve bütün ulusa soruyorum ve yanıt istiyorum! ''

         Ulusun Bana Karşı Gösterdiği Sevgi ve Güvenin İçten İfadeleri

         Bu gözlerim ajans ve basın aracılığıyla yayınlandı. Ulus, yaptığım konuşmayı ve yanıtını beklediğim soruyu öğrendi. Hemen, ülkenin istisnasız bütün seçim bölgelerinin gerçek seçmenlerince Meclis Başkanlığı'na protesto telgrafları yağdı. Bu yasa tasarısına imza koyan milletvekili beylerin de seçim bölgeleri halkı, kendilerini ve kendileriyle görüş birliğinde olanları suçlamakta gecikmedi. Ulusun, benim için gösterdiği bu sevgi ve güveni içten olarak belirtmesi bakımından değerli birer anı olarak saklamakta olduğum bu telgraflar büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telgraflar, zamanında basında da yer almıştı. Ben burada yalnız bir tek seçim bölgesinin, Rize'nin bana çekmiş olduğu bir telgrafı olduğu gibi bilginize sunmakla yetineceğim :

         ''Üç milletvekili beyin, Seçim Yasası'yla ilgili önergesine, sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı inancıyla bir şey yazmayı gerekli bulmamıştık. Şimdi Milletvekili Osman Bey'den aldığımız mektupta, kendisinin o önergeyle ilgili ve muhalif gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, aşağıdaki hususların bilginize sunulmasına mecburiyet duyulmuştur :

1- (Övücü ve içten sözlerden sonra) Şahsınız ve değerli çalışma arkadaşlarınız aleyhinde, sancağımız adına söz söyleyen, muhalefet düşüncesi taşıyan ve bizce hiçbir kişilik ve değeri olmayan milletvekilini lanetleriz. O, artık sancağımızı da temsil hakkına sahip değildir.

2- Şu zamanda vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk düşüncesini bize öğütleyen milletvekili beyin görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda var olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve size olan üstün saygılarımızla arz ederiz, efendim.

İmzalar

         Yeniden Seçim Yapılması Kararı

         Saygıdeğer Beyler, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, olaylarını anlattığımız tarihte gösterdiği karışık ruh hali, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir duruma girdi. Bütün ulusta, Meclis'in görev yapamayacak bir duruma geldiği kaygısı doğmaya başladı. Meclis'te durumu soğukkanlılıkla ve uzak görüşlülükle düşünüp değerlendiren üyeler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamadılar. Artık kuşkuya yer kalmamıştı ki, Meclis yenilenmedikçe, ulus ve ülkenin ağır ve sorumluluk bekleyen işlerini yürütmeye olanak yoktur. Bu zorunluluğa ben de inandım. Bir gece, Başbakan Rauf Bey'e, kalmakta olduğu istasyon binasında Hükümet üyelerini toplantıya davet etmesini, bu toplantıya benim de bizzat geleceğimi telefonla bildirdim. Rauf Bey'in dairesinde toplanan Bakanlar Kurulu'na Meclis'in yenilenmesini Meclis'e önermek gereğinden söz ettim. Kısa bir tartışıdan sonra Hükümet üyeleriyle görüş birliğine vardık. Aynı gece, Meclis'teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu Yönetim Kurulu'nu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu Yönetim Kurulu içinde önerimi yersiz bulup yadırgayanlar oldu. Görüşme ve tartışılar ertesi güne dek sürdü. Buna karşın bu heyetle de anlaştık. Ondan sonra derhal Grup Genel Kurulu'nu topladım. Orada ülkenin içinde bulunduğu genel durumu, ivedi olarak yapılması gereken ülke işlerini anlattım. Meclis'in artık bu görevleri yerine getirme yeteneği kalmadığını belirterek ve kanıtlayarak Meclis'ten, seçimleri yenileme kararı vermesini istemek gerektiğini bildirdim. Grup Genel Kurulu, konuşmalarımı ve açıklamalarımı yerinde buldu. Bunun üzerine konu, aynı gün, 1 Nisan 1923'te Meclis'e götürüldü. Yüz yirmi kadar üye, bir önergeyle seçimlerin yenilenmesi için bir yasa önerisi sundu. Meclis, ''Seçimlerin yeniden yapılmasına karar verilmiştir.'' biçimindeki bir yasayı oybirliğiyle çıkardı.

         Meclis'in bu kararı vermesi, inkılâp tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü Meclis, bu kararı vermekle, kendinde beliren hastalığı itiraf etmiş ve bundan dolayı ulusça duyulan ıstırabı anlamış olduğunu göstermiştir.

         Lozan Konferansı'nın İkinci Evresi ve Yeni Seçimlerde Ulusun Gösterdiği Uyanıklık

         Beyler, Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923'te yeniden toplandı. Delegeler Heyeti'miz Lozan'da yeniden barışı sağlamaya çalışırken ben de yeni seçimlerle uğraşıyordum.

         Yeni seçimlere bilinen ilkelerimizi ilan ederek katıldık. Görüşlerimizi benimseyip milletvekili olmak isteyen kimseler, önce ilkeleri kabul ettiğini ve görüşlerde birleştiklerini bana bildiriyorlardı. Adayları ben belirleyecek ve zamanı gelince partimiz adıyla duyuracaktım. Bu yolu benimsemiştim. Çünkü yapılacak seçimlerde, ulusu aldatarak, çeşitli amaçlarla milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Konuşmalarım ve uyarılarım ülkenin her yanında büyük bir içtenlik ve güvenle karşılandı. Bütün ulus, ilan ettiğim ilkeleri tümüyle benimsedi. Bu ilkelere, hatta bana muhalefet edeceklerin ulusça milletvekilliğine seçilmesine olanak kalmadığı anlaşıldı.

         Nurettin Paşa'nın Bağımsız Milletvekili Olma Girişimi ve Yayınladığı Özgeçmiş

         Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma girişiminde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak girişiminde bulunmuştu.. Olanaklı olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa'da gerçekleştirdi. Paşa'nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi yöntemince ve gerektiği biçimde propaganda yaptırmaktan geri kalmadığı da anlaşılmıştı. Bu yoldaki girişimlerden ve yapılan yayınlardan herkesin dikkatini çekmiş olanı özellikle özgeçmişidir. Nurettin Paşa , yeni seçim yılı olan 1923'te, Abit Süreyya Bey adında bir kişiye (A.S.) baş harflerini taşıyan bir özgeçmiş yayınlattı. Abit Süreyya Bey, Abdülhamit'in başyazmanlarından rahmetli Süreyya Paşa'nın oğludur. Meşrutiyetten önce, Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte fahri hünkar yaveriydi. Birinci Dünya Savaşı'nda İzmir'de ve Kurtuluş Savaşı'nın sonunda, Nurettin Paşa karargahının bulunduğu İzmit'te ordu müteahhitliği yaptı. Nurettin Paşa'nın özgeçmişinin yer aldığı broşürü hazırlayan Abit Süreyya Bey değildir. Broşür kendisine yazılı olarak verilmiştir. Ondan, adının baş harflerini koyması ve ortağı bulunduğu Osmaniye Matbaası'nda bastırması Nurettin Paşa tarafından rica edilmiştir.

         Bu broşürün kapağında şu yazılar okunur : “İzmir Fatihi, Afyonkarahisar ve Dumlupınar Savaşları'nın Galibi Gazi Nurettin Paşa Hazretleri'nin Hal Tercümesi.”

         Beyler, on dokuz sayfadan ibaret olan bu özgeçmiş broşürünün ne kadar insan tarafından okunduğunu bilmiyorum. Ben, bu özgeçmişin ülkenin bütün aydınlarınca okunmasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız, bu broşürü okuyanların ya da okuyacak olanların, broşürde değinilen olaylar ve işlerle ilgili olarak başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek metinle gerçeği karşılaştırmaları ve ona göre hüküm vermeleri gerekir.

         Bu broşürün niteliği ve nasıl bir anlayışı ortaya koyduğu konusunda bir fikir edinebilmek için bazı noktalarını hep birlikte gözden geçirelim :

         Broşürün kapağındaki yazılardan sonra, metnin başlığında da şu sözler vardır : Kutülamare'nin kuşatıcısı, Bağdat'ın savunucusu, Yemen, Selmanpak, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşları Galibi ve İzmir Fatihi. Nurettin Paşa'nın kendi kendine takındığı "kuşatıcı", "galip", "fatih" unvanlarına ilişkin görüşümü belirtmeyi daha sonraya bırakarak, broşürün metnine girelim. Paşa, Konyar adındaki Türk aşiretinden rahmetli Mareşal İbrahim Paşa'nın oğlu ve Hazret-i Peygamber soyundan gelen Ayan üyesi ve Şeyhül-Vükela Bursalı rahmetli Rıza Efendi'nin torunlarındanmış. Bu bilgilere ve ifade biçimine göre Mehmet Nurettin Paşa hem Türk hem de Arap'tır. Babası ve büyük babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius'a babası ile anası Türk olan Attilâ'nın "Ben de, büyük ve asil bir milletin evladıyım." dediğini anımsatmadan geçemeyeceğim. Resmi okullardaki öğrenim dışında özel öğrenim de görmüş olan Nurettin Paşa 1893'te Harp Okulu çıkışlı olup Hassa Ordusu Erkan-ı Harbiyesi'ne atanmış.

         Nurettin Paşa, kurmaylık öğrenimi görmemiş ve o sınıfa girmemiştir. Bu bakımdan ordu karargahına kurmay olarak atanamaz. Olsa olsa, bir askeri birliğe gönderilmeyip ordu kurmaylığında karargah emir subaylığı ya da buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir. Genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak, elbette övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Askeri bir birliğe atanmak ve orada askerliğin disiplin ve zorluklarına alışmak şarttır.

         Nurettin Paşa,1887'de gönüllü olarak Türk-Yunan Savaşı'na katılmış ve Başkomutanlığa atanan Gazi Osman Paşa'nın yaverliğine ve İstanbul'a dönüşünde hünkar yaverliğine, refakat subaylıklarına getirilmiş.

         Bilindiği üzere, Gazi Osman Paşa, İstanbul'dan Selanik'e kadar gitmiş ancak savaş alanına gitmeden Selanik'ten geri dönmüştür. Savaşa katılmamış bir komutanın yaverliğine ve ondan sonra da Sultan Hamit'in yaverliğine ve birtakım refakat subaylıklarına atanmış olmak, bilmem ki, ne dereceye kadar anlatılmaya ve övünülmeye değer görülebilir.

         Nurettin Paşa, sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1918 yılı başlarında Selanik'te Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü'ne atanmış.

         Nurettin Paşa'nın hangi sırayla albaylığa kadar yükselmiş olduğu, Meşrutiyet'in ilanından sonra rütbesinin yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da Selanik'te, Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü'ne atanmasını anlamak güçtür. Çünkü benim de Kurmay Başkanlığı'nda bulunduğum bu orduda, denildiği gibi bir özel şube yoktu. Belki de ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle uğraşan bir özel şube kurmuş olacak. Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve devrimin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine hizmet ve yardımda bulunmuşlar.

         Özgeçmiş broşüründe, Nurettin Paşa'nın iki kez Sultan Hamit tarafından tutuklattırılıp sorguya çekildiği, bir kezinde sürülmesine ve öbür bir kezinde de askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği ve ancak babasının, araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu öyküsünden sonra "İstanbul'dan bir yolunu bulup yine Rumeli'ye geçerek 1908 Meşrutiyet inkılâbının hazırlanmasına ve gerçekleştirilmesine öbür arkadaşlarıyla birlikte hizmet etmiştir." sözleri yazılıdır.

         Nurettin Paşa'nın gördüğü zulmü kısaca anlatmak gerekirse diyebiliriz ki Sultan Hamit, Nurettin Bey'e özgürlükçü düşüncelerinden dolayı kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve babasının şefkat ve okşamalarına teslim edermiş.

         Nurettin Paşa'nın ve Babası Mareşal İbrahim Paşa'nın Meşrutiyet İnkılabında Nasıl ve Ne Dereceye Kadar Rol Oynadıkları Konusundaki Anılarım

         Mareşal İbrahim Paşa'nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey'in babasının yaverliği ve Meşrutiyet inkılabında nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusu üzerinde de bir parça bilgi vermek isterim. Bunun için geçmişle ilgili kısa bir anımı anlatmama izninizi rica ederim.

         Beyler çeşitli vesilelerle duymuş olacağınıza kuşku yoktur ki, ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamit tarafından Suriye'ye sürüldüm. Orada üç yı1 kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya'ya gönderildim. Ordu merkezi Manastır'dı. Ordu Mareşalliği adı altında bir komuta makamı da vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik'te otururdu. Orada da Mareşallik Kurmay Heyeti diye bir kuruluş vardı. Ben 1908 yılında Kolağası (yüzbaşı) rütbesiyle bu kuruluşta görevliydim. Özgürlüğü getirmeye çalışan gizli dernekle pek yakından ilgim vardı. Yanyalı Esat Paşa Üçüncü Ordu Komutanı'ydı. Süleyman Paşazade Ali Rıza Paşa, Kurmay Başkanımızdı O zaman Binbaşı bulunan rahmetli Cemal Paşa ve yine Binbaşı olan Fethi Bey (bugünkü Paris Büyükelçisi) ve ben, Mareşallik Kurmay Heyeti'ni oluşturuyorduk. Her üçümüz de derneğin üyesiydik. Derneğin başarıya ulaşması için çalışıyorduk. O tarihlerde, Üçüncü Ordu bölgesine bağlı Serez'deki tümenin ve Serez bölgesinin komutanı Mareşal rütbesinde bir kişiydi. Bu kişi, Sultan Hamit'in olağanüstü güvenini kazanmış bulunuyordu. Rütbesinin Mareşal olmasına, Esat Paşa'nın kendinden daha ast bir bir rütbede bulunmasına karşın İstanbul'la Serez arasında güvenli bir bölge bulundurulmak amacıyla Serez'den uzaklaştırılamazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa'ydı. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) de babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyet'in ilanından önceki günlerde, bir Binbaşı, Mareşal İbrahim Paşa'nın komutanlık bölgesinde, baskı yönetiminin aleyhinde konuşmuş. Bir casus bunu jurnal etmiş. O zaman Selanik'te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nazım Bey, olayı yerinde soruşturmak üzere İstanbul'dan görevlendirildi. Dernek, Nazım Bey'i bu görevden alıkoymak üzere vurdurdu. Yaralanan Nazım Bey İstanbul'a getirildi. Olayın soruşturmasına İstanbul'dan birinin değil ancak orduca gösterilecek bir görevlinin gidebileceği görüşü telkin edildi. Ben görevlendirildim. Görevim, hiç kuşkusuz istibdat aleyhinde bulunmuş olan Binbaşıyı kurtarmaktı. Önce Serez'e gittim. Mareşal İbrahim Paşa'yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki Paşa'nın büyük bir kaygısı vardır. Paşa, kendi bölgesinde, Sultan Hamit ve baskı yönetimi aleyhinde bir tek kişi bile bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda Sultan'a güvence vermişti. Buna karşın söz konusu Binbaşı için yapılan jurnal, Sultan Hamit'in Mareşal İbrahim Paşa'ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalde yazıların doğrulanması, İbrahim Paşa'nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu. Ben derhal Paşa'nın kaygısını anladım ve dedim ki :

         "Paşa Hazretleri, zatıdevletinizin bölgesinde, Zâtışâhane aleyhinde duygular besleyen bir tek kişinin bile bulunabileceği düşünülemez. Yapılmış olan jurnalde yazılanların yerinde soruşturulması, zatı devletinizce kurulmuş olan disiplini ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolayca ortaya koyacaktır. İstek buyurursanız yapacağım soruşturma raporunun bir suretini size göndereyim. İbrahim Paşa, bu sözlerimden çok ferahladı. Benden memnun oldu ve oğlu Nurettin Bey'i çağırtıp benim çok iyi ağırlanmamı ve olay yerine gidebilmem için kolaylık gösterilmesini buyurdu. Soruşturmanın sonucu, Binbaşıyı kurtardı. Jurnal vereni iftira ettiği için cezaya çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da Sultana kendi bölgesinde, aleyhte bir tek kişinin bile bulunamayacağını kanıtlayarak Zâtışahane'nin kendisi hakkındaki güvenini bir kat daha artırdı. Mareşal İbrahim Paşa'nın bu yolla kendisine beslenen güveni bir kat daha artırması, çok geçmeden, kendine bütün Makedonya'yı istibdada karşı olanlardan temizleme görevini hazırladı.

         Bu noktayı biraz açıklayayım : Dernek, bütün Makedonya'da örgütünü genişletti, etkinliğini hızlandırdı. Artık hemen hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı. Selanik'te, Ordu Mareşalliği'nde bulunan Esat Paşa'ya güven kalmadı. Kurmay Başkanımız olan Ali Rıza Paşa hakkında kuşkuya düşüldü. Bunlar birer birer, Sultan Hamit tarafından sorguya çekilmek üzere İstanbul'a geri çağrıldı. Ordu Mareşalliği'ne her bakımdan güven uyandıran Mareşal İbrahim Paşa atandı ve Selanik'e gönderildi. İbrahim Paşa'nın Selanik'e gelmekte olduğu haberi üzerine, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz düşüncesiyle, bir vesile yaratarak merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey, zaten daha öncesinden Jandarma Okulu Komutanlığı'na geçmişti. Merkezde Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı adlarına yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana Üçüncü Ordu Komutanlığı'nı ben devir ve teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu. İbrahim Paşa, yanında oğlu Nurettin Bey olduğu halde, trenle geç vakit Selanik'e vardı. Doğruca komutanlık dairesine geldi. Orada kendisine durumu anlattım. Gece olmasına karşın ordu karargahında görevli bütün komutanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı kişiye, kendisinin ne kadar şiddetli olduğunu, insanı yok edebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım tavırlar takınarak, hiç de yakışık almayan sözler söyleyerek, ara sıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, ilk andan itibaren korkutma politikası uygulamaya başladı. Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa'nın beni istediğini söyledi. Daireye geldiğim zaman anladım ki benim göreve devam edebileceğimi buyurmuş.

         Şimdi Beyler, gelelim devrim ve inkılâp evresine. İbrahim Paşa'nın, korkutma politikası, devrim komitesinin gözdağı verici tutumuyla karşılandı. Paşa, öfke ve şiddetini bir yana bırakmak mecburiyetini duydu. Bu arada, en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) aracılığıyla devrim derneğinin gücünden ve girişimindeki ciddilikten İbrahim Paşa'nın oğlu haberdar edildi. Babasının dernek aleyhinde bir harekette bulunmaması için uyarıldı ve Paşa'dan güvence istendi. Örneğin Paşa, dernek aleyhinde hareket etmeyeceğini göstermek üzere, Cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci safta namaza duracaktır gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey bu gibi şeyleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Ancak önemli işlerde daha çok görevlendirilen ve çalıştırılan babasının yaveri Nurettin Bey değil derneğin üyesi ve güvenilir adamı olan, komutanlık makamının yaveri Yüzbaşı Kazım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmendir) idi. İbrahim Paşa, derneğin uyanlarına uymak zorunda bırakıldı. Ancak derneğin örgütünden, girişimlerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden hiçbir zaman haberdar edilmemiştir. Hürriyet ve Meşrutiyet'in ilanından da ne İbrahim Paşa'nın ve ne de oğlu Nurettin Bey'in daha önce, hiçbir biçimde ve kesinlikle, haberleri dahi olmamıştır. Meşrutiyet'in ilanı konusunun tümüyle içinde bulunduğum için ve bütün ayrıntı ve evreleriyle şahsen ve yakından ilgili olduğum için, bu konudaki anılarım olduğu gibi belleğimdedir. Hürriyet ve Meşrutiyet ilanıyla ilgili gösterilerde erken davrandığı sanılan Üsküp'teki hazırlıkları Selanik'te ve öbür yerlerde yapılacak hazırlıklara uygun bir biçimde düzenlemek için Üsküp'e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde eylemsel gösteriler başladıktan sonra, Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi :

         "Beni Ordu Komutanlığı'nda bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacaksam saldırı ve hakarete uğratılmadan hemen İstanbul'a hareket edeyim." Üstelik Paşa, bürosu üstünde duran yazı hokkasını eline alarak aynen hatrımda kalan şu sözleri de ekledi : "Burada benim yalnız bir hokkam var, onu alır giderim." Gerekenlerle görüştükten sonra yanıt verebileceğimi söyledim. Dernek adına yetkili olan öbür arkadaşlarla İbrahim Paşa'nın komutanlığı konusunu görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalacağını bildiren dernek kararını kendisine ben bildirdim. Ancak bir, iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir Teğmen Bey, İbrahim Paşa'ya bulunduğu yerden hakaret dolu bir telgraf çekmiş. İbrahim Paşa, derhal beni çağırttı ve telgrafı uzatarak dedi ki : "Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu hakaret nedir?" Komutan Paşa'ya dernekçe kendisi için aldığımız kararı bütün örgüte duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi telgrafları çektirmelerine engellemenin bugünlerde zor olacağını takdir edeceğini söyleyerek kendisini yatıştırmaya çalıştım. Ancak aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, Derneğin Manastır'daki Merkez Heyeti'nce Manastır'a davet edilmiş. Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa'dan izin almaksızın Manastır'a gitmiş. Bu duruma canı sıkılan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa'ya azarlayıcı bir yazı göndermiş. Bunun üzerine, Muhlis Paşa'yı davet eden Merkez Heyeti, İbrahim Paşa'ya uzun bir telgraf çekmiş. Bu kez de Mareşal Paşa beni çağırarak telgrafı gösterdi ve "Ya bu ne?" dedi. Telgrafı baştan sona kadar okudum. Bu telgrafta Konyar aşiretinden Mareşal İbrahim Paşa'nın bütün yaşamı, geçmişi ve yaşamının içyüzü açıklandıktan sonra, ağır ve hakaret dolu sözcüklerle, istibdat döneminin, Sultan Hamit kulluğunun seyrek rastlanır bir örneği olan İbrahim Paşa'nın özgürlük için çalışan bir çevrede, özgürlük için çalışanlara komuta etmek cesaretinde bulunmasına şaşılıyor ve hemen komutanlıktan çekilmesi ihtar ediliyor ve isteniyordu.

         Beyler, bundan sonra İbrahim Paşa gerçekten Selanik'te duramadı. Dediği gibi bir hokkasını alıp gitti. Bu bilgilerden sonra, Nurettin Paşa'nın, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa'yla Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına ve devrimin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda hizmet etmiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır sanırım. Denildiği gibi devrimin aşırılıktan uzak ölçülerle yürütülmesine de etkili olamamışlardır. En aşırı davranışlar, bizzat kendilerine yapılmış olan davranışlarda görülmüştür.

         Özgeçmiş Broşürüne Göre Nurettin Paşa'nın Meşrutiyet'in İlanından Sonra Gördüğü Hizmetler

         Özgeçmiş broşürünün 4'üncü sayfasında, Nurettin Paşa'nın, Rumeli'den İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'na katılarak yurt görevini yerine getirdiğinden söz edilmektedir. 31 Mart Olayı dolayısıyla Rumeli'den İstanbul'a gönderilen güçlerin komutanı, rahmetli Hüsnü Paşa'ydı. Ben bu güçlerin kurmay başkanıydım. Bu güçlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusu'nun İstanbul'a kadar gidişini düzenleyen ve yöneten bendim. Nurettin Bey'in bu güçlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul'a yaklaştığı zaman, Ayastefanos'a ya da Makrıköyü'ne gelmiş olabilir.

         Nurettin Paşa, Yemen ilinin kurtarılması ve isyancıların sindirilmesi için yapılan savaşlarda birtakım tümen birliklerine ya da müfrezelere komuta etmiş... Her tümen komutanı, her savaşta aynı durumda bulunur. Sonra, Sana'nın kurtarılması üzerine, orada yığınak yapmış olan askeri güçlere komuta etmiş.

         Beyler, asker olanlar çok iyi bilirler ki bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı, bir mevki komutanlığı, bir bölge komutanlığı ya da ordugah komutanlığı kurulur. Nurettin Paşa'nın Sana'daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?

         Nurettin Paşa, İmam Yahya'yla anlaşma yapması için Ahmet İzzet Paşa'ya yardımcı olmuş. Ahmet İzzet Paşa'ya sormadım. Ancak İzzet Paşa'yla birlikte olup çalışmalarına yakından katılan yetkili kimselerin söylediklerine göre, İmam Yahya'yla anlaşma görüşmelerinde Nurettin Paşa hiçbir biçimde yetkili kılınmamıştır.

         Nurettin Paşa, Balkan savaşlarına katılma isteği göstererek Yemen'i kuzeyinden güneyine kadar geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargahı'na katılmış ve komutanlığı, açık bir tümen bulunmaması dolayısıyla, kendi isteğiyle gönüllü olarak 9'uncu Alay'ın komutasını üzerine almış. Nurettin Paşa'nın Yemen'den İstanbul'a gelmek için izlediği yol, Yemen'den İstanbul'a gelen bütün asker ve sivillerin, kısacası herkesin izlediği yoldu. Yol oydu. Nitekim, o tarihte biz de Afrika'da bulunuyorduk. İstanbul'a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya Mısır'a kadar deveyle geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz'i ve Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste'den Bükreş'e kadar Avrupa'yı ve ondan sonra da Karadeniz'i geçerek aynı karargha ulaşmıştık. Yol buydu. Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz etmiyor. Nurettin Paşa, Albaylıktan Binbaşılığa indirildikten sonra Yemen birliklerinde görev yapmak üzere yarbaylığa yükseltilmiştir. Bu yükselmenin gereği olarak, yarbaylıkta Yemen'de iki yıl kalmak gerekirken zamanından önce İstanbul'a gelerek kurtulma yolunu bulmuştur.

         Özgeçmiş broşürünün 6'ncı ve 7'nci sayfalarında, Nurettin Paşa'nın Irak Komutanlığı'ndan söz ediliyor ve yerli olanaklara başvurarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanların umduklarının ve beklediklerinin tersine, yenilgiden zafere ulaşma harikasını gösterdiği belirtiliyor.

         Irak Seferinde Nurettin Paşa

         Beyler, Irak seferinde Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir : İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askeri Bey'in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak'a Kafkasya'dan yeni birlikler gelinceye dek savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kutülamare'de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpak'a dek perişan bir biçimde geri çekildi. İngilizler, Nurettin Paşa'yı kovalayarak Selmanpak'a dek ilerlediler. Orada, Kafkasya'dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra, Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme buyruğu verdi.Birlikler, Diyale ırmağına dek kuzeye çekildi. İngilizlerle süvari bağlantısı kurma yolu bile aranmadı. Oysa aynı zamanda İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi veren çöl Araplarıydı. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpak-Kutülamare yönünde ilerledi. Kutülamare kuzeyinde, gece İngiliz birlikleriyle karşılaşıldı. Önlemsizlik, düzensizlik ve yönetimsizlik yüzünden birliklerimiz, şafak vakti düşmanın ateş baskınına uğradı. Er, subay ve komutan olmak üzere birçok kayıp verildi. Birliklerde panik oldu. Kendiliğinden geri çekilme başladı. İngilizlerin çekilmesi üzerine ortalık yatıştırılabildi. Irak'ta yeni birlikler ve yeni araçlarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki Nurettin Paşa'nın bunlarla ilgisi yoktur.

         Broşürün aynı sayfalarında, "Nurettin Paşa, İngilizlerden ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir." deniliyor. Bu iddianın pek cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler böyle bir iddianın ne kadar gülünç olduğunu elbette anlarlar.

         Büyük Taarruz'da Nurettin Paşa, Savaş Alanını Dürbünle İzlemeyi Yeğliyordu

         Broşürün sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa'nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şu sözler yazılıdır : "26 Ağustos 1922 taarruz günü Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Muharebesi'ni yönetirken alınan fotoğraflarındandır."

         O gün hep aynı tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar, özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa'nın da savaş alanını dürbünle izlemeyi yeğlediğini ben de fark etmiştim. Karahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesi yapılırken, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin yapıldığı gün, bir ara Nurettin Paşa'yı Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa'nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında, durumu dürbünle izlerken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı. "Dürbünle izlemeyi bırakınız. Savaşı yakından ve bizzat yönetmek için ileri ateş mevzilerine gideceğiz." dedim. Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. "Siz burada kalabilirsiniz" dedim. Kemalettin Sami Paşa'ya,  "Siz benimle geliniz!" dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa, "Emredersiniz!" dedi ve benimle birlikte yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa'nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun tutsaklığıyla sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat yönetiyor ve gereken buyrukları, doğrudan doğruya Kolordu Komutanlarına ve öbür Komutanlara ben veriyordum. Verdiğim buyruklara göre önlemler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve durumu izliyordu. Bir ara, Kolordu Komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı buyruklar vermeye kalkışmış. Kolordu Komutanı bu buyrukları uygulanabilir nitelikte bulmamış; Ordu Komutanı ile Kolordu Komutanı arasında neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış. Kemalettin Sami Paşa, Nurettin Paşa'nın yanından biraz sertçe bir davranışla ayrılmış. Bu durumun farkına vardım. Kemalettin Sami Paşa'yı yanıma çağırıp sakinlik ve disiplini koruması gerektiğini söyledim. Daha sonra, yalnız olarak Nurettin Paşa'yı çağırttım. Genel olarak bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki Kolordu Komutanına verdiği buyruğun gerçekten de uygulanması olanaklı değildir. Komutanlar, buyruk vermiş olmak için buyruk vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları buyururlar ve buyruk verirken kendini, o buyruğu yerine getirecek olanın yerine koymak ve buyruğun nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.

         Özgeçmiş broşürünün 9'uncu sayfasında, Irak'tan sonra Kafkas cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa'nın 3'üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı'nda ve Ordu Komutanlığı Vekilliği'nde bir süre bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak gerektir.

         Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul'a dönüşünde, Aydın, Muğla ve Antalya Bölgeleri Komutanı unvanıyla İzmir'e gitmiş ve orada bulduğu, çoğu 40 yaşından yukarı ve tabii askerlik çağını geçmiş erlerin oluşturduğu dağınık birkaç birliği yeniden düzenleyerek ve yeni tümenler kurarak 21'inci Kolorduyu kurmuş.

         Beyler, kolordu kurma işi, son zamanda Birinci Dünya Savaşı'nın fantezileri sırasına geçmişti. Özellikle karşısında düşman bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, Kolordu Komutanlıkları kurulur ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat diye haykırırken 21'inci Kolordu, değer verilen bir varlık olsaydı Aydın bölgesinde bırakılmazdı.

         Özgeçmiş Broşürüne Göre Nurettin Paşa'nın İstanbul'da ve Anadolu'da Gördüğü Önemli İşler Nelerdi

         Broşürün 16'ncı sayfasında Nurettin Paşa'nın, Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının girişimleriyle başlayan Ulusal Mücadele önderleriyle de ilişki kurarak İstanbul'da birtakım önemli işler yaptığından, sonunda İngilizlerce izlenmeye başlanmış olduğunda ve Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı davet yazılarında, artık İstanbul'dan çok Anadolu'da hizmet edilebileceğinin bildirilmesi üzerine Anadolu'ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.

         Beyler, Nurettin Paşa'nın İstanbul'da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Kabinesi'yle anlaştığını, Ankara'da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden ve onun hükümetinden habersiz olarak bizi İstanbul'la uzlaştırmaya çalıştığını ve bu ilgiyle arada geçen telgraf haberleşmeleri üzerine Ankara'ya geldikten sonraki davranışlarını yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları yinelemeyeceğim.

         18'inci sayfada, "Yukarıda sayılan yurt hizmetlerini başarıyla yerine getirmiş olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında bazı resmi işlerden dolayı anlaşmazlık çıkması üzerine, kendisi hemen Ankara'ya gelmiş ve bu anlaşmazlık olumlu bir çözüme bağlanarak giderilmiştir." ifadesine rastlanmaktadır.

         Nurettin Paşa'nın, Hükümetçe nasıl Merkez Ordusu Komutanlığı'ndan alınarak Divan-ı Harp'e verilmek üzere Ankara'ya getirildiğini ve Meclisin kendisine karşı gösterdiği şiddetli tepki idamını isteyecek kadar ileri gitmişken, Başkomutan sıfatıyla, şahsen Meclis kürsüsünden, Nurettin Paşa'yı savunarak nasıl kurtarmış olduğumu da açıklamıştım. Burada yeri gelmişken yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Söz konusu broşürde yer alan ifadeye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa... Bunlar karşı karşıya gelmişler ve aradaki anlaşmazlık giderilmiş. Bilindiği gibi, Meclis'le karşı karşıya gelebilen yalnız Hükümet'tir. Meclis'in karşısında Hükümet vardır. Bir Ordu Komutanı, bir Vali ve herhangi bir makam sahibi Meclis'in muhatabı olamaz. Broşürün 18'inci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa'nın Tanrının lütfuyla yurdu tehlikeden kurtaran büyük zaferin başarıcısı ve yaratıcısı olduğunu, ulusal tarihe bu kez pek önemli ve benzeri görülmemiş bir onur ve kıvanç sayfası eklemeyi sağlamış bulunduğunu açıklamaya ayrılmıştır.

         Nurettin Paşa, Zaferden Pay almaya En Az Hakkı Olanlardan Biridir

         Beyler, bu kadar cüretli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir iddiayı tuhaf karşılamamak olanaklı değildir. Gerçekten de Nurettin Paşa genel taarruzda 1'inci Ordu Komutanlığı'nda bulundu. Öbür bütün komutanlarla birlikte kendisine buyurduğumuz görevleri yapmaya çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olması doğal bulunan bir başarıyı ve onuru, Nurettin Paşa'nın kendine mal ettirmesini gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey olamaz. Nurettin Paşa'yı kazanılan zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay etmek amacına dayanabilir. Yoksa Nurettin Paşa, Büyük Zafer'in onurundan pay almaya en az hakkı olanlardan biridir.

         Beyler, Büyük Taarruz'da Nurettin Paşa'yı, yalnızca taarruzun ikinci günü Kocatepe'de yalnız bırakmıştım. Çünkü düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık. Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme çizgisini keserek düşman ordusunu tutsak etmek için, artık Kocatepe'de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre ayrıntılı önlemler alacak yerde bulunmamız gerekiyordu. O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa'nın uygun görüp benim imzamla yazdığı cesaret verici kısa bir yazıyı telefonla okuyarak Nurettin Paşa'nın maneviyatını güçlendirmek için önlem almak gereği duyulmuştu.

         Nurettin Paşa'yı ve Ordusunu Bizzat İzlemek ve Yönetmek Zorunda Kaldım

         Ondan sonra, Nurettin Paşa'yı ve ordusunu bizzat izlemek ve yönetmek zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa'nın yaptığı hataları düzeltmek zorlaşırdı. Dumlupınar'da, ordusunun Kurmay başkanı Emin Paşa'nın ileri hareket için hazırladığı harekat buyruğunun kapsamını anlamayan, ancak anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa'nın bir kararsızlığa düşmesi üzerine, kararsızlıkla geçirilecek zaman olmadığını anımsatarak gereken talimatı bizzat yazdırdığım zaman Nurettin Paşa bana demişti ki : "Paşam siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz!" Buna orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, ciddi bir dille ve şu yolda yanıt verdi : "Paşa, paşa!" dedi. "Bu ordu bizim ve bütün ülkenin göz bebeğidir. Onun sevk ve idaresini rastlantıya bırakamayız!" Dumlupınar'dan Uşak'a giderken yolda, Nurettin Paşa'nın aldığı önlemlerdeki yetersizliğin farkına varıp Nurettin Paşa'nın tümenlerine bizzat buyruk vererek önlem aldırmasaydım Trikopis'in tutsak düşmesi olanaklı olmayabilirdi. Uşak'ta beklenmedik kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir'e vardıktan ve hükümet dairesine girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini bizzat işitip Nurettin Paşa'nın önlemsizliğini ve gafletini anlayıp doğrudan doğruya kendim buyruk vererek önlem aldırmasaydım İzmir'e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın arasına karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olduğumuz halde, paniğe kapılarak darmadağın olması olasılıktan uzak değildi. İşbilirlik ve ileri görüşlülük iddiasında bulunan Nurettin Paşa'nın, İzmir'de yabancı memurlarla yaptığı tutanağa geçmiş konuşmasını bizzat düzeltmeseydim İzmir'e girmekten doğan genel sevincin sönmesine yol açacak durumlardan kaçınmak belki de olanaklı olmayacaktı.

         Beyler, bu söylediklerim, ordunun bütün ileri gelenlerince bilinen gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin fark etmediği anlaşılıyor. O da Nurettin Paşa'dır. Kuşatıcı, galip, fatih, gazi unvanlarıyla kendini anımsatmak gibi çocukça bir sevdaya kapılan Nurettin Paşa'nın, "Kutülamare kuşatıcısı Nurettin Paşa" diye bir kartını görmüştüm. Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü'de otururken Kastamonu Valisi ve o bölgenin komutanı bulunan Muhittin Paşa'ya (şimdiki Kahire Büyükelçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılarda, karttaki unvana işaret ederek, "Bunu da benden kimse alamaz ya!" diye bir ibare vardı. Muhittin Paşa, bu kartı ve karttaki yazıyı akıl ve algıyla bağdaşır görememiş ve dikkate değer bulmuş olduğundan aynen bana göndermişti. Evet, onu ondan kimse geri alamaz. Ancak onu ona veren de yoktur. Her başarılı savaşa katılan kimsenin, hakkı olmadığı halde, kendisini başarının tek kazanıcısı ve galibi ilan etmesi örnek alınacak bir ahlak kuralı değildir. Ülkenin çocuklarına, böyle asılsız tarz ve tavırlar takınma alışkanlıkları veremeyiz. Gelecek kuşaklara, böyle havadan galip, fatih olunabileceği gibi sakat bir düşünceyi miras bırakamayız.

         Ulus ve Tarih Unvan Vermekte O Kadar Cömert Değildir

         Özgeçmiş broşürünün kapağındaki "gazi" unvanının kullanılmasına gelince, bu unvanı Nurettin Paşa'ya (A.S.) harfleri verebilir. Ancak gerçek ve yasa bununla yalnızca alay eder. Gerçi savaşa ya şehit ya da gazi olmak için gidilir. Genel olarak kahramanlık meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de sağ kalanların hepsine gazi unvanı verilmez. Bu unvanı ancak yasa verir. Uygar bir ulusun yüksek çıkarları uğruna yapmaya mecbur olduğu savaşlar, Arap aşiretlerinin birbirine karşı açtıkları gazve değildir. Öyle bile olsa, bu savaştan sağ salim çıkanlara belki yalnız anaları babaları takdir için "Benim gazi oğlum!" diyerek övünürler. Ancak ulus ve tarih unvan vermekte o kadar cömert değildir.

         Özgeçmiş tercümesinin son sayfasından da bir cümle alarak bu öyküye son verelim. Nurettin Paşa "Irak cephesindeyken yerli halkça kendisine verilmiş bulunan, Peygamber Hazretlerinin Kerbela'da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretleri'nin mübarek kılıcını taşımakla onur duymaktadır."

         Beyler, bu ne sözdür! Kerbela, Peygamber'in torunu, imam, mübarek kılıç, onur duymak gibi cahil takımının hoşuna gidecek sözlerle ulusu kandırmak politikası güdenler artık insaf etsinler! Ulus da dikkat ve uyanıklığını artırsın!.

         Beyler, tek başlarına hareket ederek başarı elde edemeyeceklerini anlayan bazı kimseler de ikiyüzlü davranışlarla içimize girmek yolunu bulabilmişlerdir. Bunların içyüzü İkinci Meclis toplanıp göreve başladıktan sonra görülecektir.

         Lozan Barış Antlaşması

         Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devleti'nin tarihinde, mutlu bir geçiş dönemine rastladı. Gerçekten de dört yıllık bağımsızlık mücadelemiz, ulusumuzun şanına layık bir barışla sonuçlanmış bulunuyordu. 24 Temmuz 1923'te Lozan'da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923'te Meclis'te onaylandı.

         Mondros Ateşkes Antlaşmasından Sonra Türkiye'ye Yapılan Dört Barış Önerisi Arasında Bir Karşılaştırma

         Beyler, Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra, düşman devletlerce Türkiye'ye dört kez barış koşulları önerilmiştir. Bunların birincisi, Sevr taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilaf Devletleri'nce Yunan Başbakanı Bay Venizelos'un da katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin'in hükümetince 10 Ağustos 1920'de imza edilmiştir. Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce tartışı konusu bile sayılmamıştır.

         İkinci barış önerileri, Birinci İnönü Muharebesi'nden sonra toplanan Londra Konferansı'nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu öneriler Sevr Antlaşması'na bazı değişiklikler getiriyorsa da üzerinde durulmamış olan konularda Sevr taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir. Bu öneriler, bizce tartışı konusu olmadan İkinci İnönü Muharebesi'nin başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.

         Üçüncü barış önerileri, 22 Mart 1922'de, yani Sakarya zaferinden ve Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşması'ndan sonra ve yakında yeni bir taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris'te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları'nca yapılmıştır. Bu önerilerde, artık işe Sevr taslağını temel olarak ele alma yönteminden cayılmışsa da ana hedefleriyle ulusal hedefimizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü öneri, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir.

         İtilaf Devletleri'nce Türkiye'ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslarla Ulusal Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için bu dört türlü öneri arasında, en önemli noktaları içine alacak biçimde, kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım :

         1- SINIRLAR :

         a) Trakya sınırı :

         Sevr'de : Çatalca çizgisinden biraz ileride bulunan Podima-Kalikratya çizgisi.

         Mart 1921 Önerisinde : Söz konusu edilmemiştir.

         Mart 1922 Önerisinde : Tekirdağ bize, Babaeski, Kırkkilise ve Edirne Yunanlılara kalacak biçimde bir çizgi.

         Lozan'da : Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç çizgisi.

          b) İzmir bölgesi :

         Sevr'de : Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine az çok yakın yerlerden geçmektedir. Bu bölge, Türk egemenliğinde kalacak ancak Türkiye, bu egemenliğini kullanma hakkını Yunanistan'a devredecek. Türk egemenliğinin belirtisi olarak İzmir kentinin dış istihkamlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan'a katılmasına karar verebilecekti.

         Mart 1921 Önerisinde : İzmir kenti Türk egemenliğinde kalacak, İzmir kentinde bir Yunan gücü bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli ögelerin nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev alacak ve buna İtilaf Devletleri'nin subayları komuta edecek. Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak. Bölgenin, Birleşmiş Milletler'ce atanacak bir Hıristiyan Valisi olacak; bunun yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir Danışma Kurulu bulunacak. Valilikçe, Türkiye'ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu anlaşma beş yıl süreyle geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine Birleşmiş Milletler'ce değişikliğe uğratılabilecek.

         Mart l922 Önerisinde : Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumlarının yönetime adil bir biçimde katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan'da kalacak Edirne Türklerine de verilmesi koşuluyla bir yöntem belirlenmesi konusunda İtilaf Devletleri, Türkiye ve Yunanistan'la anlaşacaklardır.

         Lozan'da : Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir.

         c) Suriye sınırı :

         Sevr'de : Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin'i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.

         Mart 1921 Önerisinde : Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.

         Lozan'da : 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması'ndaki sınır olduğu gibi bırakılmıştır.

          ç) Irak sınırı :

         Sevr'de : İmadiye bizde kalmak koşuluyla, Musul ilinin kuzey sınırı.

         Mart 1921 Önerisinde : Konularda yok.

         Mart 1922 Önerisinde : Konularda yok.

         Lozan'da : Konunun çözümü daha sonraya bırakılmıştır.

         d) Kafkas sınırı :

         Sevr'de : Türk-Ermeni sınırının saptanması Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'a bırakılmıştır. Wilson, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun'un doğusundan başlayan, Erzincan'ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü'nün güneyinden geçen ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı'ndaki Türk-Rus Cephesini izleyen bir çizgiyi göstermiştir.

         Mart 1921 Önerisinde : Birleşmiş Milletler, bir Ermeni ülkesi kurulması için, doğu illerinden Ermenistan'a bırakılacak toprakların belirlenmesi için bir komisyon atayacak ve Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek.

         Mart 1922 Önerisinde : Bir Ermeni ülkesi kurulması konusunda Birleşmiş Milletler'den yardım isteneceği belirtilmektedir.

         Lozan'da : Bu konu ortadan kaldırılmıştır.

         e) Boğazlar bölgesi :

         Sevr'de : Rumeli'nin Türkiye'de kalan bütün parçaları. Anadolu'nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından başlayarak Manyas Gölünün güneyine, Bursa'nın ve İznik'in biraz kuzeyinden ve Sapanca Gölünün batı ucundan Ahabadr (Ağva) Deresi'nin göle döküldüğü yere dek uzanan bir çizgiyle sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak ve askeri harekatta bulunmak hakkı yalnız İtilaf Devletleri'ne aittir. Bu bölgedeki Türk jandarması İtilaf Devletleri'nin komutası altında olacaktır. İtilaf Devletleri, bu bölge içinde, askeri amaçlarla kullanılabilecek yol ve demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu amaçla kullanılacak olanları da tahrip ettirebilecektir.

         Mart l921 Önerisinde : Çanakkale güneyinde Bozcaada karşısından Karabiga'ya çekilen çizginin kuzeyi ile Boğaziçi'nin her iki yakasında, 25 kilometrelik bir bölge. Çanakkale Boğazı'na egemen olan, her iki yanındaki adalar. İtilaf Devletleri yalnız Yunanistan'a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak olan Çanakkale'de asker bulunduracak, böylece İstanbul'u ve İzmit yarımadasını boşaltacak, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurmasına ve Anadolu'dan Rumeli'ye ve Rumeli'den Anadolu'ya asker geçirmesine izin verecektir.

         Mart 1922 Önerisinde : Çanakkale'nin güneyinde, Erdek yarımadası dışarıda kalmak üzere Çanakkale sancağı, Boğaziçi'nin güneyinde o zaman yansız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası, askersiz bölge olacaktır. Bizde İtilaf Devletleri'nin işgal güçleri kalmayacaktır.

         Lozan'da : Gelibolu yarımadasıyla Kumbağı, Baklaburnu çizgisinin güneydoğusu, Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi'nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara'da da İmralı dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma getirilecektir. Hiç bir yerde İtilaf Devletleri'nin işgal güçleri kalmayacaktır.

         2- KÜRDİSTAN :
         Sevr'de : Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilaf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim biçimi hazırlayacaktır. Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bu bölgenin Kürt halkı, Birleşmiş Milletler Meclisi'ne başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye'den ayrı bağımsız bir devlet kurmak istediklerini kanıtlarsa ve Meclis de bunu kabul ederse Türkiye bu bölgedeki her türlü hakkından cayacaktır.

         Mart l92l Önerisinde : İtilaf Devletleri, şimdiki durumu göz önünde tutarak bu konuda Sevr taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu koşulla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asuri-Geldani çıkarlarının yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin.

         Mart l922 Önerisinde : Konularda yok.

         Lozan'da : Elbetteki söz konusu ettirilmemiştir.

         3- EKONOMİK ETKİNLİK BÖLGELERİ : Sevr Antlaşması'ndan sonra İtilaf Devletleri'nin aralarında imza ettikleri üçlü anlaşmaya göre :

         a) Fransız Etkinlik Bölgesi : Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile Sivas'ın kuzeyinden geçen Muş'u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan sonra Cizre'ye giden bir çizginin içinde kalan bölge.

         b) İtalyan Etkinlik Bölgesi : İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarasihar'a dek Anadolu demiryolu hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyes Dağı yöresine dek giden çizgiyle İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.

         Mart 1921 Önerisinde : Bekir Sami Bey ile Fransız ve İtalyan Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükümetçe reddedilen antlaşmalara göre:

         a) Fransız Etkinlik Bölgesi : O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sivas, Elazığ ve Diyarbakır illeri.

         b) İtalyan Etkinlik Bölgesi: Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının daha sonra belirlenecek kesimleri.

         Mart 1922 Önerisinde: Söz konusu değildir.

         Lozan'da : Söz konusu edilmemiştir.

         4- İSTANBUL :

         Sevr'de : Antlaşma içtenlikle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır.

         Mart 1921 Önerisinde : Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye'nin İstanbul'da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi'nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden askeri güç geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir.

         Mart 1922 önerisinde : İstanbul'dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve İstanbul'da bulundurulabilecek Türk gücünün arttırılacağı vaat edilmektedir.

         Lozan'da : Söz konusu olmamıştır.

         5- YURTTAŞLIK :

         Sevr'de : Gerek Yunanistan da dahil olmak üzere İtilaf Devletleri'nden gerek yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) yurttaşlığına girmek isteyen Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükümeti'nce engel olunmayacak ve bunların yeni yurttaşlıkları kabul edilecektir.

         Mart 1921 Önerisinde : Konularda yok.

         Mart 1922 Önerisinde : Konularda yok.

         Lozan Antlaşması’nda : Konularda yok. Ancak görüşmeler sırasında İtilaf Devletleri, bir kimsenin yurttaşlığını saptamak konusunda Türkiye'deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu öneri, Sevr taslağının yukarıda söz konusu olan 128'inci maddesinin yeni bir biçimiydi. Doğal olarak tarafımızdan reddedilmiştir.

         6- ADLİ AYRICALIKLAR :

         Sevr'de : İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın temsil edildikleri dört üyeden kurulu bir komisyon, ayrıcalıklardan yararlanan diğer devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir yöntem düzenleyecek ve Osmanlı Hükümeti'ne danıştıktan sonra bu yöntemi önerebilecek. Osmanlı Hükümeti bu yöntemi kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek.

         Mart 1921 Önerisinde : Bu komisyonda Türkiye'nin de temsil edilmesine İtilaf Devletleri razı olmaktadır.

         Mart 1922 Önerisinde : Aynı öneri.

         Lozan'da : Ayrıcalıklarla ilgili hiçbir kayıt yoktur. Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize almayı kabul ettik.

         7- AZINLIKLARIN KORUNMASI :

         Sevr'de : 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer alan hükümlerden başka, Türkiye'ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul ettirilmek istenmiştir :

         a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi. Başkanları Birleşmiş Milletler'ce atanacak hakem komisyonları aracılığıyla bunların haklarının geri verilmesi. Bu komisyonlar istedikleri takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de ücretleri hükümetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlarca iddia edilen bütün kişilerin sürgün edilmesi v.b.

         b) Türk Hükümeti, azınlıkların Meclis'te kendi nüfusları oranında temsil edilmelerini sağlayan bir seçim yasası tasarısını, iki yıl içinde, İtilaf Devletleri'ne sunacaktır.

         c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün ayrıcalıklar arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların yönettikleri okul, yetimhane v.b. konusunda o güne dek hükümetin sahip olduğu sınırlı denetleme hakkı da elinden alınmaktadır.

         ç) İtilaf Devletleri, Birleşmiş Milletler Meclisi'nin görüşünü aldıktan sonra, bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli önlemleri belirleyecektir. Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her önlemi kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecektir.

         Mart 1921 Önerisinde : Azınlıklar konusu yoktur. Bu öneride Sevr'de yapılacak değişiklikler söz konusu olduğu için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir.

         Mart 1922 Önerisinde : Türkiye ve Yunanistan'daki azınlıklarla ilgili bir dizi önlemin önerileceği ve bunların gereğince uygulanmasını denetlemek için Birleşmiş Milletler'ce komiserler atanacağı yazılıdır. Bu bir dizi önlemin neler olduğu açıklanmamıştır.

         Lozan'da : Ulusal Ant'ımızda (Misak-ı Milli'mizde) kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapılan bütün uluslararası antlaşmalarda yer alan hükümler.

         8- ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER :

         Sevr'de :

         a) Türkiye'nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır : Saray Muhafız Birliği 700 Kişi, Jandarma 35.000 Kişi, Jandarmayı desteklemek üzere özel birlikler 15.000 Kişi = 50.700 Kişi.

         Bu sayıya Harp Akademisi ve askeri okullar öğrencileriyle depo birliklerinde ve çeşitli görevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir. Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra ya da ağır top olmayacaktır. Ülke, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği (lejyon) bulunacaktır. Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır. Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır. Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500'ü geçmemek üzere yabancı subaylar bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı ulustan olacaktır. Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar hep paralı olup bunlar en az iki yıl askerlik yapacak ve zorunlu askerlik hizmeti kalkacaktır. Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli ögelerin birlikte temsil edilmesine olabildiğince dikkat edilecektir. Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır. İtilaf Devletleri'nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının ülkemiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle de Kara Denetleme Komisyonu; Türkiye'nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin sayısını belirlemek, artacak silah ve cephanemizi teslim almak, ülkemizi bölgelere ayırmak, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını saptamak, bunların hangi işlerde ve ne biçimde çalıştırıldıklarını denetlemek, yabancı subayların sayılarını ve oranlarını belirlemek ve hükümetle işbirliği yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenlemek gibi işlerle görevli olacaktır.

         Mart 1921 Önerisinde : Jandarma sayısı 45.000'e, özel birliklerin sayısı 30.000'e çıkarılmıştır. Jandarmanın ülke içindeki dağıtım biçimi, yukarıda sözü edilen İtilaf Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükümet arasında anlaşmaya varılarak belirlenecektir. Jandarma subay ve astsubay oranı artırılacaktır. Yabancı subayların sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile hükümet arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır (Bununla, belki de her bölgede aynı ulustan yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir).

         Mart 1922 Önerisinde : Paralı asker yönteminin sürdürülmesi, Jandarmanın 45.000'e, özel birliklerin 40.000'e çıkarılması. Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye'ye önerilmekle birlikte, bu nokta koşul olarak ileri sürülmemektedir.

         Lozan'da : Trakya ve Boğazlar'da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi'nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde etmişizdir.

         9- CEZA :

         Sevr'de : Türkiye, savaş sırasında savaş kurallarına aykırı biçimde hareket etmiş ya da Türkiye içinde zalimlik yapmış, zorla sürgün etmek v.b. işlere karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilaf Devletleri'ne (Yunanistan dahil) ve Türkiye'den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harp'i tarafından yargılanıp cezalandırılacaktır.

         Mart 1921 Önerisinde : İtilaf Devletleri'nin önerisinde bundan söz edilmemiştir. Ancak Bekir Sami Bey'in, İngilizlerle imza etmiş olduğu tutsakların geri verilmesiyle ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya razı olması, Sevr taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş biçiminden başka bir şey değildir.

         Mart 1922 Önerisinde : Bu konudan söz edilmemiştir.

         Lozan'da : Konularda yoktur.

         10- MALİ HÜKÜMLER :

         Sevr'de : İtilaf Devletleri, Türkiye'ye yardım olsun diye İngiliz,Fransız ve İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır. Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki biçimde olacaktır:

a) Türkiye'nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü önlemi alacaktır.

b) Türk Mebuslar Meclisi'ne sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu'na verilecek ve onun kabul ettiği biçimde Meclis'e gönderilecektir. Meclis'in yapacağı değişiklikler ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe konabilecektir.

c) Komisyon, mali yasa ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip atanacak Türk Maliye Denetleme Heyeti aracılığıyla denetleyecektir.

ç) Düyun-ı Umumiye İdaresi ve Osmanlı Bankası'yla anlaşarak Türkiye'nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.

d) Türkiye'nin, Düyun-ı Umumiye'ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri bu Maliye Komisyonu'nun yönetimine verilecektir. Komisyon bunlarla, önce kendisine ve Türkiye'de kalacak olan İtilaf Devletleri işgal güçlerine ait giderleri karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilaf Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye'de gerek Osmanlı İmparatorluğu'nun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir. İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilaf Devletleri uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir. Türkiye'nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır.

e) Hükümetçe verilecek her bir ayrıcalık için Maliye Komisyonu'nun uygun bulması şarttır.

f) Bugün yürürlükte olan, bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye'ce toplanması yöntemi, Komisyon'un onayıyla olabildiğince geniş bir biçimde yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye'ye uygulanacaktır. Gümrükler, Maliye Komisyonu'nca atanabilecek ya da işten çıkarılabilecek ve kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır.

         Mart 1921 Önerisinde : Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu, Türk Maliye Nazırının onursal başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci bulunacak ve bunun Türk maliyesiyle ilgili konularda oyu olacaktır. İtilaf Devletleri'nin mali çıkarlarıyla ilgili konulardaysa Türk temsilcinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır. Türk parlamentosu, Türk Maliye Nazırı ile Maliye Komisyonu'nca ortaklaşa hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Ancak bu değişiklik bütçenin denkliğini bozacak biçimdeyse bütçe onaylanmak üzere yeniden Maliye Komisyonu'na gönderilecektir. Türk hükümeti, ayrıcalıklar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak Türk Maliye Nazırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup olmadığını Maliye Komisyonu'yla birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa bir karar alacaktır.

         Mart 1922 Önerisinde : Maliye Komisyonu kurulmasından cayılmaktadır. Ancak İtilaf Devletleri'ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk egemenliği ilkesiyle bağdaştırılmasına çalışılacaktır. Savaştan önceki Düyun-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda belirtilen iş için İtilaf Devletleri'nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır.

         Lozan'da : Bu gibi bağlayıcı hükümlerin tümü kaldırılmıştır.

         11- EKONOMİK HÜKÜMLER :

         Sevr'de : Ayrıcalıklardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilaf Devletleri uyruklularına geri verilecek. Bu hak, bunlardan daha önce yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan v.b. devletler uyruklarına da tanınacaktır. (Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunması ve yurttaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk yurttaşının, İtilaf Devletleri'nden birinin yurttaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden alındığına dikkat edilirse bu hükmün kapsamı daha çok anlaşılır). Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır. Türkiye, İtilaf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı tanıyacaktır. Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.

         Mart 1921 Önerisinde : Bazı koşullara bağlı olarak yalnız yabancı postaların kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre öbür hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.

         Mart 1922 Önerisinde : İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden ve ayrıcalıklardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul'da toplanıp ayrıcalık sisteminin değiştirilmesiyle ilgili öneriler hazırlayacaktır. Bu öneriler, mali konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu önerilerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir.

         Lozan'da : Ayrıcalıkların her türlüsü kökünden ve sonsuz olarak kaldırılmıştır.

         12- BOĞAZLAR KOMİSYONU :

         Sevr'de : Kendine özgü bayrağı, bütçesi ve polis gücü bulunacak olan bu komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu'nun yaptığı görevler ile kurtarma işleri artık bir komisyonun gözetimi altında, onun vereceği talimat çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar'ın serbestliğini tehlikede sayınca İtilaf Devletleri'ne başvurabilecektir. Komisyonda; Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya'nın temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır. Amerika istediği zaman, Rusya da Birleşmiş Milletler'e girdiği andan başlayarak bu komisyona katılabileceklerdir. Komisyon üyeleri diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisyona, sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri başkanlık edecektir.

         Mart 1921 Önerisinde : Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar Komisyonu'na başkanlık edecektir.

         Mart 1922 Önerisinde : Aynı biçimde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir.

         Lozan'da : Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlar'dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan ibarettir. Komisyon her yıl Birleşmiş Milletler'e rapor verecektir. Yine bu anlaşmayla, İstanbul'daki Uluslararası Sağlık Kurulu kaldırılarak sağlık işleri Türk hükümetine bırakılmıştır.

         Saygıdeğer Beyler, Lozan Barış Antlaşması'ndaki hükümleri öteki barış önerileriyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer eseridir!

         Türk Delegeler Heyeti Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey Arasında Çıkan Anlaşmazlık

         Beyler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim. Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Heyeti Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır. Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddi nedenlere dayandırmak zordur. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhsal ve duygusal açıdan değerlendirmek gerektiği görüşündeyim.

         Çeşitli vesilelerle belirtmiştim ki Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Heyeti Başkanlığı'na Rauf Bey'in getirilmesi eğilimi vardı. Gerçekten Rauf Bey de Delegeler Heyeti Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa'nın askeri danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden rica etmişti. Ben Rauf Bey'e, İsmet Paşa'dan yararlanmanın ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle olanaklı olacağı yanıtını verdim. Sonra, bilindiği gibi, Rauf Bey'i göndermedik. İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığı'na seçilerek Delegeler Heyeti Başkanlığı'na getirildi.

         Lozan Konferansı'nın birinci dönemi kapandıktan sonra İsmet Paşa'nın uğradığı hücum ve yergileri anlatmıştım. Buna karşın ikinci kez Lozan'a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir beceriyle yönetiyordu. Görüşme evrelerini düzenli olarak Bakanlar Kurulu'na bildiriyordu. Bazı önemli konularda Hükümet'in düşünce ve görüşlerini soruyor ya da talimat bekliyordu. Çözüm bekleyen konular önemli, mücadele ciddi ve üzücü idi. Rauf Bey de İsmet Paşa'nın görüşmeleri yönetişini beğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Kurulu'ndaki arkadaşlarına da telkin etme isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulu'nda İsmet Paşa'nın raporları okundukça, zaman zaman, İsmet Paşa bu işi başaramayacak denmeye başlanmış. Üstelik bir ara, İsmet Paşa'yı geri çağırma önerisi ortaya atılmış. Rauf Bey, bu öneriyi derhal oylamaya kalkışmış. Bakanlar Kurulu'na Milli Savunma Bakanı olarak katılan Kazım Paşa'nın itirazı üzerine cayılmış.

         İsmet Paşa'da, Hükümet Başkanı Rauf Bey'e Karşı Güvensizlik Duygusu Başlamıştı

         Öte yandan, İsmet Paşa'da da Hükümet başkanı Rauf Bey'e karşı bir güvensizlik duygusu başlamış. Rauf Bey'in imzasıyla aldığı Hükümet'in görüşünü bildiren yazılardan, Rauf Bey'in beni haberdar etmeden talimat vermekte olduğu kaygısına düşmüş. Sonunda İsmet Paşa, görüşmelerin ciddi ve nazik evrelere girdiğinden söz ederek benim durumu bizzat izlememi yazdı. Gerçi ben, İsmet Paşa'nın raporlarından ve Hükümet'in kararlarından haberdar ediliyordum. Ancak Rauf Bey'in, kararları İsmet Paşa'ya bildiren yazılarının ne biçimde yazıldığını denetlemiyordum. İsmet Paşa'nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüşmelerini Hükümet toplantılarında doğrudan doğruya izleme ve Hükümet kararlarını bazan kendim kaleme alma gereğini duydum.

         Söz konusu ettiğimiz konu üzerinde açık ve kesin bir bilgi verebilmek için İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında çeşitli konularda yapılan yazışmalardan yalnız iki konuyla ilgili olanlarını, huzurunuzda inceleyeceğim.

         Yunanlılardan İstenen Savaş Tazminatından Dolayı İsmet Paşa ile Hükümet Arasında Çıkan Görüş Ayrılığı ve Gerginlik

         Yunanlılardan istenen savaş tazminatından dolayı Yunanistan gergin bir tavır takındı. İsmet Paşa ile Venizelos arasında bu konuyla ilgili görüşme ve tartışılar kesildi. İtilaf Devletleri'nin temsilcileri, İsmet Paşa'ya, Karaağaç'ın bize bırakılması ve tarafımızdan istenen tazminattan cayılması suretiyle Yunan tazminatı konusunun çözüme bağlanması önerisinde bulunurlar. İsmet Paşa, Karaağaç'ın, istediğimiz haklı tazminata bir karşılık olamayacağını, öte yandan, İtilaf Devletleri'yle aramızda bulunan ve daha önce çözümlenmiş olan tazminat konusunun, bu konferansta yeniden ele alınıp tespit edilmediğini, her iki konuyu da Hükümet'e bildirmek zorunda olduğunu belirtir. İsmet Paşa, bu durumu 19 Mayıs 1923 tarihli şifresiyle Hükümet Başkanlığı'na bildiriyor ve "Hükümet kararının acele bildirilmesini istirham ederim." diyor. İsmet Paşa, bu telgrafına üç gün geçtiği halde yanıt alamaz. 22 Mayıs 1923 tarihinde "ivedi" kaydıyla. Hükümet Başkanlığı'na şu şifreyi de çeker :

         "Yunan tazminatına karşılık, Türkiye'ye Karaağaç ve yöresinin bırakılmasına ilişkin İtilaf Devletleri'nce yapılan öneri konusunda hükümet görüşünün bildirilmesini 19 Mayıs 1923 tarih ve 17 sayılı telgrafla istirham etmiştim. Zatıdevletlerinin buyruklarının bir an önce bildirilmesi istirham olunur."

         Rauf Bey, İsmet Paşa'nın iki telgrafına, 23 Mayıs 1923 tarihinde yanıt veriyor. Yanıtın birinci maddesi şöyledir : "Karaağaç'a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz." Yanıtın üçüncü maddesinde, bazı düşünceler ileri sürüldükten sonra "Yunanlıların bunu veremeyeceklerini İtilaf Devletleri'nin söylemesi, şaşılacak şeydir ve kabul edilemez." deniliyor. Yanıtın beşinci maddesinde, yine bazı düşünceler belirtildikten sonra, şu görüş ileri sürülüyor : "Bu işin İtilaf Devletleri'yle barışa engel olmaması için, bizi Yunanlılarla çözüm yolu bulmakta serbest bırakarak kendilerinin barış imzalamaları yerinde görülmüştür.

         İsmet Paşa, 24 Mayıs 1923 tarihinde Rauf Bey'e yazdığı sonraki dört raporunda düşüncelerini açıklayarak şu bilgileri veriyor :

Madde 1- Bugün, General Pelle geldi. Yunan heyetinin, iki gün sonra, yani Cumartesi günü, tazminat konusunun resmen konferansta görüşülmesini önerdiğini ve o zamana dek tarafımızdan yanıt verilmezse Cumartesi günü konferanstan çekileceklerini bildirdiklerini söyledi. Ben, tazminat konusunda daha yanıtınızı almamıştım. Hükümetimden yanıt gelmedikçe yapılacak bir şey olmadığını ve Yunanlılarca yapılan bu öneriden üzüntü duymadığımı bildirmekle yetindim. Durumun son döneme geldiği görüşündeyim. Ortalığa sızan yaygın söylentiler ve gazete haberleri genellikle kötümserdir.

Madde 2- Çeşitli konular üzerinde yüksek başkanlığınızın yanıtlarını aldım. Dikkate değer bir husustur ki tazminat konusunda Ankara'nın ret yanıtı verdiği daha önce burada duyulmuştur. Bizim çevrelerden sızması olasılığı yoktur. Çünkü öneriyi ve yanıtı daha kimse bilmiyor.

         İsmet Paşa, Yunan tazminatı konusuna ilişkin kanısını şöyle bildiriyor : "Karaağaç ve yöresini bize bırakan öneriyi kabul ederek Yunan tazminatı konusunun kapatılması gereğine uymak yerinde olur. İtilaf Devletleri'nce Yunanlılara para ödetmek olanaksız denildiği gibi, bunların aradan çekilmesi durumunda çıkabilecek bir savaşı kazandıktan sonra bile, para almak için zorlama olanakları olmadığından, ödetme ilkesinde ısrar etmek çıkmaz bir yoldur. Her ülkede denenmiş ve sonucu görülmüştür... v.b."

         İsmet Paşa bu görüşünü pek akla yatkın ve basiretli düşüncelerle açıkladıktan sonra, "Konferansın bugünkü durumuna göre, ekonomik, ticari ve yerleşim konularıyla ilgili maddelerle öbür bütün maddeler büyük bir çoğunlukla, iyi bir biçimde sonuca bağlanmıştır ve bağlanmaktadır... İşgal altındaki topraklarımızın boşaltılması konusu daha, bir çözüme bağlanamadı. Ancak istediğimiz gibi çözümlenmesi umulmaktadır ve öyle olması da gerekir." diyor. Öteki konuların vardığı ve varabileceği sonuçları da bildiriyor ve ondan sonra şunları yazıyor : "Düşüncem özet olarak şudur ki hükümet bize verilen talimatta yer alan temel maddeler içinde kaldığı ve Yunan tazminatı konusu önerdiğim biçimde çözümlendiği takdirde, barışı gerçekleştirme umudu gerçekten güçlenir. Hükümet, görüşmelerin Yunan tazminatı yüzünden kesilmesini göze alırsa ve bize verilen talimatta yer almayan beklenmedik koşullar ileri sürerek sabit düşüncelerinde ısrar ederse barışın imzalanması kuşkuludur. Kabotajın kayıtsız ve şartsız olarak kaldırılmasını ya da konunun barıştan sonraya bırakılmasını uygun gördük ve istedik. Ancak bu konuyu belirli koşullar altında, iki yıllık özel bir sözleşmeyle çözümlemek olanağını bulabildik. Oysa bu konu üzerinde de yeniden değişmez koşullar içinde ısrar edilmesini bildiriyorsunuz."

         Ondan sonra İsmet Paşa şunu yazıyor : "Kararımın özeti şudur : Ulusal çıkarlarımıza uygun ve elde edilebilecek en iyi koşulları içine alan bir barış antlaşması hazırlanmaktadır. Gerek Yunan tazminatı konusunda gerek öbür konularda hükümet, daha çok çıkar elde etme olanağını görmekte ve görüşmelerin kesilmesini göze almakta kararlıysa ben bu görüşe katılmıyorum. Bu noktayı açıkça ve hemen bana bildirmesini Hükümet Başkanı'ndan istiyorum. Aramızda uzlaşı olmadığı takdirde görevim, delegelerimizi burada bırakarak ülkeme dönmek ve Hükümet'e durumu bir kez de sözlü olarak açıkladıktan sonra savaş ve barış vadisinde sorumluluk konumumu sona erdirmektir. "

         İsmet Paşa'nın, telgraflarının son maddesi şudur : "Düşüncelerimin aynen Büyük Millet Meclisi Başkanı'na (yani bana) bildirilmesini istirham ederim."

         Beyler, bu verdiğim bilgilerden ortaya çıkan sonuç şudur : İsmet Paşa, Karaağaç'a karşılık Yunan tazminatı konusunu çözüme bağlamayı uygun görüyor; hazırlanmakta olan antlaşmanın elde edilebilecek en iyi koşulları içine aldığı görüşünü belirtiyor. Rauf Bey de "Karaağaç'a karşılık tazminat parasından cayamayız." diyor.

         Ben, İsmet Paşa'nın Görüşünü Benimsedim

         Ben Rauf Bey ile İsmet Paşa arasında yapılmış olan bütün yazışmaları gözden geçirdikten sonra, esas itibariyle, İsmet Paşa'nın görüşünü benimsedim. Ancak Rauf Bey de İsmet Paşa da kendi görüşlerinde ısrarlı görünüyorlar ve bu görüşlerin ifadesinde her ikisi de pek keskin sözcükler kullanmış bulunuyorlardı. Rauf Bey, Meclis ve ulus kamuoyunda iyi karşılanabilecek, parlak bir propaganda düzlemi üzerindeydi. "Ülkemizi yakıp yıkmış olan Yunanlılardan, kazandığımız çok büyük zafere karşın tazminat parası isteğinden cayamayız! Biz, onlarla hesabımızı görürüz!" görüşünün savunucusu oluyor.

         Bütün barış konusunu ve büyük barış esaslarını izleyen İsmet Paşa'ysa Hükümet Başkanı'yla bu anlaşmazlı gününde, Yunanlara karşı fedakarlık yapmayı önermek durumunda bulunuyordu. Bu görüşün doğru ve zorunlu olduğunun kabul edilmesini kamuoyuna anlatmak, elbette ki, o kadar kolay değildir.

         Konuyu o yolda bir çözüme bağlamak gerekirdi ki hem İsmet Paşa'nın önerisi kabul edilerek barış yapılsın hem de Rauf Bey ve başkanlık ettiği Hükümet yerinde kalıp barış antlaşması imzalanıncaya dek çalışmalarını sürdürsün!

         Konuyu Çözüme Bağlamak İçin Bir Tarafa Hak Vererek Öbür Tarafı Susturmak Sistemini Uygulamadım

         Genellikle iki tarafa karşı aldığım tavır yumuşak olmadı. Bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturmak sistemini uygulamadım. Durumu nasıl gördüğümü ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu anlatmak için 25 Mayıs 1923 günü yapılan hükümet toplantısından sonra, İsmet Paşa'ya yapılmış olan bildirimi olduğu gibi bilginize sunacağım :

         İsmet Paşa'ya iki şifreli telgraf yazıldı. Biri hükümetin kararı olarak Rauf Bey'in imzasıyla çekildi. Bu telgrafı ben, Kazım Paşa'ya yazdırdım. Ötekini bizzat yazdım ve kendi imzamla gönderdim. Rauf Bey'in imzasıyla çekilen telgraf şudur :

         İsmet Paşa Hazretleri'ne

         25.5.1923

         24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınız üzerine Gazi Paşa Hazretleri'nin başkanlığında toplanan Hükümet'in kararı aşağıda arz olunur :

         Barışa engel olan önemli ve askıda kalmış konular, bizce bir bütün sayılmaktadır. Bu konulardan herhangi biri nazik bir biçin aldığı zaman fedakarlığa davet edilir ve bu fedakarlığı zorunlu görecek olursak geride kalan konuların da aynı biçimde zararımıza çözülmesi olasılığını güçlendirmiş oluruz. Yunan tazminatı konusunda fedakarlık yapılacak olursa bu fedakarlık hiç olmazsa daha askıda bulunan ve bizce çözümü şart olan konuların lehimize sonuçlandırılması suretiyle barışa yardımcı olmalıdır. Bundan dolayı, ancak Düyun-ı Umumiye faizleri, işgal altındaki topraklarımızın kısa zamanda boşaltılması, adli işlerle ilgili formül ve şirketler tazminatı konularının Yunan tazminatı konularıyla birlikte ortaya konulması ve ancak lehimizde çözümü sağlanıp güvence edildiği takdirde, karşılığında bu fedakarlığın göze alınması uygun olabilir. Bu formül çerçevesinde, en çok yarar sağlayacak bir barış yapılmasının olanaklı olduğu ve bunun dışında uzun görüşmelerin iyi bir barış getirmeyeceği düşüncesinde olan kabine, konferansa son ve kesin biçimde önerilerde bulunarak verilecek yanıtı beklemenizi rica etmektedir.

Hüseyin Rauf

         Benim yazdığım telgrafın metni de şudur :

         25.5.1923.

         24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınızda yazılanlar kabinede birlikte incelendi ve görüşüldü. Kabinece alınan karar, Kabine Başkanlığı'ndan bildirildi. Benim düşüncelerim :

1- Üzerinde durulması ve ısrar edilmesi gereken, Yunan tazminatı konusunda Türkiye'nin göze alacağı fedakarlık değildir. Belki bu fedakarlığa razı olunabilmesi için barışın imzalanmasına engel olan köklü ve önemli konuların daha çözümlenmemiş ve beklendiği biçimde çözümlenebileceğini gösteren inandırıcı deliller bulunmamış olmasıdır. Gerçekte, çözümlendiği ya da çözümlenebileceği tahmin edilen ekonomik konular, Ankara'da toplanmakta devam eden şirketlerle yapılacak görüşmelerin sonucuna bağlıdır. Bu şirketlerinse aşırı isteklerde bulundukları şimdiden anlaşılmıştır.

2- Ekonomik ve mali konular, İtilaf Devletleri'nin görüşüne uygun olarak, yani aleyhimizde çözümleninceye dek, İstanbul'un boşaltılmasını geciktirmekte direnmelerinden duyulan kaygı büyüktür ve ciddidir. Üstelik bu gecikmenin, Musul konusunun İngiltere lehine çözüme bağlanıncaya dek sürdürülmesi de güçlü bir olasılıktır.

3- Borçlularımızın hangi çeşit parayla ödeneceği konusunun da Muharrem Kararnamesi'nin yürürlükte olduğuna ilişkin bildiri yayımlanması isteğinde ısrar edildikçe, lehimize çözümlenemeyeceği görülüyor.

4- Adli işlerle ilgili çözüm formülü İtilaf Devletleri'nin önerisi üzerine kabul edilmiş olduğu halde, sonradan bundan caymaları ve bu formülü tanımamakta direnmeleri dikkate değer.

5- Bu bakımdan, Yunan tazminatı konusunda, bizi fedakarlığa zorlamalarının nedenini şu biçimde düşünüyorum : Yunanlılar, ordularını uzun süre silah altında tutmak ve yıpratmak istemiyorlar. Türkiye'yle aralarında çözüme bağlanması gereken tazminat konusunu kendi isteklerine göre çözümletecek güvenilir ve sakin bir duruma geçmek ihtiyacındadırlar. İtilaf Devletleri'yse bizim yaşamsal saydığımız konuları lehimizde çözümleme kararında değillerdir. Görüşmeleri olabildiğince uzatarak ve her konu üzerinde bizi yıpratarak en sonunda kendi lehlerinde fedakarlığa mecbur etmek kararındadırlar. Yunanların askeri harekatla hedefe ulaşmalarına da razı olmadıklarından, amaçlarını bize baskı yaparak gerçekleştirmekle Yunanları sakin ve memnun bir duruma koymak istiyorlar. Bizim bu üsteleme karşısında fedakarlık yapmakla barışı sağlamaya hizmet etmiş olacağımızı sanmıyorum. Tersine, yine zaman geçecek ve barışın elde edilebilmesi için sonuna kadar fedakarlık yapmak mecburiyeti karşısında bırakılacağız. İzmir'in kurtarılışından bugüne dek dokuz ay geçti. Bu biçimde daha dokuz ay geçebilir. Önemle göz önünde bulundurmak gerekir ki belirsiz bir zaman boyunca beklemek zorunda kalmayı kabul edemeyiz.

6- Aleyhimize olan konularda fedakarlık etmek ve lehimize çözümü zorunlu olan konuları aynı zamnda olumlu sonuçlandıramamak bizi zayıf ve zor duruma sokar. Bunun için barışa temel olacak konuların tümünü bir bütün olarak dikkate almak, bunu ciddilikle, açık ve kesin bir dille konferansın dikkatine sunmak ve kabul edilmesine çalışmak ve bu konuda güvence elde etmedikçe fedakarlığı gerektiren konuların kesin çözümüne yanaşmaktan kesinlikle kaçınma zamanı gelmiştir.

7- 24 Mayıs tarihli ve 144 sayılı telgrafınızla bildirilen son kararınızı uygulamakta acele etmemenizi rica ederim. Esası Meclis'ten gelen talimatın önemli noktası, mali, ekonomik, adli ve yönetimsel konularda yaşam ve bağımsızlık haklarımızın tam ve güvenilir olarak kazanılmasıdır. Daha bu sonuç elde edilemediğine göre, fedakarlık noktasında ısrar göstermeyiniz.

8- İtilaf Devletleri, bize yaşam ve bağımsızlığımızla ilgili konularda ne yapıp yapıp aleyhimizde esaslı koşullar kabul ettirmeye karar vermedikçe tazminat konusunda göstereceğimiz ciddi tutum üzerine, Yunan ordusunun hareketine izin veremezler. Dolayısıyla kendilerinin de fiilen savaş durumuna geçmelerini uygun göremezler. Olumsuz görüşü benimsemekteki kararları kesinse Yunan tazminatı konusunda olmasa bile İstanbul'un boşaltılması, borçların hangi tür parayla ödeneceği ya da adli konular gibi bütün dünyayı ilgilendiren konularla ve elverişli bir ortam içinde bize karşı eylemsel hareketlere girişirler. Böyle olunca da biz daha zayıf bir duruma düşeriz.

9- Yunanlıların Cumartesi günü konferanstan çekilmelerini önleyebilmek için, isteklerini kabul etmek lehimizde değildir. Böyle bir çekilmenin aynı harekete İtilaf Devletleri de katılmadıkça hiçbir anlam ve etkisi olamaz. Konferanstan çekileceklerini bildirmenin anlamı, fiilen askeri harekata geçeceklerini önceden haber vermekse bu konuda İtilaf Devletleri'nden haklı olarak sorulacak noktalar vardır.

10- Kısacası, böyle tepeden inme ve ansızın yapılan bir tehdit karşısında ve başlı başına bir konuda fedakarlığı kabul ettiğimizi söylemek, barışı uzaklaştırmak biçiminde anlaşılabilir. Yineliyorum : İtilaf Devletleri'ni ana konuları çözmeye davet ediniz, efendim.

Mustafa Kemal

         Bunlardan başka, İsmet Paşa'ya, "Kişiye Özel" işaretiyle de ayrıca şu kısa şifreli telgrafı çektim :

         Şifre, 25.5.1923.

         Kişiye özel.

         İsmet Paşa Hazretleri'ne,

        Hükümet Başkanlığı ile Delegeler Heyeti'nin bütün yazışmalarını bir kez daha karşılaştırarak inceleme gereğini duydum. Bazı telgraflardaki ifade biçiminden arada yanlış anlamalar var gibi bir anlam çıkardım. Tazminatı kabul etmek ya da etmemek konusunda ısrar yoktur Bunu açıklamak için durumla ilgili düşünce ve görüşlerimi ayrıca bildirdim. Özlemle gözlerinden öperim, kardeşim.

Mustafa Kemal

         Bu telgrafların metinlerinden, Karaağaç'a karşılık Yunan tazminatından caymayı esas itibariyle kabul ettiğimiz açıkça anlaşılmaktadır. Ancak ana konularda zorunlu ve yaşamsal saydığımız hususların iyi bir sonuca bağlanması koşuluna da İsmet Paşa'nın dikkati çekilmiştir. İsmet Paşa'nın da bu telgraflardan çıkardığı anlam ve amaç böyle olmuştur.

         İsmet Paşa, Rauf Bey'den düşüncelerinin bana aynen bildirilmesini istediği 24 Mayıs 1923 tarihinde, doğrudan doğruya bana da bir telgraf çekmiş. 24 Mayısta çekilmiş olan bu telgrafı ben 26 Mayısta aldım. Telgraf Dışişleri şifresiyle gelmiş ve Rauf Bey tarafından görüldükten sonra bana gönderilmişti. Oysa bu telgraf bir bakıma Rauf Bey'den yakınma anlamı taşıyordu. İsmet Paşa'nın telgrafı şudur.

         Lozan,

         Çekilişi : 24.5.1923.

         Alınışı : 26.5.1923.

         Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne

         Durumla ilgili olarak Hükümet Başkanlığı'na ayrıntılı bir rapor sundum. Hükümetle aramızda esaslı anlaşmazlık vardır. Uzlaşı olmazsa geri dönmek zorunda ve kararındayım. Raporumun yüce Başkanlığınıza ulaştırılmasını açıkça belirttim ve istirham ettim. Konferans son günlerinde ve durum gecikmeye tahammülü olmayan bir andadır. Düşünceme göre barış, ileri sürdüğüm görüşler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Büyük Millet Meclisi Başkanı Zâtıdevletlerinin bu olağanüstü zamanda genel durumu yakından takip buyurmaları istirham olunur.

         Öbürlerinden bir gün gecikmeyle gelen bu telgraf; olduğu gibi Gazi Paşa Hazretleri'ne arz edilecektir.

Hüseyin Rauf

         Aynı gün İsmet Paşa'ya şu yanıtı verdim :

         Şifre, Makine başında, Ankara, 26.5.1923.

         İsmet Paşa Hazretleri'ne,

         24 Mayıs tarihli ve 145 sayılı şifreyi 26 Mayısta aldım. Ondan önce kısa ve uzun iki şifre yazdım. Durumu izliyorum. Geri dönme kararınızın nedeni, tazminat konusunda fedakarlık olduğuna göre, doğru değildir. Yazdıklarım çerçevesinde girişime devam edildiği takdirde, daha elverişli bir evreye geçeceğinizi umarım. Hükümet'le aranızda sezilen görüş ayrılığı giderilebilir. Gözlerinizden öperim, efendim.

Gazi Mustafa Kemal

         İsmet Paşa, 26 Mayıs 1923 tarihinde Hükümet Başkanlığı'na yazdığı raporlarda, Hükümet Başkanlığı'nın yazılarını, benim telgraflarımın metinlerini ve Delege Heyetine verilmiş olan esas talimatı dikkate aldığını ve o yolda hareket ettiğini açıkladıktan sonra, 26 Mayıs günü öğleden sonra, İtilaf Devletleri delegelerinin, Yunan tazminatına karşılık Karaağaç'ın kabul edilmesi yolundaki önerilerini kabul ettiğini söylemiş olduğunu, öbür konuları da birkaç gün içinde sonuçlandırabileceğini bildirmiş. Rauf Bey, bu raporları bana, 27 Mayıs 1923 tarihinde, şu yazısına ilişik olarak gönderdi :

         154/155

         27.5.1923

         Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı'na,

         İsmet Paşa Hazretleri'nden gelen 26 Mayıs 1923 tarihli telgraf sureti ilişik olarak yüce huzurlarına takdim kılındı, efendim.

Hüseyin Rauf Dışişleri Bakanlığı Vekili

         Rauf Bey, aynı tarihte İsmet Paşa'ya da şu bildirimde bulunmuş :

         27.5.1923

         İsmet Paşa Hazretleri'ne,

         İlgi : 26 Mayıs 1923 tarih ve 151 sayılı telgraf.

         Delegeler Heyeti'nin Yunan tazminatıyla ilgili tutumu, Hükümet'in talimatına açıkça aykırı görülmüştür. Zor durumda kalan Hükümet, ulusal çıkarları göz önünde tutarak, tarafınızdan bildirildiği üzere, önemli konuların üç dört gün içinde sonuçlandırılacağı yolundaki kanının gerçekleşmesini beklemekle birlikte, düşünce ve görüşlerini değiştirmeyecektir. Önceki telgrafta belirtilen öbür temel konular ile fedakarlığın söz konusu olamayacağı kesinlikle bilinmelidir, efendim.

Hüseyin Rauf

         İsmet Paşa'nın, Karaağaç'a karşılık tazminattan cayılmasını bildiren raporlarını gördükten sonra, 25 Mayıs 1923 tarihli ve Rauf Bey imzalı talimat telgrafını açıklamak üzere kendisine şu telgrafı yazdım :

         27.5.1923

         İsmet Paşa Hazretleri'ne

         Hükümet'in kararında başlıca üç ana nokta vardı : Birincisi; tazminat konusunda fedakarlık, askıda kalan önemli konuların lehimize sonuçlandırılması karşılığında yapılmalıdır. İkincisi; Düyun-ı Umumiye faizleri, düşman işgalindeki topraklarımızın boşaltılması, adli konularla ilgili formül ve yabancı şirketlere ödenecek para -yani on iki milyon liranın, bireyleri ve uyrukları hangi ulustan olursa olsun, bütün şirketlere ait olduğu kabul edilerek başkaca tazminatın söz konusu edilmemesi- konularının tazminat konusuyla birlikte ele alınması ve bu dört konunun lehimize çözümü sağlanabildiği takdirde, tazminat meselesinde fedakarlık yapılabilir. Üçüncüsü; Konferansa son ve kesin önerilerde bulunarak yanıt beklemek.

         Delegeler Heyeti'nin tutum ve anlayışında Hükümet'in görüş ve talimatına uymayan noktalar şunlardır :

1- Delegeler Heyeti, yalnız askıda kalan meseleleri bir bütün olarak kabul etmiş, tazminat konusunu bunun dışında tutmuştur.

2- Görüşmelerin, Yunanlıların konferanstan çekilmesi üzerine kesilmesinde ve Mudanya sözleşmesinin Yunan ordusunun yeniden saldırmasıyla bozulmasında sakınca görülerek, öbür konularda anlaşmak olanaklı olmazsa görüşmelerin tarafımızdan kesilmesi yeğlenmiştir. Bu nokta, üzerinde düşünmek gerektir.

3- Yunan tazminatı konusunda fedakarlığı kabul ettikten sonra, öbür konuları birkaç gün içinde sonuçlandırma yoluna gidilmesi de önemlidir. Bakanlar Kurulu'nda daha böyle bir kanı oluşmuş değildir. Önemli konular gerçekten üç dört gün içinde lehimize sonuçlandırılabilirse tazminat konusuna öncelik verilmesinde düşünülen sakıncalar giderilmiş olur. Ancak çözümleneceği umudunu beslediğimiz konulardan sonra, Muharrem Kararnamesi'nin yürürlükte olduğunun belirtilmesi hususunun önemini koruduğu bildirilmektedir.

4- Konferansın, kuponların ödenmesi konusu yüzünden kesilmesinin içeriye ve dışarıya karşı bizi daha güçlü bulunduracağı görüşü üzerinde de iyi düşünmek gerekir. Bu konuda bütün yabancılar aleyhimizdedir. İşin içyüzünü kamuoyuna açıklamak tazminat konusu kadar kolay değildir. Tazminat konusunda yabancıların da bizi haklı görmesi için nedenler vardır.

5- Önemli konularda görüşmelerin kesilmesine bizim yol açmış olmamız, eylemsel hareketlerle birlikte olmadıkça İtilaf Devletleri'nin isteğine uygun düşer. Bu nedenle, görüşmeler kesilecekse bunun Yunan saldırısı üzerine olması bizi haklı durumda gösterirdi, görüşü vardır.

6- Kısacası, Hükümet ile Delegeler Heyeti arasındaki anlaşmazlık noktaları önemlidir. Hükümet'te olup bittiler karşısında bırakılma kaygısı doğmuştur. Bunun için, bildirdiğiniz üzere, önemli konuların birkaç gün içinde mutlaka sonuçlandırılmasına ağırlık vererek tazminat konusuna öncelik vermenin doğuracağı sakıncaların giderildiğini göstermek gerektir. Daha şimdiden fedakarlıkta bulunmanın, öbür konuların hızla ve lehimizde çözüme bağlanacağı hususunda verilen sözlere karşılık olduğunu gerekenlere ciddi olarak söylemek ve sonunda görüşmeler mutlaka kesilecekse bunun, onların neden olduğu ve saldırgan görünecekleri bir yolda kesilmesini sağlamak gerekir.

7- Bugünlerde en ince değişiklikleri ve özellikle göstereceğiniz fedakarlıktan sonra İtilaf Devletleri delegelerinde beliren zihniyeti bildiriniz. Çünkü bize gözdağı vererek başarıya ulaşmaktan doğacak yeni umutlarından haklı olarak kaygılanılıyor, efendim.

Gazi Mustafa Kemal

         İsmet Paşa, 28 Mayıs 1923 tarihinde, Rauf Bey'e yazdığı telgrafta diyor ki :

         "Yöntemde, yani bir konuyu önce ya da sonra söz konusu etmek gibi asıl talimatta değil uygulama biçimi üzerinde aramızda ayrılık belirmiştir. Yunan tazminatı konusu daha kesin bir çözüme bağlanmadığı gibi, öbür ana konular da bundan sonra görüşüleceğinden Cuma ve Cumartesiye dek bütün konularda konferansın kesin tutumunun anlaşılacağı sanılmaktadır. Yunan tazminatı konusundaki fedakarlığı, bizi ilgilendiren mali ve iktisadi konularda bu davranışımızın dikkate alınacağı kaydıyla yaptığımızı söylemiştim. Bu bakımdan, öbür konularda anlaşmazsak, Yunan tazminatı da alacağımız genel karara bağlı olur. Asıl talimatlara uymakla birlikte, beklenmedik talimatlara, sonunda çeşitli konuların görüşülme ve çözümlenmesinde verilecek kesin buyruklara, önemli talimatlara bütünüyle ve harfi harfine uyamadığımız kabul buyurulursa bu durum, istemediğimizden değîl ancak gerçekten olanaklı olmadığındandır Ben, aramızdaki bu görüş ayrılığını zamanında görmüş ve açıkça ortaya konmasını istirham etmiştim. Daha hiçbir şey imza edilmemiş, hiçbir taahhüde girilmemiştir. Bu tutumumuz yanlış sayılıyorsa onun görüşünüze göre düzeltilmesi olanağı vardır. Kısacası, barış konusunun yüzde doksan beşi çözümlenmiştir. Benden sonra görevi üzerine alacak kimse için zorluklar azalmış ve kolaylaşmıştır. Öte yandan, barış yapılmaz da görüşmeler kesilirse bizim tutumumuz, bu kesilmeyi daha elverişsiz bir duruma sokmayacaktır. Her durumda buyruk ve karar Hükümet'in ve yüce Başkanlığınızındır."

         İsmet Paşa, aynı gün bana da yanıt verdi. Aynen arz edeyim :

         1/1016

         Lozan.

         Çekilişi : 28.5.1923

         Gelişi : 29.5.1923

         Hükümet Başkanlığı'na,

         Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

         Durum, Hükümet'e gönderdiğim raporda bildirilmiştir. Her gün birer konu ele alınmak üzere, bütün konuları önümüzdeki günlerde görüşeceğiz. Elbette Yunan tazminatını askıda kalan bütün konuların çözümünde sürekli bir silah olarak kullanacağız. Bu olanağı elde tuttuk. Yunan tazminatı konusunu çözümledikten sonra öbürlerinde bize gözdağı vererek bir sonuç alma umudu besleyen olmadı. Tersine tehdit aracı ortadan kalktı. Durum sakinleşti. Eninde sonunda görüşmeler kesilirse ya Yunan ordusu kendisi için özel bir neden bulunmadığından harekete geçmeyecek ya da öbürleriyle birlikte ve onların davası için ilerlediğini ortaya koyup kanıtlayacağız. Her iki durum da maddi ve manevi bakımlardan, tazminat bahanesiyle, Yunan ordusuyla çarpışmaya başlamaktan daha önemli ve uygun görülmüştür. Hükümeti oldu bittiler karşısında bırakma kaygısına yer yoktur. Tutumumuz genel duruma göre değerlendirilirse anlaşmazlığın uygulama yönteminde olduğu kabul edilebilir. Daha önce bu anlaşmazlığı da arz etmiştim. Ana konuların tümünün birkaç güne kadar görüşüleceği arz olunur.

İsmet

         İsmet Paşa'ya şu telgrafı çektim :

         29.5.1923.

         İsmet Paşa Hazretleri'ne,

         Zâtıdevletlerinin, barışla ilgili konuların büyük ölçüde çözümlenmiş olduğu yolunda verdiği bilgi sevindirici olmuştur. Tasarladığımız üzere, durumu birkaç gün içinde aydınlığa kavuşturabilirseniz çok rahatlayacağız. Başarılı olmanızı dilerim. Fevzi Paşa Hazretleri de Ankara'dadır. Durum aydınlanıncaya dek burada kalacaktır. Gözlerinizden öperim.

Mustafa Kemal

         İsmet Paşa, bu telgrafımdan sonra çalışmalarını sürdürdü. Rauf Bey'in ve Bakanlar Kurulu'nun da bu konu üzerinde daha çok üstelemesini önledim. Bir aya yakın bir zaman her iki taraf da yatışmış gibi göründü. Bu süre içinde İsmet Paşa, çeşitli konular üzerinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nın görüşlerini soruyordu.

         Kuponlar ve Ayrıcalıklara İlişkin Yazışmalar İki Tarafı Yeniden Sinirlendirdi

         Kuponlar ve ayrıcalıklar konusunda, aralarında geçen bir yazışma iki tarafı yeniden sinirlendirmiş. İsmet Paşa'nın 26 Haziran 1923 tarihinde Rauf Bey'in bir yazısına verdiği yanıtta şu cümleler vardır :

         "Kuponlar konusu çözümlenmeden ayrıcalıklar konusunun çözümlenmesine gitmeyeceğiz. Zaten sorduğumuz soru, kuponlar konusuna bir çözüm yolu bulduktan sonra izleyebileceğimiz tutumla ilgili talimat almak içindi. Hükümet bu konuda suskunluk gösteriyor. Konferans görüşmelerinde, Delegeler Heyeti'nin ana talimattaki kısıtlamalar dışında bütün davranışlarının ayrıntılı olarak Ankara'dan yönetilme istek ve eğilimi, görüşmelerin ülke için en yararlı bir biçimde yönetilmesini ve iyi bir barışa ulaşma gücünü, Delegeler Heyeti'nin elinden almaktadır. Hükümet'çe tercih buyurulan bu yolun, 93 Seferi'nin saraydan idaresinden farkı yoktur. Bize karşı güvensizlik duyulduğu ve yetersiz olduğumuz hususunda durmadan ifade buyurulan kanı süregeldikçe bizim aracılığımızla barış yapılabileceği düşünülemez. Hükümetin görüşlerini, İtilaf Devletleri'ne olduğu gibi kabul ettirebileceğine inanan bir heyetin ve doğal olarak sizinle olan ilgisi dolayısıyla Maliye Bakanı Beyefendi'nin doğrudan doğruya sorumluluk yüklenerek konferansa hareket buyurmalarını rica ediyoruz."

         Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey'di. Bu telgrafı okudum ve Rauf Bey'e yanıt verdim. İsmet Paşa'ya da şunu yazdım :

         Kişiye özel 26.6.1923

         İsmet Paşa Hazretleri'ne,

         26.6.1923 tarihli yanıt telgrafınızı okudum. Çok sinirli olarak yazılmıştır. Bunu gerektirecek hiçbir duygu, düşünce ve davranış yoktur. Sizi haksız buldum. İçinde bulunduğunuz zorluklar ve çektiğiniz sıkıntılar takdir edilmektedir. Bundan sonra, belki daha da artacaktır. Bu kırgınlığın nedeni Ankara değil orada her gün yeni bir hile yaratanlardır. Çalışmalarınızı yılmadan ve soğukkanlılıkla olumlu bir biçimde sonuçlandırmaya çabalayınız. Arada yanlış anlaşılmayı gerektirecek bir durum görmüyorum. Çalışma alanınız sınırlı değildir. Ancak yapılacak işler sınırlı olduğu ve pek önemli konularla karşı karşıya bulunduğunuz için durum kendiliğinden sıkıntılı olmuştur. Gözlerinizden öperim.

Gazi Mustafa Kemal

         Rauf Bey'in Aradaki Görüş Ayrılığını, Kendisiyle İsmet Paşa Arasında Başlı Başına Bir Konu Sayması Doğru Değildir

         Saygıdeğer Beyler, görülüyor ki İsmet Paşa'yla olan yazışmalarımda, onu incitebilecek sözler de vardır. Sonuna kadar da buna benzer ciddi buyruklarım olmuştur. İsmet Paşa'nın da bana aynı biçimde ifadeler kullandığı olmuştur. Bakanlar Kurulu kararlarında benim görüşlerimin de yer aldığını, İsmet Paşa'ya gerektikçe bildiriyordum. Buna göre, İsmet Paşa'nın Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nı hedef alan bazı yakınmaları, yalnız Rauf Bey'in kendisiyle ilgili sayılmazdı. Bütün Bakanlarla ilgiliydi. Üstelik bana da dokunuyordu. Rauf Bey'in bu görüş ayrılığını, kendisiyle İsmet Paşa arasında başlı başına bir konu sayması ve öyle saydırmaya kalkışması doğru değildir. Her durumda ve her konuda talimat verenlerle, o talimatı uzakta ve özellikle talimat verenin içinde bulunmadığı koşullar altında uygulayan kimse arasında görüş ayrılığı olabilir. Esasta bir değişiklik yapılmamak koşuluyla durum gereğine göre idare edilir. İsmet Paşa'nın, durumun izlenmesi için benim dikkatimi çekmesi de mazur görülmelidir. Çünkü konu gerçekten ciddi ve yaşamsaldı.

         Rauf Bey, Görüşmeleri Bitirip Barışı Hazırlayan İsmet Paşa'nın Sonuçla İlgili Olarak Hükümet'in Görüşünü Soran Telgrafına Yanıt Vermemişti

         Sonunda Beyler, Temmuz ortalarında konferans sona erdi. İsmet Paşa, barış antlaşması imzalanmadan önce Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey'e, konferansın son bulduğunu ve konuların ne biçimde çözüme bağlandığını bildirmiş. Rauf Bey olumlu ya da olumsuz hiçbir yanıt vermemiş. İsmet Paşa, bekleyiş içinde geçirdiği bu günlerde çok üzülmüş. Hükümetin hiçbir yanıt vermeyişini Ankara'da bir kararsızlığın hüküm sürmekte olduğuna bağlamış. Rauf Bey'e yazdıktan üç gün sonra 18 Temmuz 1923 tarihinde durumu bana da bildirdi. Telgrafında, Hükümet'i kararsızlığa düşürebileceğini tahmin ettiği noktaları birer birer sayıp açıkladıktan sonra, düşüncelerine şu sözlerle son veriyordu :

         Hükümet kabul ettiğimiz noktalardan geri dönmemiz hususunda kesinlikle ısrar ediyorsa bunu bizim yapmaklığımıza olanak yoktur. Benim düşüne düşüne bulduğum yol, İstanbul'daki İtilaf Devletleri komiserlerine, imza yetkisinin bizden alındığını bildirmektir. Gerçi bu durum, bizim için yeryüzünde görülmemiş bir skandal olur. Ancak yurdun yüksek çıkarları, kişisel düşüncelerin üstünde olduğundan, Ulusal Hükûmet istediği gibi hareket eder. Hükümetten teşekkür beklemiyoruz. Yaptıklarımızın muhasebesi ulusun ve tarihin yargısına bırakılmıştır.

         Beyler, İsmet Paşa'nın yürüttüğü ve sonuçlandırdığı işin ne kadar önemli olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Bu işin sonuçlandırıldığı son günün, imza gününün, geldiğini bildiren telgrafa sevinçle ve can atarak yanıt verileceğini kabul etmek doğaldır. Ankara ile Lozan arasında, bir ya da iki günde, haberleşmek olanaklıydı. Üç gün geçtiği halde, hiçbir yanıt verilmemiş olması, en basit bir anlayışla, Hükümet Başkanı'nın işi önemsemediğini ve aldırmazlıkla karşıladığını gösterir. Yapılan işin Hükümet'çe eksik görülerek kabul edilmemesi yoluna gidildiği ve bundan dolayı da yanıt verilmemekte olduğu sanısına da düşülebilir. Bu durum karşısında, işi bitirmek için büyük ve tarihsel sorumluluk yüklenerek imza kullanacak olan kişinin ne kadar zor bir durumda kalacağı düşünülürse İsmet Paşa'nın üzüntü ve ıstırap çekmesini haklı görmek gerekir.

         İsmet Paşa'ya Barış Antlaşması İmzalamasını Bildirdim

         İsmet Paşa'nın telgrafına hemen şu yanıtı verdim :

         Ankara, 19.7.1923

         İsmet Paşa Hazretleri'ne,

         18 Temmuz 1923 tarihli telgrafınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yoktur. Elde ettiğiniz başarıyı en sıcak ve içten duygularımızla kutlamak için, antlaşmanın yöntemine göre imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz, kardeşim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal

         İsmet Paşa'nın Çektiği Istırap

         İsmet Paşa, bu telgrafıma yanıt verdi. İsmet Paşa'nın ıstırabının derecesini gösteren bu yanıtı, aynı zamanda temiz kalpliliğini, içtenliğini ve özellikle alçakgönüllülüğünü de gösteren bir belge olduğu için, aynen bilginize sunuyorum :

         Lozan, 20.7.1923

         Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

         Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim.

İsmet

         Lozan Barış Antlaşmasını Hazırlayan ve İmzalayanlara Teşekkür ve Kendilerini Kutlama

         Beyler, İsmet Paşa, 24 Temmuz 1923 günü antlaşmayı imzaladı. Kendisini kutlama zamanı gelmişti. Aynı gün şu telgrafı çektim :

         Lozan'da Türk Delege Heyeti Başkanı Dışişleri Bakanı İsmet Paşa Hazretleri'ne,

         Ulus ve hükümetin size vermiş olduğu yeni görevi başarıyla sona erdirdiniz. Ülkeye birbiri ardınca yaptığınız yararlı hizmetlerle dolu ömrünüzü bu kez de tarihsel bir başarıyla taçlandırdınız. Uzun çarpışmalardan sonra yurdumuzun barış ve bağımsızlığa kavuştuğu bu günde, parlak hizmetiniz dolayısıyla sizi, saygıdeğer arkadaşlarımız Rıza Nur ve Hasan Bey'leri ve çalışmalarınızda size yardım eden bütün Delege Heyeti üyelerini şükran duygularımla kutlarım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal

         Rauf Bey Kutlamak İstemiyor

         Beyler, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey'in İsmet Paşa'ya kutlama telgrafı çekmediğini anladım. Kendisine bunun gerekli olduğunu anımsattım. Rauf Bey'e bu konuda öbür bazı arkadaşlar da uyarıda bulunmuşlar. Daha sonra öğrendim ki Rauf Bey, İsmet Paşa'yı kutlamayı ve ona yaptığı bu önemli ve tarihsel görevden dolayı teşekkürü gerekli görmüyormuş. Yapılan uyarı üzerine Kazım Paşa'ya bir mektup yazarak ondan, kendi adına, İsmet Paşa'ya bir kutlama telgrafı yazmasını rica etmiş. Bunun anlamı nedir? Kazım Paşa, bu mektubu Denizcilik  Bakanı İhsan Bey'in evinde bulunduğu bir sırada almış. Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey de oradaymış.

         Rauf Bey'in Yazdığı ve Yazdırdığı Telgraf

         Hep birlikte, Rauf Bey'in ağzından uygun bir telgraf müsveddesi yaparak İsmet Paşa'yı kutlamışlar ve ona teşekkür etmişler. Bu müsveddeyi bir zarfa koyup Rauf Bey'e göndermişler. Ancak Rauf Bey müsveddeyi beğenmemiş. İsmet Paşa'ya başka bir telgraf yazmış ya da yazdırmış. Rauf Bey, Kazım Paşa'yı gördüğü zaman demiş ki : "Sizin yaptığınız müsveddede sanki her işi yapan İsmet Paşa'ymış gibi gösteriliyor. Biz burada bir şey yapmadık mı?"

         Beyler, Rauf Bey'in yazdığı ya da yazdırdığı telgraf metni kendisinin duygu ve düşüncelerini gizlememektedir. İstek buyurursanız o telgrafı da olduğu gibi bilginize sunayım :

         Şifre, 27.7.1923

         Lozan'da Delegeler Heyeti Başkanlığına,

         İlgi : 20 ve 24 Temmuz, 347 ve 348 sayılı telgraflar

         Birinci Dünya Savaşı'nın sonsuz ıstıraplarından kurtulmak ve ulusumuzun dünya barışını sağlamakta ne büyük bir etken olduğunu fiilen kanıtlamak amacıyla imzaladığımız Mondros Ateşkes Antlaşmasına karşın en feci ve insafsız saldırılara uğramış; bunun arkasından yaşama hakkımızı ve bağımsızlığımızı ayaklar altına alan Sevr Antlaşması yapılmıştı. Yüzyıllar boyunca özgür ve bağımsız olarak yaşamış olan aziz Türkiye'nin soylu halkı, uğradığı haksız ve feci saldırılar karşısında bütün bilinci ve bütün varlığıyla yaşama hakkını ve bağımsızlığını kurtarmak için ayaklanarak kurduğu yılmaz ve yenilmez ulusal ordusuyla Büyük Önderimiz ve Başkomutanımızın ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresiyle zaferden zafere yürüdü. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti'nin, ulustan aldığı erk ve güçle ve ordularının pek yüksek savaş yeteneğiyle elde ettiği bu başarı ve zaferlerin, Lozan'da aylardan beri süregelen barış görüşmeleri sonunda, uluslararası bir belgeyle belgelenmiş olması, ulusumuza yeni bir çalışma ve huzur dönemi hazırlamıştır. Bakanlar Kurulu; azimli ve fedakar ulusumuzun yaşamak hakkını ve bağımsızlığını güven altına alan bir antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalardan dolayı başta zâtıdevletleri olmak üzere, delegelerimiz Rıza Nur ve Hasan Beyefendi'lere ve danışmanlarımıza tebriklerini sunar, efendim.

Hüseyin Rauf Bakanlar Kurulu Başkanı

         Rauf Bey, Lozan Antlaşması'nı Yapan İsmet Paşa'yı Kutlama Vesilesiyle Mondros Ateşkes Antlaşması'nı Yapan Kendini Savunmaya Çalışıyor

         Beyler, Rauf Bey, Lozan Antlaşması'nı yapan ve ona imzasını koyan İsmet Paşa'yı kutlama vesilesiyle, kendisinin yaptığı ve imzasını koyduğu Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan söz etmeye ve onu ne kadar önemli ve yüksek amaçlarla imza ettiğini söyleyerek kendisini savunmayı gerekli görüyor. Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin müttefikleriyle birlikte uğradığı acı yenilginin yüz kızartacak bir sonucudur. O antlaşma hükümleridir ki Türk topraklarını yabancıların işgaline sundu. O antlaşmada kabul edilen maddelerdir ki Sevr Antlaşması hükümlerinin de kolaylıkla kabul ettirilebileceği düşüncesini yabancılara olanaklı ve makul gösterdi. Rauf Bey, o ateşkes antlaşmasını "ulusumuzun dünya barışını sağlamakta ne büyük bir etken olduğunu fiilen kanıtlamak amacıyla" imzaladığını söylüyorsa da bu hayali cümleyle kendinden başka kimseyi kandırıp avutamaz. Çünkü böyle bir amaç yoktu.

         Rauf Bey'in, telgrafına Mondros Ateşkes Antlaşması'yla başladığına bakılırsa bu antlaşmanın Lozan Konferansı için bir başlangıç olduğunu ve Lozan barışının da Rauf Bey 'in yaptığı Mondros Ateşkes Antlaşması'nın sonucu olduğunu söylemek eğiliminde bulunduğu yargısına varılabilir.

         Rauf Bey, Zaferler Kazanmış Ordunun Başında Lozan'a Giden Kişiye, Zaferden Zafere Yürüyen Ordunun Öyküsünü Anlatıyor

         Rauf Bey, telgrafında Sevr Antlaşması yüzünden Türk ulusunun uğradığı saldırıları, buna karşı ulusun nasıl ayaklandığını, nasıl yılmaz ve yenilmez bir ordu kurduğunu ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresiyle nasıl zaferden zafere yürüdüğünü öykülüyor. Rauf Bey, bu öyküyü İsmet Paşa'ya, o zaferleri kazanmış ordunun başından Lozan'a gitmiş olan kişiye anlatıyor. Rauf Bey, bu başarı ve zaferleri hükümetin kazandığını anlatabilmek için de parlak bir cümle bulmuştur : "Lozan barış görüşmelerinin aylardan beri sürdüğüne de işaret ederek üstü kapalı bir biçimde işin uzatıldığını belirtmekten kendini alamamıştır. Rauf Bey, antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalarından dolayı Delegeler Heyeti'ni kutlarken Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan başlayarak bütün inkılâbımızın bir özetini yapmak suretiyle, Delegeler Heyeti'ne yaptıkları antlaşmanın nasıl ve ne olduğunu da anlatmak çabasına düşmüştür. Bir tek teşekkür kelimesini bile içine almayan bu yazıların ne anlama geldiğini kavramak, dikkatli ve incelikleri görebilen kimselerce elbette zor değildir.

         Rauf Bey, "İsmet Paşa'yla Karşı Karşıya Gelemem, Onun Karşılamasında Bulunamam." Diyor

         Beyler, Delegeler Heyetimiz görevini bitirdikten sonra, Ankara'ya dönmek üzere yolda bulunuyordu. Herkes, Delegeler Heyeti'ni yakından alkışlamak için can atıyordu. O günlerdeydi. Hükümet Başkanı Rauf Bey, Meclis ikinci Başkanı bulunan Ali Fuat Paşa'yla birlikte, Çankaya'da bana geldiler. Rauf Bey; "Ben," dedi, "İsmet Paşa'yla karşı karşıya gelemem. Onun karşılanmasında bulunamam. İzin verirseniz, o geldiği zaman Ankara'da bulunmamak için seçim bölgemde dolaşmak üzere Sivas'a doğru bir geziye çıkayım." Rauf Bey'e bu biçimde davranmasına bir neden olmadığını, burada bulunmasının, İsmet Paşa'yı bir Hükümet Başkanı'na yaraşırcasına karşılamasının ve görevini başarıyla sona erdirdiği için onu sözle de takdir ve tebrik etmesinin uygun olacağını söyledim. Rauf Bey, "Kendime hakim değilim; yapamayacağım." dedi ve geziye çıkma hususunda ısrar etti. Hükümet Başkanlığı'ndan ayrılması koşuluyla çıkmasını kabul ettim.

         Rauf Bey, Devlet Başkanlığı Makamının Güçlendirilmesini Önerirken Ne Düşünüyordu

         Ondan sonra, Rauf Bey'le aramızda şu konuşma geçti : Rauf Bey, "Hükümet Başkanlığı'ndan çekilirken sizden çok rica ederim." dedi "Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz." Rauf Bey'e : "Dediğinizi yapacağıma kesin olarak güveniniz!" yanıtını verdim.

         Rauf Bey'in ne demek istediğini ben pek güzel anlamıştım. Rauf Bey, Devlet Başkanlığı makamı olarak, Halifelik makamını düşünüyor, o makama güç ve yetki sağlamamı benden rica ediyordu. Rauf Bey'in, benim olumlu yanıtımla ne demek istediğimi anlayıp anlamadığı belli değildir. Daha ileriki bir tarihte, Cumhuriyet'in ilanından sonra, kendisiyle Ankara'da yaptığım bir görüşmede, Cumhuriyet'e niçin karşı olduğunu sorduğum ve yapılmış olan şeyin, Ankara'dan ayrılırken benden yapılmasını rica ettiği ve benim söz verdiğim işten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman "Ben," demişti, "Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz derken kesinlikle Cumhuriyet ilanını düşünmüş ve kastetmiş değildim."

         Oysa Beyler, benim verdiğim yanıtın anlamı tümüyle oydu. Gerçekten de ulusal hükümetimizin niteliği Cumhuriyet Hükümeti olduğu halde, bence onu kesin olarak ifade ve ilan etmemek ve Devlet Başkanlığı makamıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi makamını bir tek makam halinde bulundurmak bir zayıflık oluşturuyordu. İlk fırsatta Cumhuriyeti resmen ilan etmek ve Devlet Başkanlığı'nı Cumhurbaşkanlığı makamında temsil ederek güçlü bir durum yaratmak zorunluydu. Rauf Bey'e, bunu yapacağıma kesin olarak söz vermiştim. Ne demek istediğimi anlayamamışsa, sanırım, eksiklik bende değildir.

         Ülkeye ve Ulusa Kimler Hizmet Ederse İzdeş Onlardır

         Ali Fuat Paşa'yla de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu : "Senin şimdi izdeşlerin kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?" Ben bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim. Paşa, ne demek istediğini açıkladı. O zaman ben de şunları söyledim : "Benim izdeşlerim yoktur. Ülkeye ve ulusa kimler hizmet eder, bu hizmete layık ve muktedir olduğunu gösterirse izdeş onlardır.

         Rauf Bey'in Hükümet Başkanlığı'ndan, Ali Fuat Paşa'nın Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanlığı'ndan Çekilmeleri

         Rauf Bey, Hükümet Başkanlığı'ndan çekildi. İçişleri Bakanı olan Ali Fethi Bey, aynı zamanda Hükümet Başkanlığı'na seçildi (13 Ağustos 1923). Bir süre sonra, 24 Ekim 1923 tarihinde, Ali Fuat Paşa da Meclis İkinci Başkanlığı'ndan çekilerek, Ordu Müfettişliğine, atanmasını rica etti. Fuat Paşa'ya unvanı İkinci Başkan olmakla birlikte, konumunun ve görevinin, pek önemli olan Meclis Başkanlığı olduğunu söyleyerek görevini sürdürmesini önerdim. Fuat Paşa politikadan hoşlanmadığını, yaşamının bundan sonrasını askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürerek isteğinin yerine getirilmesi ricasında ısrar etti. Fuat Paşa'nın rütbesi Tümgeneraldi. Komuta edeceği orduda Korgeneral rütbesinde kolordu komutanları vardı. Geçmiş hizmetlerini göz önünde bulundurarak kendisini Korgeneralliğe yükselttik ve karargahı Konya'da bulunan İkinci Ordu Müfettişliği'ne atadık. Kazım Karabekir Paşa da daha önce aynı düşüncelerle Meclis'ten ayrılmış ve Ordu Müfettişi olarak Birinci Ordu'nun başına geçmiş bulunuyordu.

         Yeni Türkiye Devleti'nin Başkenti : Ankara

         Beyler, Lozan Antlaşması'nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tümüyle kurtulan Türkiye'nin toprak bütünlüğü fiilen sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti'nin başkentini bir yasayla saptamak gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye'nin başkentinin Anadolu'da ve Ankara kenti olarak seçilmesi gerektiği merkezindeydi. Bu seçimde, coğrafi konum ve askeri strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce saptayarak içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı. Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı ya da Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışılara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul'un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul'un payitaht kalması gerektiğini bazı örneklere dayanarak kanıtlamaya çalışıyorlardı. Ankara'nın gerek iklim gerek ulaştırma araçları ve gelişme yetenek ve istidadı ve gerekse mevcut kurum ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; "İstanbul'un payitaht olması gerektir ve mutlaka olacaktır." diyorlardı. Bu söyleme dikkat edilirse bizim başkent söylemiyle kastettiğimiz anlamla bu ifadelerdeki payitaht nitelemesini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak olanak değildir. Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve yasal yoldan ilan ettirerek payitaht sözünün de yeni Türkiye Devleti'nde kullanılmasının anlam ve yeri kalmadığını göstermek gerekti. Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir tasa tasarısını Meclis'e önerdi. Altında daha on dört kadar kişinin imzası bulunan bu yasa önerisi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışılardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen yasa maddesi şudur : "Türkiye Devleti'nin başkenti Ankara şehridir."

         Meclis'te Fethi Bey'in Başkanlığındaki Hükümet'e ve Fethi Bey'in Kendisine Karşı Sataşmalar ve Yergiler Başladı

         Beyler, çok geçmeden Meclis'te, Fethi Bey'in başkanlığındaki hükümete ve özellikle Fethi Bey'in kendisine karşı sataşmalar ve yergiler başladı. Anlaşıldığına göre, milletvekillerinde Bakan olma istek ve hevesi çoğalmıştır. İşbaşında bulunan Bakanları beğenmiyorlardı.

         Yeni seçimde, partimiz adına milletvekillikleri sağlanmış olan bazıları da Hükümet aleyhindeki akımları körükleyerek kendi amaçlarına göre yararlanma fırsatları hazırlamaya çalışıyorlardı. Muhalefete geçecekleri sezilen milletvekillerinin amaçlarının, meclis çoğunluğunu aldatarak Hükümet'e ve Meclis'e karşı egemen bir duruma geçmek olduğu anlaşılıyordu.

         Fethi Bey, dikkatini ve çalışma gücünü Hükümet Başkanlığı görevinde yoğunlaştırabilmek için İçişleri Bakanlığı'ndan istifa etti. Aynı tarihte, Ali Fuat Paşa'nın çekilmesiyle Meclis İkinci Başkanlığı da boşaldı (24 Ekim 1923).

         Bizimle görüş ve çalışmada uzlaşı ve işbirliği aramaya gerek görmeksizin bağımsız ve gizli çalışan bir grup belirdi. Bu grup, iyi niyetli ve hakkı tutar gibi görünerek bütün parti üyelerini kendi görüşlerine çekmekte başarılı olmaya başladı. Örneğin, bir parti toplantısında, İçişleri Bakanlığı'na Erzincan milletvekili bulunan Sabit Bey'in; Meclis İkinci Başkanlığına da İstanbul'da bulunan Rauf Bey' in Meclis'çe seçilmesini karar altına aldırdı (25 Ekim 1923). Oysa ben, Sabit Bey'in İçişleri Bakanı olmasını uygun görmemiştim. Sabit Bey'in bazı illerin valiliklerinde bulunmuş olmasını, yeni Türkiye'nin, yeni koşullara bağlı iç işlerini yönetebileceğine yeterli bir delil sayamıyordum. Rauf Bey'in de Meclis İkinci Başkanlığı'na seçilmesini doğru bulmuyordum. Çünkü Rauf Bey, daha dün Hükümet Başkanı'ydı. O makamı ne gibi duyguların etkisinde kalarak hareket ettiği için terk etmeye mecbur edildiği bilinmekteydi. Buna karşın, onu Meclis'in İkinci Başkanlığı'na getirtmekle, bütün Meclis'in onunla aynı görüşte olduğunu, yani bütün Meclis'in Lozan Barış Antlaşması'nı yapan ve Hükümet'te Dışişleri Bakanı olarak bulunan İsmet Paşa'nın aleyhine olduğunu göstermek amacı güdülüyordu.

         Beyler, yeni Meclis, ilk döneminde, gizli bir muhalefet grubunun tuzağına düşme durumuyla karşı karşıya kaldı. Fethi Bey ve arkadaşları Hükümet işlerini sakinlikle yürütemeyecek bir duruma getirildi. Fethi Bey bu durumdan bana defalarca şikayet etti ve kendisi Hükümet'ten çekilmek istedi. Öbür Bakanlar da aynı biçimde şikayetlerde bulunuyorlardı. Kötülük, Hükümet'in Meclis'çe seçilerek kurulmasındaydı. Bu gerçeği çoktan görmüştüm.

         Uygulanması İçin Sırasını Beklediğim Bir Düşüncenin Uygulanma Zamanı Gelmişti

         Ben Meclis'te, gizli ve muhalif bir grubun bulunduğunu fark ettikten, Meclis çalışmalarında duyguların egemen duruma geçtiğini gördükten ve Bakanlar Kurulu'nun çalışma düzeninin her gün olur olmaz birtakım nedenlerle alt üst edilmekte olduğuna kanaat getirdikten sonra, uygulanması için sırasını beklediğim bir düşüncenin uygulanma anının geldiğine hükmetmiştim. Bunu itiraf etmeliyim. Buna göre, şimdi vereceğim bilgileri ve yapacağım açıklamaları anlamak daha kolay olacaktır.

         Beyler, Halk Partisi'nin Rauf Bey'i kendisi toplantıda bulunmadığı halde Meclis İkinci Başkanlığı'na, Sabit Bey'i de İçişleri Bakanlığı'na aday seçtiği tarih 25 Ekim 1923 Perşembe günüdür. Aynı gün ve ertesi Cuma günü Hükümet üyeleri Çankaya'da benim başkanlığımda toplandı. Gerek Hükümet Başkanı Fethi Bey'in ve gerek öbür Bakanların istifa etmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu bildirdim. Meclis'çe yeni hükümet seçildiğinde, şimdiki hükümette bulunan üyelerden yeniden seçilenler olursa onlar bu seçimden sonra da istifa ederek yeni hükümete katılmayacaklardır, ilkesini de kabul ettik. Yalnız, o zamanlar Bakanlar gibi seçilen ve kabineye dahil bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu kararın dışında bırakıldı. Çünkü ordu yönetim ve komutasının rast gele birine verilmesi doğru görülmedi.

         Beyler, bu türlü hareketin ve alınan kararın nasıl bir amaca dayandığı incelenirse şu sonuca varılır : Hırslı grubu, hükümet kurmakta tümüyle serbest bırakıyoruz. Şimdiki kabinede bulunan Bakanlardan hiçbiri katılmaksızın, tümüyle istedikleri kimselerden oluşan, istedikleri gibi bir Bakanlar Kurulu kurarak ülke yazgısına egemen olmalarında bir sakınca görmüyoruz. Ancak hükümet kurmaya da kursalar bile ülkeyi yönetme iktidarı göstereceklerine de inanmıyoruz. Meclis'i aldatmaya çalışan hırslı grup, şu ya da bu biçimde bir hükümet kurmayı başarabildiği takdirde, bir süre bu hükümetin yönetişini ve yönetimdeki iktidarını izlemenin ve üstelik ona yardımcı olmanın doğru olacağını düşündük. Ancak bu biçimde kurulacak bir hükümet, ülke yönetiminde ve yeni hedeflerimizi gerçekleştirmekte beceriksizlik gösterir ve başka amaçlara yönelirse bunu Meclis'te açıklayarak, Meclis'i aydınlatma yolunu yeğledik. Hükümet kurmayı başaramadıkları takdirde, doğacak karışıklığın Meclis'i uyandıracağı doğaldı. Bunalım ve karışıklığın sürmesine izleyici kalınamayacağından, işte o zaman, bizzat müdahale ederek ve tasarladığım konuyu açıkça ortaya koyarak işi kökünden çözümleyebileceğimi düşünmüştüm.

         Fethi Bey'in Başkanlığındaki Hükümet İstifa Ediyor

         Hükümet üyeleriyle Çankaya'da yaptığımız toplantı sonunda, Bakanların hep birlikte imzalayarak bana verdikleri istifa yazısı şuydu :

         Yüksek Başkanlığa,

         Türkiye Devleti'nin, karşı karşıya bulunduğu önemli ve zor, iç ve dış sorunları kolaylıkla çözebilmesi için mutlaka çok güçlü ve Meclis'in tam desteğini kazanmış bir hükümete ihtiyacı olduğu kanısındayız. Bundan dolayı yüce Meclis'in her bakımdan güven ve desteğine dayanan bir hükümetin kurulmasına yardımcı olmak amacıyla istifa ettiğimizi derin saygılarımızla arz ederiz, efendim.

         Beyler, bu istifa yazısı, 27 Ekim 1923 Cumartesi günü saat 13.00'de başkanlığımda toplanan Parti Genel Kurulu'na bildirildikten sonra, saat 17.00'ye doğru açılan Meclis oturumunda resmen okunmuştur.

         Hükümet Dizelgeleri ve Hükümet Başkanlığı'na Seçileceği Umulan Kimseler

         Hükümet'in istifası belli olduğu dakikadan itibaren Meclis üyeleri, Meclis odalarında, evlerinde grup grup toplanarak yeni hükümet dizelgeleri düzenlemeye başladılar. Bu durum Ekimin 28 inci günü geç vakte kadar sürdü. Hiçbir grup bütün Meclis'çe benimsenebilecek ve ulus kamuoyunca iyi karşılanacak adları içine alan bir aday dizelgesi belirleyemiyordu. Özellikle Bakanlıklara aday düşünülürken o kadar çok hevesli ve isteklilerle karşı karşıya kalıyorlardı ki herhangi birinin öbürlerine yeğlenmesi biçiminde belirlenecek bir dizelgeyi kabul ettirmekteki zorluk, dizelge hazırlığıyla uğraşanları umutsuzluk ve kaygıya düşürdü. Gerçi İstanbul'un bazı gazeteleri, bazı kimselerin resimlerini basarak Hükümet Başkanlığı'na seçileceği umulan "saygıdeğer yüz"leri anımsatarak dikkati çekmekte kusur etmedi. Gerçi gayretli bazı gazeteciler, 28 Ekim günü erkenden "İstanbul'un yüzünü örten sabah sisinin ördüğü tül henüz sıyrılırken deniz; gökyüzünden, kıyılardan yansıyan renklerle boyanmış, hareketsiz duruyorken" Marmara'nın durgun sularını yararak ilerleyen Deniz Yollarının vapuruyla Kalamış iskelesine çıkıyor. Yolda Rauf Bey 'e rastlıyor. Ondan sonra "büyük bir bahçenin içindeki güzel Kalamış köşkünün pek mükemmel döşenmiş süslü salonuna" giriyor ve köşkte oturanın çeşitli konulara ilişkin aldığı görüşlerini ve özellikle "ulusal egemenliğimizi her şeye ve her şeye (!) karşı koruyalım." öğüdünü yayınlayarak kamuoyunu aydınlatma hizmetinden geri kalmıyor. Ancak bu uyarı ve yol göstermeler Ankara'ya etki edemiyordu.

         "Ulusal Egemenliğimizi Her Şeye ve Her Şeye Karşı Koruyalım." Diyen Kişi

         Beyler, her şeye ve her şeye karşı ulusal egemenliğin korunması öğüdünde  bulunan kişi, Halife'nin kendisine olan iltifatını Tanrı'nın lütfu olarak kabul eden kişidir. Bazı gazetelerin, Konya'da Ordu Müfettişliğine atanan Fuat Paşa'nın 28 Ekimde İstanbul'a gelişinden, Rauf Bey, Refet Paşa, Adnan Bey ve öbür birçok kimse tarafından karşılandığını bildiren telgraflarını ve Rauf Bey'le Kazım Karabekir Paşa'nın resimlerini basarak Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve Kars'ın kurtarılışını anımsatmak için yazdıkları yazıları bile yeterince dikkati çekmeye yaramadı.

         Parti Yönetim Kurulu da Kesin Bir Hükümet Dizelgesi Hazırlayamadı

         28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı durumunda bulunan Parti Yönetim Kurulu'nca davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey'di. Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu'nca bir aday dizelgesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi. Hazırlanan dizelgeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak bu listede adları bulunan kişilerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu önerim uygun görüldü. Örneğin, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey'i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu dizelgeye giremeyeceğini bildirdi. Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday dizelgesi hazırlayamamaktadır. Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kişilerle daha sıkı bağlantı kurarak kesin bir dizelge belirlemelerini önerdikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu. Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşa'lara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara'dan hareket ederken bunların Ankara'ya geldiklerini o günkü gazetede "Bir uğurlama ve bir karşılama" başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca,akşam yemeğine gelmelerini, Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa aracılığıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya'ya gittiğim zaman, orada beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey'lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum.

 

<< Geri                                                                                                                                                                                 İleri >>