![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Atatürk
>>
Yapıtları
>>
Söylev (Nutuk)
-
3) İstanbul Hükümeti'yle İlişkiler |
![]()
![]()
|
|
|
3) İstanbul Hükümeti'yle İlişkiler : İstanbul'daki hükümetle ilişkiyi kesme kararı İstanbul'un kendilerine tanınan bir saatlik süre içinde saraya telgraf bağlantısı vermeyeceği anlaşılıyordu. Bu nedenle,12 Eylül 1919 günü bütün komutanlara şu genel duyuru yapıldı: Sureti aşağıya çıkarılmış olan telgraf, Genel Kurultay Heyeti'nce bir saate dek Sadrazama çekilmiş olacaktır. Bu itibarla, siz de hemen bu esas ve nitelikte birer telgraf çekiniz ve hemen bildiriniz, efendim. Genel Kurultay Heyeti
Saat beşte, Sadrazama "bilgi için" diye gönderilen ve aynı zamanda bütün komutanlara ve illere yapılan bildirim şundan ibarettir : 1- Hükümet, ulusun sevgili Padişahına olan maruzat ve bağlantısını kesmekte ve ortaya çıkan haince hareketlerine devamda direndiğinden, ulus da meşru bir hükümet iş başına geçinceye dek, İstanbul Hükümeti'yle olan yönetimsel ilişkilerini ve İstanbul'la yapılan her türlü posta, telgraf haberleşme ve ulaştırmalarını kesmeye karar vermiştir. Bölgelerindeki sivil memurlar, askeri komutanlarla, işbirliği yaparak bu hususu sağlayacak ve sonucu Sivas'taki Genel Kurultay Heyetine bildirecektir. 2 - Bu bildirim bütün komutanlara ve sivil yönetim amirlerine gönderilmiştir. 12.9.1919 Genel Kurultay Heyeti
Milletvekillerinin Seçimiyle Meşgul Olunmaya Başlanması Beyler, ayın 12'nci günü İstanbul Hükümeti'yle genel olarak haberleşme ve bağlantı kesildi. Bunların dışında kalan bazı yerler ve bu yerlerle olan tartışılarımızı ayrıca açıklayacağım. Ancak izin buyurursanız, bundan önce, daha önemli sayılması gereken bir konu üzerinde bilgi arz edeyim. Yüksek Heyetinizce bilinmektedir ki Ferit Paşa Hükümeti, milletvekillerinin seçimleri için görünüşte bir buyruk vermişti. Ancak içinde bulunduğumuz tarihe dek, yani Anadolu'nun İstanbul'la bağlantısını kestiği 12 Eylül gününe dek, bu buyruk uygulanmamıştı. Son durum üzerine, en önemli konunun, milletvekillerinin seçimini bir an önce yaptırmak olacağını takdir buyurursunuz. Bu bakımdan 13 Eylülde derhal bu konu üzerine de eğilindi. Uzun açıklamalar yapmaktansa bildirdiğim tarihte verilen ilk genel talimatı, olduğu gibi bilgilerinize sunmayı daha yararlı buluyorum. Bildirim şudur:
13.9.1919 Balıkesir'de 14'üncü Kolordu, Konya'da 12'nci Kolordu., Diyarbakır'da 13'üncü Kolordu, Erzurum'da 15'inci Kolordu, Ankara'da 20'nci Kolordu, Bursa'da 17'nci Tümen, Çine'de 58'inci Tümen, Bandırma'da 61'inci Tümen Komutanlıklarına ve 61'inci Tümen Aracılığıyla Edirne'de 1'inci Kolordu, Niğde'de 11'inci Tümen Komutanlıklarına, İllere, bağımsız sancaklara, belediyelere. (Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Heyetlerine)
İlk olarak : Seçim hazırlıklarının yürürlükteki yasada yer alan en kısa zamanda yapılıp tamamlanması için Belediyeler ile Müdafaa-i Hukuk Denekleri yoğun bir etkinlik içine girmelidir. İkinci olarak : Sancaklardan çıkarılacak milletvekili sayısı oranların nüfus durumuna göre hemen saptanarak Temsil Heyeti'ne şimdiden bildirilmelidir. Adaylar konusu daha sonraki haberleşmelerde ele alınacaktır. Üçüncü olarak : Seçim hazırlıkları yapılırkenseçimler sırasında gecikmeye yol açacak engellerin şimdiden düşünülerek ortadan kaldırılması ve hiçbir gecikmeye meydan verilmeyerek seçimlerin en kısa zamanda sonuçlandırılması. Bu karar bölgenizdeki bütün Belediye ve Müdafaa-i Hukuk Denekleri'ne bildirerek, gereğinin hemen yerine getirilmesine yardımcı olmanız rica olunur. Temsil Heyeti
Ülkeyi Başvurulacak Bir Yerden Yoksun Bırakmamak İçin Ferit Paşa Hükümeti inadında devam ediyordu. Bilindiği gibi bu durum hükümet düşünceye kadar süregeldi. Ülkeyi günlerce başvurulacak bir yerden yoksun bırakmak elbette büyük sakıncalar doğururdu. Bundan dolayı, önce düşünce sormak üzere sonra da bazı itirazlara aldırmadan buyruk biçiminde bildirdiğimiz kararları Eylül'ün 13/14 üncü gecesi şu şekilde tespit etmiş ve kaleme almıştık. Kurultayca alınması düşünülen tedbirleri gösteren suret aşağıda arz edilmiştir : Bu konudaki yüksek görüş ve düşünceleriniz alındıktan sonra, genel kurulca görüşülerek uygulamaya konacaktır. 15.9.1919 günü öğleye dek yanıtınızı bekliyoruz, efendim. Ulusal davayı haince bir saptırma ve yorumla olduğundan başka türlü göstererek ulusal girişim ve etkinliklerimizi gayri meşru ilan eden, ulusun Sultanlık ve Halifelik makamına karşı duyduğu sonsuz bağlılığını bütün meşru ve yasal araçlarla kanıtlamaya çalıştığımız halde padişah ile ulus arasında bir engel perdesi oluşturan ve halkı birbiri aleyhinde silahlanıp öldürmeye sürükleyerek bunun kışkırtıcılığını yapan İstanbul Hükümeti'yle ilişkilerini kesmek mecburiyetinde kalan Genel Kurultay Heyeti, aşağıdaki kararları size bildirmeyi görev sayar: 1- Padişah Hazretleri'nin yüce adına ve yürürlükteki yasalar çerçevesinde devlet işleri eskiden olduğu gibi yürütülmeye devam edilecektir. Irk ve mezhep ayrılığı gözetilmeden halkın canı, malı, namusu ve her türlü hakları güvence altında bulundurulacaktır. 2- Devlet memurlarının, kendilerine verilmiş olan görevleri ulusun meşru davasına uygun bir biçimde yürütmeleri doğaldır. Aksi takdirde, görevden kaçınanların mazeretleri bir istifa gibi işlem görerek, yerlerine uygun görülen kimseler vekil olarak getirilecektir. 3- Görev sırasında, ulusal dava ve akıma ters düşen davranışları görülecek ve saptanacak memurlar, din ve ulusun esenliği adına kesinlikle ve şiddetle cezalandırılacaktır. 4- İstifa etmiş memurlardan ve halktan her kim olursa olsun, ulusal kararlar aleyhinde kışkırtıcı ve bozguncu hareket ve telkinlerde bulunanlar da şiddetle cezalandırılacaktır. 5- Ülke ve ulusun esenlik ve mutluluğu, hak ve adalet, ülkede güven ve huzurun sağlanmasıyla olanaklıdır. Bu konuda gereken her türlü önlemin alınması kolordu komutanlıklarıyla vali ve bağımsız mutasarrıflardan beklenmektedir. 6- Ulus isteklerinin, Zâtışâhâne'ye arzı ve duyurulması başarılıp da ulusun güven ve desteğini kazanmış meşru bir hükümet kuruluncaya dek haberleşme merkezi, Sivas'ta Genel Kurultay Temsil Heyeti olacaktır. 7- Bu kararlar, bütün ulusal örgüt merkezlerine gönderilecek ve ilan edilecektir. Mustafa Kemal
Yapılan İtiraz ve Yergiler Beyler, bilginize sunduğumuz bu son bildirimimiz üzerine, kısmen hafif ancak kısmen de oldukça şiddetli itirazlara, direnmelere üstelik karşı girişimlere, tehditlere uğradık. Karşı koymalar ve yergiler yalnız son bildirimimiz hükümlerine de bağlı kalmadı. Bu bildirim dolayısıyla daha başka noktalara da sıçradı. Bu konuda yüksek Heyetinize açık bir fikir vermiş olmak için yapılmış olan yazışmalardan bazılarını kısaca bilginize sunmama izinlerinizi rica ederim. Erzincan Müdafaa-i Hukuk Derneği Merkez Heyeti'nin 14 Eylül 1919 tarihli telgrafında: "Kararların uygulanmasından önce, İstanbul Hükümeti'ne kırk sekiz saatlik bir süre verilmesinin uygun olacağı bütün üyelerce kararlaştırılmıştır." biçiminde zararsız bir görüş ileri sürülüyordu. Diyarbakır'dan 13'üncü Kolordu Komutanı Cevdet Bey, 14 Eylül 1919 tarihli uzun şifresinde : "Hükümet merkeziyle büsbütün ilgi kesilerek yazışmalar Kurultay Temsil Heyeti'yle yapılacak olursa, muhalifler, siyasal bir amaç peşinde olanlar, bu hareketi, Halifeliğe karşı isyan edilmiş göstererek, kamuoyunu yanıltacaklardır. Bu durum sürerse memur ve asker maaşlarıyla yiyecek harcamaları için kaynak ve önlem düşünüldü mü? İstanbul Hükümeti, İngiliz etkisi altındadır. Her türlü ısrar ve çabaya karşın başka türlü hareket edebilecek bir hükümet kurulmasına olanak yoktur. İngilizler, hükümetin iznine dayanarak geniş çaplı bir işgal planı uygularsa yeni baştan İngilizlerle savaşa girişmeye yandaş mısınız ? Girişildiği takdirde başarı sağlanacağından ne dereceye kadar eminsiniz? Böyle bir ayak direme hareketi yurdun çıkarlarına uygun düşer mi?" biçiminde birtakım düşünce ve soruları içine alıyordu. Erzurum Merkez Heyeti'nin 15 Eylül 1919 tarihli telgrafında : Yönergenin altıncı maddesinin (yani Temsil Heyeti'nin başvurma yeri olarak kabul edilmesiyle ilgili madde) tüzüğümüzle uygunluğunun sağlanması için merkez heyetlerinden olur alınması gerekir." denilmekteydi. Malatya'dan Komutan İlyas Bey'in 15 Eylül 1919 tarihli telgrafında : "Elazığ ili halkının, Kurultay'ın amaç ve umuncundan haberdar edilerek hiç olmazsa bir derece aydınlatılmalarına dek bu hususun ertelenmesi uygun görülürse katıldığımı arz ederim." düşüncesi ileri sürülüyordu. İçinde bulunduğumuz Sivas'ın Müdafaa-i Hukuk Derneği Merkez Heyeti de uzun bir raporunda: "Bildirilen maddelerin bütününden ülkede geçici bir yönetim ilan edileceği anlaşılmaktadır." biçiminde başladıktan sonra, bunun, dernek tüzüğünün ne özel maddesine ne de öteki maddelerine dayandırılma olanağı görülemediği noktasında dikkatimiz çekiliyor ve Padişah'a arz olunacak hususları ulaştırabilecek yolları büyük bir sakinlik ve içtenlikle ve tatlı bir biçimde aramayı öğütlüyordu. Temsil Heyeti üyelerimizden olduğu halde, birçok çağrı ve ricalarımıza karşın bize katılmayan, Sivas Kurultayı'nda bulunmamak için mazeretler uyduran Servet Bey 'in "Esselâmü aleyküm" dindarca hitabıyla başlayan, 15 Eylül 1919 tarihinde Trabzon'dan çektiği açık telgrafı da : "Sivas Kurultayı Bildirisi'ni ve arkasından da duyurunuzu aldık. Yanıt olarak bildirdiğimiz düşünceler Kazım Paşa Hazretleri'nce görülmek istenmiş ve görülmüştür. Önce Sivas Kurultayı'nın, Genel Kurultay biçimine girmiş ve bir Temsil Heyeti meydana getirmiş olduğu anlaşılıyor ki bu husus kararlarımıza aykırıdır. Sivas Kurultayı, Temsil Heyeti'miz arasına üye seçmeye yetkili olamayacaktır. İstanbul Hükümeti'yle haberleşmenin kesilmesi bir oldu bitti durumuna geldi. Temsil Heyeti'nin bir başvurma yeri olması hususu kamuoyu üzerinde pek kötü etkiler yapacaktır. Bundan kesinlikle cayılmalıdır. Sivas Kurultayı, Erzurum Kurultayı'nın tüzüğünü değiştirmeye yetkili değildir. Bu Kurultay, Doğu İlleri Temsil Heyeti'ne uymaya mecbur olacaktı. Erzurum kararları üzerinde zihinlerin genel bir sarsıntı dönemi geçirdiği bugünlerde, onun dışındaki hükümlere kuşkulu gözlerle bakılacağından kuşkunuz olmasın. Erzurum Kurultayı kararlarına uymayan işlere katılamayacağız." kınamasıyla son buluyordu. 15'inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, 15 Eylül 1919 tarihli yazısında: "Sivas Kurultayı'nın sorusuna yanıt olarak Trabzon Heyetinden Servet, İzzet ve Zeki Beylerin vermek istedikleri karşılığı okudum. Pek yakından tanıdığım bu kişilere karşı duyduğum güven ve saygı sonsuzdur. Kendilerinin görüşlerine yön veren temel düşünceyi anlıyor ve benimsiyorum." dedikten sonra ayrıntılar üzerindeki görüşlerini bildiriyor ve özellikle Erzurum Kurultayı, Doğu Anadolu illeri adınadır. Sivas Kurultayı'ysa bütün ulusu temsil eden bir Kurultaydır. Bu Kurultayın da ayrıca bir Temsil Heyeti bulunması doğaldır. Ancak Sivas Genel Kurultayı Temsil Heyeti Doğu Anadolu İlleri Temsil Heyeti'ni ortadan kaldırmış olmuyor. Bu Temsil Heyeti, doğal olarak, her an vardır. Yalnız, bu Temsil Heyeti'nden olup da bugün Sivas Kurultayı Temsil Heyeti'ne girmiş bulunanlar varsa bunların Doğu Anadolu İlleri Temsil Heyeti'nden istifa etmelerini istemek doğru olabilir. Sivas Kurultayı, bütün ulusun çıkarlarını, Doğu Anadolu İlleri Temsil Heyeti'yse yalnızca Doğu Anadolu illerinin hak ve çıkarlarını korur. Temsil Heyeti'nin başvurma yeri oluşu ve yetki durumu, konunun en önemli noktasını oluşturmaktadır. Bu konuda şimdiden acele edilmemesi hususunda sizinle tam bir görüş birliği içindeyim. Temsil Heyeti'nce yapılan önerilerin birden beşe kadar olan maddelerine gelince, bunların değil sorulmasını, bir bildiri olarak ya da bir istek biçiminde bile yayınlanmasını yersiz bulurum." görüşünde bulunuyordu. Trabzon'da Servet Bey'e yanıt olarak yazdığımız telgrafla, Kazım Karabekir Paşa'ya verdiğimiz karşılıktan da söz edeyim. Servet Bey'e yazılan telgraf şuydu :
Trabzon'da Servet Beyefendi'ye, Trabzon Merkez Heyeti'nden beklenen görüşe daha yanıt gelmedi. Bu husus ayrıca Kazım Paşa Hazretleri'nden de sorulmuştu. Görüşlerin birleştirilmesine neden gerek görüldüğü, doğal olarak, anlaşılamamıştır. Sırayla belirtilen görüşlerinizin yanıtını aşağıda yine aynı sırayla bildiriyorum: Önce, Sivas Kurultayı'nın genel bir Kurultay olacağı herkesçe biliniyordu. Bunun sizce başka türlü kabul edilmekte olduğunu ilk kez şimdi yine sizden işitiyorum. Temsil Heyeti konusuna gelince, bu heyet, aslında Erzurum Kurultayı'nın seçtiği ve kabul ettiği bir heyettir. Şu sırada benimle birlikte Rauf Bey, Bekir Sami Bey, Raif Bey ve Şeyh Hacı Fevzi Bey Sivas'ta hazır bulunmaktadırlar. Daha dört üyemiz eksik olmakla birlikte çoğunluk görevini yapmaktadır. Bu noktanın da sizce açık olarak bilineceğine kuşkumuz yoktur. Çünkü durumun önemi dolayısıyla, daha Erzurum'dayken sizi de davet etmiştik ve öbür arkadaşların birlikte götürüleceği bildirilmişti. Tüzüğümüzün sekizinci maddesi uyarınca, Sivas Genel Kurultayı'nın kimi üyelerle Temsil Heyeti'mizi güçlendirebileceği birlikte görüşülmüş, bunda bir sakınca bulunmamış, tersine ulusal birliği temsil bakımından gerekli de sayılmıştı. Sivas Genel Kurultayı'nda bundan başka bir şey yapılmamıştır. İstanbul Hükümeti'yle haberleşmenin kesilmesi, temel kararlarımızın dördüncü maddesinin dışında değil içinde ve üstelik o maddenin içine giremeyecek akıl almaz haince nedenlere dayanır bir niteliktedir. Esasen bu oldu bittiyi yapan biz değil İstanbul Hükümeti'dir. Şifreli telgrafımızın gereğinin yerine getirilmesi bir zorunluluktur. Bundan caymaya hiçbir biçimde olanak kalmamıştır. Biz, işe başlarken olumlu oyunuzu almak üzere size başvurmayı da bir görev saydık. Uygun bulup bulmamak sizce takdir edilecek bir husustur. Yalnız, şunu da belirteyim ki bugün Anadolu ve Rumeli'nin birlikte hareket etmeye mecbur olduğu bir yönlenişte, azınlığın değil çoğunluğun tuttuğu yolu benimsemeye ve azınlıklar bu yola çevirmeye kesin bir mecburiyet vardır. Başvurma yeri ve yetki konusunda daha akla yatkın bir görüşünüz varsa lütfen bildiriniz. Tutulması kaçınılmaz olan bugünkü yol dikkatle incelenirse görülür ki tüzüğümüze ve Erzurum Kurultayı'nın temel kararlarına tıpı tıpına uygundur. Bunun dışına çıkılmış bir nokta göremiyorum. Bu duruma göre, sizin, kendinizi katmak istemediğiniz tüzük ve bilinen kararlar dışında kalan işlerin açıklanmasını rica ederim. Bugün kaçınılması olanaklı olmayan bir hareket varsa o da İstanbul Hükümeti'nin ulus ve ülkenin kaderini alçakça İngilizlerin isteğine bırakması ve kendi çıkarlarına kurban etmesidir. Buna karşı, buraca alınan karardan başka bir karar alınmasına olanak varsa lütfen bildiriniz. Mustafa Kemal
Kazım Karabekir Paşa'ya da verdiğimiz ayrıntılı yanıtın başlangıcı aynen şöyleydi: Servet ve İzzet Beylerin, Temsil Heyeti'nin, Trabzon Merkez Heyeti'nden açıklanmasını istediği hususlara karşılık olarak çektikleri açık telgraf alındı. İçindeki, açıkça duyurulması sakıncalı olan düşünceleri, Temsil Heyeti tümüyle Servet ve İzzet Beylerin kendi görüşleri olarak kabul eder. Temsil Heyeti genelge göndererek istemiş olduğu düşünceleri, Servet ve İzzet Beylerden değil tüzük gereğince Trabzon Merkez Heyeti'nden istemiştir. Servet ve İzzet Beylerin görüşlerini içine alan özel bir telgrafla tarafınızdan hem kendilerine hem de Temsil Heyeti'ne yanıt olmak üzere ileri sürülen düşüncelerle ilgili olarak aşağıdaki açıklamalara gerek duyulmuştur : a) Her şeyden önce adı geçen kimseleri sizce de bilinen görüşlere sürükleyen temel düşünce, ne yazık ki, Temsil Heyeti'nce anlaşılamamıştır. b) Tüzüğün dördüncü maddesi, bir geçici yönetim kurulmasını öngören neden ve koşulları açıklar. Oysa bilinen son haince olaylar dolayısıyla alınmış ve alınması gereğine ilişkin düşünce sorulmuş olan önlemler, hiçbir zaman geçici yönetim kurma hedefiyle ilgili değildir. O halde, bu noktayla dördüncü madde arasında bir ilişki aramak gereksizdir. Önlemler, Zâtışâhâne'ye doğrudan doğruya başvurma yolunu bulmak ve meşru bir hükümetin iş başına getirilmesini dilemek için alınmıştır. c) Sivas'ta toplanan Kurultay, Batı Anadolu temsilcileriyle Erzurum Kurultayı'nın Genel Kurulu ve dolayısıyla da bütün Doğu Anadolu illeri adına, Kurultay kararlarına uygun olarak seçilen özel, yetkili bir heyet bulundurmakla elbette hem bütün Anadolu ve Rumeli'yi hem de bütün ulusu temsil edebilecek bir genel kurultay niteliği kazanmıştır. Sivas Kurultayı, Erzurum Kurultayı'nın kararlarını ve örgütünü olduğu gibi ancak daha da genişleterek benimsemiş ve sonuç olarak Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Derneği, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adıyla genişletilerek birleştirilmiştir. Tüzüğün üçüncü maddesi ve Kurultayın temel kararları, zaten bu yüksek hedefin sağlanmasını kesin bir dilek olarak göstermiştir. Sivas Genel Kurultayı, Erzurum Kurultayı'nda Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Derneği adına seçtiği Temsil Heyeti'ne güvenini tam olarak bildirmek suretiyle onu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği için de aynen bir Temsil Heyeti olarak kabul etmiştir. Bu duruma göre, Sivas Genel Kurultayı'nın kararları başka, Erzurum Kurultayı'nın kararları başka; Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin Temsil Heyeti başka, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin Temsil Heyeti başka gibi, başkalıklar ve ayrılıklar elbette söz konusu olamaz. Böyle bir durumdan söz edilmesi, kuşkusuz ki pek içten olan ulusal birlik amacımız ve kutsal hedefimiz için son derece zararlıdır. Bu durumda birbirini ortadan kaldıran Temsil Heyetleri olmadığı gibi, birine girince diğerinden çekilme isteğinin doğru olabileceği üyeler de yoktur. Bugün bütün Anadolu ve Rumeli'yi içine alan derneğimizin, Sivas'ta bulunan tek Temsil Heyeti Erzurum Kurultayı'nca tüzüğün özel maddelerine uyularak seçilmiş bulunan dokuz kişiden beşinin katılmasıyla göreve devam etmektedir. Hakları, yetkileri ve yararları Doğu Anadolu illerininkinden hiçbir biçimde daha az olmayan Batı Anadolu'nun, haklı ve yerinde olan önerilerini dikkate almayarak onları, sıradan bir uydu durumunda bulundurmaya kalkışmak, bizim aklımızın bir türlü kabul edemediği hususlardandır. Bunun içindir ki Temsil Heyeti'miz altı üye daha eklenerek güçlendirilmiştir. Bundan sonra daha birçok açıklamaları içine alan bu telgrafımız, aynen Trabzon Merkez Heyeti'ne de çekilmiştir. Bu tartışılar üzerinde daha bir hayli açıklamalar yapıldı ve açıklama isteklerinde bulunuldu. Hatta Müdafaa-i Hukuk Heyeti Trabzon Merkezi sahte imzasıyla öteki illere aleyhimize telgraflar da çekildiği görüldü. Sonunda on beş gün sonra Trabzon'dan bir telgraf aldık. Ancak Servet Bey 'den değil. Bu telgrafı olduğu gibi arz edersem durum anlaşılır. Sivas'ta Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Sureti aşağıda verilen Trabzon Belediye Meclisi'nin telgrafı İstanbul'a şimdi çekiliyor. Bu suretin, 15'inci Kolordu Komutanlığı'na yazdırdığı arz olunur. Mevki Komutanı Ali Rıza
Bugüne dek Anadolu'dan yükselen ulusal feryadı, Trabzon kendisine özgü ağırbaşlılık ve sakinlikle inceledi ve izledi. Ülke bu duruma daha fazla katlanamaz. Yurt sevginiz varsa artık konumunuzu terk ediniz Paşa Hazretleri. Belediye Başkanı Üye Üye Üye Üye Üye Üye Üye Hüseyin Ahmet Mehmet Avni Mehmet Salih Hüsnü Temel Mehmet Şefik
Kazım Karabekir Paşa'nın Önerileri Kazım Karabekir Paşa 'dan 17 Eylül 1919 tarihinde de kişiye özel bir şifre aldım. Pek içtenlikle ve kardeşçe bir dille yazılmış olan bu şifre bir iki uyarıyı içine alıyordu. Kazım Karabekir Paşa : Paşam, diyor, Sivas'tan gelen bildirim ve genelgeler, bazen Temsil Heyeti adına bazen doğrudan sizin adınızadır. 10 Eylül 1919 tarihinde, İstanbul'daki hükümete hitaben, kendi adınıza duyuru ve uyarılarınız olmuştur. Şuna inanınız ve güveniniz ki bu biçimde sizin imzanızla yapılan bildirim, sizi çok büyük bir saygıyla sevenlerce bile, büyük bir içtenlikle ve iyi niyetle eleştiriliyor. Bunun ne kadar etkili olacağını ve tepkiye yol açacağını takdir buyurursunuz. Bu bakımdan Temsil Heyeti ve Kurultay kararlarının, daima imzasız ve yalnızca Temsil Heyeti diye yayınlanmasını rica ederim. Telgraf şu cümlelerle son buluyordu : Sizin herhalde ortada tek başına görülmemesi ülkenin yararı bakımından gereklidir. Oy birliğiyle bu noktada oyları alınan kişilerin ya da heyetin kimler olduğunu daha bugüne kadar öğrenebilmiş değilim. Arz olunan bu ricalarımın iyi karşılanacağından eminim, ellerinizden öperim. Kazım Karabekir Paşa'yı gerçekten kararsızlık ve eleştiriye sürüklediğini gördüğümüz noktaları, olanaklı olan açıklıkla bir mantık süzgecinden geçirerek aydınlatma gereği ortadadır. O günlerdeki duygu ve düşüncelerimden kaynaklanan görüşlerimi, kendimi bugünün etkilerine kaptırmaktan çekinerek belirtmek için, o tarihte verdiğim yanıtı olduğu gibi arz etmeyi tercih ederim : 19.9.1919, 15'inci Kolordu Komutanı Kazım Paşa Hazretleri'ne, Saygıdeğer Kardeşim, Derin bir içtenliğe dayandığına kesinlikle kuşku etmediğim görüşlerinizi açık ve kardeşçe bir dille bildirmiş olmanız, kardeşlik bağlarımızın sağlamlaşmasına ve yürekten bir sevinç duygusunun doğmasına vesile olmuştur. Zihninizde beliren sakıncaları çok iyi anlıyorum. 10 Eylül tarihinde hükümete kendi adımla gönderilmiş bir bildirimim yoktur. Yalnız, telgrafhanede bulunduğum bir sırada, tesadüfen Dahiliye Nazırı Adil Bey'le makine başında karşı karşıya geliverdik. O'nun, Sivas Valisi Reşit Paşa 'ya verdiği anlamsız yanıtlara karşı, ben sırf kişisel olmak üzere, onun şahsına karşı bildiğiniz biraz sertçe uyarılarda bulundum. Bu hemen hemen bir karşılıklı konuşma biçiminde geçmiştir. Bundan başka gerek hükümete, gerek Padişah'a ve gerek yabancılara karşı yapılan başvurularda hep Kurultay Heyeti ya da Temsil Heyeti ifadesi imza yerine geçmiştir. Yalnız, Amerikan Senatosu'na yazılan, sizin de bildiğiniz bir mektuba Kurultay kararıyla beş kişi imza koymuştur ki bunlar arasında benim de imzam vardır. İçeride yapılan açık yazışmalara gelince, bunda da "Temsil Heyeti" ibaresini imza yerine kullanmaktaydık Ancak bunun bazı çevrelerde kötü etki yaptığı ve güvensizliğe yol açtığı görüldü. Gerçekten de böyle genel bir ibarenin, içine aldığı kişiler ve güç gizli kalıyordu. Ortada sorumlu kimdir? Bazı yerlerden; özellikle Kastamonu, Ankara, Malatya, Niğde, Canik gibi yerlerden doğrudan doğruya şahsen makine başına çağrılmaya başlandım. Neredeyse, Temsil Heyeti adı altında gizlenen kişilerle birlikte olup olmadığım konusunda bir kararsızlık belirtisi sezildi. Üstelik, Trabzon'dan Servet Bey de Temsil Heyeti imzasını taşıyan bildirimi kötüye yorarak ve sözü edilen heyetin nitelik ve niceliği konusunda birçok yanlış düşüncelere kapıldıktan sonra, beni şahsen makine başına çağırdı. Görüldükten sonra, bütün bu tartışmaların, imzanın Temsil Heyeti olarak ve belirsiz bir şahsiyet ifade eder şekilde konulmuş olmasından ileri geldiğini söyledi. İşte bunlardan dolayıdır ki bu imza konusu sizin kardeşçe bildirmenizden önce Temsil Heyeti'nde görüşme konusu olmuştu. Temsil Heyeti'nin, gizli bir komitenin yürütme kurulu olmayıp hükümetin resmi iznini almış, yasal resmi bir derneğin temsilcilerinden oluşmuş bulunması dolayısıyla, ilgili yasa uyarınca, kararların ve bildirimlerin sorumlu bir kişice imzalanması yöntemi gerekli görülmüştü. Temsil Heyeti'nin bildirimlerine ve yayınlarına genel ve belirsiz bir ad vererek düşeceği yasadışı durumdan doğacak sakıncalar, ulusal akıma karşı gelenlerin esasen yapmakta oldukları zararlı propagandalara imza bulma yüzünden doğacak sakıncalardan daha tehlikeli görüldü ve sonuçta oybirliğiyle imza koyma yöntemi karar altına alındı. Bu karara karşın, bu kez yaptığınız kardeşçe uyarı üzerine, konunun bir kere daha görüşülmesini Temsil Heyeti'ne önerdim. Daha önce ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşler dolayısıyla, aynı biçimde, yazılanların Temsil Heyeti'nin kararına dayandığı belirtilerek yazılmasına oybirliğiyle karar verdiler. Kendimle ilgili olduğu için bu görüşmede yansız kalmayı uygun buldum. İlke olarak bir kişinin imza etmesi benimsendikten sonra, benim yerime başka birinin imza atması söz konusu oldu. Bu noktada heyetin ileri sürdüğü sakıncalar şunlardır : Bütün dünya benim bu işin içinde bulunduğumu bilir. Bugün bir başkasının imzasıyla bildirime başlanınca ve benim adım ortadan kalkınca ya aramızda bir geçimsizlik ve ayrılık olduğu sanılacak ya da benim ortaya çıkmaktan çekinir gayri meşru bir durumda olduğuma, dolayısıyla da yapılanların gayri meşru olduğu sanısına düşülecektir. Bunu bir yana bırakalım. Herkesçe inanılacak ve güvenilecek bir arkadaşımız kendi imzasıyla ortaya çıktığı takdirde, bugün benim için söz konusu olan sakıncalar yarın o arkadaşımız için de söz konusu olacaktır. Bu durumda, onun da çekilip yerine bir başkasının imza atmaya başlaması gibi sonuç olarak bizim için güçsüzlük belirtisi olacak bir sıra izleme gereği doğacaktır. Bilmem bu yolu ne dereceye kadar doğru bulursunuz? Gerçekten de ben, özellikle işin başlangıcında, bir saldırı hedefi olarak görülmüştüm. Ancak hem içeriden hem de dışarıdan beklenen saldırılar yapılmış, Tanrı'ya şükür hepsi de amacımıza uygun olarak sonuçlanmıştır. İstanbul Hükümeti ve kötülüğümüzü isteyenler, her girişimlerinde yenilmişlerdir. Yabancılara gelince; Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizlerle pek ciddi temaslar yapılmış; bunların Sivas'a kadar gelen yetkili memurları lehimizde olmuşlar, bizimle iyi ilişkilere girişmişlerdir. Bizim de içinde bulunduğumuz Kuvayı Milliye'nin bir iki kişinin kışkırtmasından doğmuş bir hareket olmayıp tam anlamıyla ulusal nitelikte genel bir hareket olduğunu bize de bilgi vererek bağlı bulundukları makamlara rapor halinde bildirmişlerdir. Bir de ülkemizde, bilinen ahlaksızlık gereği bazı kirli vicdanlı insanların, bu gibi hareketlerde az çok önayak olanlara ilişkin çıkardıkları dedikodunun önüne geçmek olanaklı değildir. Bu duygusal davranış her ulusta da aynıdır. Bu türlü sakıncalara karşı burada düşünülen tek çare, bizim sarsılmaz bir dayanışma ve içtenlikle yüce hedefimize doğru yürümekte bir an olsun kararsızlık göstermemekliğimizdir. Benim, kamu yararıyla ilgili iş ve hareketlerimizde kişisel görüşlerimle değil bütün saygıdeğer arkadaşlarımın vicdan ve gönül birliğiyle hareketi yeğlediğim siz kardeşimce de bilinmektedir. Bununla birlikte bu hususta siz kardeşimin hatrına gelebilecek daha başka düşünceleri de bildirmenizi bekler, üstün saygı ve içtenlikle gözlerinizden öperim, kardeşim. Mustafa Kemal
Beyler, İstanbul Hükümeti'yle haberleşmeyi kestiğimiz 12 Eylül 1919 tarihinden sonra, Ferit Paşa Kabinesi'nin düştüğü tarihe dek geçen süre içindeki değişik tarihlerde, yine Padişah'a, yabancı devlet temsilcilerine, İstanbul Belediyesi'ne ve bütün basına çeşitli muhtıra ve bildiriler yazıldı.
Padişah'ın Bildirisi 20 Eylül 1919 tarihli, Sadrazam Damat Ferit Paşa imzalı bir genel duyuruyla Padişah'ın da bir bildirisinin yayınlandığını anımsayacaksınız. Bu bildirinin dikkate değer noktalarını yine anımsatmak isterim. Bu noktalara sırayla işaret edeceğim : 1- Hükümetin güttüğü siyaset sonunda, İzmir'de meydana gelen facialar, Avrupa devletlerinin ve uygar ulusların dikkatini çekti ve bize karşı sevgi uyandırdı. 2 - Bir özel heyet, yerinde yansız olarak, soruşturmaya başladı. Hakkımız uygar dünyanın gözleri önüne serilmektedir. 3- Ulusal birliğimizi bozacak hiçbir karar ve öneri olmadı. 4- Bazı kimselerce halk ile hükümet arasında sözde bir anlaşmazlık varmış gibi ilan ediliyor. 5- Bu durum, yasal koşullar içinde bir an önce yapılmasını istediğimiz seçimleri de geri bıraktırıyor ve barışın yaklaşmakta bulunduğu bir sırada, varlığı zorunlu olan Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını da geciktirecektir. 6- Bugün yurttaşlarımdan beklediğim, hükümetin buyruklarına tümüyle uymaktır. 7- Büyük devletlerin hak verici duyguları, Avrupa ve Amerikan kamuoyunun ölçüseverliği, yakında durumumuzu ve onurumuzu koruyacak bir barışa kavuşma umudumu güçlendirmektedir. Yüksek heyetinizce de bilinmektedir ki bu bildirinin yayınlanması ve dağıtılması, bizim, ülkeyle İstanbul Hükümeti arasındaki haberleşme ve ilişkileri kestiğimiz ve bu noktada ısrar etmekte bulunduğumuz günlerde olmuştur. Herhalde verdiğimiz talimat ve genel buyruklara uyulduğu takdirde, bu bildirinin hiç bir yerden alınmaması ve ulusa da okutturulmaması gerekirdi. Oysa şimdi arz edeceğim bir telgraftan, karar ve tebliğlerimize aykırı ve görüşümüze büsbütün ters düşen bu bildirinin bazı yerlerden alındığı anlaşıldı.
Trabzon Mevki Komutanı'na, 21.9.1919 15'inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir
Kazım Karabekir Paşa, bu telgrafını şöyle bir notla bize de bildiriyordu : Bu konuda yüksek düşünceleriniz var mı? Bu kutsal bildiri, ulusun padişahına karşı gerçeği bildirmesine yeniden fırsat vermiştir. Erzurum halkı, kabinenin bütün cinayetlerini tekrar etmek suretiyle yeniden huzura maruzatta bulunacaktır. Bunun suretini ya çekilmek üzere ya da bilgi için sayın heyetinize takdim edeceğim. Kazım Karabekir
Makine başında buna cevap olarak bildirdiğimiz görüş şuydu : Ferit Paşa Kabinesi'nin canice iş ve hareketleriyle ilgili belgelerin aldatıcı bildirinin Bâbıâli'de hazırlanmakta olduğunu daha önce haber almış olduğu yüksek malumlarıdır. Böyle olsa bile bu bildirimle padişahın bildirisini birbiriyle karşılaştırarak muhakemeye dayanan bir sonuç elde etmek ve gerçek durumu kavramak pek olanaklı değildir. Bu bakımdan ve biz aslında böyle bir aldatıcı bildirinin Bâbıâli'de hazırlanmakta olduğunu daha önce haber almış olduğumuzdan bunun ulusun zihnini bulandırmasını önlemek için İstanbul'dan alınmamasını uygun bulmuştuk. Zaten İstanbul'la resmi haberleşmenin kesilmiş bulunması dolayısıyla, doğrudan doğruya Saray'dan değil, yine Ferit Paşa'nın notuyla Bâbıâli'den verilen bu bildirinin Sivas, Ankara, Kastamonu ve öteki merkezlerde olduğu gibi hiçbir yerden alınmamış olduğunu sanıyorduk. Bu bildiriyi almak için daha önce, ulusun padişaha durumu ve gerçeği anlatmasına izin verilmesi gerekirdi. Bu nedenle bildirinin yayılıp herkese duyurulmasına aracılık etmeyi yararlı bulmuyoruz. Öyle var ki bu bildiri Trabzon, Erzurum ve Sivas gibi merkezlerde ilgililerce okunmuş bulunduğuna göre, düşündüğümüz gibi her merkezden İstanbul'a bir telgraf çekilmesi uygun olur. Mustafa Kemal
Padişah'ın bu bildirisinin, kamuoyunda yaratacağına kuşku olmayan olumsuz etkinin bir dereceye kadar olsun önüne geçebilmek için, bu bildiride yer alan düşünceleri yalanlamaya ve çürütmeye yarayacak biçimde Padişah'a bir yanıt yazmayı ve bunu ülkeye yayıp duyurmayı tek çıkar yol olarak düşündük ve öyle yaptık.
Halit Bey'in Trabzon ve Çevresinde Ulusal Örgüt Kurmak Üzere Görevlendirilmesi Beyler, Trabzon'da bir iki kişinin, pek yurtsever ve saygıdeğer Trabzon halkının hiçbir bilgisi bulunmamasına karşın, onlar adına, oradaki ulusal varlığı kendi şahıslarında temsil etmeye kalkıştıkları ve bu yüzden ulusal girişim ve kararların gerektiği biçimde uygulanıp yerine getirilemediği kanısına vardım. Trabzon'da vali bulunan Galip Bey adında bir kişinin de olumsuz akım yaratmakta rol oynadığını anladım. Bunun üzerine, Trabzon yakınında Torul'da bulunan ve daha tümenine komutaya başlamamış olan Halit Bey'in Trabzon çevresinde ulusal örgüt kurmak üzere görevlendirilmesi uygun bulundu ve bu düşünce Kolordu Komutanı'na bildirildi. 20 Eylül 1919 tarihinde alınan yanıtta: İngilizlere karşı gizlenmekte olan Halit Bey'in yaradılışı dolayısıyla ortaya çıkarabileceği durumların, bu nazik zamanda belki düzeltilmesi olanaklı olamaz, yolunda bazı düşüncelerden sonra Halit Bey haberim olmadan maruzatta bulunsa bile yerine getirilmemesi bildiriliyordu. Kazım Karabekir Paşa'nın bu telgrafına verdiğimiz karşılıkta, İngiliz engelinin bizlerce söz konusu olamayacağını, şiddetli ve kesin hareket sakıncalı görüldüğüne göre, Trabzon'da durumun düzeltilmesi neye ve ne gibi bir önleme bağlıysa onun doğrudan doğruya kendisince alınmasını, 22 Eylül 1919 tarihli bir şifreli telgrafla rica ettik. Bizim, 15'inci Kolordu Komutanı'yla bu haberleşmeleri yaptığımız tarihlerde, Torul'dan Yarbay Halit Bey de doğrudan doğruya bizimle haberleşmeye başladı. Kendisini yanıtsız bırakmamak ve durumu aydınlatmak üzere karşılık verdik. 15 inci Kolordu Komutanı'nın bir bakıma bizim 22 Eylül 1919 tarihli telgrafımıza cevap oluşturan, 27 Eylül 1919 tarihli bir şifreli telgrafını aldık. Bunda, halkı, önce aydınlatma ve doğru yola çekme görevini yaptıktan sonra karşı gelenler görülürse onları da müstahak oldukları davranışa uğratmaktan ibaret olan ve pek büyük deneyimlerle elde edilen ilkesini aynen Trabzon çevresinde uyguladığını belirttikten, 9 uncu Tümen Komutanı Rüştü Bey' in kurmay heyetiyle birlikte 3'üncü Tümen Komutanlığı Vekilliği'yle Trabzon'a gönderdiğini, Halit Bey'i Trabzon için uygun bulmadığını bildirdikten sonra, İngilizlerle ilgili görüşe gelince, bana kalırsa, elden geldiği sürece açıktan ve belirli bir düşmanlıktan kaçınmayı yeğlerim kanısı ileri sürülüyordu. Buna verdiğim 29 Eylül 1919 tarihli özel yanıtımda şunları yazdım : Trabzon ilinde halkın ne düşündüğü konusunda buraca da aydınlanılmıştır. Trabzon merkezi dışında, bütün ilçe ve sancaklarıyla haberleşilmektedir. Merkezdeki gergin durum da valinin tutuklanıp uzaklaştırılmasından sonra ortadan kalkmıştır. (Buyruğum üzerine valiyi tutuklayarak göz altında Erzurum'a gönderen Halit Bey'dir) Rüştü Bey'in 3'üncü Tümen Komutanlığı Vekilliği'yle Trabzon'a gönderilişinde hatrıma gelen noktaları arz edeceğim. Önce, valiyi tutuklayan Halit Bey'dir. Birkaç gün sonra Rüştü Bey'in bu şekilde gönderilmesi, Halit Bey'in hareketini oradaki kötü niyetlilere karşı eleştirmek gibi olabilir. İkincisi, Halit Bey, nazik durumlarda tümeninin başına geçmeyi beklerken bugün geçirmekte olduğumuz ciddi ve tarihsel anlarda, başka bir kişinin yerine geldiğini görmekten üzüntü duyabilir. Bu tutumdan cayılmasını rica ederim. Bununla birlikte kolordunuzun askeri işlerine karışmak istemem. Kazım Karabekir Paşa'nın verdiği 2 Ekim 1919 tarihli uzun yanıtta, bu işlemin Halit Bey'in başvurusu üzerine yapıldığını ve kendisine durumu iyice anlatmak için Erzurum'a davet edildiğini bildirdi. Oysa 1 Ekim 19l9 tarihinde 3'üncü Tümen Buyruk Subayı Üsteğmen Tarık imzasıyla Başyaverim Cevat Abbas Bey'e gelen özel bir şifrenin son cümleleri şöyleydi : Son günlerde Komutan Bey, 3'üncü Tümen'in bugünkü komuta durumunun değiştirilmesini kolordudan istedi. Kolordu bu öneriyi kabul etmez ve yerine getirmezse buyruk almadan komutayı ele alacağını ve daha önce alınan karar uyarınca kolordudan ayrılarak doğrudan doğruya Kurultay'ın buyruğunda olacağını arz ederim. Paşa Hazretleri'ni gerektiği şekilde aydınlatınız efendim. Bu tarihten on beş gün sonraydı. Kazım Karabekir Paşa'dan 17 Ekim 1919 tarihli şu telgrafı aldım : Kendi bölgemde ulusal isteğin gerçekleştirilmesi ve yerine getirilebilmesi için son noktaya kadar askerlikten ve komuta zincirinin gereklerine uymaktan ayrılmamayı, geleceğin disiplini bakımından da son derece gerekli görüyorum. Cüretlilik ile ileri görüşlülüğün bağdaştırılamadığı yerlerde ve işlerde, sonuç pek parlak da olsa, bunun tez elden tersine döndüğü ve yararsız kaldığı örnekleriyle görülmüştür. Özellikle İngiliz, Fransız temsilcilerinin bulunduğu Trabzon çevresinde, komuta zincirine değer verilmesine, pek uyanık ve ileri görüşlü davranılmasına büyük bir ihtiyaç duyulmaktadır. Ne yazık ki verdiğim açık talimata karşın Halit Bey'in kendi kendine ve askeri giysisiyle valiyi tutuklayarak gösterdiği tuhaflık dillere destan olmuştur. (Halit Bey'i bu işe yöneltenin kim olduğunu arz etmiştim) Seçimler konusunda da bu biçimde etkinlik gösterirse kendisi için İngilizlere bir çıkış daha yapılması ve güç bir duruma düşülmesi kaçınılmaz olur (Seçimler konusunun çabuklaştırılması ve ulusal isteğe uygun bir sonuca bağlanabilmesi için Halit Bey'e ve gereken daha birçok kişiye yardım ve çabada bulunmaları özellikle rica edilmişti.) Bir de İngilizlerce yapılacak çıkışın kaçınılmaz ne gibi bir durum yaratabileceğini, kendi durumunu göz önüne getirerek bir türlü anlayamamış olduğunuzu itiraf edeyim. Bunun için adı geçen kişiyle haberleşme yapılmayarak, yüksek isteklerinizin yerine getirilmesinde kendi aracılığımı istirham ederim. Adı geçenin kişiliği, her türlü iddianın ötesindeyse herhangi bir bölgeden milletvekili seçilmesine ilişkin yüksek düşüncelerinizin bildirilmesi arz olunur. Bu telgrafa 19 Ekim 1919 tarihinde yalnızca şu yanıtı verdim : Halit Bey'in milletvekili olmak ya da olmamak konusundaki eğilimlerini bilemediğimden bu hususta görüş bildiremeyeceğim efendim. Mustafa Kemal
Beyler, Ferit Paşa Kabinesi'nin düşmesine dek geçen 9 gün içinde karşılaştığımız sorunlar çeşitlidir. Engeller ve zorluklar az değildi. Bunların hepsini saymak ve açıklamaya kalkışmak yüksek heyetinizi çok yorabilir. Bu nedenle bu evreyi tamamlayacağını sandığım bazı noktalara yalnız değinmekle yetineceğim. Ali Galip'in önerisi üzerine, İstanbul Hükümeti'nce Dersim Mutasarrıflığı'na atandığı anlaşılan ve Sivas'a gelen Osman Nuri Bey 8 Eylülde Sivas'ta alıkonuldu. Ulusal akıma karşı haince hareketlerde bulunduğu ortaya çıkan Ankara Valisi Muhittin Paşa, belli bir amaçla geziye çıkmıştı. 13 Eylülde Çorum'da bulunuyordu. Muhittin Paşa'nın yakalanıp korumalı olarak Sivas'a gönderilmesi için Ankara'da Kolordu Komutanı'na ve Samsun'da 5 inci Kafkas Tümeni Komutanı'na buyruk verildi. Muhittin Paşa tutuklu olarak Sivas'a getirilmiştir. Kendisiyle bizzat görüştüm. Gereken öğüt ve uyarılandan sonra yaşına saygıyla Samsun üzerinden İstanbul'a gönderdim. Çorum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey de üç dört gün sonra özel olarak Sivas'a davet olundu. Ulusal Mücadele'ye karşı geldikleri anlaşılan Niğde Mutasarrıfı, muhasebecisi ve komiserinin korumalı olarak Sivas'a gönderilmeleri için 15 Eylülde Niğde'de Tümen Komutanlığı'na buyruk verildi. Kastamonu Valisinin İstanbul Hükümetince Değiştirilmesi ve Bundan Çıkan Olay Beyler, Kastamonu'da vali bulunan İbrahim Bey, ben ordu müfettişiyken kurmay başkanım olan Albay Kazım Bey'in şahsen tanıdığı bir kişiydi. Bu nedenle kendisine her türlü sır bildirilmişti. Aramızda şifreli haberleşmeler yapılıyordu. Kendisi İstanbul Hükümeti'nce İstanbul'a davet edildi. Bu daveti yerine getirmemesi gerekirken anlaşılmaz gerekçe ve düşüncelerle İstanbul'da tutuklanmak için Kastamonu'dan ayrılmıştı. İstanbul, İbrahim Bey'in yerine bir başkasını Kastamonu'ya vali olarak atamıştı. Bu kişi, Eylülde İnebolu'ya varmış bulunuyordu. Kendisinin tutuklanmasını oradaki ilgililere buyurduk. Bu konuda ilgi çekici küçük bir şey geçti. İzninizle biraz ayrıntılı anlatayım : Kastamonu bölgesinde ve Kastamonu il merkezinde gevşeklik ve zayıflık belirtileri görülmeye başlayınca, Kastamonu'ya güvenilir ve güç sahibi bir subayın gönderilmesini Ankara'da bulunan Ali Fuat Paşa'dan rica etmiştim. Fuat Paşa, Kastamonu Bölge Komutanı sıfatıyla oraya Albay Osman Bey'i göndermişti. Osman Bey, tam 16 Eylül günü Kastamonu'ya varmıştı. Biz de kendisinden yeni gelen vali için verdiğimiz buyruğun uygulanmasını bekliyorduk. Arz ettiğim buyruğu verdikten sonra uygulama ve yürütme hakkında telgraf başında bilgi bekliyordu. Gece olmuştu. Kastamonu'dan benimle konuşarak istediğim bilgiyi verecek bir kimseyi bulamıyordum. Sonunda, 16/17 Eylül gecesi, Kastamonu ve dolayları Komutanı Albay Osman Bey, Kastamonu telgrafhanesine geldi ve aynen şu telgrafı verdi : Bugün Kastamonu'ya geldim. İstanbul Hükümeti'nin adamları, Vali Vekili ve Jandarma Komutanı'nın oyunuyla evimde tutuklandım. Yurtseverlik örneği subaylarımızın yardımlarıyla şimdi kurtuldum. Ben de Vali Vekili'ni ve Jandarma Alay Komutanı'nı birlikte tutuklattım. Telgrafhaneyi işgal ettim. Buradaki durum önemlidir. Kurultaydan istirham ediyorum, buraya aldığı bütün kararlarıyla ilgili bilgi vererek sayın Kastamonu halkını aydınlatsın. Yeni Vali'nin İnebolu'ya indiği haber alındı. Hakkında nasıl bir işlem yapılacaktır? Burada, Vali Vekili ve başkalarının atanması konusunda Ulusal Kurultay'ın bana yetki vermesini ve bu istirhamımla ilgili yanıtı şu anda makine başında beklemekte olduğumu arz ederim. Osman Bey'le makine başındaki görüşmemiz şu biçimde sürdü. Kendisinden sordum: "Şimdi orada duruma egemen misiniz? Ne kadar gücünüz vardır? Orada ilin ileri gelenlerinden güvenilir kim vardır? Yeni atanıp İnebolu'ya geldiği haber alınan valinin adı nedir?" Osman Bey'in yanıtı şuydu : Şu anda ile egemen durumdayım. Her halde, Kurultay'ın bana yardımcı olması ve beni aydınlatması gerekir. Atanan valinin Konya Valiliği'nden emekli, çok eski bir kişi olduğu söyleniyor. Adı Ali Rıza'dır. Gücüm iki yüz elli kişilik bir tabur ve dört tüfekli, bir ağır makineli bölüğünden ibarettir. Daha halkla görüşülememiştir. İlin ileri gelenlerinden Defterdar Ferit Bey vardır." Osman Bey' e şu buyruğu verdim : " Şimdi siz Vali Vekilliği'ni kendi üzerinize alınız. Bütün askeri ve sivil kuvvetleri elinizde tutmaya tam olarak yetkilisiniz. Gelmekte olan valiyi hemen tutuklatacak çabuklukta önlemler alınız. Yaptıklarımıza açıktan açığa karşı koyanlara karşı kararsızlığa düşmeden silah kullandırınız. İl defterdarı, benim Diyarbakır'dan tanıdığım Ferit Bey'se size yardım etmesi gerekir. Bolu mutasarrıfına, aldığınız durumu ve yetkiyi hemen şimdi bildirerek onun da İstanbul'a karşı aynı biçimde hareket etmesini tarafımızdan söyleyiniz. Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey'e de benim tarafımdan aynı talimatı veriniz. Yanınızda hangi şifre anahtarı vardır?" Osman Bey'in yanıtı : " Vali Vekilliği'ni Defterdar Ferit Bey'e vereceğim, kendi üzerime alamayacağım. Bildiğiniz Ferit Bey'dir. Sinop mutasarrıfı bildiğinizdir; kendisi görevden alınmıştır. Vekilliği Jandarma Tabur Komutanı Remzi Bey'dedir. Mazhar Tevfik Bey'in Sinop'ta olduğu bildiriliyor. Şifre anahtarı tutuklu alay komutanındadır; istendi, alacağım yanıta göre arz ederim, efendîm." "Yanınızda başka şifre anahtarı var mıdır? Ferit Bey şimdi nerededir? Durum hakkında bilgisi var mıdır?" diye sordum. "Durumdan bilgisi yoktur, şimdi çağrıldı, gelecektir. Ben hiç şifre anahtarı almadım; çünkü tutuklanacağımı bilmiyordum, makam şifresiyle yazarım umudundaydım." yanıtını verdi. "Oradaki Jandarma Tabur Komutanı kimdir; ne kadar jandarma gücü vardır; buyruğunuz altına girdi mi?" sorusunu yazdırdım. Buna da verdiği yanıtta : "Jandarma Komutanı Emin Bey, yanımda ve benimle işbirliği yapmıştır. Merkezde jandarma sayısı otuz beş kadardır. Polis Müdürü Halil Bey de yanımda ve benimle işbirliği etmiştir. Polis sayısı kırktır. Piyade Tabur Komutanı Şerif Bey biraz budala olduğundan şimdilik tutuklanmıştır. Jandarma Tabur Komutanı Emin Bey, yüzbaşıdır. Defterdar Ferit Bey geldi, yanımdadır." "Emin Bey' i biraz anlatır mısınız" sorusuna 1902 (318) çıkışlı, Üsküp'lü Emin, tanırsınız. Ayrıca ellerinizden öpüyorlar." Bunun üzerine şu satırları yazdırdım : "Emin Bey'i tanırım, teşekkür ederim. Ferit Bey'e durumu anlattınız mı? Önemli hususlar makam şifresiyle bildirilebilir. Sinop Mutasarrıf Vekili olan Jandarma Komutanı güvenilir bulunmadığı takdirde, yerine sizce uygun görülecek birinin vekilliğe getirilmesi için gerekli olan önlemler düşünülmelidir. Yardıma ihtiyaç duyuyor musunuz?" 0sman Bey :"Güce ihtiyaç duyup duymadığımı daha sonra arz edeceğim. Jandarma Tabur Komutanı yeni geldiği için durumu anlaşılamamıştır, efendim." yanıtını verdi. Osman Bey'e başka bir söyleyeceği olup olmadığını ve Ferit Bey'le durum değerlendirmesi yapıp yapmadıklarını sorup anladıktan sonra, şu telgrafı yazdırdım : Osman Bey'e ve Ferit Beyefendi'ye, Alınacak önlemler ve yapılacak işlerinizde başarılar dilerim. Bize durumunuzdan ve gelmekte olan valinin tutuklandığından haber vermenizi bekleriz. Mustafa Kemal Kastamonu da İstanbul'a Karşı Hareket Ediyor Ferit Bey, Vali Vekili; Albay Osman Bey, Kastamonu ve dolayları komutanı olarak etkinliğe geçtikten bir iki gün sonra, kendilerini yine telgraf başına çağırarak bilgi istemiştim. İstanbul'da gereken makamlara, istenildiği biçimde ve halkın imzasıyla telgraflar çekildiği, bütün illere ve sancaklara da bu telgrafların duyurulduğu bildirilmekle birlikte birtakım sorular da soruluyordu. Sözgelimi, "Halk diyormuş ki : 1 - Öteki illerin kamuoyu bizimle birlikte değiller midir? 2 - Bu olağandışı durum ne zamana dek sürecektir? 3 - Kabinenin direnmesine karşı ne gibi önlem buyuruldu? Lütfen bizi aydınlatınız Paşam!" Halk adına yöneltilen bu soruların Vali Vekili ve Komutan Beylerin de zihinlerini işgal etmekte olduğunu hesaba katarak ona göre yanıt vermek yorgunluğuna değerdi. Bunun için Sivas-Kastamonu telini saatlerce işgal eden uzun bilgi verildi ve açıklamalar yapıldı. Bu açıklamaları şöylece özetleyebilirim : 1- Ulusal kaynaşma, yurdun her köşesinde güçlü ve ateşli bir biçimde vardır. Bütün illerin en ufak köylerine varıncaya dek halk, en ufak birliğine kadar da bütün ordularımız tam bir duyarlık içinde ve tam bir birlik durumunda, bildirilen kararlan uygulamakta ve yürütmektedirler. Halkın ikinci ve üçüncü sorusuna yanıt olmak üzere de : 2 - Ne zaman Kastamonu halkı bu durumu olağandışı bulup kaygıya düşmek zayıflığından kurtularak amacımıza ulaşıncaya dek dayanmakta kararsızlık göstermezse işte o zaman bu olağandışı durum kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Kabinenin direnmesi doğaldır. Buna karşı başka bir önleme girişmeden önce, ilk önlemimizi hakkıyla ve her yerde kesinlikle uygulama çarelerini düşünelim. Sözgelimi, Bolu'nun durumu hakkında ne yapılmıştır? Bolu kesimine dek olan bütün yerlerin İstanbul'la resmi haberleşmelerinin kesildiğinden emin miyiz? Bununla ilgili olarak beklemekte olduğumuz bilgiler daha gelmemiştir. İşte, bu dediğim önlem İstanbul'a kadar yaygınlaştırıldığı takdirde, kabinenin direnmeye gücü kalmayacağını sanırım. Bununla birlikte bundan sonra da pek cahilce ve pek ahmakça bir inadı sürdürmek isterlerse herhalde daha etkin önlemler uygulanmasına olanak vardır. Bundan sonra Vali ve Komutan'ın verdiği bilgilerden şunlar anlaşıldı. İnebolu'dan İstanbul'a geri gönderilen yeni Vali, Zonguldak'ta, Dahiliye Nazırı'ndan şöyle bir buyruk almış : "Bolu ve çevresi serbesttir. Zonguldak'a çıkınız. İlin gereken yerleriyle haberleşiniz ve son gelecek buyruğa dek orada bekleyiniz." Gerçekten yeni Vali Zonguldak'ta kalmış ve çevreye gözdağı vermeye başlamış. Ferit ve Osman Beyler, Zonguldak Mutasarrıfı'na yeni Vali'nin tutuklanıp karadan Kastamonu'ya gönderilmesini buyurmuşlar. Mutasarrıf bunu yapmamış. Bununla birlikte durumu öğrenen yeni Vali orada barınamayarak İstanbul'a dönmüş. Ali Fuat Paşa Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanı Bir ilgiyle arz etmiştim ki 20'nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, Kurultay adına kimi kararlar alıp hazırlıklar yapmıştı. Ali Fuat Paşa'ya Kurultayca "Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanı" unvanı verildi. Paşa, Eskişehir ve dolaylarını ulusal bir bölge olarak kabul edip komutanlığına Süvari Yarbayı Atıf Beyi Afyonkarahisar dolaylarını da ulusal bir bölge olarak kabul edip komutanlığına 23'üncü Tümen Komutanı Ömer Lütfi Bey'i atamıştı. Bu tümenle Anadolu'ya geldiğimizin daha ilk günlerinde bağlantı kurup ilgilenildiğini o günlere ilişkin açıklamalarım arasında belirtmiştim. İstanbul Hükümeti, Fuat Paşa'nın yerine Hamdi Paşa'yı atamış ve göndermişti. Hamdi Paşa, Eskişehir'e dek geldi. Orada kendisine, 16 Eylülde İstanbul'a dönmesi gerektiği bildirildi. İngilizler, Eskişehir Bölgesi Kuvayı Milliye Komutanı Atıf Bey'i tutuklayıp İstanbul'a gönderdiler. Kuvayı Milliye Komutanı olan bir kişinin, kendisini kolaylıkla düşman eline düşürmeyecek önlemleri almış olması gerekirdi. Bu konudaki gaflet ve önlemsizlik kendisini kurtarmak için uzun zaman birbiri ardınca girişimlerde bulunmamızı gerektirdi. Bildiğiniz üzere, o tarihlerde Eskişehir'de İngiliz birlikleri vardı. Fuat Paşa, toplayabildiği ulusal güçlerle birlikte Eskişehir'e yakın Cemşit'e gitmişti. Eskişehir'i uzaktan çevirtti. Eskişehir' de bulunan İtilaf Güçleri Komutanı General Soli Fulut'un (Solly Flood'un) Fuat Paşa'ya gönderdiği bir mektupta kullanılan ifadeler ve Kuvayı Milliye'nin tanıtma biçimi, ulusal komutanlarımızın ve Kuvayı Milliye'mizin yüksek onur ve saygınlıklarına karşı bir saldırı sayıldığından ve adı geçen Generalin hak ve etkisi dışında görüldüğünden bu konuda İstanbul'da bulunan İtilaf Devletleri siyasal temsilcilerinin bir muhtırayla dikkatleri çekilmişti. 25 Eylül 1919 tarihinde General Soli Fulut'un (Solly Flood'un) Fuat Paşa'ya gönderdiği bir kurmay Binbaşıyla Eskişehir İngiliz Denetim Subayı'ndan oluşan bir kurul, İngilizlerin, iç işlerimize ve Ulusal Mücadele'mize asla karışmayacakları konusunda söz verdiler. Bu sıralarda, İngilizler, Merzifon'da bulunan güçlerinin geri çekilmesine memnun olup olmayacağımızı öğrenmek istemişlerdi. Elbette pek memnun olacağımızı bildirmiştik. Gerçekten de oradaki güçlerini bütün ağırlıklarıyla birlikte önce Samsun'a çektiler, daha sonra oradan da İstanbul'a götürdüler. Eskişehir'e egemen olduktan sonra, Fuat Paşa'yı Bilecik ve Bursa yörelerine göndermeyi düşünüyorduk. Konya Valisi Cemal Bey İstanbul'a Kaçıyor ve Konya Halkı da İstanbul'u Tanımıyor Beyler, Konya'da Vali bulunan Cemal Bey, Ferit Paşa Kabinesi'nin Anadolu'da önemli bir dayanak noktası durumuna geldi. Ordu Müfettişi olan Cemal Paşa'nın İstanbul'a gidip dönmemesi, orada bulunan Kolordu Komutanı Selahattin Bey'in kararsızlık içindeki tutum ve davranışları ve sonunda da haber vermeden İstanbul'a çekip gitmesi, Konya ve dolaylarını Vali Cemal Bey'in hükmü altında bırakmıştı. Oraya, amacı iyice kavramış bir kimsenin gönderilmesi gerekiyordu. Sivas'tayken yanımızda bulunan Refet Bey'in gönderilmesi uygun bulundu. Refet Bey hareket etti. Konya'da, Temsil Heyeti'nce gönderilen bir komutanın gelmekte olduğu haber alınınca yurt sevgisiyle dolu kimseler canlanmıştı. Ancak öte yandan da Vali Cemal Bey, hapishanede ne kadar kanlı katil ve tutuklu varsa hepsini çıkarıp silahlandırarak kendine bir güç yapmak istemişti. Konya'nın sayın halkı, bu alçakça harekete karşı ayaklanarak yurtseverliğin gerektirdiği şeyin yapılmasına karar vermiş; bunun farkına varan Cemal Bey de 26 Eylül'de İstanbul'a kaçmıştır. Halk, Belediye'de toplanarak Hoca Vehbi Efendi'yi Vali Vekilliği'ne getirmişti. Refet Bey'in Yerinde Olmayan Kimi Önerileri Beyler, dikkate değer bir noktadır. Şu anda hatrıma geldi. Yüksek Heyetinize arz etmeden geçemeyeceğim. Sivas-Konya yolu üzerindeki bir telgraf merkezinden Refet Bey'in özel bir telgrafını aldım. Refet Bey, bu telgrafında Konya ve dolaylarında başarı sağlanabilmesi için, kendisine İkinci Ordu Müfettişliği unvan ve yetkisinin verilmesi gereğini bildiriyordu. Refet Bey birçok zaman sonra Ankara'da bulunduğum sırada, Bolu ve dolaylarındaki asilerin tepelenmesiyle görevlendirildiği zaman bile, orada bir şifreyle ve halk üzerinde önemli etkisi bulunacağı gerekçesiyle benden, kendisine paşa unvanının verilmesini istemişti. O zamanlar Refet Bey'in gerek birinci gerek ikinci isteklerini yerine getirecek resmi bir mevki ve yetkide bulunmadığımı açıklamaya gerek yoktu: Özellikle Refet Bey'in bunu çok iyi bilmiş olmasından kuşku edilebilir mi? Refet Bey, bu isteklerini yerine getirtmek için, dolaylı yoldan benim İstanbul Hükümeti'ne aracılık etmemi istiyordu da denemezdi. Çünkü dünyaca bilinmekteydi ki ben ordu müfettişliğinden ve askerlikten istifa etmiş olma bir yana, Padişah ve İstanbul Hükümeti'nce de kovulmuş ve idama mahkum edilmiş bulunuyordum. Çalışmalarım bir Kurultay'ın seçmiş olduğu bir heyet içinde, yani bir Temsil Heyeti içinde ve onun adına idi. Ulusal amaca hizmet için çalışmak ve özellikle bu konuda başarıya ulaşmak için, resmi bir unvan ve yetki koşulu var idiyse, o koşul zaten benim kendimde yoktu. İçinde bulunduğum durum ve şartların nelerden ibaret olduğu anlaşıldıktan sonra, başarıya ulaşabilmek için, benden resmi formalitelere bağlı unvan ve yetki beklenemeyeceği doğaldı. Esasen, biz Refet Bey'i Konya'ya gönderirken kendisine, amaca uygun bütün iş ve etkinlikler için tam ve geniş bir yetki vermiştik. Bunun kullanılması ve yerini bulabilmesi, onun göstereceği kişisel güç ve erke bağlıydı. Beyler, her yanı etkinlik göstermeye ve ulusal örgütler kurmak için yöneltmeye çalışırken, İstanbul Hükümeti'nin umuncuna hizmet eden bazı sivil yönetim amirlerinden, sözde manevi birer gözdağı olabilecek telgraflar da alıyorduk. Sözgelimi, Urfa Mutasarrıfı Ali Rıza adında biri tarafından, yaptıklarımızın İtilaf Devletleri'ne karşı bir saldırı gibi sayıldığı, bu yüzden bütün Osmanlı ülkesinin İtilaf Devletleri'nce askeri işgal altına alınarak Türk Hükümeti'ne son verileceği, temas sonucu elde ettiği bilgilere dayanılarak belirtiliyor ve kabineyle uzlaşma önerisinde bulunuluyordu. Bu telgrafın mutasarrıfa yabancılarca dikte ettirildiğine kuşku yoktu. Buna elbette gerektiği biçimde karşılık verildi. General Harbord Heyeti ve Generale Verdiğim Yanıt Beyler, hatırlarınızda olsa gerektir ki ülkemizde ve Kafkasya'da incelemeler yapmak üzere Amerikan Hükümeti General Harbört'ün (Harbord'un) başkanlığında bir heyet göndermişti. Bu heyet Sivas'a geldi. 22 Eylül 1919 günü General Harbört'le (Harbord'la) uzun uzadıya görüştük. General'e, Ulusal Mücadele'nin amaç ve hedefi, ulusal örgüt ve birliğin ortaya çıkış nedeni, Müslüman olmayan azınlıklara karşı gösterilen duygular, yabancıların ülkemizdeki yıkıcı propaganda ve eylemleri üzerinde ayrıntılı ve belgelere dayanan açıklamalarda bulundum. General'in bazı tuhaf sorularıyla da karşılaştım. Sözgelimi : "Ulus, tasarlanıp yapılabilecek her türlü girişim ve fedakarlığa başvurduktan sonra da başarı sağlanamazsa ne yapacaksın?" gibi. Yanlış anımsamıyorsam verdiğim yanıtta demiştim ki : "Bir ulus varlığını ve bağımsızlığını kurtarabilmek için düşünülebilen her türlü girişim ve fedakarlığı yaptıktan sonra başarıya ulaşır. Ya başaramazsa demek, o ulusun ölmüş olduğu hükmüne varmak demektir. Öyleyse ulus yaşadıkça ve fedakarca girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık da söz konusu olamaz." General'in bu sorusunun altında yatan asıl amacın ne olabileceğini araştırmak istemedim. Ancak verdiğim yanıtın kendisince takdirle karşılandığını bugün yeri gelmişken belirtmek isterim. Abdulkerim Paşa'nın Aracılıkları Beyler, Eylülün 25'inci günü akşamı, Ankara'da bulunan Kolordu Komutan Vekili Mahmut Bey'den aldığım bir şifreli telgrafta şunlar bildiriliyordu : Bu gece İstanbul telgrafhanesinden Fuat Paşa'yı telgraf başına istediler. Dahiliye Nazırlığı'nın valilik şifresiyle bir şifre yazdırdılar. Bunun özeti : Yurdun kurtulması yalnız Padişahın bildirisindeki en doğru yol göstermelere uygun hareket etmekle kolaylaşacaktır. Ulusal Mücadele, uygarlık dünyasına iğrenç hedefler gibi yansıtıldı. Hükümet ile ulus arasındaki ayrılık yabancıların işe karışmasına yol açacaktır. Konferans, bizim hakkımızda karar verirken bu anlaşmazlık iyilik ve kurtuluş belirtisi olmayacaktır. Sonuç olarak, hareketin önderleriyle görüşmek üzere, sizlerle, bildirilecek yerde buluşma bir oldu bitti biçimine sokularak, zamanın darlığı dolayısıyla hemen yanıt beklenmektedir. Görüş ayrılıklarına saygılı davranılacağını, kişiye ve onura dokunulmayacağını abartmalı bir şekilde ekliyor. Telgrafı yazan kişi, Genelkurmay Tuğgenerallerinden Abdülkerim Paşa'dır. Bu telgrafa Ticaret ve Ziraat Nazırı Hadi Paşa aracılığıyla ve aynı şifreyle yanıt beklemektedir. Adı geçenin, böyle bir hileye başvurarak, müracaatın bizden geldiğini ilan etme ve yayma amacı güttüğü anlaşılıyor. Telgraf başında beklediklerinden bir an önce, kabul edilip edilmeyeceğiyle ne yanıt verileceğinin bildirilmesi istenmektedir. (Ali Fuat Paşa Hazretleri'ne de yazılmıştır.) Mahmut Bey'e aynı gün saat 19.00'dan sonra makine başında verdiğim telgrafta şunları bildirdim : "Kerim ve Hadi Paşa'lara, Fuat Paşa'nın Ankara'da olmadığını ve meşgul bulunduğunu, ancak görüşmek istedikleri takdirde, Sivas'ta bulunan Temsil Heyeti ve bu Heyet içinde bulunan Mustafa Kemal Paşa'yla istedikleri biçimde görüşmenin olanaklı olduğunu bildirirsiniz, (onlar görüşme isteğindeyseler) diye kaydettirirken dikkatli bulunmak gerekir." Mahmut Bey, Kerim Paşa'nın Ankara'ya çektiği telgrafı aynen bize de yazdı. İçindekiler aşağı yukarı Mahmut Bey'in özetledikleriydi. Beyler, İstanbul Hükümeti'yle haberleşmeyi kesişimizin on beşinci günündeyiz. Ulusal karara karşı muhalif duruma geçen bazı yerler, ister istemez ulusal akıma uymaya mecbur edildi. İstanbul'a, her gün bütün ülkeden, hükümetin düşürülmesi isteğiyle ilgili telgraflar yağdırılmaya başladı. İtilaf Devletleri'nin Anadolu da dolaşan subay ve memurları, her yerde açıktan açığa, Ulusal Mücadele'ye karşı yansız olduklarını ve ülkenin iç durumuna karışmadıklarını söylemeye başladılar. Bu durum karşısında, Padişah ve Ferit Paşa'nın, artık Ulusal Mücadele önderleriyle uzlaşmaktan başka çıkar yol kalmadığını hesaba katarak ancak, herhalde mevkilerini de korumak koşuluyla, bir uzlaşma yolu olabilecek olanaklar araştırmaya başladıkları kanısına varmak yanlış olmaz inancındayım. Beyler, adı geçen rahmetli Abdülkerim Paşa, benim çok eski bir arkadaşımdı. Pek namuslu, gayretli, temiz kalpli bir yurtseverdi. Selanik'te, ben Kolağası o Binbaşı olarak aynı büroda çalışmış, yıllarca özel arkadaşlık etmiştik. Rahmetlinin tavır ve durumundan bir tarikata bağlı olduğu anlaşılıyordu. Bazı tekkelere devam ettiği de görülmüştür. Ancak herhangi bir şeyhe bağlılığını bilen yoktur. Çünkü kendisini inançları ve vicdani değerlendirmelerinde taşıdığı manevi derece bakımından Hazret-i Evvel, Büyük hazret olarak kabul eder, kendi dostluk çevresi içinde yer alanlara, kendince, karşısındakinde gördüğü yeteneğe uygun hazret, kutup gibi makamlar verirdi. Bana "Kutbu'l-Akdab" derdi. Şimdi açıklayacağım görüşmemizde de bu noktalara rastlayacağız. Kerim Paşa'nın, kendine özgü bir konuşma ve yazma biçimi vardı. Kerim Paşa, çok samimi ve zamanında kendisine büyük ün kazandıran yüksek bir söz söyleme gücüyle konuşur ve öyle yazardı. Kendisinde, inandırma güç ve erki olduğu da sanılır ve öyle kabul edilirdi. Bizim Selanik'te bulunduğumuz sıralarda, orada Ordu Komutanlığı ve Ordu Müfettişliğiyle bulunmuş olan Hadi Paşa, Kerim Paşa'yı açıkladığım niteliklerle dostlar arasında sayılır ve sevilir bir kimse olarak tanımıştı. İşte Ferit Paşa'nın kabine arkadaşı Hadi Paşa, sıkışmış olan Padişah'ın ve Ferit Paşa'nın pek elverişli bir yolla imdadına yetişmek istiyordu. Kerim Paşa, Ali Fuat Paşa'yı da Selanik'ten tanıyordu. Beyler, 27/28 Eylül 1919 gecesi, gece yarısına bir saat kala telgraf başında, Kerim Paşa'yla karşı karşıya geldik. İki taraf birbirini şu sözlerle tanıdı : Sivas- Mustafa Kemal Paşa telgraf başındadır. Kerim Paşa'ya söyleyiniz, buyursunlar diyorlar. İstanbul- Siz, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri misiniz, ruhum? Ben- Evet, sayın Kerim Paşa Hazretleri, dedikten sonra : Kerim Paşa- "Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne" adresini yazdırdı ve "Paşa'ya söyleyiniz anlar; Hazret-i Evvel karşınızdadır." sözlerini bir çeşit parola gibi ekledi. Kerim Paşa : "Sizin sağlığınız iyidir inşallah kardeşim." diye başladı. Kerim Paşa'nın İstanbul Hükümeti'nce kalbinin temizliğinden ve ahlakının güzelliğinden yararlanılarak nasıl aldatıldığını anlamak için sözlerinin başlangıcını kendisine olduğu gibi yineleteceğim. Rahmetli Kerim Paşa şöyle sürdürdü : "Yurdun iyiliği için büyük yurtsever kardeşimle ve sayın temsilci kardeşlerimle görüşmek isterim. Ayağınız toprağına ulaştırılmak üzere Ali Fuat Paşa aracılığıyla bir telgraf göndermiştim. İşte, sizin eline ulaşan o telgraftaki esaslar üzerinde inşallah sevindirici bir çözüm buluruz. Ülkenin geçirmekte olduğu nazik ve pek önemli karışık devreyi Allah'ın lütfuyla kolayca aydınlığa çıkartırız. Bunun için de Allah'ın keremi ve nurdan yaratılmış kurtarıcı emellerinizin gönül mürşidiyle bu konuda önemli şeyler konuşarak, yurt için olan dileklerimizi birleştirelim değil mi? Pek anlayışlı ve tedbirli kardeşim! Ne buyurursunuz, ruhum? Yere batasıca kötü niyetlilerin bu güzel ülkemiz üzerindeki iftiralarına ve açıktan açığa kötülük yapmalarına engel olalım, onları umutlarının pusularında kötürüm ve cansız olarak bırakalım, Yalnız hükümetle ulusun sırf yurdun kurtuluşuyla ilgili hizmetlerini ve işlerini birleştirelim. Çünkü ortak ve yüce hedef aslında hep birdir. Yurt düşüncesiyle gösterilen bunca asil tepkilerin, uygarlık dünyası karşında aziz topraklarımızın korunmasıyla ilgili en büyük yurtseverlik olduğunu bir kere daha belirtmek üzere içinde bulunduğumuz durumun güçlüklerini yok edelim ve buna bir çare bulmak için de bu aziz kardeşiniz ile görüşmeye başlayalım, bekliyorum kardeşim. Bu girişimim hakkında, hükümetin geniş ölçüde iyi niyet gösterdiğini eklerim, ruhum!" Beyler, Kerim Paşa'yla 27/28 Eylül, gece yarısından önce saat 23.00'te başlayan bu görüşmemiz, sabah saat 07.30'a kadar tam sekiz buçuk saat sürdü. Üç ana noktaya ayrılabilen bu görüşmemiz, yazıda esercedit denilen büyük tabaka kağıtlardan yirmi beş sayfayı doldurdu. Bunların hepsini burada okuyarak sabrınızı kötüye kullanmaktan korkarım. Rahmetli Kerim Paşa'nın, sağlam görüşlere ve kendi inancına ters düşmesine karşın ne yazık ki güçlü bir mantığa da dayanmayan bu tatlı sözlerinin ve tantanalı cümlelerinin okunup dinlenebilmesi için yayınlayacağım belgeler arasında bu konuşmaya da olduğu gibi yer vereceğim. Yalnız, bu görüşmede her iki tarafın güttükleri hedef ve dayandıkları temel noktalara ilişkin, özellikle sonucu bakımından, kısa bir fikir verebilmek için izin buyurursanız bu noktaların her birine bir parça değineceğim. Kerim Paşa'nın bilginize sunduğum ilk telgrafına karşılık verirken biraz da onun tarz ve üslubuna uymuş olduğum görülecektir. Yanıtımda, ben de böyle başladım : "Kerim Paşa Hazretleri'ne "Kutbü'l Akdâb" deyiniz, anlar." diye başladıktan sonra "Şimdi yanıt veriyorum." dedim. "Pek sayın ve temiz kalpli kardeşim Abdülkerim Paşa Hazretleri'ne. Tanrı'ya şükürler olsun, sağlığım yerindedir. Büyük ve soylu ulusumuzun meşru haklarının bilincine varmış, onu korumaya ve savunmaya bütün varlığıyla girişmiş olduğunu görmekle pek mutluyum. Karşılıklı görüş belirtmek hususunda gösterilen isteğe içten gelerek teşekkür ederiz. Fuat Paşa aracılığıyla çekilmiş olan telgrafın içindekileri öğrenmiş bulunuyoruz. Dayanak noktası olarak kabul buyurulan bildiride ileri sürülen hususların, Ferit Paşa ve arkadaşlarına karşı yöneltilmiş bir haykırış ve çıkışma olduğu azıcık bir düşünme ve incelemeyle anlaşılacak açıklıktadır. Padişahın yüreğini derin üzüntülere boğan durum ve davranışlar, ulusumuzca değil Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı Adil Bey Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa ve bunların çalışma arkadaşları olan Harput Valisi Ali Galip Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Trabzon Valisi Galip Bey, Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey ve Konya Valisi Cemal Bey'ce işlenen kötülüklerle ortaya konmuştur. Malatya'daki ihanet girişimi, Çorum'daki haince düzen, Konya'daki kanlı girişim içyüzleriyle bilginize ulaşmış değilse sizi bir çözüm başlangıcı olarak düşündüğünüz noktadaki isabetsizlikten dolayı mazur görürüz. Yabancıların görüşlerinin lehimize döndüğü tümüyle doğrudur. Ancak bu dönüş, hiçbir zaman Ferit Paşa Hükümeti'nin güttüğü siyasetin sonucu değildir. Bu sonuç, ulusumuzun varlığını göstermek ve kanıtlamak için kendi kendine girişmiş olduğu kararlı girişiminin eseridir. İşte bu konuda Zâtışâhâne'yi aldatıyorlar. Kurtuluş çaresi ve yaşama ilkesi ancak ve ancak Kuvayı Milliye'nin önderliğinin benimsenmesinde ve ulusal iradenin egemen olmasındadır. Bu sağlam ve meşru temelden en küçük bir sapma, Tanrı korusun, devlet, ulus ve yurdumuz için pek acı bir yıkım getirir. Ulusumuzun soylu mücadelesini kötüye yormaktan ve çevreye öyle tanıtmaktan geri durmayan kötü niyetli aşağılık kimselerin çok olduğu bir gerçektir. Ancak asıl derin bir acımayla karşılanacak olan husus, bu kötülükten başka bir şey düşünmeyenlerin başında, sonsuzluğa kadar yaşayacak olan devletimizin Sadrazamı Ferit Paşa'yla Nazırlık mevkilerini tutan Adil Bey, Süleyman Şefik Paşa gibi devlet adamlarının yer almış bulunmasıdır. Ülkemize takım takım Bolşeviklerin girdiğini ve Ulusal Mücadele'nin bir Bolşevik, mücadelesi olduğunu resmi olarak ilan eden ve yayan bu bahtsızlardır. Soylu ve temiz Ulusal Mücadele'mizin, İttihatçıların son çırpınışları ve kanlı hareketleri olduğunu ve onların parasıyla yürütüldüğünü resmen ve açıktan açığa bütün dünyaya ve yabancı gazetecilere söyleyen bu gafillerdir. Anadolu'da karışıklık olduğunu basın yoluyla resmen ilan eden ve Ateşkes Antlaşması'nın özel maddesine göre aziz yurdumuzu düşman işgaline uğratmak isteyen bu cahillerdir. Malatya'nın Müslüman halkı ile Sivas'ın Müslüman halkını birbirleriyle boğazlaşmaya sürüklemek isteyenler bu zavallılardır. Ulusal Mücadele'nin önüne geçeceğim diye Sivas'ın ve ulusal duyarlığın görüldüğü her yerin yabancılarca işgalini isteyen bu hainlerdir. Bununla birlikte, bizim en yüce hedefimiz, tıpkı siz kardeşimin düşündükleri gibi, kötü niyetlilerin bu güzel ülkede yönelttikleri iftiraları ve açıktan açığa yürüttükleri melunlukları kırmak ve onları kendi umutlarının pusularında körkötürüm ve cansız düşürmek, devlet ile ulusun etkinliğini sırf yurdun kurtuluşuyla ilgili noktada birleştirmektir. Yüce Tanrı'ya şükürler olsun, bu hedefin gerçekleştirilmesinde, artık ulusumuz her türlü kötü niyet belirtilerini kırmış, bütün kahramanlığıyla dönüşü olmayan kesin adımlarını atmıştır. Yabancılar bile, ulusun yaygın gücünü ve kesin kararını, buna karşılık İstanbul Hükümeti'nin ne kadar soysuz ve ulusla ilgisi bulunmayan aciz bir heyet olduğunu iyice anlamıştır. Merzifon'u boşalttılar. Samsun'u da boşaltmaya başladılar. İç işlerimize ve Ulusal Mücadele'mize karşı yansız kalacaklarını söylüyorlar. İşte ulusal girişimlerimizin, bağımsızlığımızı güvence altına alma yolunda elde etmeyi başardığı ilk sonuç budur. Ulusal akım, İstanbul'da Kanun-ı Esasi hükümlerine uyulmasını sağlamakla sonuca ulaşacaktır. Şimdiki hükümetin, geniş ölçüde bir iyi niyete sahip olduğunu sanmanın doğru olmadığını arz etmeme izin buyurmanızı rica ederim. Ben, daha Erzurum'dayken Ferit Paşa' ya gerçeği ve durumu açıklayarak, ulusun güç ve iradesine karşı çıkacak hiçbir güç kalmadığını yazmış; kendisini, karşı koyma ve engelleme yolunda devam etmemesi gereğiyle uyarmıştım. Bu gafil kişi, buna yanıt vermediği gibi, ulusal akımın birkaç kişinin körüklemesinin eseri olduğunu da ilan etti. Çıkar hırsıyla bilgisizlik gaflet ve körlüğüyle iki yanı da idare ederek mevkilerini koruyabilecekleri biçiminde boş bir sanı içinde bulunan birkaç valinin aldatıcı raporlarını benim tertemiz ve yurtseverce uyarılarımdan daha üstün tuttu. Bugün, her türlü kötülük, hainlik, beceriksizlik ve zavallılık durumunda kaldıktan ve ulus da bütün olup bitenlerin içyüzünü tam bir açıklıkla kavradıktan sonra, bize düşen görev, hemen ulusal davayı benimseyecek yeni bir kabinenin iş başına gelmesini sağlamaktır. Şimdiki kabinenin kişileri ve yaşamları bakımından herhangi bir çekinceleri varsa bugün için bu gibi şeylerle uğraşma tenezzülünden pek yüksek olan ulusumuz adına kendilerine istedikleri söz ve güvenceyi vermeyi de ulusumuzun çıkarı açısından gerekli sayarız. Ancak tuttukları yanlış yolda inatla direnmeyi sürdürecek olurlarsa bundan doğacak sonuçların sorumluluğu kendilerine ait olacaktır. İşte yapılan bu iyi niyetli girişim dolayısıyla, durumu bir kez daha ve son olarak, soylu siz gibi yüreği gerçekten de yurt ve ulus sevgisi, Padişaha sevgi ve bağlılıkla dolu olan ve kardeşlik anılarını daima saygıyla taşımakta olduğum siz kardeşim Abdülkerim Paşa Hazretleri'yle de bildirmiş olmak, bizim için her türlü vicdan huzurunun daha da sağlamlaşmasına vesile olmuştur." Beyler, buraya kadar söylediklerim bir tek maddenin özetidir. Bundan sonra gelen maddede : "Ulusal Mücadele bütün genişliğiyle İstanbul'a doğru ilerlemektedir. Ferit Paşa ve arkadaşları bunu bilmektedir. Siz de bu bilgileri işleyip aydınlanınız dedikten sonra, o günlerde yapılmış olan başarılı hareketlerin raporlarını özetleyerek açıkladım ve artık bütün bu hareketleri durdurmak yalnız ve ancak bir tek şeye bağlıdır. O da kabine başkanlığının ulusal davayı bütün anlamıyla benimseyecek bir kimseye verilmesi ve o kimsenin de bu ulusal davayı kavrayarak ona göre önlem almaya girişmesidir." dedim. "Bütün bu söylenenler karşısında siz kardeşimin de bir düşünceleri varsa lütfen bildirmenizi rica ederim." cümlesinden sonra, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal" diye imzamı koydum. Bundan sonra Kerim Paşa : "Önce, sizle birlikte olan sayın zevatın hepsine selam ve saygılarımızı arz etmek ve duyurmak lütfunda bulunmanızı rica ederim." girişiyle görüşmemizin ikinci noktasına geçtiler. Kerim Paşa devam etti : "Başladığım kısa konuşmanın bütün evrelerini siz anlattınız. İşin çözüme götürülmesi bakımından iki yerde isabet gösterilmediğini söyleyerek mazur görüleceğimi belirttiniz. Gerçi bütün durumlar ve çeşitli bölgelerdeki olaylar bilinmedikçe, bir konuda hakemlik etmek zorsa da ülkeyle ilgili bir işin çözüme bağlanmasında bize ışık tutan, tertemiz yurt kaygısı olduğundan, dayanağımız sağlam ve açıktır. Yurdun yazgısına karar verileceği şu sıralarda, tek vücut olarak birleşmiş bir ulus ve hükümetin göreceği işi göz önünde bulundurarak, bunun kolaylıkla bir çözüme ulaşması dileğimi arz etmek isterdim. Padişahın hareket noktası olarak aldığıma işaret buyurduğunuz bildirisini anlamakta benim yanılmış olması olanaklıdır. Yalnız, izin ediniz de, asıl işlerin çözümünde en büyük dayanak sayılan bu yüksek bildirideki toplayıcı yönleri açıklayarak Padişah'ın sözlerinin neleri içine almış olduğunu belirteyim. Ben sanıyorum ki Padişahımız..." Ben, derhal Kerim Paşa'nın devam etmesine fırsat vermeden Şunu yazdırdım : - Kerim Paşa Hazretleri, gereğinden çok açıklama yapmak her ikimizi de asıl hedeften uzaklaştırabilir. Bir de Padişahın bildirisinin yorumlarıyla çokça uğraşmanın yararı yoktur. Rica ederim asıl konu üzerinde görüşelim. Kerim Paşa yanıt verdi: - Asıl konu üzerinde görüşeceğiz. İzin buyurursanız devam edelim efendim. Ben- Rica ederim en son söz ve öneri üzerinde anlaşalım, dedim. Kerim Paşa- Evet, oraya geleceğiz efendim. Ferit Paşa Kabinesi Çekilmelidir Sözü ben sürdürdüm ve : " Kerim Paşa Hazretleri, meşru çalışmalarımızın ve ulusal tepkilerimizin artık daha fazla kötüye yorulmasına ve düzeltilmeye muhtaç görülmesine; hele bu düzeltme ve değiştirmeler içinde, suçluluğu ve hainliği ortaya çıkmış bir kabine üyelerinin meşru olmayan savunmalarının esas alındığını görmeye tahammülümüz yoktur. Biz, son durumu açıklayarak ulusun kesin isteğini arz ettik. Bilmem yinelenmesi gerekli midir? Siz sonuçlandırılması gerekli bu ulusal isteğe karşı, Ferit Paşa Kabinesi'nin, devletin en yüksek Sadrazamlık mevkiini hâlâ kirletmesine aracılık etmek istiyorsanız bu çabanız hiçbir yararlı sonuç veremeyeceği gibi siz kardeşimiz hakkındaki eski kardeşlik duygularımızın da sarsılmasına yol açacağından kaygılanırım. Şimdi, Ferit Paşa, bir an bile yitirmeden konumunu bir namuslu kimseye bırakacaksa ve buna siz de inanıyorsanız, çözüm bekleyen hiçbir zorluk kalmamış demektir. Aksi takdirde aracılığınız, kalbinizin kırılmasından ve boşu boşuna yorgunluktan başka bir sonuç vermeyecektir. Ferit Paşa, konumunu korumayı sürdürürse kendisinin çok acı bir sonla karşılaşmasına yol açacaktır. En son ve en kesin söz şudur : Amacımız bu sarsılmaz gerçeği Padişahın bilgisine sunmaktır. Siz, ancak bu asil görevi yerine getirerek bugün yurt ve ulusun sizden beklediği dinsel ve ulusal görevi yapmış olursunuz." Kerim Paşa, "Sözü uzatmamak elbette asıl amaçtır." diye başlayarak sözü gereğinden çok uzattı. Bu uzun sözler şu cümleyle son buldu : "Burada yurt için yaptığım şu girişim elbette Allah ve ulus katında bütün asilliğiyle bezenmiş olarak kalır ve işin gerçek sahibi olan her şeye kadir ulu Tanrı, ulus ve yurdun kurtuluşunu sağlayacak esasları orada bulunanlara böylece bağlayarak tamamlar. Ulu Tanrı zorlukları çözücüdür. Değerli gözlerinizden öperim. " Yeniden yanıt verme sırası bana gece yarısından sonra saat 4.30'da geldi. Kerim Paşa'nın değindiği noktaları karşılıksız bırakamazdım. Ben de uzun düşünceler ileri sürdüm ve sonunda : "Öyleyse, dedim, bizim ve sizin gibi onur sahibi ve yurtsever kimselerin yapacakları girişimin amacı ne olmak gerekir? Yönetiminin her dakikasından ulus için, gelecekteki kaderimiz için, yeni bir felaket yolu hazırlamaktan başka bir sonuç beklenmeyen Ferit Paşa ile ulusun arasını bulmak olanaksızlığıyla uğraşmak mı, yoksa bir an önce bu meşru olmayan kabinenin yerine ulus ve ülkenin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek nitelikte yeni bir heyetin devlet işlerini üzerine alması gereğini Padişaha bildirmek üzere yol aramak mıdır? Lütfedip bu iki noktadan biri için evet ya da hayır biçiminde yanıt verirseniz, Tanrı ve ulus katında bütün asilliğiyle değerli kalacağına kuşku olmayan bu asil girişiminizin bizlerle ilgili yönünü tamamlamış olursunuz." Kerim Paşa, istediğimiz kısa yanıta yine uzun bir yanıt verdi. Ancak bu uzun sözler arasında, bazı cümlelerle, bize padişahın aldatılmış olmayıp her şeyi bildiğini anlatıyordu. Kerim Paşa'nın bazı cümlelerinde şu sözler vardı : "Yüce Padişahlık katı kesin karar ve çözüm makamı olup meşru bir devlette bu yüksek makam, bütün ulus bireylerinin yöneleceği mihraptır. Anadolu'nun bütün dileklerinin Halife Hazretleri'ne duyurulduğu hakkında bana bilgi vermişlerdir. Öyleyse, ulus işlerinin yöneleceği ve dileklerinin kabul edileceği yüksek bir makam olan Padişahımız Efendimiz her şeyi bilmektedir." Kerim Paşa, kendisine özgü cümlelerle devam ettiği görüşlerine şöylece son verdi : "Ulu Tanrı, nice yüksek nedenler yaratarak ve telkin ederek bu çözülmesi güç düğümü bütünüyle çözecektir. Elbette ki Tanrı'nın buyruğu güzeldir ve yakındır. Tanrı'nın eli bütün ellerden üstündür. Geleceğimiz, Tanrı'nın lütfuyla ulusça layık olduğumuz yücelikte uğurlu ve iyi olacaktır. İşte Kerim' in inancı budur aziz ruhum." Bu kez Beyler, gece yarısından sonra saat 6.10'a gelmiş olmasına rağmen, üçüncü evrenin açılmasına ben neden oldum. Rahmetli Kerim Paşa'nın pek hoşlandığını bildiğim bir söylemle "Büyük Hazret" diye söze başladım : "Ümmetin ve ulusun yüce mihrabı olduğu içindir ki ulusun dileklerini bildirme yolunu bulma girişiminden geri durmadık. Yalnız, sizi büyük bir yanlışlıktan kurtarmak amacıyla arz edelim ki Anadolu'nun bütün dileklerinin Halifeye duyurulduğu hususundaki sözlere, ulusun daha, kesin bir güveni yoktur. Çünkü, ulus bilmektedir ki Padişah, hainlikleri ortaya çıkmış birkaç kişiyi ulusa tercih buyurmazlar." Kerim Paşa'nın değinmiş olduğu noktalara yanıt verirken şunları da söyledim : "Pek güzel ve yakın olan Tanrı buyruğunun yerine gelmesiyle bahtsız ve zalimliğe uğramış asil ulusumuzun kurtuluşa ve huzura kavuşmasını yüce Tanrı'nın denizler kadar engin olan koruyuculuğundan umutla diler ve ufukları hep inatçı bir dumanla sarılı olan İstanbul'daki bazı kimselerin gerçeği görmemek için aşağılıkça direnen duygularının eriyip kaybolmasını bekleriz. Ulusun asil ruhu da işte böylesine duygularla doludur. Yalnız yinelememe izninizi rica ederim ki evet ya da hayır biçiminde karşılık verilmesini istirham ettiğimiz sorular ne yazık ki karşılıksız bırakılmıştır. Azizim, Tanrı'nın eli bütün ellerden üstündür. Ancak bununla birlikte güçlükleri yenmeye ve sorunları çözmeye girişenlerin kesinleşmiş bir hedefi olmak gerekti. Ulus, Tanrı'nın buyruğunu yerine getirecektir ve buyurduğunuz gibi ulusça elde edeceklerimiz iyi ve uğurlu olacaktır. Lütufkar dualarınızın eksik edilmemesini rica ederim. Çaba bizden, yardım ve kolaylık ölümsüz Tanrı'dandır." Mustafa Kemal
Artık Kerim Paşa'nın yorulduğu anlaşılıyordu. "Son iki sözüm ruhum." diyerek ulusal davanın ilkelerini üstün tutmak ve korumak koşuluyla, içten gelen dileklerin sayılıp döküldüğünü ve Tanrı'nın eli yüce ayetinin, Tanrı tarafından iyilikle kabul buyurulması için kullanılmış olduğunu söyledikten sonra "Allaha ısmarladık. Yine görüşeceğiz." diyerek çekilmek istedi. Bırakmadık! Son sözü biz söylemek istedik ve dedik ki : "Kardeşimizin hatrında kalsın diye son bir cümle arz ediyorum : Ulus güçlü, her şeyi kavramış ve tuttuğu yolda kesin kararlıdır. Ulusal Mücadele hızlı bir gelişme izlemektedir. Yüce ve şevketli Padişahımız Efendimiz'in lütuflarının ve sevgilerinin bir belirtisi olmak üzere karar vermelerinin ve soruna çözüm getirmelerinin zamanıdır." Beyler, bundan sonra Ferit Paşa Kabinesi ancak üç gün dayanabilmiştir. Kendisiyle görüşemediğim dostum rahmetli Kerim Paşa'nın bazı kimselere söylediğine göre, bu görüşmemizi olduğu gibi Padişah'a göstermeyi başarmış ve bunun üzerine direnme gücü kırılmış. Kerim Paşa'nın Kara Vasıf Bey'e yazmış olduğu 8 Kasım 1919 tarihli mektubunda da buna işaret edilmiştir. Rahmetlinin bu mektubunda şu satırlar vardır : "Eski Sadrazam en son yapılan görüşme, bunun yol açtığı sürekli etki ve ciddi tartışılar sonunda, çekilmek gerektiğine inanarak ve bütün direnme gücü kaybolarak istifasını sundu... İşte sessiz sedasız, yurt için çalışan ve tek başına benim tertemiz çabasıyla başarılan büyük olay budur. Dikkate almak gerekir ki bu yazıları ben yazmıştım. Eski Sadrazam ile Padişahımız Efendimiz Hazretleri, bütün bu görüşmelerin sonuçlarını öğrendikten sonra, dayandıkları sağlam temeller karşısında kararlarını vermişlerdir. Yapılan girişimin ve yazılan yazıların ne dereceye kadar önemli noktaları içine aldığı ve nasıl bir dürüst vicdan ve keskin görüşle, yaşanan gerçeklerin kağıda geçirildiği, elbette Tanrı katında ve ulusun tarihsel değerlendirmesine asillikle bezenmiş bir değer olarak kalacaktır. . Beni, bütün bunları sayıp dökmeye yönelten gerekçeler, geride kalmış olayları gerçek yüzleriyle ortaya koymaktır. Rahmetli Kerim Paşa mektubunun sonunda, "Bu kağıdımın bir kopyasını Temsil Heyeti'ne göndermek lütfunu esirgemezseniz büyük gerçeklerin tam olarak ve birlikte yayınlanmasına yardım etmiş olursunuz." demiş. Oysa bana mektubun kopyası değil aslı gönderilmişti. Bu mektubu da yayınlanacak belgeler arasına koyacağım. Beyler, bu görüşmenin yapıldığı gecenin ertesinde, yani 28 Eylül günü, görüşme özeti bütün kolordulara şifreyle bildirildi. Trabzon'dan Gelen Öneri Rahmetli Kerim Paşa'nın Fuat Paşa'ya yolladığı ilk telgrafında, İstanbul'daki yüksek mevkili kişilerin mücadele önderleriyle belli bir yerde buluşup konuşmalarından söz edildiğini görmüştük. Bunun benzeri, ancak tersine yani Anadolu'dan İstanbul'a gitme yolunda bir öneri de, bundan daha önce Trabzon'dan çıkmıştı. İzin buyurursanız bunu biraz açıklayayım : Trabzon Valisi Galip Bey, 18/19 Eylül tarihlerinde denetleme göreviyle Ardasa'da bulunuyordu. Kazım Karabekir Paşa'nın Ardasa'ya gidip Vali'yle görüşmesi kriz konusuydu. Bu konu üzerinde 19 Eylülde telgraf başında Kazım Karabekir Paşa'yla görüştük. Nedeni Trabzon'dan aldığım 18 Eylül tarihli bir telgraftı. Kendisine olduğu gibi verdiğim bu telgrafta : "Ulusal çıkarları bozan altı maddeyi kabul etmiyoruz (Bu altı madde İstanbul'la ilişki kesme konusundaki buyruktur). Arz edeceklerimizin Zâtışâhâne'ye ulaştırılması da oraya gönderilecek bir heyetle sağlanabilir kanısındayız." denilmekteydi. Kazım Karabekir Paşa, makine başında Trabzon Valisi'yle görüşmüş, özetini bildirdi. Vali soru biçiminde birtakım görüşler ileri sürmüş. Karabekir Paşa uygun karşılıklar vermiş. Vali, en sonunda : "İstanbul'a bir heyet gönderilerek durumun Padişaha arz edilmesini ve bu heyetle birlikte kendisinin gitmesini önermişse de, artık bizim çeşitli yollarla konuyu arz etmeye bir çare düşünmüş olmamız dolayısıyla, bu düşüncesinden caymıştır. Böyle bir heyetin gitmesi ve buna sarayın durumunu iyi bilen Gümüşhane temsilcisi Zeki Bey'in de katılması önerilmektedir." denilmekteydi. Tuhaftır ki, iki gün sonra, yani 21 Eylül 1919'da, Torul'daki Yarbay Halit Bey'in gönderdiği bir şifrede de bu heyet konusundan söz ediliyordu. Fazlasıyla kuşkuya düşen Padişahı yabancıların ve Ferit Paşa'nın kucağına atmamak için İstanbul'a gizlice bir heyet gönderilmesinin uygun olacağı, bu heyete Servet ve Zeki Beyler de temsilci olarak alınırsa kendilerinin sevinerek kabul edecekleri, Zeki Bey'in ağzından bildiriliyordu. Halit Bey'e 22 Eylül'de verdiğim yanıtta Zeki ve Servet Beyler'in de içinde bulunacağı bir heyetin İstanbul'a gönderilmesinin uygun olmadığını bildirdim. 24/25 Eylül tarihinde Halit Bey' den aldığım bir telgrafta, "Trabzon'daki muhalefetin başı durumunda olan Trabzon Valisi Galip Bey'i, kolordunun ve Erzurum Valisi'nin davetini kabul edip Erzurum'a gitmediğinden, mecburiyet karşısında ve silahlı korumayla bu gece (24/25 Eylül) Erzurum'a gönderdim." deniliyordu. Beyler, tuhaf bir rastlantı değil midir ki rahmetli Kerim Paşa'nın ilk aracılık telgrafı, Trabzon Valisi'nin tutuklandığı gecenin ertesi günü, Trabzon'da, Vali, Zeki ve Servet Bey'lerle, bunların aldatması üzerine bazı kimselerin İstanbul'la ilişki kesme konusundaki girişimlerinin ve İstanbul'a bir gizli heyet olarak gitme planlarının başarısızlığa uğratılmasının gerçekleştiği bir günde, yani 25 Eylül günü çekiliyor ve bizi ancak 27/28 Eylül gecesi aramak gereği duyuluyor. Yazışmaların biçiminden anlaşıldığına göre, Erzurum'a giden Vali Galip Bey, Kazım Karabekir Paşa'ya, yeniden İstanbul'a bir heyet aracılığıyla başvurmaktan söz etmiştir. Bununla ilgili olarak, Paşa'nın 27 Eylül tarihli bir "olur" isteme telgrafını alıyoruz. Buna 28 Eylülde karşılık olarak çekilen telgrafta, Kerim Paşa'yla yapılan görüşmemin özeti verildikten sonra, "Söz konusu başvurunun gerekli görülüp görülmediğinin bildirilmesini rica ederiz. Gerekli görüldüğü takdirde, Trabzon Valisi'nin, Ulusal Mücadele'mize karşı gelme konusunda Dahiliye Nazırı Adil Bey'den hiçbir farkı olmadığından, kendisinin asil Ulusal Mücadele'mize hiçbir biçimde karışmasına izin buyurulmaması" karşılığı veriliyor. Kazım Karabekir Paşa'nın 30 Eylülde verdiği karşılıkta : " Trabzon Valisi'nin bu gibi işlere karıştırılmaması konusundaki düşüncemizin yerinde olduğu kabul edildikten sonra, "Trabzon'un durumunda çoktandır beklenen düzelme gerçekleşti." deniliyordu. Beyler, son olarak sunduğum bilgilerle bir gerçek üzerinde daha düşünceleri aydınlatmak isterim. Trabzon Valisi Galip Bey ile Zeki Bey, saray ve Ferit Paşa ile ilişki içindeydiler. Bir heyet halinde İstanbul'a gitmekten amaçları, ulusal hedefe hizmet etmek değil, orada gerekenleri aydınlatarak ve bazı önlemler önererek yeni talimat almak gibi bir amaca dayandığına bence kuşku yoktur. Nitekim, Zeki Bey daha sonra İstanbul'a gidince, arkasından gerektiği kadar para ve cephane göndermeye söz verilerek ve özel bir talimatla Trabzon ve Gümüşhane dolaylarında örgütler kurmak üzere gönderilmiştir. Kendisini İnebolu'da tutuklatıp Ankara'ya getirtmiştim. Bana, bu söylediklerinin hepsini itiraf etti. Yalnız, sözde İstanbul'u aldattığını, alacağı para ve silahları bize teslim etmek niyetinde bulunduğunu söyledi. Buna o gün ve üstelik bugün bile inanacak saf kimseler bulunabilir mi? Bununla birlikte, ben bu kişiyi, Erzurum Kurultayı'ndaki ilişkinin anısına saygı duyarak, yalnız gerekli uyan ve öğütlerde bulunmakla yetinmiş ve serbest bırakmıştım. İlk Bozkır Olayı ve İzmir Mutasarrıfının Karşı Koyması Beyler, İstanbul Hükümeti'nce kolordu komutanı olarak Konya'ya gönderilen Sait Paşa'yı 30 Eylülde İstanbul'a geri gönderdik. Konya Valisi kaçak Cemal Bey'in kaçışından önce düzenlediği ilk Bozkır olayının önüne geçmek için, 20'nci Kolordu ve Niğde'de 11'inci Tümen aracılığıyla ve bunların yardımlarıyla gerekli önlemler alınarak, İstanbul'un, çıkmasını beklediği olayları önledik. Ereğli, Bolu, Adapazarı, İzmit dolaylarında kurulmasına çalışılan Kuvayı Milliye örgütü, Eylül ayının son günlerinde büyük bir duyarlık göstermeye başladı. O çevrelerdeki Kuvayı Milliye önderleri, kabinenin direnmesi durumunda İstanbul'a harekete hazır bulunduklarını bildiriyorlardı. Bu hususu, 28 Eylülde, bütün ülkeye ve doğal olarak İstanbul'a da bir genelgeyle bildirdik. Ancak, İzmit kentinde, 2 Ekim günü olumsuz denebilecek yeni bir durum karşısında kaldık. O tarihte İzmit mutasarrıfı, Suat Bey adında bir kişiydi. Kendisini telgraf başına çağırdık. Son günlerde yapılan bildirimlerin tümünün alınıp gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini sordum. Mutasarrıf Bey, yaptığı açıklamada diyordu ki : "Yapılan bildirimleri aldım. Anlaşmazlık ve karışıklık olmaması için halkı serbest bırakarak dinlemeyi en doğru hareket saydım. Olumsuz söylentiler vardır. Temsil Heyeti'nden açıklama istemek ve özellikle amacın İttihat Hükümeti'ni önceki biçimiyle yeniden diriltmek olup olmadığını kesin olarak anlamak kararındadırlar. Ben en yansız bir kimse olarak huzur ve güvenliği koruma görevini yüklenmiş bulunuyorum. Her kim ve her ne için olursa olsun, sonucu bilinmeyen bir serüvenle başkalarını sürüklemeyi doğru bulmam. Önlemli ve sakınımlı hareket etme yanlısı olduğumu bütün deneyimlerime dayanarak arz ederim. Verdiğim yanıt aynen şuydu : Sivas, 2.10.1919 Suat Bey'e İzmit'te en küçük bir anlaşmazlık ve karışıklığa meydan vermemek asıl görevimiz olduğu gibi, tarafımızdan da özellikle rica edilmiş bir husustur. Ulusal örgüt ve mücadelemizin meşru amacını ve niteliğini gerek size gerek İzmit'teki birçok kimseye ve bütün dünyaya karşı yazmış ve yazmakta bulunduğumuz bildiri ve açıklamalarla, en kinci düşmanlarımıza bile anlatmış olduğumuza kuşkumuz kalmamıştır. Artık ayak takımının dedikodusundan öteye bir değeri olmayan söylentilerin, karar verme konusunda etkili olabileceğine olanak vermiyoruz. Bundan başka, halkın açıklanmasını istediği noktalar var idiyse bunlar neden derhal bize sorulup çözüme kavuşturulmamış bulunuyor. Siz, yansız olarak kalmayı tercih buyuruyorsunuz. Oysa tuttuğunuz yol kesinlikle yansızlık yolu olamaz. Çünkü siz ulusun meşru mücadelesine karşı yansızlık iddiasında bulunduğunuz halde, haince davranışlarıyla yasadışı ve aslında yok hükmünde olan Ferit Paşa Kabinesi'nin memurluğunu yapmakla meşgulsünüz. İttihatçılığın diriltilmesiyle uğraşacak kısır görüşlülerden olmadığımı siz pek güzel anlayabilirsiniz. Size en temiz duygularla ve ancak bütün kesinliğiyle şunu arz ederim ki siz artık Ferit Paşa Kabinesi'ne güven duymuyorsanız bunu Dahiliye Nazırlığı'na resmen bildirmelisiniz. Ulusun hüküm ve isteklerine aykırı olarak Ferit Paşa Kabinesi'ne güveniniz varsa İzmit'in sayın halkını meşru olan ulusal mücadelesinde serbest bırakmak üzere derhal yerinizi terk ile İstanbul'a hareket edin. Bu iki noktadan herhangi birine uymamanız durumunda karşılaşabileceğiniz durumun neden ve sorumlusunun yine siz olmuş bulunacağını pek samimi olarak bildirmeyi vicdani bir görev sayarım.
Bunun üzerine, ertesi günkü cuma namazına dek bekleyeceğimizi bildirmek üzere yazdırdığım telgrafa şu iki cümleyi ekledim : "Sizi kötü gözle gördüğüm biçimindeki sanı doğru değildir. Çünkü vicdanımız sızlamadan verebileceğimiz hükümler, ancak eylemsel sonuçlara bağlıdır, efendim." O tarihte, İzmit'te, Albay Asım Bey adında bir kişi tümen komutanı olarak bulunuyordu. Asım Bey'e de bir iki günden beri, telgraf başında bildirimde bulunulmuştu. Ancak hiçbir yanıt alınamıyordu. Onu da 2 Ekim günü makine başına çağırdım ve konuştum. Kendisine : "Kabinenin düşeceği ve belki de düşmüş olması kesindir. Bu bakımdan ulusun azim ve iradesi her türlü kararsızlığın üstünde bir güce sahiptir." dedikten sonra kesin düşünce kararını beklemekte olduğumu söyledim. Tümen Komutanı Asım Bey'in uzun özür dilemeler ve görüş bildirmelerle dolu yanıtından çıkan elle tutulur anlam, şimdiye dek yanıt vermeyişinin nedeninin İstanbul'daki Kolordu Komutanı'ndan sorduğu sorulara yanıt alamamış olmasından ileri geldiği ve yarınki cuma namazında karar alınacağı cümleleriyle özetlenebilir. Bazı öğüt ve teşvikleri içine alan yanıtımızda başlıca şunları söyledim : " Ferit Paşa'nın yarına dek çekilmesi pek olasıdır. Bu takdirde, yarınki toplantınız sonunda Zâtışâhâne'ye ve kesinleştiği takdirde yeni hükümet başkanına, kabinenin ulusal hedefi tam olarak benimsemiş yansız kimselerden kurulmasının istirham edilmesini ve bunun beklendiğinin arz edilmesini sağlayınız. Bir de yurdumuzu ve ulusal bağımsızlığımızı kurtarmak için kurulacak yeni kabineyle işbirliği durumunda daha pek çok çalışmaya ihtiyacımız olduğundan tam bir sakinlik içinde, Temsil Heyeti kararıyla arz ettiğim hususları göz önünde bulundurarak örgütlenmeye devam buyurulmasını rica ederim." Ferit Paşa'nın İstifası Beyler, ben, Asım Bey'e bu son cümleleri yazdırırken (2 Ekim 1919, saat 15.40'ta) araya imzasız şöyle bir telgraf girdi : "Paşa Hazretleri, İstanbul'daki yakın arkadaşlar söylediler. Bütün akşam gazeteleri yazıyormuş. Ferit Paşa sağlık durumu dolayısıyla istifa etmiş. Kabineyi kurmak üzere Tevfik Paşa görevlendirilmiş. Daha sabahtan söyleniyordu, ancak doğrulanmamıştı, şimdi doğrulandı efendim." Bu telgrafı kim veriyor? Anlayınız, dedim. Sormaya zaman kalmadan telgraf şu biçimde sürdü : "Biz, Ankara telgrafçıları, Paşa Hazretleri'nin huzurunda derin saygıyla eğiliriz ve yurdumuzun başına bir bela kabusu olan bu kabinenin devrilmesi için ulusun başına geçerek kazandığı başarıyı kutlarız. Lütfen söyleyiniz." Telgraf haberleşmesi kesildi. Gerçekten de 2 Ekimde Ferit Paşa Kabinesi düşmüş bulunuyordu. Ancak yeni kabineyi kuran Tevfik Paşa değil Ayan'dan Birinci Ferik Ali Rıza Paşa idi. Beyler, sırası gelmişken arz eyleyeyim. Bütün telgrafçılarımızın, girişimlerimiz ve Ulusal Mücadelemiz için yaptıkları fedakarca hizmetlerinin ulusal tarihimizde önemli bir yeri vardır. Kendilerine bugün açıkça teşekkür etmeyi bir borç sayarım. Ali Rıza Paşa Kabinesi Beyler, Ferit Paşa Kabinesi'nin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa'nın kabine kurmak üzere görevlendirildiğini 2/3 Ekim 1919 tarihinde yazdığım bir genelgeyle bütün ulusa bildirdim. Bu genelgenin bir suretini de bilgi için yeni Sadrazama verdim. 2 Ekim günü, yeni kabine başkanıyla bağlantı kurmaya çalıştık. Ertesi günü Meclis-i Vükela'nın oturumunda Temsil Heyeti'yle görüşeceklerine söz verilmişti. Arz ettiğim bu genelgedeki belli başlı noktalar şunlardı : 1) Yeni kabine, Erzurum ve Sivas Kurultayları'nda belirlenen ve saptanan ulusal örgüt ve hedefe saygılı olduğu takdirde, Kuvayı Milliye ona yardımcı olacaktır. 2) Yeni kabine, Ulusal Meclis'in toplanmasıyla eylemsel denetleme görevine başlanıncaya dek ulusun yazgısıyla ilgili herhangi bir taahhüde girmeyecektir. 3) Barış Konferansı'na atanacak temsilciler, ulusal davayı gerçekten kavramış ve ulusun güvenini kazanmış bilgili ve yetenekli kimselerden seçilecektir. Bildiride, bu saydığım ilkelerin, yeni kabinece benimsenmesinin önerileceği açıklandıktan sonra bu konuda başkaca görüşleri varsa yarın öğleye kadar hemen bildirilmesi, isteğinde bulunuldu. 3 Ekim 1919 günü, Sadrazam Ali Rıza Paşa'ya yazdığım telgrafta : "Ulus, şimdiye dek işbaşına geçenlerin Anayasa'ya ve ulusal hedefe aykırı hareketlerinden üzüntü duydu. Bundan dolayı meşru olan haklarını tanıtmak ve yazgısını uzman ve güvenilir ellerde görmek hususunda kesin kararını verdi. Gereken sağlam girişimleri yaptı. Düzenli bir örgütü bulunan Kuvayı Milliye, ulusun kesin iradesini tam olarak gösterme ve kanıtlama erkini elde etti. Ulus, Padişahın güvenini kazanmış olan siz ile saygıdeğer arkadaşlarınızı zor durumda bırakmak istemez. Tersine yardımcı olmaya bütün içtenliğiyle hazırdır. Ancak Hükümet içinde, Ferit Paşa'yla birlikte çalışmış Nazırların bulunması, yüksek heyetinizin görüşleriyle ulusal hedefin birbiriyle ne dereceye kadar bağdaştığını, büyük bir açık yüreklilikle anlamak zorunluluğunu doğurmuştur. Ulusa tam bir güven gelmedikçe, atılmış olan kurtuluş adımının durdurulması ve yarım önlemlerle yetinilmesi uygun görülmemektedir. Bu bakımdan, şu hususların sizce benimsenip benimsenmeyeceğini kesin ve açık olarak anlamak isteriz." dedik ve genelge dolayısıyla belirttiğim üç esası saydık. Daha sonra,"Bu temel noktalarda uyuşma bulunduğu anlaşıldıktan sonra, olağandışı durumun giderilmesi için ikinci derecede bazı hususları da arz edeceğimizi bildirdik. Ali Rıza Paşa, bugün, Saray'a ant içmek üzere gideceklerinden telgrafımıza yarın yanıt verileceği bildirildi. Ali Rıza Paşa Kabinesinde Sezilen Kararsızlık Biz, kimi tavırlardan, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nde bir çekingenlik, bu kabineyi oluşturan kişilerin de kafalarında bir bulanıklık sezer gibi olduk. Onun için bazı önlemler almayı uygun gördük. Aynı günde bir genelge yazdık. Bunda, hükümet ile ulus arasında görüş ve hedef birliğinin sağlandığı bir tebliğle bildirilinceye dek eskiden olduğu gibi resmi haberleşmenin kesilmiş bir durumda bulundurulması gereğini bildirdik. Bundan başka, her yandan gelen öneri ve görüşleri birleştirerek, bütün kolordu komutanlarına ve Ulusal Mücadele'ye yardımcı olan Valilere de 3 Ekim günü, bazı gizli bildirimlerde bulunduk. Yeni kabineyle ilk temasımıza ilişkin olan bu belgeleri, olduğu gibi yüksek heyetinizin gözleri önüne sermeyi, bundan sonraki haberleşme ve ilişkilerin kolaylıkla anlaşılabilmesi bakımından uygun görüyorum. İzin buyurur musunuz?
Bütün Kolordu Komutanlarına ve Ulusal Mücadele'ye Yardımcı olan Vali ve Vali Vekillerine Aşağıdaki telgrafın Harbiye ve Dahiliye Nazırlarına çekilerek sonucun bildirilmesi rica olunur : Dahiliye Nazırı'nın haince hareketlerine alet olarak halkı eylemsel olarak silahlandırmaya ve birbirini öldürtmeye kalkışan Konya Valisi Cemal, Elazığ Valisi Ali Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Bey'lerin tutuklanarak Divan-ı Harp'e verilmeleri, Trabzon Valisi Galip, eski Kastamonu Valileri İbrahim ve Ali Rıza Bey'ler ile Ankara Valisi Muhittin Paşa'nın herhangi bir göreve getirilmemeleri; ulusun yasal haklarını çekemediklerinden, ulusal dava ve mücadeleye yardımlarından dolayı azledilen Sivas Valisi Reşit Paşa'nın eski görevine getirilmesi, eski Bitlis Valisi Mazhar Müfit ve eski Van Valisi Haydar Bey'lerin derhal boş illere atanarak görevlendirilmeleri istenmektedir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal
Şifre, Sivas, 3.10.1919
Bütün Vali ve Kolordu Komutanları ile Bağımsız Mutasarrıflıklara Müslüman halkı silahlandırmaya ve birbirini öldürtmeye kalkışan ve orduyu içten yıkarak sonunda yurdu savunmasız bırakmak için buyruk veren, ordunun sırlarını, şifreleri çalmak için eylemsel düzenlere girişmek suretiyle açığa vuran ve Anayasa hükümleri gereğince dokunulmazlığı bulunan ulusun özel haberleşmelerine engel olan eski Nazırlardan Ali Kemal Bey, Süleyman Şefik Paşa, Dahiliye Nazırı Adil Bey'in, Millet Meclisi açılınca, Yüce Divan'a verilmek üzere hiçbir yere kaçmalarına meydan verilmemesini ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey'in aynı nedenlerle derhal tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini yasanın dokunulmazlığı ve kutsallığı adına istemekteyiz. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal
Şifre, 3'üncü, 20'nci, 12'nci, 15'inci, 13'üncü Kolordu Komutanlıklarına 20'nci Kolordu Komutanı Fuat Paşa'ya (ayrıca) Konya'da Refet Bey'e (ayrıca) Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın ilk bildirimine karşılık olmak üzere aşağıdaki telgrafın gizli olarak kendisine çekilmesi ve sonucun bildirilmesi rica olunur. "Zâtıdevletlerizin, meşru Ulusal Mücadele'nin başlangıcından beri büyük bir kanaat ve inançla başında bulunduğunuzu bilmekteyiz. Harbiye Nazırlığı'na getirilmeniz sevinçle karşılanmıştır. Zâtıdevletlerinin başarıya ulaşması için bütün ordu ve bütün Kuvayı Milliye yardımcı olacaktır. Başarınızı tam olarak sağlayabilme bakımından aşağıdaki hususların olabilecek en kısa zamanda yerine getirilmesini rica ederiz : a) Cevat Paşa ya da eski 1'inci Ordu Müfettişi Fevzi Paşa Genelkurmay Başkanlığına atanmalıdır. b) Galatalı Albay Şevket Bey ya da Yusuf İzzet Paşa İstanbul'daki Kolordu Komutanlığı ve İstanbul Merkez Komutanlığı'na atanmalıdır. Yusuf İzzet Paşa, İstanbul Merkez Komutanı ve Galatalı Şevket Bey 25'inci Kolordu Komutanı biçiminde de olabilir. c) Albay İsmet Bey'in Harbiye Nazırlığı Müsteşarlığı'na, ç) Tümen Komutanı Yarbay Kemal Bey'in Emniyet Genel Müdürlüğü'ne atanmasına aracı olunmalıdır. d) Ordu üzerinde kötü etki yapmış olan, Harbiye Nazırlığı'nı iş görmez ve değersiz bir duruma düşüren ve Ulusal Meclis'ten geçmeden eski rütbeleriyle göreve alıp kendilerine salt siyasal düşünceleri dolayısıyla iş verilmiş bulunan emeklilerin derhal görevlerine son verilerek, önemli ve duyarlı makamların güvenilir ellere teslim edilmesi gerekir. e) 3'üncü Kolordu eski Komutanı Albay Refet Bey nedensiz olarak istifaya mecbur edildiğinden, bu işlemin düzeltilerek kendisinin, bugün bulunduğu Konya'da 12'nci Kolordu Komutanlığı'na atanması, Fuat Paşa'yla ilgili işlemin de düzeltilerek kendisinin 20'nci Kolordu Komutanlığı'nda bırakılmalı, f) Fuat Paşa'nın yerine atanan Hamdi Paşa ve 12'nci Kolordu'ya atanan Sait Paşa derhal asıl görevlerine döndürülmelidirler. g) İlk fırsatta müfettişliklerin yeniden kurularak, Doğu Anadolu'daki kolorduların 13'üncü Kolordu da dahil olduğu halde Kazım Karabekir Paşa'ya, Batı Anadolu'daki kolorduların İstanbul ve Edirne de dahil olduğu halde Ali Fuat Paşa'ya verilmesi ve şimdilik iki müfettişlikle yetinilmesi uygun görülmüştür. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal
Sivas'ta Müdafaa-i Hukuk Derneği Delegelerine İlgi : 2 ve 3 Ekim 1919 Ali Rıza Kabinesi Ulusal Örgüt ve Amaçları Soruyor Erzurum ve Sivas Kurultayları'nda tayin ve tespit edildiği, telgraflarında bildirilen örgüt ve amaçlarından ibaret olduğu Vekiller Heyeti'nce bilinemediğinden, durumun gereği incelenmek üzere her şeyden önce söz konusu kurultayların kararlarının acele olarak bildirilmesi istenmektedir, efendim. Sadrazam Ali Rıza Sadrazamlık, 4.10.1919
Amaçlarının zaman kazanmak ve bize karşı hiçbir taahhüde girmeksizin, yeni ve şeytanca önlemlerle ulusu aldatarak, kendini göstermiş olan dayanışma ve bağlılığı gevşetmek olduğuna kesinlikle kuşku etmedim. Ancak aradaki bağlar koparılacaksa ben de her şeyden önce onların bütün içyüzlerini ulusun gözü önüne serecek bir davranışı yeğledim. Bu yüzden, Sadrazamın ve saygıdeğer arkadaşlarının isteğini yerine getirdim. 4 Ekim 1919 tarihli telgrafla, kurultayın bildirisini olduğu gibi, tüzüğün de yalnız örgütle ilgili ana noktalarını özet olarak bildirdim. Hiçbir yerden hükümetle resmi yazışmalara girişilmemesi için yeniden genel bildirimler yapıldı. Beyler, aynı günde şöyle bir telgraf aldım : "Başkanlığım altında kurulmuş olan yüce kabine, ulusun isteğine uygun olarak, yurdun mutluluk ve esenliğini sağlamak için sarsılmaz bir kararlılıkla çalışmak konusunda tam bir görüş birliğine varmış bulunmaktadır. Osmanlı topluluğunda birliğin sağlanması, ulusal bağımsızlığın korunması, yüce Halifelik ve Sultanlık makamının dokunulmazlığı, Anayasa hükümleri gereğince, hiç kuşku yok ki bütün bir ulusun iradesine dayanılarak gerçekleştirilebilecektir. Ateşkes Antlaşması'nın yapıldığı tarihteki sınırlar içinde kalan bütün Osmanlı topraklarının ve kentlerinin, bu antlaşmanın kendisine temel dayanak yaptığı Wilson ilkeleri gereğince doğrudan doğruya Osmanlı Sultanlığı'nın yönetimi altında bırakılması ve bu sınırlar içinde kalıp da nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan yurt birliğinin parçalanmasını önleyerek bu topraklar üzerindeki tarihsel. dinsel ve coğrafi haklarımıza ve adalet anlayışına uygun bir karar alınmasının sağlanması da bugünkü hükümetin cayılmaz bir hedefidir. Ulusal Meclis toplanıncaya dek, ulusun yazgısı üzerinde hiçbir kesin ve resmi taahhüde girilmemesi, Barış Konferansı'na gönderilecek delegelerin ulusal davayı kavramış, güvenilir, ileriyi gören ve yetenekli kimselerden seçilmesi doğaldır. Ülkemizdeki meşrutiyet yönetimi gereğince ulusal egemenlik geçerli olduğundan, görevini hakkıyla kavramış olan bugünkü hükümet, ulusun kararını almadan ülkenin yazgısına ilişkin karar veremeyeceği için, seçimlerin bir an önce yapılması konusunda her türlü girişimleri yapmakta, Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını çabuklaştırma bakımından gereken kolaylıkları göstermeye çalışmaktadır. Ancak, hükümetin politikasında egemen olan ilke, yasa hükümlerine bütünüyle uyarak ters durumları anlamak ve ortadan kaldırmaktan ibarettir. Olağandışı ve yasasız durumların süregelmesi, Osmanlı Devleti'nin hükümet merkezi ile Anadolu'yu birbirinden ayırarak birçok kötü sonuçlar doğuracağından Tanrı korusun, devlet merkezinin varlığını tehlikeye düşürecek ve ülkenin öteki bölgelerinin de işgal altına alınması sonucunu vererek yurdun birliğini bozacaktır. Bu bakımdan bugünkü hükümet, tarafınızdan işgal olunan resmi dairelerin boşaltılması, hükümet işlerinin aksatılmasına son verilmesi, en küçük bir eksikliğe bile uğratılmaması şart olan hükümet yetkesine saygı gösterilmesi, yabancılarla siyasal ilişkilere girişilmemesi ve milletvekili seçimlerinde halkın özgürlüğüne kesinlikle karışılmaması hususlarına tarafınızdan söz verilmesini istiyor." Saygıdeğer Beyler, dikkat buyurulursa bu telgrafta ne adres vardır ne de imza. Gerçi, Sadrazamlık makamından yazıldığı anlaşılıyordu. Ancak başka bir şey daha anlaşılıyordu ki bu satırları yazan kişi ya da kişiler, bir kez Temsil Heyeti'ni tanımak ve onunla imzalı resmi yazışma ve görüşmelerde bulunmak istemiyorlardı. Bir de, bizim kurultaylarda saptadığımız kararları ve kendilerine önerdiğimiz üç noktanın göz önünde bulundurulmasını, yeni kabinenin Sadrazamı ve vekilleri doğal buluyorlar. Bu kararların ve ilkelerin gerçekleştirilmesine zaten çabalamakta olduklarını söylüyorlar. Ancak Sadrazam, "Hükümetin politikasındaki ana ilke, yasa hükümleridir. Görevi, ters durumların önlenmesinden ve ortadan kaldırılmasından ibarettir." biçimindeki bir girişten sonra bizim tavır ve hareketlerimizin olağandışı ve yasasız olduğunu dolaylı yoldan belirtmeye çalışarak bunun sürmesi durumunda, merkez ile Anadolu'nun birbirinden kopmakla sonuçlanacağını ve bunun doğuracağı tehlikeleri sayarak sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: "Tarafınızdan işgal edilen resmi dairelerin boşaltılması, hükümet işlerinin aksatılmasına son verilmesi, hükümet yetkesine saygı gösterilmesi, yabancılarla siyasal ilişkilere girişilmemesi , milletvekillerinin seçiminde halkın özgürlüğüne kesinlikle müdahale edilmemesi hususlarına tarafımızdan söz verilmesini istemek suretiyle, bizim varlığımıza ve etkinliğimize son vermek amacında olduğunu belirtiyor. Beyler, belki unuturum, ayrıntılı açıklamalara girişmeden önce söylemeliyim ki tarafımızdan işgal edilmiş resmi daireler yoktur. Yalnız Sivas ili, okulların tatilde bulunması dolayısıyla, Temsil Heyeti'ni lisede konuk etmişti. Söz konusu edilmek istenen resmi daire bu olacaktı. Yeni kabine, her türlü etkinliğine başlangıç olmak üzere Temsil Heyeti'ni buradan kovarak, halkın gözünde onun etkinlik ve saygınlığını kırmak istiyordu. Beyler, kimden kime yazıldığı belirtilmemiş olan bu telgraf üzerine, Sivas telgraf merkezi ile İstanbul telgraf merkezi arasında aynen şu haberleşme yapıldı :
Sadrazamlık merkezinden yazılan telgraf, başlık ve imzası bulunmadığı için Anadolu ve Rumeli Müdaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti'nce kabul edilmedi. Telgraf sureti merkezimizde alıkonmuştur. Gerekenlere bilgi verilmesi rica olunur.
Kurultay Merkezi
- Bize, üzerinde Sadrazam Paşa Hazretleri'nin yanıtıdır, başlığıyla Ametçi Bey verdi; kopyası telgrafhanededir. Siz Paşa Hazretleri'ne böyle veriniz. - Temsil Heyeti denilmemekte ve kimden geldiği bilinmemektedir. Bu yüzden, başlık ve imza olmadığı için kabul etmiyorlar. - O halde, şimdi dağıldı. Kabinede bu konuda bir şey yazarlarsa durum elbette aydınlanır efendim. Bu yanıtı verdikten sonra dağıldılar. Artık bize bir şey gelmez. Ancak Sadrazam Paşa belki evinden yazar. Bizim bu merkezin işi kabine toplantısı bitince son bulur, kapanır azizim. - Siz, dediğimizi Ametçi Bey'e söyleyin. - Ametçi Bey de gitti. Yalnızım. - Telefonla söyleyiniz. - Bizde kent telefonu yok. Bununla birlikte siz telgrafı öylece saklayınız da sabahleyin resmen bir şey yazdıralım efendim. - Sadrazam Paşa'ya telefon edin. - Kardeşim, Sadrazam Paşa'ya anlatamayız ki...
Olağanüstü, Bâbıâlî, 4.10.1919 Sivas Kurultay Merkezi Müdürlüğü'ne Erenköy'de oturan Sadrazam Paşa Hazretleri telefonla arandığı ve saat yirmi biri yirmi beş geçtiği halde bulunamadı. Bu haberleşme çaresiz olarak yarın arz edilecektir, efendim.
Kurultay Merkezi'ne Bâbıâlî Müdürlüğü'nden de bildirildiği gibi, şimdi yirmi biri yirmi beş geçeye dek telefondan arandıkları halde, Sadrazam Paşa Hazretleri'nin konaklarından yanıt alınamadı. Biraz sonra yine arayacağım. Yanıt alırsam derhal bildiririm. Alamazsam sabahı beklemek zaruri olacaktır, efendim. İstanbul Telgraf Müdürü Tevfik
"Önerilerimizin tümünün benimsenip kabul edilmiş olduğu anlaşıldı." dedikten sonra, tarafımızdan söz verilmesi istenen noktalar üzerinde açıklamalar yaptık ve şunları söyledik : "Olağandışı ve yasasız durumları yaratan Ferit Paşa Kabinesi'ydi. Ferit Paşa Kabinesi'nce girişilmiş olan gayrı meşru iş ve hareketleri doğuran nedenlerin ortadan kaldırılması için tarafınızdan kesin önlemler alındığı takdirde, kendiliğinden yok olur. Derneğimizin bugünkü kabineye söz verip yardımlarda bulunabilmesi için önce, hükümetin ulusal örgütümüzü olumlu karşıladığını açık ve kesin bir dille belirtmesi gerekir. Aksi takdirde, karşılıklı güven ve içtenliğin varlığı kuşkulu kalacak ve birbiri ile zıtlaşan davranış ve girişimlerin ortaya çıkması olasılığı bulunacaktır." Ali Rıza Paşa'nın imzasız telgrafında : "Ülkemizdeki meşrutiyet yönetimi gereğince, ulusal egemenliğin geçerli olduğu" noktasına da : "Gerçekten öyle ise de dağıtılmasından başlayarak Mebuslar Meclisi'nin dört ay içinde toplanması Anayasamızın açık hükümlerindenken bugüne dek seçmen kütükleri bile düzenlenmemiştir. Bu davranış, Ferit Paşa Kabinesi'nin açıktan açığa meşrutiyete bir darbesi ve Anayasa'ya kesin bir tecavüzü demektir; ceza yasasının ilgili maddesine göre bir cinayet sayılarak işleyenler hakkında yasa hükümlerinin tam olarak uygulanması, ulusal egemenliği benimseyecek ve yasa hükümlerinin yerine getirilmesini kendisi için yasal bir görev sayacak her meşru hükümetin ilk kutsal görevidir." karşılığında bulunduk. Ondan sonra şu önerileri ileri sürdük : 1- Ülkede sakinlik ve güven olduğunu ve ulusal davanın tümüyle haklı ve meşru bulunduğunu resmi bir bildiriyle ilan ederek ulusun tümünün birliğine hükümetin de katıldığını gösteriniz. 2- Düşmüş olan hükümetin haince hareketlerine alet olmuş bulunan birtakım yüksek dereceli memurlar vardır. Onları ilgili bulundukları mahkemeye veriniz. Ulusal Mücadele'ye karşı çıkan bazı Valiler hakkında devlet hizmetinde kullanılmamaları için gereken işlemi yapınız. Ulusal Mücadele'ye hizmet ettikleri için görevden alınmış olanları görevlerine iade ediniz. 3- Rütbelerinin iadesi Ulusal Meclis'in onayından geçmemiş bulunan ve tek çalıştırılma nedeni birtakım siyasal düşüncelerden ibaret bulunan emeklileri, derhal eski durumlarına döndürün mevkileri uzman ellere teslim ediniz. 4- Eski Nazırlardan Ali Kemal ve Adil Beyler ile Süleyman Şefik Paşa'nın Ulusal Meclis'in açılışında Yüce Divan'a verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan verilmemesini, Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey'in derhal tutuklanarak ilgili bulunduğu mahkemeye teslimini, yasanın dokunulmazlığı ve ulusal hakların kutsallığı adına isteriz. 5- Ulusal Mücadele'ye katılmış ya da Ulusal Mücadele'yi desteklemiş olanlar aleyhine başlanmış olan kovuşturma ve baskılara son veriniz. 6- Basını yabancı sansüründen kurtarınız. İşte Beyler, özet olarak saydığım bu noktalarla ilgili görüş ve önerilerden sonra, telgrafımızı şöyle bitirdik : "Arz edilen noktalara ve ileri sürülen önerilere ulus için yeterli, açık ve uygun bir yanıt verilen zamana dek, ulusal amaçların gerçekleşmesi için ulusça alınmış olan eylemsel önlemlere, eskisi gibi devam zorunda kalınacağını, bütün illerden, bağımsız sancaklardan ve onlara bağlı yerlerden aldığımız kararlar üzerine tam bir kesinlikle arz ederiz. " Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal.
Beyler, İstanbul'la haberleşme biter bitmez, derhal şu genelgeyle durumu ülkeye bildirdim :
Genelge İstanbul Belediyesi'ne, Basın'a Sadrazam Paşa Hazretleri, Erzurum ve Sivas Kurultaylarındaki temel kararları ve ulusal örgütün amaçlarını doğal bulmakla birlikte, düşüncelerinde açıklanması gereken bazı noktalar görüldüğünden, hükümetle ulusun gerçek anlamda uzlaşmalarını sağlamak amacıyla ve bütün merkezlerin görüşlerinin özüne dayanılarak verilen yanıt ve ileri sürülen öneriler aynen aşağıdaki genelgeyle duyurulur. Gelecek yanıt ve ona göre alınacak kararlar derhal duyurulacaktır. Yunus Nadi Bey'e Arabuluculuk Yaptırılıyor Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin iktidar mevkiine geçtiğinin beşinci gününe geldik. Daha anlaşamıyoruz. Ülkenin İstanbul ile olan resmi haberleşme ve ilişkileri hâlâ kesilmiş olarak sürüp gidiyor. Sadrazam Paşa Hazretleri, önerilerimize yanıt vermiyor ve hiçbir zaman vermemiş olduğunu göreceksiniz. Kabineden hiç kimse bizimle görüşmek istemiyor. Bugün, yani 6 Ekim l919 günü, Yunus Nadi Bey arkadaşımız, Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa'yı, daveti üzerine makamında ziyarete gitmiş. Cemal Paşa, Yunus Nadi Bey'e durumdan özellikle hükümetle Temsil Heyeti arasında daha bir anlaşma olmadığından söz etmiş ve anlaşıldığına göre bizi haksız göstermiş; kendilerinin her şeyi kabul etmeye ve uygulamaya hazır bulunduklarını anlatmış. Herhalde anlaşmazlık çıkaran ve bunda direnen tarafın Temsil Heyeti olduğunu söylemiş. Öyle anlaşılıyor ki Yunus Nadi Bey'in bizimle olan kişisel dostluğuna dayanarak, tarafları uzlaştırmak için arabuluculuk yapmasını önermiş olacak. Yunus Nadi Bey bu aracılık önerisini sevinerek kabul etmiş. Yalnız, Yunus Nadi Bey'in, Cemal Paşa'nın verdiği bilgileri sağlam ve gerçek olarak kabullendiği ve durumu ona göre değerlendirdiği, şimdi sözünü edeceğim telgrafının ifadesinden anlaşılmaktaydı. Yunus Nadi Bey'le telgraf başında yapılmış olan bu görüşmemiz, yeni kabineyle bizi, görünüşte de olsa, uzlaşmaya yöneltme bakımından önemlidir. Bu nedenle, izin buyurursanız biraz açıklayacağım. Harbiye Nazırı Paşa'nın beni telgraf başına davet ettiğini haber verdiler. Zaten dairemizde bulunan makine başına gittim. İstanbul-Harbiye telgrafhanesi Yunus Nadi Bey zâtıdevletinizle görüşmek istiyor efendim," denildikten sonra; "Harbiye telgrafhanesinde makine başında hazırım." dendi. "Hazır olan kimdir?" dedim. Telgrafçı- "Yunus Nadi Bey ve yanında Nazır Paşa'nın yaveri Cevat Rifat Bey vardır efendim. Nazır Paşa'yı istediler mi, yoksa..." açıklamasında bulundu. - Kendileriyle şimdi görüşürüz. Yalnız, beni telgrafa davet ettikleri zaman Nazır Paşa istiyor, demişlerdi. Davet eden Nazır Paşa mıdır, yoksa siz mi? Yunus Nadi Bey- Nazır Paşa'nın izinsiyle ve yaveri aracılığıyla, Harbiye merkezinden zâtıdevletlerini aradık. Bu yüzden yanlış anlaşıldı efendim, dedi. Ben- Teşekkür ederim; buyurun, dedim. Bunun üzerine Yunus Nadi Bey'in sözleri alınmaya başlandı. Yunus Nadi Bey, düşüncelerine şöyle bir giriş yaptı : "Ulusal iradenin, ulus egemenliğini etkili kılmasının olumlu bir sonucu olarak meydana gelen değişiklik üzerine, burada kurulan hükümetle, ulusal örgüt arasında uyumlu bir birliğin sağlanmasının gecikmeyeceğine hükmetmiştim. Yaptığım soruşturmadan sonra, daha bir iki noktada anlaşmazlık bulunduğunu anladım. Bu uyumun kurulmasındaki gecikme içte ve dışta iyi olmayacağı için, bazı hususları arz etmeyi bir görev saydım." Ondan sonra, şimdi özetleyeceğim noktalarla ilgili bilgi ve düşüncelerini, ilk konu olarak belirttiler. 1- Ferit Paşa Kabinesi'nde bulunmuş olan bazı kişilerin bu kabinede yer aldıkları için kötü gözle görülmelerinin doğru olmadığını Abuk Paşa'nın (Ahmet Abuk Paşa) Ferit Paşa Kabinesi'nin düşmesinde rol oynadığını, 2- Rıza Paşa Hükümeti'nin bir geçiş dönemi hükümeti olduğunu, süresinin Mebuslar Meclisi seçiminin sonuna dek sürebileceğini, 3- Bugünkü hükümetin, ulusal hedef ve isteklerinin hepsini yerinde bulma ve olumlu bir sonuca ulaşmasına da çalışma konusunda en ufak kuşkuya yer vermemekte olduğunu, belirttiler ve 4 - Özellikle, Cemal ve Abuk Paşa gibi kişilerin, hükümette ulusal davanın birer temsilcisi ve kefili gibi kabul edilmelerinde kararsızlığa yer yoktur, hükmünü verdiler. İkinci konu olarak da Yunus Nadi Bey, kişilerle ilgili noktaya değindiler. Bunda bizimle tümüyle aynı duyguda olmakla birlikte, biraz ılımlı olma tavsiyesine cesaret edeceğim dedi ve görüşünü, ulusal başarının uyandırdığı iyi etkilerin, bazılarında intikamcılıkla yorumlanarak lekelenmekten korunmanın önemli olduğu biçiminde belirtti. Yunus Nadi Bey, "Bugünkü hükümet üyeleriyle yaptığım temaslardan, hükümetin, ulusal örgütün isteklerinin yerine getirilmesinde kararlı olduğu anlaşılıyor." dedikten sonra şu bilgiyi verdi : "Harbiye Nazırı Cemal Paşa, bu gün yayınlanacak bildiride bu noktanın aslında yeterince açıklanmış olduğunu ancak bildiri, hükümetin ağzından, resmi bir dille yazılmış olduğuna göre, her yönüyle dikkate alınarak araya sıkıştırılmış göstermelik birkaç sözcüğe önem verilmemesi gerektiğini söyledi." Yunus Nadi Bey, yeni sadrazam ile hükümetinin -her türlü yanlış anlaşılmayı gidermek için- ulusal örgütün ileri gelenlerinin göstereceği bir heyetle doğrudan doğruya bağlantı kurma konusundaki içten isteğini bildirdikten sonra, bütün düşüncelerini şu cümleyle özetledi : "Bugün benim en gerekli saydığım husus, bunalımın sona ermesi ve karmakarışık bir durumda sürüp gitmemesinden ibarettir." Yunus Nadi Bey, bu konudaki düşüncelerimi bellediği için, ben de şu yanıtı verdim :
Yunus Nadi Beyefendi'ye, Yeni kabineyle ulusal örgütümüz arasında uyumlu bir birlik kurulmasının gecikmeyeceği yargısına biz de varmıştık. Bu gecikmenin nedenini bizde değil yeni kabinenin dört gündür göstermekte olduğu kararsız tavırda aramak gerekir. Yeni kabine, bize aramızda bir anlaşmazlık olduğunu da bildirmemiştir. Yeni kabinede, yerlerinde bırakılan eski Nazırların namuslarından kuşku etmemekle birlikte, eski kabinenin ağır suç sayılacak işlerine bilerek ya da bilmeyerek katılmış olmaları göz önünde tutulacak önemli bir noktadır. Abuk Paşa'nın kabinenin düşmesinde oynamış olduğu rol bizce bilinmemektedir. Biz, sonucu sağlayan gücü pek iyi biliriz. Bizim amacımız, bu hükümeti, sanıldığı gibi bir geçiş dönemi hükümeti olarak kabul etmek değildir. Tersine, ulusun yazgısı üzerinde karar verecek ve barışı yapacak en önemli bir heyet olabilmesini dileriz. Ulusumuzun ana çıkarları açısından, yabancıların bizce hiç önemi yoktur. Biz, davranışlarımızı yabancıların dedikodusuna uydurma acizliğini reddetmiş olanlardanız. İç ve dış durumu bütün açıklığıyla biliyoruz. Attığımız adım rastlantılara bağlı değildir; derin düşüncelere, sağlam temellere, bütün ulusun düzenli bir örgüte bağlı gerçek gücüne ve irade gücüne dayanmaktadır. Ulus, egemenliğini bütün anlamıyla bütün dünyaya tanıttırmaya kesin olarak karar vermiştir. Bunun için de her yerde, her türlü önlem alınmıştır. Bugünkü hükümetin ulusal dava ve istekleri olumlu karşılamasını ve olumlu bir sonuca bağlamaya çalışmasını bekleriz. Çünkü başka türlü iktidarda kalamaz. Abuk Paşa'yı bilmiyoruz. Ancak Cemal Paşa'dan ulusal örgütümüzün temsilcisi olmaktan başka bir şey beklemeyiz. Beyler, şunu belirtmeliyiz ki, Cemal Paşa bizim temsilcimiz değildi. Kendisine böyle bir mevki ve görevin verilmiş olması, sizce bilinen tutumundan dolayı doğru da değildi. Ancak Yunus Nadi Bey'in telgrafında, Cemal Paşa'nın temsilci gibi kabul edilmesinde kuşkuya gerek yoktur, denilmiş olmasından Cemal Paşa'nın bunu istediği kanısına varılmış ve bu görev kendisine bir oldubitti halinde verilmiştir. Cemal Paşa, Nazır olur olmaz, kendilerinin herkesten önce bizimle ilişki kurup gerçek durumu anlayacağını ve ona göre hükümetle ulusal örgütün görüşlerini birleştirmeye çalışacağını umuyorduk. Oysa daha böyle bir temastan kaçındığı görülüyori Bizim yeni kabineye karşı ileri sürdüğümüz öneri ve istekler, kişisel ve keyfi olmayıp, bütün iller ve bağımsız sancaklarla bunlara bağlı yerlerin, beş kolordu komutanının ve ulusal örgüte bağlılık gösteren yüksek dereceli memurların Temsil Heyeti'mize bildirmiş oldukları önerilerin, Temsil Heyeti'mizce hükümeti olabildiği kadar güç bir duruma sokmama düşüncesiyle yapılmış özetinin özeti durumundaki bir sonucundan ibarettir. Bu öneri ve isteklerde sandığınız ve belirttiğiniz sakıncalar da yoktur. Hükümet, Temsil Heyeti'mizle içten ve ciddi ilişki ve görüşmelerde bulunduğu takdirde, ileri sürülmüş olan istek ve önerilerin hükümetçe uygulanabilecek biçim ve zamanını kararlaştırmaya hiçbir engel bulunmamaktadır. Yalnız, Sadrazam Paşa'nın, Temsil Heyeti'mize 4 Ekimde yanıt olarak gönderdiği telgrafındaki son paragraflar dikkati çeker niteliktedir. Meşru olan ulusal örgütümüz ile bunun yönetimini elinde bulunduranları, gayrı meşru ve yasadışı tanıma zihniyeti sürdürülecekse hiçbir uyuşma olanağı bulunamayacağına kuşku yoktur. Bugün yayınlanacağını bildirdiğiniz bildiride, her ne nedenle olursa olsun, ulusal örgüt ve mücadelemiz hakkında yerici bir dil kullanıldığı takdirde, üstelik bu tutum, önemsiz birkaç sözcükten ibaret kalsa bile, tarafımızdan her türlü anlaşma olanağı ortadan kaldırılmış sayılacaktır. Zaten İstanbul Hükümeti, Temsil Heyeti'yle iyiden iyiye anlaşmadıkça, bildirisi hiçbir yerden alınmayacaktır. Belki, yalnızca İstanbul bunun dışında kalabilir. Temsil Heyeti'miz bütün iller ile bağımsız sancaklar adına kendi bölgelerinde ulusun genel oylarıyla seçilmiş temsilcilerinin oluşturduğu Erzurum ve Sivas'ta toplanan genel kurultaylarca kararlaştırılmış ve seçilmiş bulunan meşru bir ulusal oluşumdur. Temsil yeteneği ve erki de eylemsel çalışmalarıyla ortadadır. Mebuslar Meclisi'nin toplanıp da fiilen denetleme görevine başlayacağı güne dek, Temsil Heyeti'nin ulus ve ülkenin yazgısıyla ilgilenmesi zorunludur. Hükümetin, heyetimizle içten bağlantı ve ilişkisi, elbette kendi konum ve gücünü artıracaktır. Ayrı ayrı yönlerde yüründüğü takdirde, bunun ülke ve ulus çıkarları için sakıncalar doğuracağı doğaldır. Biz, bugünkü kabinede, varlıkları ülke ve ulus için özellikle yararlı olacağına inandığımız bazı kimselerin, daha önce olduğu gibi, birer birer kabineden çıkarılması biçimindeki son moda kabine taktiklerine uğradıklarını görmek istemeyiz (Beyler bu dediğimizin çıktığını göreceksiniz). Sivas'ta toplanmış bulunan Temsil Heyeti, bizzat ve doğrudan doğruya hükümetle en içten bağlantı ve ilişkide bulunmaya hazır ve isteklidir. Bu görevi başkalarına vermek yetkisine sahip değildir. Hükümetle tam bir anlaşma gerçekleştiği takdirde, temasın kolay ve güvenilir olabilmesi için daha başka çareler de düşünülebilir. Özet olarak, karışık duruma bir an önce son verilmesi, öncelikle, hükümetin kendisine arz ve teklif ettiğimiz şekildeki bir bildirisinin, göstermelik sözcüklerle değil içten bir dille yayınlanması ve öteki önerilerin olumlu karşılanıp yerine getirileceği konusunda, Sadrazamlığın, arz ettiğimiz hususlara doğrudan doğruya yanıt vermesiyle olanaklı olacaktır. Yoksa Refik Halit Bey tarafından daha telgraflarımız ve bildirilerimiz denetlenir, çalınır ve alıkonulurken, hükümetin içtenliğinden söz edilmesi, bize pek tuhaf geliyor. Hükümet, bu kararsız durumunda birkaç gün daha devam edecek olursa, ulus gözünde daha pek kazanamadığı güven ve saygınlığın büsbütün kaybolmasına yol açacaktır. Her yerden aldığımız telgraflarda, yeni hükümetin güvenilir olup olmadığına ilişkin sorular sorulmaktadır. Saygılarımı arz ederim kardeşim. Mustafa Kemal
Beyler, 6 Ekim 1919 günü de geçti. Biz eldeki önlemlerin önemle ve dikkatle yürütülmesi gereğini bir genelgeyle buyurduk. Beyler, Yunus Nadi Bey'le haberleşmemizin ertesi günü, sonunda, sadrazamdan yanıt değil ancak Cemal Paşa'dan şu telgrafı aldık :
Cemal Paşa Kabine Adına Ulusal İradeye Aykırı Hareketlerden Kaçınılacağına Söz Veriyor
Harbiye 7.10.1919 Saat 12.07 Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Şimdiye dek yapılan haberleşmelerin özeti : 1- Kabine sizinle aynı düşüncededir, ulusal iradenin egemenliğini kabul eder. Ancak bir öç alma kabinesi olmaktan çekinir. Suçluların cezalandırılmasını yasal yollarla yerine getirmeyi de uygun buluyor. 2- Zarara uğramış Valilerin uğradıkları haksızlıklara son verip durumlarını düzeltmeyi, yeterli olanlarını seçip özellikle atamayı, ordunun onur ve disiplinini de iade etmeyi tümüyle üstlenir. 3- Devlet, dışarıya karşı onur ve saygınlığını yeniden kazanabilmek için ulusal iradeye ve Temsil Heyeti'ne dayanacaktır. 4- Temsil Heyeti'nin bir temsilcisi olarak, bütün içtenliğimle ve saygılı bir duyguyla arz ediyorum ki kabine, Temsil Heyeti'nin hem dışa hem de içe karşı egemen oluyor anlamını vermeksizin kendisine yardımcı durumda kalmasını ister ve bu büyük gücün yararını takdir eder. Her şeyden önce, telgrafların karşılıklı olarak ve serbestçe çekilmesini, yerinde bırakılacak ya da yeniden atanacak vali ve komutanların hemen hareket edebilmesini, özellikle, kabul edilen yeni Milletvekilleri Seçimi Yasası'nın her yere dağıtılarak duyurulabilmesini pek yararlı görür. 5- Ulusal iradeye aykırı davranışlardan kaçınılacağına söz verirsem geriye yalnız, ayrıntılarının biçim ve zamanı kalır ki bunun da pek kolay olabileceğine inancım vardır. Yurdun kurtarılmasını hedef alan amacın gerçekleşmesine, hemen elbirliğiyle çalışabilmek için, ayrıntılar üzerinde ısrar edilmemesini, zâtıdevletlerinin yardımlarını bekler, pek rica eder, saygıdeğer arkadaşların hepsine de saygılarımı sunarım. Harbiye Nazırı Cemal
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne, İlgi : Zâtıdevletlerinin telgrafta belirttikleri hususlara, madde madde, sırayla aşağıdaki yanıt arz olunur : 1- Kabinenin bizimle tam bir birlik ve bütünlük içinde, ulusal iradenin egemenliği ilkesini kabul buyurmasına, ulus adına teşekkürlerimizi arz ederiz. Kabinenin, Temsil Heyeti'nin ve bütün ulusal örgütümüzün öç alıcılıkla lekelenmesi, bizce de son derecede sakınılacak ve çekinilecek bir husustur. Bu noktada ve suçluların yasal yollarla cezalandırılmaları gereğinde de kabineyle bir görüş birliği içindeyiz. 2- İkinci maddede yazılanlar için de özellikle teşekkür ederiz. Bundan önce arz edilmiş olan hususlarda, bu noktanın üzerinde durulmasının nedeni şuydu : Ulusal davaya ve Ulusal Mücadele'ye karşı tutumlarından dolayı, ulusça reddedilen bazı Vali ve Komutanlar, biçime uyma düşüncesiyle, geçici bir süre için de olsa, görevlerine iade edildikleri takdirde, gittikleri yerlerde kabullerine olanak görülmediğinden, hükümet yetkesine karşı saygısızlık doğabilir kaygısıydı. 3- Üçüncü madde, özellikle şükranla karşılanmaya değer. İnşallah birlik ve bütünlük içinde, yurt ve ulusumuzun kurtuluş ve mutluluğunu sağlamamız kısmet olur. 4- Tam bir içtenlikle ve büyük bir güvenceyle arz ederiz ki kabinenin gösterdiği ciddilik ve içtenliğe karşılık, Temsil Heyeti ne içeriye ne de dışarıya karşı hiçbir zaman bir egemen olma durumu almayacak, tersine tam bir görüş birliğiyle kabul buyurulan esaslar çerçevesinde, hükümetin güç ve yetkesini artırıp sağlamlaştırmayı yurt ve ulusun esenliği için görev sayacaktır. Bu konuda asla kuşku ve tereddüt buyurulmamasını arz ve rica ederiz. Özellikle zâtıdevIetlerinin, tüzüğümüzün sekizinci maddesi gereğince, doğrudan doğruya Temsil Heyeti'miz üyesi sıfatıyla kabinede temsilci olarak bulunmaları her iki tarafın da işlerinde ve kararlarında anlaşmaya varmaları bakımından bir güvence sağlayacağı için sevindiricidir. Artık kabineyle ulusal örgütümüz arasında, her noktada görüş birliği ve uzlaşmaya varıldığı anlaşıldığına göre, elbette, haberleşme konusundaki kayıtlar da kaldırılacaktır. Ancak Temsil Heyeti, bütün Anadolu ve Rumeli'deki örgüt merkezleriyle bağlantısını sürdürmek zorunda olduğundan, özel telgraflar biçiminde yapılmakta olan telgraf haberleşmelerimizin eskiden olduğu gibi devamına izin buyurulmasını özellikle istirham ederiz. Burada şunu da arz edelim ki hükümet, buyruklarını bildirmeye başladığı dakikada, hiçbir yanda herhangi bir engelle karşılaşmamak ve en küçük bir yetke sarsılmasına uğramamak gerektiğinden, bu hususun sağlanması ve Temsil Heyeti'nce gerekenlere gerekli bildirimin yapılabilmesi için, kırk sekiz saat kadar zaman bırakılmasını rica ederiz. Temsil Heyeti'nce yapılacak bildirime esas olmak ve ulusa güven vermek üzere yayınlanmasını rica ettiğimiz kabine bildirisinin gizli olarak yayınlanmadan önce, bu suretinin heyetimize lütuf buyurulmasını özellikle istirham ederiz. Çünkü bu bildiride, bir sözcüğün bile ulusça yanlış anlamaların sürmesine yol açabileceğini ve Temsil Heyeti'ni de ulusa karşı pek zor bir durumda bırakabileceğini bütün içtenliğimizle arz ederiz. Temsil Heyeti'nce Zâtışâhâne'ye sunulacak bir teşekkür yazısıyla ulusa yapılacak bildirim suretini gerekli yerlere göndermeden önce, zâtıdevletlerine şimdi arz edeceğiz ve bunların metinine dair kabinece ileri sürülecek düşünceler saygıyla dikkate alınacaktır. Yeni Milletvekilleri Seçimi Yasası üzerindeki görüşümüzü daha sonra arz etmek üzere, söz konusu yasanın hangi görüşle hazırlanmış olduğunu lütfen bildirmenizi rica ederiz. 5- Temel noktalarda tam bir uzlaşma doğduktan sonra, zâtıdevletleriyle saygıdeğer arkadaşlarınızın içtenliklerinden kuşku edilemeyeceğinden, konunun ayrıntıları üzerinde kendiliğinden görüş birliğine varılabileceği doğaldır. Benim ve bütün çalışma arkadaşlarımın, en büyük saygı ve içtenliklerimizle, zâtıdevletinizin ve içinde bulunduğunuz kabinenin başarıya ulaşmasına ve bu sayede yurdun kurtarılmasını hedef alan amacın bir an önce gerçekleşmesine bütün varlığımızla çalışacağımıza güven buyurmanızı arz ve burada hazır olan bütün arkadaşlarımın selam ve saygılarını sunarım. Mustafa Kemal
Ancak Beyler, hükümetin, bildirisini yayınlamadan önce bize göstermek istemediği anlaşılınca, biz de ulusa olan bildirimizi hükümete danışmadan yayınladık. Padişah'a olan telgrafı da aynı biçimde çektik. Beyler, 7 Ekim 1919 tarihini taşıyan bildirimiz; ulusa, tutulan yolun isabetli ve başarılı olduğu, bu yolda ulusal birliği koruyarak bugüne dek olduğu gibi devam edilmesi konusunda, dolayısıyla aydınlatmaya, uyarmaya ve ulusun manevi gücünü artırmaya yardımcı olmak amaçlarını dile getirmekteydi. Padişah'a yazılan telgraf da ulus adına teşekkürü içine alıyordu. Beyler, bu arada küçük bir bilgi arz edeceğim. Heyetimiz, bütün ülke ile ulusun ortak isteğinin gereğini yerine getirtmeye çalıştığı sırada, işgal altında bulunan İzmir'e de doğrudan doğruya bildirimde bulunuyordu. Ali Rıza Paşa Kabinesi'yle anlaşmakta olduğumuz 7 Ekim 1919 tarihinde, İzmir'e de şu telgrafı çekiyorduk : İvedi Sivas, 7.10.1919 İzmir Valiliği Yüksek Katına, Şimdiye kadar gönderilen bildirim ve yazılarımız size ulaştıysa gereklerinin yapılmakta olup olmadığının; ulaşmamışsa engelleyici nedenlerinin acele bildirilmesi rica olunur. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal
Kazım Karabekir Paşa'nın, Benim Hükümetin İşlerine Karışmam Konusundaki Düşüncesi Beyler, içinde bulunduğumuz günlere ilişkin olaylara ve konulara değinmişken burada küçük bir noktayı daha açıklamama izninizi rica edeceğim. Kazım Karabekir Paşa'dan gelen 8 Ekim 1919 tarihli bir telgrafta, şöyle bir görüş ileri sürülüyordu : "Temsil Heyeti'nden sizle Rauf Beyefendi'nin ve bu gibi önemli kişilerin milletvekili olduktan sonra da hiçbir biçimde hükümete karışmayarak Meclis'teki kümenin başında daima söz sahibi olarak bulunulmasını, kabinenin biçimi ve kuruluşu, üyelerinin değer ve kişiliği ne olursa olsun Ulusal Meclis içinde hep denetleyici bir konumda kalınmasını başarının önemli koşulu ve uygulanması zorunlu bir karar sayarım.Bir davanın ve bir kümenin en yüksek ve güçlü tanınmış olan kişileri, kendi yetki çerçevelerini aşıp da hükümet işine karışınca, Ulusal Meclis daima zayıf kalmış ve akımlar karşısında ya sürüklenmiş ya da parçalanmıştır.Yurt ve ulusun bir bütün olarak kurtuluşunun şiddetle söz konusu olduğu bu dönemde, arz ettiğim bu hususlar üzerinde kesin bir karara varmanızı derin saygılarımla istirham ederim." Beyler, gerçekten de Erzurum'da bulunduğum zamanlarda, Kazım Karabekir Paşa, karşılıklı olarak yaptığımız konuşmalarda da buna benzer görüşler ileri sürmüştür. Benim ileri sürdüğüm görüşler de aşağı yukarı şöyleydi : "Her şeyden önce, ülkede, ulusun varlık ve iradesini ortaya koymak ve bunu sarsılmaz bir biçimde Ulusal Meclis'te temsil etmek gerekir. Bu da, ülkede ulusal bir ülkü çevresinde güçlü bir örgüt kurmak ve Meclis'te bu örgüte dayalı bir küme bulundurmakla olanaklıdır. En güçlü kişilerin amacı bu olmalıdır. Oysa, şimdiye dek görüldüğü üzere, asıl olan bu noktaya önem verilmeksizin, kendilerinde az çok liyakat görenler, hemen hükümete geçmek heves ve hırsına kapılıyorlar. Bu gibi insanlar, Meclis'te kendilerine dayanak olarak ulusal örgüte bağlı güçlü bir küme oluşturamayınca geride yalnız Sultanlık ve Halifelik makamı kalıyor. Bu yüzden ulusal meclisler, ulusal onur ve erki temsil edemiyor. Ulusal istekler ortaya konamıyor ve gerekleri yerine getirilemiyor. Bu bakımdan bizim için başta gelen en önemli ilke önce ülkede ulusal örgütü kurmak, sonra da bu örgütten güç alan bir kümenin başında, Meclis'te çalışmak olmalıdır. Hükümet kurmaya ya da kurulacak herhangi bir hükümete girmeye kalkışmakta yarar yoktur. Çünkü bu nitelikte bir hükümet, yurda ve ulusa hiçbir esaslı hizmet veremeden hemen düşmeye ya da Padişaha dayanarak Meclis'e karşı ve dolayısıyla da ulusa karşı düşen bir durum almaya mecbur olacaktır. Böyle olunca da birincisinde istikrarsızlık gibi büyük bir sakınca sürüp gidecek; ikincisinde de ulusal egemenliğin yavaş yavaş yok derecesine getirilmesine hizmet edilmiş olacaktır." Nitekim sizlerce bilindiği ve eylemsel olarak da görüldüğü üzere biz ülkede önce ulusal örgüt kurduk. Sonra Meclis'i topladık. Önce Meclis Hükümeti kurduk. Ondan sonra da Cumhuriyet Hükümeti'ni oluşturduk. Bundan başka, fırsat düştükçe kabineye girilmeyeceği, yüksek makam ve memurluklar kabul edilmeyeceği ve aslında büyük ve ulusal hedeften başka hiçbir amacın ardında olmadığımız ve etkinliğimizin en büyük kısmının şimdiye dek olduğu gibi, bundan sonra da Kuvayı Milliye'nin bir denge ögesi olarak kalmasına çalışmaktan ibaret bulunduğu noktalarında ulusa karşı demeç ve bildirilerimiz vardı. Kazım Karabekir Paşa, telgrafında, Erzurum'daki görüşlerimi ve bu görüşe bağlı olarak yayınlanan bildirilerimizi anımsatarak takdirlerini ifade ettikten sonra; "Ancak, bu güzel azim ve kararın, şimdiye dek bizde yapılmış denemeleri ve bunların verdiği sonuçlan göz önünde bulundurarak daha geniş çaplı olmasını düşündüğümü de özellikle arz ederim." diyorlardı. Beyler, Kazım Karabekir Paşa'nın bu görüş ve önerisi telgraflarının sonunda söyledikleri gibi, yurt ve ulusun kurtuluşunun söz konusu olduğu bir dönemde ve benim de açıkladığım üzere, daha ülkede hiçbir örgüt ve Meclis yokken ve Meclis toplandığı zaman da Meclis'te böyle bir örgüte ve ulusal erke güvenir ülkü sahibi bir küme, varlığını kanıtlayamamışken her ne biçimde olursa olsun hükümet kurmaya ya da kurulacak hükümete girmeye heves etmek, elbette doğru olmazdı. Böyle bir davranışı ülke ve ulus yararına hizmet amacından çok kişisel hırs ve çıkara ya da hiç olmazsa bilgisizliğe vermekte, kanımca kesinlikle isabetsizlik yoktur. Ancak Beyler, Karabekir Paşa'nın dediği gibi kabinenin ne biçimde ve nasıl kurulacağı, üyelerinin değer ve kişiliği ne olursa olsun, Meclis'te biçim bulmuş siyasal bir kümenin önde gelen kişilerinin Meclis içinde sürekli olarak söz sahibi ve denetleyici bir konumda kalması, en önemli başarı koşulu ve uygulanması zorunlu bir karar sayılamaz. Gerçekten de ulusal egemenlik ilkesine bağlı olarak yönetilen uygar devletlerde, benimsenmiş olan ve fiilen yürürlükte olan kural, ulusun genel eğilimlerini en yüksek düzeyde temsil eden ve bu eğilimlerin bağlı bulunduğu yararları en yüksek erk ve yetkiyle gerçekleştirebilecek siyasal kümenin, devlet işlerini üzerine alması ve bunun sorumluluğunu en yüksek önderinin omuzlarına yüklemesi ilkesinden ibarettir. Zaten bu koşulları taşımayan bir hükümet görev yapamaz. Hükümetin, güçlü küme üyeleri arasından ve ancak birinci derecede olmayanlarından zayıf bir hükümet kurmak, onu partinin birinci derecedeki önderlerinin talimat ve öğütleriyle yürütmeye kalkışmak düşüncesi, elbette doğru değildir. Bunun yıkıcı sonuçları özellikle Osmanlı Devleti'nin son günlerinde görülmüştür. İttihat ve Terakki önderlerinin elinde oyuncak olan Sadrazamlardan ve onların hükümetlerinden ulusa gelen zararlar sayılamayacak kadar çok değil midir? Mecliste, egemen olan partinin, hükümetin kurulmasını, muhalif ve azınlıkta bulunan bir partiye bırakmasıysa kesinlikle söz konusu olamaz. Kural ve yöntemlere göre, ulusun çoğunluğunu temsil eden, programı belli olan parti, hükümeti kurma sorumluluğunu üzerine alır, ülkede kendi hedef ve ilkelerini uygular. Kazım Karabekir Paşa'nın Kendisi de Hükümet İşlerine Karışmak İstiyor Zaten herkesçe bilinen ve o yolda hareket edilmekte olan bir gerçeği, burada açıklamaktan amacın, yurtseverlik, ahlak üstünlüğü, olgunluk ve buna benzer birtakım seçkin nitelikler gereğiymiş gibi gösterilmek istenen safsatalara karşı, ulusun ve gelecek kuşakların dikkatli ve uyanık bulunmalarını sağlamaktır. Bu düşüncelerine vesile teşkil etmiş olan Kazım Karabekir Paşa'nın da bu noktada, genellikle benimle aynı düşünce ve görüşte bulunduğuna kesinlikle kuşkum yoktur. Çünkü Kazım Karabekir Paşa'nın amacı, elbette yalnız benim ya da Temsil Heyeti'nde bulunan bazı arkadaşların hükümet kurmamasını ya da hükümete girmemesini hedef almak değildi. Kâzım Karabekir Paşa , bu konuyla ilgili telgrafında, Rauf Bey'in ve benim adımı söylerken "bu gibi ön plandaki şahsiyetler" demiş olduğuna ve kendini aynı sınıfta gördüğü doğal bulunduğuna göre, elbette kendilerinin de ilkelerinin dışında kalamayacağı belliydi. Oysa Kazım Karabekir Paşa, anımda yanılmıyorsam, milletvekili olarak, Meclis'te çalıştığı sırada, bir durumun gereği olarak yeni bir kabine kurulması söz konusu oldu. Ben bu hususta görüşmek üzere Fethi Bey, Fevzi Paşa, Fuat Paşa, Kazım Paşa, Ali Bey, Celal Bey, İhsan Bey ve Hükümet'teki arkadaşlarla daha başka on, on beş arkadaşı ve bu arada Kazım Karabekir Paşa'yı Çankaya'ya davet etmiştim. Kazım Karabekir Paşa, bana gelmeden önce, Meclis'te, o tarihte parti genel sekreteri olan Recep Bey'in yanına giderek, kendisini davet ettiğimi ve büyük bir olasılıkla hükümet başkanlığını önereceğimi söyledikten sonra, şimdiden, kendisinin durum hakkında aydınlanmasına yardım edecek bilgileri varsa bildirilmesini söylemiştir. Kazım Paşa'nın Çankaya'da, toplantı ve görüşme sırasındaki tutumu da orada hazır bulunanlarca anlamlı görülmüştü. Kazım Karabekir Paşa, görüşme sırasında, bu biçimde de ulusa hizmetten çekinmediğini pek haklı ve yerinde olarak ifade etmişti. Görüşmeler bir noktaya saplandı. Hükümet başkanı Fethi Bey mi, Karabekir Paşa mı olsun? Bu nokta üzerinde tartışılırken Kazım Karabekir Paşa, bana 8 Ekim 1919 tarihinde önerdiği gibi, "kabinenin biçimi ve kuruluşu, üyelerinin değer ve kişilikleri ne olursa olsun, Ulusal Meclis içinde daima söz sahibi ve denetleyici olarak kalmayı, uygulanması zorunlu bir karar saydığını" söylemedi. Tersine, durumu hükümet kurmaya yetkili kılınmasını bekler nitelikte görülüyordu. Oysa daha yurt ve ulusun tam olarak kurtuluşunun söz konusu olduğu dönemin korkunç ve karanlık bir evresini daha yaşıyorduk. Görüşmeyi sonuca bağlamadım. Ara verdiğim bir sırada, Fevzi Paşa Hazretleri'ni bahçeye götürdüm: Kendisine, Fethi Bey ve Kazım Karabekir Paşa'lardan birini hükümet başkanlığına seçmekte hakem olmasını rica ettim. Ancak ikisini de aynı zamanda çağırıp konunun kişisel ve basit bir konu olmadığını, sorumluluğun yurtla ilgili ve büyük olduğunu belirttikten sonra, açıktan açığa kendilerine, bu görevi hangisinin daha iyi yapabileceklerini, vicdanlarına başvurarak bizzat söylemeleri isteğinde bulunacaktı. Yeniden toplandık. "Hükümeti ya Fethi Bey ya da Karabekir Paşa kuracaktır. Görüşmelerin sonucundan bunu anlıyorum. Konunun çözüme bağlanmasında, Fevzi Paşa Hazretleri'ni hakem yapalım." dedim. Kabul edildi. Mareşal, Fethi Bey'i ve Karabekir Paşa'yı aldı. Bahçeye çıktılar. Belirttiğim biçimde hareket edilmiş. Fethi Bey, "Ben daha iyi yaparım." demiş. Mareşal da bu kanıda bulunmuş ve Fethi Bey seçilmiştir. Böylece Karebekir Paşa'nın hükümeti kurmakla görevlendirilmesine yardımcı olma fırsatı ortadan kalkmış bulundu. Padişah Köleliğiyle Elde Edilen İktidar Makamı İktidarsızlık Örneğidir Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi'yle başladığımız temas noktasına gelelim : Arz etmiştim ki hükümet, bize bildirisini yayınlanmadan önce vermediği için biz de ulusa yapacağımız bildiriyi hükümetin görüşünü almaya gerek duymadan yayınlamıştık. Bunun üzerine hükümet, Cemal Paşa aracılığıyla daha dört maddenin çeşitli yollarla yayınlanmasını gerekli bulmakta olduğunu 9 Ekimde bildirdi. Bu maddeler şunlardı : 1- İttihatçılarla bir ilişkinin bulunmadığı , 2- Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na karışmasının doğru olmadığı, buna neden olanlar aleyhinde adları da açıklanarak bazı yayınlar yapılması ve haklarında yasal kovuşturma açılarak cezalandırılmaları, 3- Bütün savaş suçlularının yasal cezadan kurtulamayacakları, 4- Seçimlerin serbestçe yapılacağı. Cemal Paşa, bu maddeleri saydıktan sonra, bunların açık bir biçimde belirtilerek yayınlanmasının, içeride ve dışarıda birtakım yanlış anlamaların önüne geçeceğini ileri sürerek ve ülkenin yüksek çıkarlarının bir gereği olarak, özellikle olumlu karşılanmasını rica ediyordu. Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin ne kadar cılız düştüğünü ve gerçeği kavramaktaki görüş kıtlığını anlamak için bu maddeler sanki birer ölçüdür. Devletin, içine düştüğü felaket uçurumunun derinlik ve dehşetini görmekten aciz olan zavallılar, elbette ciddi ve gerçek çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü o ciddi ve gerçek çare kendilerini daha çok dehşete düşürür. Akıl ve kavrayışlarındaki kısırlık, doğa ve ahlaklarındaki zayıflık ve soysuzlaşma gereği böyledirler. Çoktandır köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken Padişah ve Halife'nin köleliğiyle elde edilebilecek iktidar makamının, iktidarsızlığa örnek olması doğal değil miydi? Ferit Paşa'nın yerine gelen Ali Rıza Paşa ile bir kısmı bundan önceki kabinede de görev almış bulunan yeni çalışma arkadaşları, Ferit Paşa'nın bırakmış olduğu noktadan başlayarak, onun sonuçlandıramadığı düşman umunçlarını izleyip sonuçlandırmaya çalışmaktan başka zaten ne yapabilecekti? Bu, bizce açık olarak biliniyordu. Ancak tahmin ve takdir buyurulacak birçok düşünce ve nedenlerle, sindirimli ve sabırlı davranmaktan başka çıkar yol yoktu. Beyler, uzlaşmış görünmeyi uygun bulduğumuz bu yeni kabineyle bizim görüşlerimiz arasındaki ayrılığın beliren ilk evrelerini görmek için, bu dört maddeyle ilgili görüşlerimizi içine alan yanıtımızı, Büyük Millet Meclisi tutanaklarının ilk günlerine ilişkin sayfalarında, lütfen bir daha gözden geçirirsiniz. Beyler, bugünlerde İstanbul'daki basın mensupları bir dernek kurmuşlar. 9 Ekimde, Tasvir-i Efkar; Vakit; Akşam, Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri adına bazı sorular soruyorlar ve yayına esas olacak görüşlerimizi almak istiyorlardı. Bunlara, gereken açıklamalar yapıldı ve bilgiler verildi. Bu basın heyetinin başkanı Velit Bey'in de kendi gazetesi adına ilgi çekici soruları içine alan bir telgrafı vardı. O'na da yaverim aracılığıyla karşılık verdirdim. Bunları belgeler arasında okuyacaksınız. Damat Şerif Paşa Ulusu Zehirliyor Beyler, yeni kabine içinde yer alan ve Temsil Heyeti'mizin elçisi durumunda olan Cemal Paşa'yla yapılan ve yapılmakta olan haberleşmelerimiz, yüce topluluğunuza Dahiliye Nazırlığı makamını tutan Damat Mehmet Şerif Paşa'dan söz etmemi geciktirdi. Biz, yeni kabineyle uzlaşma yolu ararken, Şerif Paşa çoktan ulusu zehirlemeye başlamış bulunuyordu. Nazırlığa geçtiğini bildiren 2 Ekim tarihli genelgesinin metni anımsanırsa orada şu cümlelere rastlanır : "Yurttaşların tam bir uyum ve birlik içinde bulunmaları, devletin gerçek çıkarlarının bir gereği olduğu halde, bir süredir ülkede bozgunculuk ve bölücülük belirtilerinin görülmesi, zorlukların bir kat daha artmasına yol açacağından, pek çok üzüntü vericidir. Başarı, Hükümet'in gösterdiği yolda gitmekle ve ülke çıkarlarını ilgilendiren konularda zararlı davranışlardan kaçınmakla elde edileceğinden, hemen merkezlere ve merkeze bağlı olan yerlere ve bu yolda tavsiyelerde bulununuz." Beyler, Damat Ferit Paşa'dan daha akıllı olduğu söylenen Damat Şerif Paşa, pek toyca işe başlamış oluyor. O tarihlerde İstanbul'da, bizi asi, anarşist, "simple soldat -basit asker-" sayan bazı romancılar gibi Damat Paşa da bizi ancak ahmakları aldatabilecek kendi kısa aklınca, gafil ve anlayışsız sanıyordu galiba! . Oysa biz, Nazır Paşa'nın alçakça niyetini hemen anlamış ve daha uyanık bir durum almış bulunuyorduk. Şerif Paşa, bizim tutum ve gidişimizi, Ferit Paşa Kabinesi'ni düşürmek için ulusça yapılan girişimleri, ülkede bozgunculuk ve bölücülük belirtileri olarak gösteriyor ve pek çok esef ediyor. Bir de Beyler, Hükümet'in Dahiliye Nazırı Mehmet Şerif imzasıyla yayınlanan duyurusunun birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim : "Bugünkü kabine tam bir uyum içindedir." Çok doğrudur. Bu durum bütün çıplaklığı ile kendini gösterecektir. "Temel konularda görüş birliği içindedir. Hiçbir partiye bağlı değildir." Çeşitli siyasal kümelerin hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden manevi destek bekliyor. Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükümet, ulusal örgüt ve onu yöneten Temsil Heyeti'yle birlikte değildir. Üstelik, ona karşı bir eğilimi bile yoktur. İtilaf ve Hürriyet Partisi'nden, Muhipler Derneği'nden, Kızıl Hançerliler'den, Nigehbancılar'dan ve var olan öteki derneklerden ne kadar destek bekliyorsa bizden de ancak o kadar... Cemal Paşa aracılığıyla bizi oyalama ve aldatma amacıyla çekilen telgraflarda yazılanlar hep yalandır. Sonra Beyler, şu cümleyi okuyalım : "Ülke kaderinin ulusun vekilleri aracılığıyla belirlenmesi başlıca umuncumuzdur." Bundan çıkan anlam da şudur : Sivas'ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına söz söylüyor. Ulusun yazgısıyla ilgileniyor. Temsil Heyeti diye bir de unvan takınarak, üstlerine vazife olmadığı halde, ulus ve ülkenin işlerine karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekilleri değildir! Hükümet, bu bildiride barış konusundaki görüşünü de şöyle açıklıyor : "Vilsın (Wilson) ilkelerinden hakkıyla yararlanılarak, Osmanlı Devleti'nin bir bütün halinde ve Padişahının çevresinde toplanmış bağımsız bir devlet olarak yaşamasını sağlayıcı hiçbir girişimden geri durulmayacaktır." Yeni kabine, bu görüşlerinde başarıya ulaşacaklarını belirtmek üzere şu delilleri sürüyor : "Zaten büyük devletlerin adalet duygularıyla gerçekten gittikçe açıklık kazanmakta olan Avrupa ve Amerikan kamuoyunun ölçülü davranma isteği de bu konuda güven verici olmaktadır." Beyler, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Kabinesi'nin Padişah ağzından yayınladığı bildiride yazılanların harfi harfine aynısı değil midir? Bu türlü bildiriler yayınlamaktan amaç, ulusu aldatmak ve miskinliğe sürüklemek değil midir? Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ölçülü davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Ülkenin hükümet merkezinden başlayarak yabancılarca her yerde yapılagelenler gerçekten bunun tersini kanıtlayacak edecek eylemsel ve apaçık deliller değil miydi? Gerçekte Vilsın, (Wilson) ilkeleriyle birlikte sahneden çekilmiş ve Osmanlı ülkesine ait toprakların Suriye'de, Filistin'de, Irak'ta, İzmir'de, Adana'da ve her yerde işgal edilmesine seyirci bulunmuyor muydu? Bu kadar kesin yıkılış belirtileri karşısında aklı, kavrayışı, vicdanı olan adamların kendi kendilerini aldatmalarına olasılık verilir mi? Bu gibi adamlar, aslında kendilerini aldatacak kadar budala olurlarsa onların ülke yazgısını elde tutmalarına, aklı eren ve korkunç gerçeği görenler katlanabilirler mi? Bu adamlar gerçeği biliyorlar ve kendilerini aldatmıyorlarsa ulusu kandırarak bir koyun sürüsü halinde düşmanın pençesine teslim etmek için canla başla çalışmalarına ne anlam verilebilir? Bütün bu noktalar göz önünde bulundurularak verilecek hükmü kamuoyuna bırakırım. Tek Kusurumuz Beyler, hükümetin bildirisinin anlamsızlığına ve taşıdığı düşüncelerin sakatlığına karşın, biz Temsil Heyeti adına aynı tarihte, 7 Ekim günü, yeni kabineyi destekleme kararı veriyoruz. Yeni hükümetle ulusal dava arasında tam bir uzlaşma meydana geldiğini ulusa müjdeliyoruz. Her yerde hükümet işlerine kesinlikle karışılmamasını sağlayarak, hükümetin gücünü artıracak ve işlerini kolaylaştıracak önlemler alıyoruz. İçeride ve dışarıda tam bir birlik olduğunu fiilen kanıtlayacak bir durum alıyoruz. Özet olarak ülkenin kurtuluşunu sağlayabilmek için dürüstlük ve içtenlikle düşünenlerin, akıl ve vicdan bakımından yapmaya mecbur oldukları -akla gelebilecek- her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Milletvekillerinin bir an önce seçilmesini sağlamak için teşvik ve tavsiyelerde bulunuyoruz. Yalnız bir şey yapmıyoruz. Ulusal örgütü dağıtmıyoruz. Tek suçumuz budur. Damat Ferit Paşa'dan sonra, başka bir damat paşanın çevresinde, Sadrazam diye, Nazır diye toplanmış birtakım kuş beyinlileri, alçak bir padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulayabilsin diye serbest bırakmayacağımızı hissettiriyoruz. Temsilcimiz Cemal Paşa, kabine hakkında bizim olumlu kanımızı alabilmek ve güvenimizi kazanabilmek için her çareye başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa'ya da kabineyi övdürerek varlığımızın silinmesi gereğine ilişkin öğütler verdiriyordu. Ahmet İzzet Paşa'nın Öğütleri Ahmet İzzet Paşa'dan, gerçekten de, Ahmet İzzet Paşa'nın şifre içinde kalan imzasıyla, Cemal Paşa'dan 7/8 Ekim 1919 tarihli şöyle bir telgraf almıştık : Harbiye, 7/8.10.1919 Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Yeni kabinede, çoğunlukta olan eski ve yakın arkadaşlarımı ziyaret ederek durumun ne merkezde olduğu konusunda bir sohbet görüşmesi yapmıştım. Öğrendiğim bazı durumlar üzerine, ulus ve ülkenin yaşamsal çıkarlarını düşünerek aramızda öteden beri süregelen dostça ilişkilere askerlikten gelen kardeşçe duygulara güvenerek, aşağıdaki düşünceleri hemen belirtmek istiyorum : Birkaç aydan beri, ülkenin uğradığı istila ve yok olma tehlikesinin önüne geçilebilmek için, şimdiye dek, Kuvayı Milliye'nin ve Ulusal Mücadele'nin yaptığı yararlı etkiler herkesçe kabul edilmiştir. Yalnız, bu hizmetin verimlerini alabilmenin, bundan sonra gerçeği görenlerce yasal bir yönetimin kurulmasına bağlı olduğu da kabul edilmektedir. Artık hükümet ve ulusun ikilikten ayrılarak bir birlik manzarası göstermesine, aciz görüşüme göre, tez elden zorunluluk vardır. Kabineyi oluşturan kişilerin iyi niyetli ve tutarlı düşüncelerine herkesin güveni olduğu inancındayım. Hiçbir kabinenin görevini sürekli olarak yapmasına olanak bırakmayacak iç sorunların, dış siyaset üzerindeki korkunç etkileri bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar belirgindir. Milletvekillerinin bir an önce seçilmesi ve Meclis'in toplanması için Osmanlı Hükümeti'nce ivedi önlemler alınmaktadır. Yurdun kurtarılması uğrunda gösterdikleri kahramanca azim ve niyetlerinin, hükümet üyelerince nasıl karşılandığı bugünkü bildirilen anlaşılacağından, içtenlikle bir görüş birliğine varılacağına güvenim tamdır. Ancak bu sabah benim yanıma gelen, duruma vakıf ve güvenilir bir kişi, Kütahya ve Bilecik yanlarında istenmeyen bazı nahoş olayların çıktığını söylemiştir. Bizi, anlaşmazlık ve çözülmeye sürüklemek için dışarıdan ve içeriden birçok teşvik ve kışkırtmalar olacağını tahmin ve kabul etmek doğaldır. Öte yandan, Nazırlardan birinin gösterdiği, Kastamonu Vali Vekili'nden gelmiş bir telgrafla da bazı memurların atanması ve cezalandırılması gibi işlerde İstanbul Hükümeti'ne sanki buyurulmak isteniyordu. Bu gibi durumlar, devletini bu dereceye indirmiş olan ve sizce de ne derecede kötülendiğini bildirmek olacağından, böyle yetki tanıma belgelerinde memnuniyetle görülen kötü yönetimi aynen taklit etmek isteyen kimselere bu türlü davranma fırsatının verilmemesini, herkesçe bilinen zeka ve zanlarınızdan beklerim. Özet olarak, artık ülkede birliğin sağlanmasını ve temel yasalar çerçevesinde hükümetle bağlantı kurulmasını içtenlikle tavsiye ve rica ederim. (Ahmet İzzet) Harbiye Nazırı Cemal Paşa
Bu telgrafa, elden geldiği kadar hiçbir kişisel duygu ve düşüncemizi belli etmemeye çalışarak yumuşak ve üstelik inandırıcı bir karşılık vermek uygun görüldü. Yanıt şudur :
Şifre, Sivas, 7/8.18.1919 7/8.10.1919 Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne Ahmet İzzet Paşa Hazretleri'ne Yüksek düşünceleriniz değerine önemle dikkate alındı. Ulusal Mücadele'nin etkileriyle ilgili olumlu kanıya teşekkür edilir. Bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da yapılan ulusal hizmetlerin tutarlı ölçülerle sürdürüleceğine, yasal bir yönetimin tam olarak kurulmasına bütün varlığımızla çalışılacağına güven buyurulmasını rica ederim. Çünkü mücadelemiz yasal bir dönemin açılmasını hedef almaktadır. Tanrı'ya şükürler olsun, hükümet ile ulus, tam bir görüş birliğine varmış olduklarından, bundan sonra da süreceğinden emin bulunduğumuz karşılıklı içtenlik ve olgunluk derecesine ulaşmış olan birlik, kendini, ulus ve ülke çıkarlarını güvence edecek biçimde ortaya koyacaktır. Kötü icraat ve siyaseti herkesçe bilinen Ferit Paşa Kabinesi'ne ulusun uymaması, hedef ve hareketlerine katılmamış olması, dış politikamız üzerinde hiçbir tehlikeli etki uyandırmamış; tersine Ferit Paşa Kabinesi'nin neden olduğu bütün kötü etkileri ortadan kaldırarak şükranla karşıladığımız bugünkü elverişli siyasal durumumuzu sağlamıştır. Ulusun güvenini kazanmış olan bugünkü kabineyle anlaşmış bulunmanın, içteki durumumuzu dış siyaset üzerinde pek yararlı ve etkili kılacağına kuşku yoktur. Olağanüstü durumlarda, bazı yerlerde istenmeyen bazı olayların çıkmış olması, kaçınılması olanaksız zorunlu ve olağan şeylerdir. Özellikle Kütahya, Bilecik ve Eskişehir gibi yerlerdeki suçsuz, haksızlığa uğramış halkın karşılaştığı baskı ve kötülükler lütfen ve biraz da insaflıca düşünülürse şikayet konusu olarak görülen olayların ne kadar haklı olduğu bir an üzerinde durmakla anlaşılır. Buralardaki acıklı ve iç sızlatıcı duruma da eski hükümetin miskince davranışının neden olduğu düşünülünce, bu olaylardan Ulusal Mücadele'yi sorumlu tutmaya kalkışmak haksızlık olur inancındayım. Kastamonu Vali Vekilinin, zâtıdevletlerince sözü edilen telgrafından dolayı kendisini de mazur görmenizi rica edeceğim. Çünkü bu biçim başvuru yalnız Kastamonu'dan değil daha başka yerlerden de yapılmıştı, Beni kabinenin kararsız gibi görünen başlangıçtaki tutumu bir iki gün daha sürseydi bu türlü başvurular ülkenin her köşesinden yağacaktı. Bundan böyle, bu gibi hareketlere asla meydan verilmemesi için gereken her türlü önlem alınacak, gerekli etkiler yapılacak ve zâtıdevletlerinin öğütlerine uyularak tam anlaşmanın gerçekleşmesi ve temel yasalar çerçevesinde hükümetle yakın işbirliği sağlanması için içten olarak çaba harcanacaktır. Saygı ve ululamayla ellerinizden öperim efendim. Mustafa Kemal Ali Rıza Paşa Cumhuriyet Kurulacağını Keşfediyor Beyler, Ahmet İzzet Paşa'nın yazdığı öğütnamenin ve buna verdiğimiz yanıtın gözden geçirilmesi bir anımı canlandırdı. Ulusça bilinmesi ve tarihe geçmesi için onu da söylemiş olayım : Ali Rıza Paşa, bir gün Ahmet İzzet Paşa'yı ziyaret eder. Söyleşi sırasında, aleyhimde olur olmaz bazı şeyler söyler ve bu dedikodulara önemli bir bulgusunu da ekler : "Cumhuriyet kuracaklar. Cumhuriyet! " diye bağırır. Doğrusunu isterseniz Beyler, Makedonya'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı Orduları Başkomutanı Ali Rıza Paşa'nın arslanlardan oluşmuş bulunan koskoca Türk ordularını bozguna uğratıp yok ettirdikten ve verimli Makedonya topraklarını düşmana terk edip bağışladıktan sonra; devletin en kritik anında; Vahdettin'in umunçlarına hizmet için gereken nitelikleri kazanmış olduğuna ve bu ünlü ordular başkomutanının bu kez de kendine en becerikli yardımcı olarak, eski Genelkurmay Başkanı'nı Harbiye Nazırlığı'na getirmeyi düşüneceğine olağan gözüyle bakılabilirdi. Ancak Ulusal Mücadele'nin cumhuriyeti hedef aldığını bu kadar çabuk ve kolaylıkla sezip kavrayabileceğine hayran olmamak olanaklı değildir. Beyler, bana bu bilgiyi veren, öyküyü bizzat İzzet Paşa'nın ağzından işiten ve şimdi içinizde bulunan çok değerli bir arkadaştır. Salih Paşa Temsil Heyeti'yle Görüşmek İçin Geliyor Beyler, Cemal Paşa , 9 Ekim 1919 tarihli bir şifreyle Temsil Heyeti'yle yakından görüşmek üzere Bahriye Nazın Salih Paşa'nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi. Ancak Salih Paşa biraz rahatsız olduğu için, görüşme yerinin olabildiğince yakın olması ve İstanbul'dan deniz yoluyla hareketinin yerinde olacağının düşürüldüğü belirtildikten sonra, Temsil Heyeti'nden kimlerle ve nerede görüşüleceğinin tasarlandığını sordu. 10 Ekimde verdiğimiz yanıtta, görüşme yeri olarak Amasya'yı saptadık. Görüşmek üzere, Temsil Heyeti'nden benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Bey'ler gidecekti. Bunu da bildirdik. Salih Paşa'nın İstanbul'dan hangi gün hareket edeceğinin ve Amasya' ya ne zaman gelebileceğinin gün ve saatinin de bildirilmesini rica ettik. Beyler, ülkenin her yanında ulusal örgütün genişletilmesi ve köklendirilmesi çalışmalarını sürdürüyorduk. Aynı zamanda milletvekili seçimlerinin yapılmasını sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyorduk. Bu konudaki görüşlerimizi gerekenlere de bildirerek, bazı kimseleri tavsiye bile ediyorduk. Ancak dernek adına aday göstermemeyi ilke olarak kabul etmemekle birlikte, milletvekili olmak için başvuranların Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin ilkelerini ve kararlarını benimsemiş kimselerden olmasını yürekten istiyor ve bu gibi kimselerin, dernek adına kendiliklerinden adaylıklarını koymaları gereğini de duyuruyorduk. 11 Ekim 19l9 tarihinde, bu arz ettiğim hususlarla ilgili olarak yeniden bazı buyruklar verdik. Ulusal davaya hizmet eden memurların birer neden uydurularak aktarılması ve yerlerinin değiştirilmesi, ulusal davaya karşı oldukları için ulusça kovulan memurların da memurluk sıfatlarının korunmaya devam edilmesi yüzünden, bazı yerlerden, yeni kabineyle uyuşmanın ne demek olduğunun anlaşılamadığı yolunda sitem ve şikayetler gelmeye başladı. Bu hususu 11 Ekimde Cemal Paşa'ya yazarak, kabinenin dikkatini çekmek istedik. Askeri Nigehban Derneği Bir de Beyler, bilirsiniz ki İstanbul'da Askeri Nigehban Derneği diye bir bozguncu kümesi türemişti. O zamanki bilgilere göre, bu kümenin başında bulunanlar, Kiraz Hamdi Paşa, hırsızlıktan dolayı ordudan kovulmuş. Kurmay Albay Refik Bey, eski Halaskar Kümesi'nden Binbaşı Kemal Bey, eski Bandırma Sevkiyat Başkanı Topçu Binbaşılarından Hakkı Bey ve daha bu dernekle ilişkisini kesip kesmediği bilinmeyen ve ordudan atılmış bulunan Kurmay Binbaşı Nevres Bey gibi çeşitli yolsuzlukları yüzünden ordudan atılmış ya da emekli edilmiş bulunan kimselerle, ahlaksızlıklarıyla tanınmış az sayıdaki kimselerden ibaretti. İşte bu dernek, İkdam gazetesinin 23 Eylül 1919 tarih ve 8123 sayılı baskısında bir bildiri yayımlamıştı. Dernek, bu bildirisiyle, kendilerine yurt ve ulusun bekçisi süsünü vermek istiyordu. Cevat Paşa'nın Harbiye Nazırlığı zamanında, bu dernek hakkında kovuşturmaya başlanmıştı. Değişikliklerden dolayı arkası kesildi. Böyle bir derneğin varlığı ve etkinliği ordu mensuplarının sinirlerini geriyordu. Temsil Heyeti'ne başvurular başlamıştı. 12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'dan, kendi başarısı bakımından, bu kötülük yuvasının kökünden sökülüp atılmasını ve mensuplarının şiddetle cezalandırılmalarını ve bu yoldaki işlemlerin orduya bildirilmesini rica ettim. Cemal Paşa'dan 14 Ekimde aldığım "Bu kesin olarak kararlaştırılmıştır." biçimindeki kısa ve kesin dilli telgrafı 15 Ekimde bütün orduya özel olarak duyurdum. Ancak, Cemal Paşa'nın bu kesin kararının hiçbir zaman uygulandığını anımsayamıyorum. İşgali Suçlamayan Bir Siyaset Beyler, anımsayacaksınız, İngilizler Merzifon'u ve bir siyaset arkasından da Samsun'u boşaltmışlardı. Bu ilgiyle ve Ferit Paşa Kabinesi'nin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı düzenledi ve gösterilerde bulundu. Birtakım söylevler verildi. Bu sırada halk da "Kahrolsun işgal!" diye bağırdı. Sivas'ta yayımlanan İrade-i Milliye gazetesi bu olayı olduğu gibi yazdı. Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberlerine dayanarak Sivas iline yaptığı bir bildirimde "Kahrolsun işgal!" biçimindeki yazılar, hükümetin bugünkü siyasetine uygun değildir; diyordu. Bu ne demektir, Beyler? Hükümet, işgali suç saymayan bir politika mı güdüyordu? Yoksa "Kahrolsun işgal!" dedikçe, ülkeyi daha çok işgale mi yol açılacaktı? İşgal ve saldırı karşısında, ulusun sessizlik ve sakinlik içinde kalması, işgalden tepkilenmiş görünmemesi mi akla ve politikaya uygundu? Böyle sakat ve hayvanca bir düşünce, çöküş ve yok oluş uçurumuna kadar tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi? İşte bu ilgiyle, 12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya yazdığım bir telgrafta : "Yurdun bir kısmının boşaltıldığını gören ulusun, bu biçimde, üstelik daha da belirgin bir biçimde, duygularını açığa vurmuş olmasını pek uygun ve yerinde gördüğümüzü ve ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin bu haksız işgalleri siyasal bir dille ve resmen reddetmesini, bu güne dek Ateşkes Antlaşması'na aykırı olarak yapılmış müdahaleleri kınayarak yapılanların düzeltilmesini isteyeceğini beklemekteyiz." dedikten sonra, "Bu vesileyle, hükümetin gütmekte olduğu politikada Temsil Heyeti'nce henüz bilinmeyen noktalar varsa, aydınlatılmasını" rica ettim. Temsilcimiz ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın yanıtı pek ilgi çekicidir. 18 Ekim 1919 tarihli olan bu yanıtta şu cümlelerin taşıdığı anlam dikkate değer : "Ulusal dava çerçevesi içinde işleri yürütme sorumluluğunu yüklenmiş olan İstanbul Hükümeti, tutumunda ve işlerinde siyasal mecburiyetleri kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve yumuşakça hareket etmek zorundadır." Süngülerini Ulusun Yüreğine Saplayan Yabancıları Konuk Sayan Bir Harbiye Nazırı Beyler, Rıza Paşa Kabinesi ve o kabinede Harbiye Nazırı olan kişi, aziz yurdumuzu işgal eden, süngülerini ulusun can evine saplayan düşmanları konuk kabul ediyor ve onlara karşı konukseverce ve yumuşakça harekette bir zorunluluk görüyor. Bu ne görüştür, bu ne kafadır? Ulusal dava bu muydu? Harbiye Nazırı, özellikle ulusal girişimlerinin yanlış yorumlanması yolunda girişilen etkinliklerin daha güçten düşmediği şu sıralarda, işaret ettiğim sakınımlı davranışların yersiz olmadığı kabul buyurulur inancında olduğunu söyleyerek, ulusal girişimlerden zarar görülmüş olduğunu anlatmaya, bu yüzden meydana gelen kötülüğü onarmak için önlemlerin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor. Harbiye Nazırı, telgrafını şu cümleyle bitiriyor : "Olgunluğunu eserleriyle kanıtlamış olan yüce ulusun güvenini kazanmış bulunan bugünkü hükümetin, işlerinde serbest kaldıkça, dışarıya karşı sözünü daha çok dinleteceği açık bir gerçek olduğuna göre, saygıdeğer Temsil Heyeti'nden hükümetin yaptığı işleri daha çok desteklemelerini rica ederim." Beyler, Cemal Paşa gerçekten önemli noktalara değiniyor : Önce, ulusun olgunluğunu kanıtladığını söyleyerek, bizim ulus adına öne düşüp yol göstermemize ihtiyaç olmadığını dolaylı bir şekilde hissettirerek, bizi ulus gözünde gereksiz birtakım müdahaleciler sayıyor. İkinci olarak, bizim hükümeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor. Beyler, yüce ulusumuzun olgunluğunu kanıtlayan eserler, Erzurum, Sivas Kurultayları ile bu kurultaylarda aldığı kararlar, bu kararların uygulanmasına çalışmak suretiyle birlik ve dayanışma yaratılmaya başlanması ve Sivas Kurultayı'nı yapanları yok etmeye kalkışan Damat Ferit Paşa Kabinesi'ni düşürmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklıktı. Bu kadarla yetinmek, bütün bu hareket ve etkinliklerde olduğu gibi bundan sonra da ulusa önderlik etmek gibi vicdani bir görevden cayarak hükümeti serbest bırakabilmek, ancak bir koşulla olanaklı olabilirdi. O da serbest kalmaya değer olduğu anlaşılacak Millet Meclisi'ne dayalı ulusal bir kabinenin ülke ve ulus yazgısını gerektiği biçimde üstlendiğine inanmaktı. Ulusun, "Kahrolsun işgal!" biçimindeki kınamasını boğmaya çalışan duygu ve kavrayıştan yoksun hayvanca insanlardan kurulu ve içinde hain bulunan bir heyetin, ahmakça, bilgisizce ve miskince hareketlerine seyirci kalmak, akıl ve anlayış sahibi yurtsever kimselerden beklenebilir miydi?. Bir de Beyler, Cemal Paşa : "Ulusun güvenini kazanmış bulunan bugünkü hükümeti..." sözüyle pek büyük ve apaçık bir yalana başvuruyordu. Ulusun hükümete güven duyup duymadığı daha belli değildi. Bu söz ancak ve hiç olmazsa, kabine Millet Meclisi huzurunda güven oyu aldıktan sonra söylenebilirdi. Oysa daha Millet Meclisi'nin üyeleri bile seçilmiş değildi. Harbiye Nazırı bu sözü söylediği dakikada, yalnız bir tek kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O da devlet başkanlığı makamını kirletmekte olan hain Vahdettin'di. Temsil Heyeti'nin kendileriyle uyuşmaya ihtiyaç duymuş olmasını, ulus adına güvene sahip olmakmış gibi kabul etmek istiyordu. Amaçları bu idiyse ulusun kendilerine güven aracı olan bu heyeti aradan çıkarma gereği nereden doğuyordu? Ulusal Örgüt Genişliyor ve Güçleniyor Beyler, Ferit Paşa Hükümeti'nin düşmesi, ülkede kararsızlık içinde bulunan bazı yerlerin de duyguları ve maneviyatları üzerinde olumlu etki yaptı. Her yanda sivil ve askeri amirler başta olmak üzere, örgüte hız verildi. Ali Fuat Paşa, batıdaki illerin hemen tümüyle ilgilendi. Eskişehir, Bilecik ve arkasından Bursa bölgelerinde bizzat dolaşmak ve gereken kimselerle haberleşmek suretiyle çalışıyordu. Balıkesir'de bulunan Albay Kazım Bey (Meclis Başkanı Kazım Paşa), o bölgenin ulusal örgüt ve askeri hazırlıklarıyla ilgileniyor ve uğraşıyordu. Bursa'da bulunan Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa'nın adamı olan Valiyi İstanbul'a göndererek, Kurultay'ın kararlarını uygulatmaya başlatmış ve bir merkez heyeti oluşturmuştu. Ulusal örgütle uğraşıldığı kadar, milletvekili seçimiyle de büyük bir ilgiyle uğraşılıyordu. Ülkedeki bütün ulusal kuruluşların aynı ad altında, Temsil Heyeti'ne bağlı olması ilkesi izleniyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar bölgelerinde örgütün güçlendirilmesi için Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir bölgelerinde bağlantı kolaylığı sağlayıcı önlemler alınıyordu. Batı Cepheleri üzerinde Harbiye Nazırlığı'na bilgi veriliyor, hükümetçe ne gibi işler ve önlemler düşünüldüğü de sorularak hükümetin ilgisi çekilmeye çalışılıyordu. Efelerce yönetilen Aydın cephesindeki güçlere bir komutan gönderme konusu düşünülmeye başlandı. İşgal altındaki yerlerde gizli ulusal örgüt kurulması için 14 Ekimde Ali Fuat Paşa'ya ve Afyonkarahisar'daki 23'üncü Tümen Komutanı Ömer Lütfü Bey'e yazıldı. Bununla birlikte, bu tarihlerde, daha bazı yerlerden amacın iyice anlaşılamadığı görülüyordu. Örnek olarak, Redd-i İlhak Dernekleri'nin kendi adlarına bildirimler yayınladıkları oluyordu.10 Ekim 1919 tarihinde Redd-i İlhak Derneği Başkanı'nın imzasıyla gönderilen bir yazıda, 20 Ekimde büyük bir kurultayın toplanacağı, bu kurultaya iki temsilci gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım önlemler alınması bildiriliyordu. Öbür yandan, Karakol Derneği'nin de İstanbul'dan başka Bursa yöresinde de etkinlikte bulunduğu anlaşıldı. Bu dağınıklığın önüne geçmek için gereken önlemler alındı. Özellikle, Ali Fuat Paşa'ya, Balıkesir'de Kazım Paşa'ya, Bursa'da Bekir Sami Bey'e, Bursa Merkez Heyeti'ne gerektiği biçimde yazıldı. İtilaf ve Hürriyet Derneği de düşmanlarla birlikte Anadolu'da ulusal davaya karşı örgütlenmek üzere yetmiş beş kişi kadar göndermiş. Bu haber alındı. Kolorduların dikkati çekildi. İstanbul'da gizli çalışmaya karar verildi. Örgütün genişletilmesi için Trakya'ya Cafer Tayyar Bey aracılığıyla talimat verildi. Mebuslar Meclisi'nin Toplanacağı Yer Beyler, bir yandan milletvekillerinin seçilmesine çalışırken bir yandan da Mebuslar Meclisi'nin nerede toplanabileceği düşüncesi kafamızı kurcalıyordu. Anımsayacaksınız ki Erzurum'dan Refet Paşa'nın bu konuyla ilgili bir telgrafına yanıt verirken Meclis toplanmalı, ancak İstanbul'da değil Anadolu'da demiştim. Çünkü ben Meclis'in İstanbul'da toplanması kadar mantıksız ve amaçsız bir davranış tasarımlayamıyordum. Ancak bu hususta yetkili olanları ve kamuoyunu bu gerçeğe inandırmadıkça düşüncemizin gerçekleşmesi olanaklı değildi. İstanbul'da toplanmanın sakıncalarını olduğu gibi gözler önüne sermek gerekiyordu. Bu amaçla ve ulusal davayı Rumlara ve yabancılara, Hıristiyanlara karşıymış gibi göstermek için, Ali Kemal ve Mehmet Ali Bey'lerin çabalarıyla Ermeni Patrikhanesi'nde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin girişimleri üzerine, Harbiye Nazırı aracılığıyla, İstanbul Hükümeti'nin dikkatini çektik. 13 Ekim 1919 tarihinde, Mebuslar Meclisi'nin açılışından sonra Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin nasıl bir siyasal durum alması gerektiği görüşünde bulunduğunu, Cemal Paşa aracılığıyla hükümetten öğrenmeye çalışırken, Mebuslar Meclisi'nin İstanbul'da toplanmasında ne gibi siyasal bir güvence elde edileceğinin düşünüldüğünü de sorduk. Aynı tarihte, Mebuslar Meclisi'nin İstanbul'da korkusuzca toplanmasını sağlamak için hangi güvenlik ve korunma önlemlerinin alınması düşünüldüğünü ve ne yapılmak gerektiğini, İstanbul'da örgütümüzün merkez heyetinde bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey'den sorduk. Amasya Görüşmesi Beyler, hatrınızdadır ki Bahriye Nazırı Salih Paşa'yla Amasya'da bir görüşme kararlaştırılmıştı. Nazır Paşa ile hükümetin dış politikası, iç yönetimi ve ordunun geleceğiyle ilgili konular üzerinde görüşülme olasılığı vardı. Bu nedenle, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini önceden bilmek bence pek yararlıydı. 14 Ekim 1919 tarihli şifremde, kolordu komutanlarının bu üç nokta üzerindeki görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında okursunuz. Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul'dan hareket etti. Biz de 16 Ekimde Sivas'tan hareket ettik. 18 Ekimde Amasya'da bulunduk. Salih Paşa'ya, uğrayacağı iskelelerde, ulusal örgütçe parlak karşılama törenleri yapılması ve tarafımızdan hoş geldiniz denilmesi için talimat verilmişti. Biz de kendisini, Amasya'da büyük bir törenle karşıladık. Salih Paşa'yla, Amasya'da, 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde son buldu. Üç gün süren görüşmelerin sonunda, ikişer nüsha olmak üzere beş ayrı protokol düzenlendi. Bu beş ayrı protokolden üçü, Salih Paşa'da kalanlar, bizim tarafımızdan; bizde kalanlar, Salih Paşa tarafından imza edildi. İki protokol gizli sayılarak imza edilmedi. Amasya Görüşmesi sonunda alınan kararlar, kolordulara da bildirildi. Beyler, bu ilgiyle, bir noktayı belirtmek isterim. Bizce temel alınan husus, ulusal örgütün ve Temsil Heyeti'nin İstanbul Hükümeti'nce resmen tanınmış bir siyasal varlık olduğunun, görüşmelerimizin resmi bir nitelik taşıdığının ve sonuçlarına mutlaka uyulması gerektiğinin taraflarca resmen taahhüt edilmiş bulunduğunu onaylatmaktı. Bundan dolayı, görüşmelerin sonuçlarını içine alan tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümeti'nin temsilcisi olan Bahriye Nazırına imza ettirmek önemliydi. 21 Ekim 1919 tarihli protokol metni, denebilir ki hemen bütünüyle Salih Paşa'nın önerileri olup kabul edilmesinde sakınca görülmeyen birtakım maddelerden ibarettir. 22 Ekim 1919 tarihli ikinci protokol, uzun süren tartışmalı bir görüşmenin tutanak biçimindeki özetidir. Bu görüşmede, her iki tarafın, Halifelik ve Sultanlık konusundaki karşılıklı güvenceleriyle ilgili geniş açıklamaları içine alan bir girişten sonra, Sivas Kurultayı'nın 11 Eylül 1919 tarihli bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı : 1- Bildirinin birinci maddesinde, tasarlanan ve kabul edilen sınırların en düşük düzeyde bir istek olmak üzere elde edilmesinin sağlanması gereği ortaklaşa kabul edildi. Görünüşte, Kürtlere bağımsızlık kazandırmak hedefiyle yapılmakta olan bozguncu propagandaların önüne geçmek hususu uygun bulundu. Bugün için düşman işgali altında bulunan bölgelerden Çukurova (Kilikya)'yı, Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet yapmak üzere anayurttan ayırmak isteğinde bulunulduğundan söz edildi. Anadolu'nun, en koyu Türk çevresi, en bereketli ve varsıl bir bölgesi olan bu parçasının hiçbir biçimde ayrılmasına razı olunmayacağı, Aydın ilinin de aynı kesinlikle (ve öncelikle) yurt topraklarından kopmasının olanaklı olmadığı ilkesi genellikle kabul edildi. Trakya konusuna gelince : Burada da görünüşte bağımsız bir hükümet, gerçekte bir sömürge devlet kurulması, böyle olduğu takdirde de Doğu Trakya'dan Midye-Enez çizgisine dek olan bölgeyi bizden ayırma isteğinin söz konusu olabileceği olasılığı göz önünde bulunduruldu. Ancak Edirne'nin ve Meriç sınırının bağımsız bir İslam hükümetine katılmak için bile olsa hiçbir biçimde bırakılmasına rıza gösterilmemesi ilkesi ortaklaşa kabul edildi. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen hususlar hakkında Meclis'in vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi. 2- Bildirinin dördüncü maddesindeki, azınlıklara siyasal egemenlik ve toplumsal dengemizi bozacak nitelikte ayrıcalıklar verilmesinin kabul edilmeyeceği konusundaki paragraf üzerinde önemle duruldu. Bu kaydın, bağımsızlığımızı fiilen sağlamak için elde edilmesi zorunlu bir istek olarak düşünülmesi ve bundan yapılacak en küçük bir fedakarlığın bağımsızlığımızı derinden zedeleyeceği öne sürüldü. Bu maddede söz konusu olan ve azınlıklara fazla ayrıcalıklar verilmemesine yönelmiş olan hedef, ulaşılması gerekli bir hedef olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte gerek bu konuda gerek yasama hakkımızın savunulması konusundaki öteki isteklerimizle ilgili hususlarda birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da Ulusal Meclis'in oy ve kararlarının geçerli olacağı kaydı konuldu. 3- Bildirinin yedinci maddesi gereğince, bağımsızlığımız tam olarak korunmak koşuluyla, teknik, sanayi ve ekonomi alanlarındaki ihtiyaçlarımızın nasıl giderilebileceği konusu tartışıldı. Ülkemize pek çok sermaye dökecek olan bir devlet olursa bunun mali işlerimiz üzerinde gerektirebileceği bir denetim hakkının genişlik derecesi kestirilemeyeceğinden, bu hususun bağımsızlığımıza ve gerçek ulusal çıkarlarımıza zarar vermeyecek biçimde, uzmanlarca esaslı bir biçimde düşünülerek sınırlandırıldıktan sonra Ulusal Meclis'çe uygun bulunacak biçimin kabul edilmesi görüşüldü. 4- 11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kurultayı kararlarının öteki maddeleri de Mebuslar Meclisi'nin kabulüne sunulmak koşuluyla uygun görüldü. 5- Bundan sonra, Sivas Kurultayı'nın 4 Eylül 1919 tarihli kararlarının örgüt bölümüyle ilgili 11'inci maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin durumu, bundan sonraki çalışma biçimi ve alanı üzerinde duruldu. Bu maddede, ulusal iradeyi egemen kılacak olan Ulusal Meclis'in yasama ve denetleme haklarına güvenlik ve serbestlikle sahip olduktan, bu güvenlik Ulusal Meclis'çe de doğrulandıktan sonra, derneğin biçiminin kurultay kararıyla belirleneceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kurultayın şimdiye dek yapılan Erzurum ve Sivas Kurultayları gibi İstanbul dışında ayrı bir kurultay halinde olması şart değildir, dendi. Derneğin programını kabul eden milletvekilleri, derneğin tüzüğünde gösterilen temsilciler gibi kabul edilerek, bunların yapacakları özel toplantı, Kurultay yerine geçebilir; bundan sonra, Ulusal Meclis'in İstanbul'da tam bir güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi şarttır, dendi. Bunun bugünkü koşullara göre ne dereceye kadar sağlanabileceği ayrıntılı biçimde düşünüldü. İstanbul'un düşman işgali altında bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini hakkıyla yerine getirmelerine pek elverişli olamayacağı düşüncesi ortaya atıldı. 1870-1871 savaşında Fransızların Bordo'da (Bordeaux'ta) ve daha sonra Almanların Vaymar'da (Weimar'da) yaptıkları gibi, barış anlaşması yapılıncaya dek, geçici olarak, Ulusal Meclis'in Anadolu'da, sultanlık hükümetinin kabul edeceği güvenilir başka bir yerde toplanması uygun görüldü. Ulusal Meclis'in toplanmasından sonra, çalışma koşulları bakımından ne dereceye kadar güvenlik ve gizlilik içinde bulunacağı belli olacağından, tam bir güvenlik görüldüğü takdirde, Dernek, Temsil Heyeti'nin etkinliğine son vererek örgütünün çalışma hedefinin, yukarıda bildirdiğim üzere, Kurultay yerini tutacak olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi. Milletvekilleri seçiminde tam bir serbestlik bulunması gerektiği hükümetçe buyurulmuş olduğundan, seçimler yapılırken Dernek Temsil Heyeti'nce müdahale edilmekte olduğu belirtildi. Milletvekilleri arasında, İttihat ve Terakki üyesi ve orduda lekeli kişiler bulunduğu takdirde, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Temsil Heyeti'nce yol göstermek amacıyla ve uygun biçimde bazı telkinler yapılmasının yerinde olacağı hesaba katıldı. Temsil Heyeti'nin bu konudaki yardım biçimi de ayrıca bir formül halinde Üçüncü protokol olarak saptandı. Gizli sayıldığı için imza altına alınmayan dördüncü protokol şuydu : 1- Bazı komutanların ordudan atılması ve bir kısım subayların Divan-ı Harp'e verilmeleriyle ilgili olarak çıkarılan Padişah iradeleriyle öbür buyrukların düzeltilmesi. 2- Malta'ya sürülmüş olanların, ilgili bulundukları kendi mahkemelerimizde kovuşturma yapılmak üzere İstanbul'a getirtilmeleri çarelerinin araştırılması. 3- Ermeni zalimliğiyle ilgili görülenlerin de mahkemeye verilmesi (Ulusal Meclis'e bırakılacaktır). 4- İzmir'in boşaltılmasının İstanbul Hükümeti'nce yeniden kınanması ve gerekirse gizli talimatla halka gösteri toplantıları yaptırılması. 5- Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve İçişleri Müsteşarı'nın değiştirilmeleri (Harbiye ve Dahiliye Nazırlıkları'nca) 6- İngiliz Muhipler Derneği'nin (kapı kapı dolaşıp) halka kağıt mühürletmelerine engel olunması. 7- Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin etkinliklerine ve bu gibi gazetelerin zararlı yayınlarına son verilmesi. (Özellikle subay ve memurların bu gibi derneklere girmelerinin kesinlikle yasaklanması) 8- Aydın Kuvayı Milliyesi'nin güçlendirilmesi ve beslenmelerinin kolaylıkla sağlanması. (Bu husus Harbiye Nazırlığı'nca düzenlenir. Donanma Derneği'nin 400.000 lirasından gerektiği kadarı, hükümetçe bu amaç için ayrılabilir.) 9- Ulusal Mücadele'ye katılmış memurların genel bir yatışma ve güvenlik sağlanıncaya dek yerlerinden alınmamaları ve ulusal davaya aykırı hareketlerinden dolayı ulusça işten el çektirilmiş memurların yeni görevlere atanmalarından önce durumun özel olarak görüşülmesi. 10- Batı Trakya göçmenlerinin taşınmalarının sağlanması. 11- Acimi Sadun Paşa ve adamlarının uygun şekilde desteklenmesi. İmzasız beşinci protokol da, Barış Konferansı'na gidebilecek kimselerin adlarını içine alıyordu. Bununla birlikte, hükümet bu konuda, ana ilkelere uymak koşuluyla serbest bulunacaktı. Delegeler : Tevfik Paşa Hazretleri, Başkan. Ahmet İzzet Paşa Hazretleri, Askeri temsilci. Hariciye Nazırı, Siyasal temsilci. Reşat Hikmet Bey, Siyasal temsilci. Uzmanlar Heyeti : Hamit Bey, Maliye. Albay İsmet Bey, Askerlik. Reşit Bey, Siyasal İşler. Mühendis Muhtar Bey, Bayındırlık İşleri. Albay Ali Rıza Bey ile Deniz Albayı Refet Bey, İstatistik. Buyruki Bey, Tarih. Münir Bey, Hukuk Danışmanı. Uzman bir kişi Ticaret İşleri. Uzman bir kişi, çeşitli mezheplerin ayrıcalıklarını bilen. Yazı Heyeti : Reşit Saffet Bey, Maliye Bakanlığı eski Özel Kalem Müdürü Şevki Bey, Salih Bey, Orhan Bey, Hüseyin Bey Robert Kolej Türkçe Öğretmeni. Beyler, bu görüşmelerimizde saptanan esaslar arasında, en önemli noktanın Ulusal Meclis'in toplanma yeriyle ilgili olduğunun yüksek dikkatlerinizi çekmiş olacağını sanırım. Meclis'in, İstanbul'da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki eski görüş ve kanımızı Salih Paşa'ya kabul ve tasdik ettirdik. Ancak Paşa, kendisi bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılışın kendine ait olup kabine adına şimdiden söz veremeyeceği kaydını da eklemişti. Kendisi, kabine üyelerini bu görüşe inandırmak ve katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş, başaramadığı takdirde, kabineden çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını söylemiştir. Salih Paşa, bu konuda başarı sağlayamamıştır. Mebuslar Meclisi'nin toplanma yeri konusuna tekrar dönmek üzere Amasya Görüşmesi'yle ilgili açıklamalarıma son veriyorum. Sivas'ta Bana Karşı Yapılan Bir Girişim : Şeyh Recep Olayı Yalnız, Beyler, biz Amasya'ya gelmek üzere Sivas'tan ayrılır ayrılmaz Sivas'ta pek de hoşa gitmeyen bir olay geçmiştir. Bu olay hakkında kısaca bilgi sunayım : Amasya'ya vardıktan sonra, İtilaf ve Hürriyet'çilerin yabancılarla birleşerek birtakım haince işlere giriştikleri yolunda bilgiler almıştık. Bunu derhal bir genelgeyle her yere bildirmiştim. Sivas'ta da Padişaha, aleyhimde telgraf çekilme gibi bir girişim bulunduğunu haber aldım, ancak inanmadım. Elbette, Temsil Heyeti'ndeki arkadaşlarımızın, karargahımıza bağlı kişilerin, valinin ve daha başkalarının dikkat ve uyanıklığı buna engeldir dedim. Oysa Şeyh Recep ve arkadaşlarından Ahmet Kemal ile Celal adlarında üç kişi, bir gece telgrafhanede, kendilerine bağlı bir telgrafçı aracılığıyla istedikleri telgrafları çekmişler. Gerçekten, Amasya telgrafhanesinden Salih Paşa'ya ait şu telgrafı getirdiler :
Bahriye Nâzırı Devletli Salih Paşa Hazretleri'ne, Padişah Hazretleri'nin Yaveri Saadetli Nari Bey Hazretlerine, Aylardan beri ülkemizde olup bitenleri anlamak ve bunların içyüzünü öğrenmek üzere, il merkezine kadar zahmet buyurup gelmenizi ülke ve ulus çıkarları adına diler, yine ülke ve ulus adına makine başına teşriflerini bütün bağlılığımızla istirham ederiz. Şeyh Şemsedin-i Sivasi Ulemâ Eşraf torunlarından Recep Kamil Tüccar ve esnaftan Zaralı-zâde Celâl mührü vardır. İlyas-zâde Ahmet Kemal
Bana da 19 Ekim 1919 tarihli olan şu telgraf geldi : Amasya'da Mustafa Kemal Paşa'ya, Halkımız, padişah'ın ve hükümetin görüşlerini Salih Paşa'nın kendisinden ya da güvenilir bir ağızdan işitmedikçe, aradaki anlaşmazlığa çözülmüş gözüyle bakamayacaktır. Bu bakımdan iki yoldan birini seçmek zorunda olduğunuzu arz ederiz. İlyas-zade Zaralı-zâde Şeyh Şemseddin-i Sıvasi Ahmet Kemal Celâl torunlarından Recep Kâmil
19 Ekim günü, Sivas'taki arkadaşlar, Temsil Heyeti imzasıyla şu telgrafı veriyorlardı :
Şeyh Recep ve arkadaşlarının Zâtıdevletlerine çekilmek üzere telgrafhaneye şimdi verdikleri telgraf sureti, aşağıda aynen arz olunur : Bu konuda Topçu Binbaşısı Kemal Bey, ayrıca soruşturma yapmaktadır. Bu telgrafa, aldığımı arz ettiğim telgrafın suretini de ekliyorlar. Sivas Telgraf Müdürü de aynı gün şu bilgiyi veriyor :
Şeyh Şemseddîn-i Sıvasî torunlarından Recep, İlyas-zâde Ahmet Kemal ve Zaralı-zâde Celâl imzalarıyla yazılan telgrafları takdim ederim. Bu telgraflar gece getirilmiş ve memurlarımız tehdit edilerek yazdırılmıştır. Herkesin kendi koşulları içinde elbette telgraf yazma hakkı vardır. Ancak makine odasına önüne gelenin girmesi yasak olmak şöyle dursun, memurlara gözdağı verilerek korkutulmaları gibi hükümetin yetke ve saygınlığını zedeleyecek davranışlarda bulunmak, doğrusu isyan niteliğindedir. Durumu Valilik yüksek katına arz ettim. Ülkede sağlıklı bir düzenin kurulması için çalışmakta olan zâtıdevletlerine de arz ederim. Derin saygılarımın kabul buyurulması istirham olunur. 19 Ekim 19l9 Başmüdür Lütfü
İstanbul Merkez Şefi Bey'e, Halkın ağzından arz olunan, ülke ve ulusun esenliği için takdimi istirham edilen telgraflarımızın yerine ulaştırılmasına engel olan din ve devlet hainidir. Sonunda kan dökülmesine neden olacaktır. Padişah'a duyurmak için kararlılığımız kesindir. Yanıt bekliyoruz.
Mabeyn-i Hûmâyûn Başkatipliği Yüksek Katına, Yüksek aracılığınızla Padişah Efendimiz'e biz kullarınca takdim kılınan dilekçenin yanıtını, yurt ve ulus adına makine başında bekliyoruz.
Mabeyn-i Hümayun Aracılığı İle Halife Hazretleri'nin Yüce Katına, İlimiz Sivas'ta, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adıyla kurulan Kurultay Heyeti'nin başkanı Mustafa Kemal Paşa, çevreye, siz Padişah Efendi'mizin güven belgelerini taşıdığı haberini yayarak, ülkemizde kötülüklerini örtbas etmek isteyen küçük bir grupla birlikte, kendilerini ulusal iradenin temsilcisi gibi gösteriyorlar. Oysa şanlı Halifemiz ve sevgili Padişahımız'a bu yönden bağlı olmamız ve mutlak olarak bağlanmamız dinimizin gereği olduğundan, Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Efendimiz Hazretleri'nin Başyaveri Naci Beyefendi'nin Amasya'ya gönderildiklerini haber aldık. Halk arasında kendini gösteren heyecanı yatıştırmak için, alimlerden, kentin ileri gelenlerinden ve tüccardan iki yüzü aşkın imzayı taşıyan davetiye telgrafımıza yanıt alamadık. Kamuoyunun ne durumda olduğunun bizzat yerinde görülmek üzere, kendilerinin Sivas'a kadar gönderilmesini bütün bağlılığımızla eşiğinize yüz sürerek yalvarır ve niyaz ederiz. Bu konuda ve her halde buyruk ve ferman Padişahımız Efendimiz Hazretleri'nindir. Beyler, düşmanlar, Şeyh Recep'e gerçekten önemli bir rol oynatmış bulunuyorlardı. Sırası gelince arz edeceğim belgelerden, Sait Molla'nın Rahip Furu'ya (Frew'e) yazdığı 24 Ekim tarihli bir mektubunda Molla, Papaza " Sivas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek diyordu." Bütün ulusun birlik ve dayanışmasından ve ulusal örgütün ülkenin her köşesine yayıldığından söz eden, ulusun ortak isteğine uyarak, askeri ve ulusal örgüte dayanarak kabineyi düşüren, yeni kabineyle karşı karşıya geçen bir heyetin başkanı aleyhinde tam yeni kabine temsilcisiyle görüşmelere girişeceği bir sırada ve bu amaçla Sivas'tan ayrıldığının hemen ertesi günü bütün Sivas halkı adına ayaklanma çıktığını gösterir bir telgrafın, telgrafhane tehdit edilerek çektirilebilmesi elbette anlamlıydı. Bizzat içinde bulunduğu Sivas halkı, böyle bir heyetin aleyhinde olunca, bütün ulusun, aynı duygu ve düşüncede olmayacağını kanıtlamak gerçekten zordur. Bu durumda, temsil yeteneği böyle olan bir heyetle başkanının dayandığı gücün de çürük olacağı yargısına varmak niçin doğru olmasın! Sivas'tan yükseltilen bu sesin düşmanlar için ne kadar güçlü ve önemli olduğu takdir buyurulur. Beyler, Salih Paşa'ya ait telgrafı, Amasya'ya geldiğinde kendisine verdirdim. Ancak Şeyh Recep ve arkadaşlarının hükümetçe cezalandırılmalarını istedim. Sivas'taki Temsil Heyeti üyelerine de telgraf başında 19 Ekimde şunları sordum : 1- Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celal imzalarıyla Saray Genel Sekreterliği'ne çekilen telgrafı gördünüz mü? 2- Telgrafhânede nöbetçi subayı yok mu? 3- Hepiniz orada olduğunuz halde böyle bir küstahlık nasıl yapılabilir? Kaldı ki bu çılgınların girişimleri hepinizce biliniyor. Salih Paşa'ya ve Naci Bey'e yazılmış üç imzalı telgraf hazırladıklarını biz buradan işitmiştik.Sizin bundan haberiniz yok muydu? 4- Yabancılarla birlikte İtilaf ve Hürriyet'çilerin birtakım haince hareketlere giriştikleri konusunda dün bir genelgeyle yapılan bildirim alınmadı mı? 5- Baskı yapılan ve kendilerine gözdağı verilen telgraf memurlarının, hemen gereken kimseleri, Vali Paşa'yı ve diğer ilgilileri haberdar etmemelerinin ve nöbetçi subayının bunda gaflet göstermesinin nedeni nedir? 6- Başmüdür Bey'in bilgi vermesi üzerine alınmış olan önlemler nelerdir? Mustafa Kemal
Söz konusu olan olaya karışmış olanların tutuklanıp cezalandırılmaları için Valilikçe elde bulunan olanaklar kullanılmış ya da yetersiz görülmüş de mi iş kolorduya atılıyor? Yoksa bu küstahça hareketlere karşı da Valilikçe önlem alınmasında kararsızlık mı gösteriliyor? Bu durum anlaşıldıktan sonra konunun çözümü daha kolay ve esaslı olur. Mustafa Kemal
1- Telgrafhane tümüyle denetim altına alınacaktır. Bir subay komutasında bir manga asker yerleştirilecektir. Bundan önce olduğu gibi, telgrafhaneyi işgal ve memurlara baskı yaparak ulusun meşru birliği aleyhinde zihinleri bulandırıcı ve güvenlik bozucu girişimlerde bulunacak hainler kesinlikle engellenecektir. Bu gibi güvenlik bozucu hareketlerde yasal sınırlan aşan ve askere saldıranlara karşı, duraksamadan her nerede olursa olsun silah kullanılacaktır. 2- Küstahça hareketlere yeltenenleri yola getirme açısından Kurmay Başkanı'nın ileri sürdüğü nedenlere dayanılarak, kaçmalarına fırsat verilmeksizin derhal gereği yapılacak ve sonucu bir iki saate kadar bildirilecektir. Ancak bu konuda karar vermek için orada bulunan kimselerden hiçbirisinin girişime geçmeyip de ne yapılacağının bizden sormaya kalkışılması, gerçekten acınacak bir durumdur. Bu karar, bir taburu Sivas'ta bulunan 5'inci Tümen Komutanı Cemil Cahit Bey tarafından tabur komutanına buyurulmuştur. Oraca bu kararın hızla uygulanmasına hiç olmazsa yardım buyurulması istirham olunur. 3- Sivas'ta disiplinin sağlanabilmesi için, uyanıklıkla, bütün ilgililerle kesin ve şiddetli önlemler alınması gereğini rica ederim. Mustafa Kemal
Ulusal Mücadele aleyhinde küstahlık edenler için yapılacak işlemler ilgililere bildirilmiştir. Durumu izleyerek gereğinin tam olarak yapılıp yapılmadığını ve göz yumulduğu takdirde bizzat müdahale ederek malum kişilerin tutuklanması ve yardakçılarının zararsız duruma getirilmesi istenmektedir. Bu konuda, ihtiyaç görülürse, her kime karşı olursa olsun gereğini yapmakta çekingenliğe düşülmemelidir. Mustafa Kemal
Beyler, İstanbul Hükümeti'nin Şeyh Recep'i ve arkadaşlarını cezalandırmış olduğuna elbette olasılık vermediniz. Sivaslı Şeyh Şemseddîn'in torunlarından diye imza atan bu miskin ve adi şeyhin, bundan sonra da düşmanların elinde alet olarak girişeceği alçaklıklara rastlayacağız. Adapazarı Dolaylarında Kışkırtmalar Beyler, daha Amasya'dayken karşılaştığımız durum, yalnız Şeyh Recep olayıyla kalmadı. Adapazarı dolaylarında da buna benzer bir olay görüldü. İzin ederseniz onu da kısaca bilginize sunayım : Adapazarı ilçesinin Akyazı yanlarında türeyen Talustan Bey, İstanbul'dan para ve talimatla gelerek, süvari olacaklara 30, piyade yazılacaklara 15 lira vaat eden Bekir Bey ve Sapanca'nın Avşar köyünden Beslan adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kimselerle Adapazarı kasabasını basmaya karar veriyorlar. Tahir Bey adındaki Adapazarı Kaymakamı bunu haber alıyor. Tahir Bey, İzmit'ten gönderilen bir Binbaşı ile kendi topladığı yirmi beş kadar atlıyı alarak, kasabayı basmaya gelenlere karşı hareket ediyor. Latife denilen bir köyde karşılaşıyorlar. Bu başıbozuk kümeye hareketlerinin nedeni sorulmuş. Verdikleri yanıt şuymuş : Padişah Hazretleri'nin hayatta ve yüce Halifelik makamlarında olup olmadığını öğrenmek için Adapazarı'na makine başına gelmek istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa'yı, Padişah yerine koyamayız. Tahir Bey'in makine başında, İzmit Mutasarrıfı'na verdiği bilgide, adı geçenlerin İstanbul'da önemli kimselerle ilişkide olduğunu ve üstelik Padişahın da bu hareketlerinden haberli bulunduğunu söyledikleri kaydediliyordu. Resmi olarak verilen bilgide: Bekir'in, orada toplanan kimselere, bu iş için İstanbul'da bir hafta süre koydular, beş gün geçti. İki günümüz kaldı. İşi çabucak bitirelim, dediği de bildiriliyordu. İzmit'teki Tümen Komutanı, Adapazarı üzerine bir müfreze gönderecekti. Ali Fuat Paşa da Düzce üzerine bir miktar güç sevk edecekti. 23 Ekim tarihinde, İzmit'teki Tümen Komutanı'na, Bekir'in İtilaf ve Hürriyet'çilerle yabancı düşmanlar tarafından gönderildiği ve bozguncu hareketlerinin önlenmesi gerektiği bildirildi. Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey'e de, 23 Ekimde doğrudan doğruya, Bekir ve arkadaşları için uygulanacak sert ve hızlı önlemlerde kesinlikle gevşek davranılmamasını, zararlarının önlenmesini ve sonucun bildirilmesini buyurdum. Beyler, 23 Ekim tarihli bir şifreyle, Bekir ve yardakçılarının, yaptıkları işler ve kimliklerine ilişkin elde ettiğimiz bilgileri, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya bildirdik ve Sultanlık Hükümeti'nce bu gibi bozguncu eylem ve hareketlere karşı, zamanında etkin önlemler alındığı ve konu ulusal örgüte dokunduğu takdirde, en şiddetli önlemlere başvurmak zorunda kalacağımızı arz ederiz, dedik. İzmit'ten giden ve olay yerinde takviye edilen ulusal ve askeri bir müfreze, pek çok sayıda toplanmış ve toplanmakta olan fesatçıları dağıtmış, tahsildar Beslan ve kardeşi Hasan Çavuş'u ele geçirmiş, asıl özel talimat ve parayla bir hafta önce İstanbul'dan gelmiş olan Bekir, kaçmış. Bu Bekir, subaylıktan kovulma ve Manyaslıdır. Bundan sonra vermeye mecbur olduğumuz buyruklarla, İzmit'te kışkırtıcı ve tertipçi olanlardan, İngiliz İbrahim diye tanınan biri ve öbür bazıları hakkında kovuşturma başladı. Bekir'in, olay yerinde alınan önlemler sonunda girişiminin boşa çıktığını ve kaçtığını, ancak İstanbul'a dönerek, orada yeniden melunca girişimlerde bulunmasının kuvvetle muhtemel olduğunu, hakkında özel kovuşturma yapılmasını Amasya'dan 26 Ekim 1919 tarihinde Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya yazdım. 27 Ekim 1919 tarihinde Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey'den gelen telgrafta : Bekir'in, buyruğunda iki subay, kırk silahlı adam olduğu halde Abaza köylerinde halkı, bugünkü hükümet adına, Ulusal Mücadele aleyhine kışkırtarak birçok para sarf ettiği ve Nazırlık'a yazdığı yazılarının kabul edilmediği bildiriliyordu. Beyler, bu gibi konularda, hükümeti uyarma ve görevini yapmaya davetten ibaret olan müracaatlarımız, elbette, hükümetin işine karışma gibi sayılmaz, inancındayım. İstanbul'da hükümetin gözü önünde düzenlenen, içteki ve dıştaki düşmanların, Padişahın bilgi ve rızasıyla olduğuna kuşku etmediğimiz girişimlerinin, fiilen başarıya ulaşacağı dakikaya dek beklemek ve elbette hükümet önlem alır, engel olur diyerek safça bir boyun eğmeye kapılmak yerinde olamazdı. Beyler, Amasya'da görüşmelere başladığımız 20 Ekim günü, alınan bilgilerin özeti şuydu : İstanbul'da, Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askeri Nigehban Derneği ve Muhipler Derneği bir blok kurdular. Bu blokla, Ali Kemal ve Sait Molla gibi kimseler, azınlıkları sürekli olarak Kuvayı Milliye aleyhine kışkırtmaya başladılar. Rum ve Ermeni Patrikleri, Kuvayı Milliye aleyhine İtilaf Devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayımladığı bir mektupla, son Ulusal Mücadele hareketinden dolayı Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti. İdam edilmiş bulunan Kazım'ın kardeşi Hikmet adında biri, İstanbul'dan aldığı talimatla Adapazarı çevresinde başına birtakım silahlı adamlar toplamaya başladı. Bu Hikmet'in adına önemli bir belgede de rastlayacağız. Adapazarı yakınlarında, Değirmendere'de de parayla adam toplanmaya başlandı. Çete halinde toplananların, Geyve hükümet binasını basmaya karar verdikleri haber alındı. Karacabey'de de buna benzer ufak tefek hareketler görüldü. Bursa'da, Gümülcineli İsmail'in topladığı çetelerin, Kuvayı Milliye aleyhindeki hareketleri duyulmaya başladı. Nigehbancılardan tutuklu bulunanların hepsi bir günde hapisten çıkarıldı. Düşmanlarca Kuvayı Milliye aleyhine kurulan çetelerin çatışmaya geçmeleri, karşı blokun açıktan açığa hareketi, İstanbul Polis Müdürü'nün aleyhte etkinliği, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nde bizim aleyhimizde Nazırların bulunması, bazı örgüt merkezlerimizi, özellikle İstanbul merkezimizi umutsuzluğa düşürmeye başlamıştı. Hükümetin, bir amaç ve karar sahibi olduğunu gösterecek hiçbir harekette bulunamaması ve yalnız Dahiliye Nazırı Şerif Paşa'nın olumsuz ve aralıksız etkinliğini doğru bulan davranışı, gerçekten düşünülecek ve kaygılanılacak bir durumu sergiliyordu. İstanbul'da Kuvayı Milliye'ye Karşı Kışkırtmalar Bu konuda, ilk kez duyarlık gösteren ve harekete geçmek önceliği taşıyan Ankara oldu. Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey'in Sivas'a çektiği 15 Ekim 1919 tarihli bir şifresini, rahmetli Hayati Bey'in imzasıyla başka bir şifre içinde 22 Ekimde Amasya'da aldım. O şifre aynen şöyledir : Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Paşa Hazretleri; biz kendi alınyazımızı ne böyle ulusun yazgısından habersiz hükümete ne de rastgele gönderilecek valilere bırakamayız. Birçok kez size arz ettiğimiz düşünceler dikkate alınmadığından, İstanbul Hükümeti, Ferit Paşa Kabinesi'nin atayıp da gönderemediği eski Bitlis Valisi Ziya Paşa'yı buraya ve bütün görevlerinde yaşamı boyunca hiçbir varlık gösterememiş olan Suphi Bey'i de Konya'ya vali atamak suretiyle ilk adımını atmaya başladı. İşte bu gibi durumlar dolayısıyla Mebuslar Meclisi kurulmadan önce, hiçbir göreve dışarıdan kimsenin getirilmemesini geçenlerde arz etmiştik. Madem ki şimdiki hükümet, buraya yeniden vali göndermeye kalkışmıştır, şu halde, buradaki Ulusal Mücadele'nin söndürülmesi isteniyor demektir. Nasıl ki siz askerlikten ayrılarak ulusun bir bireyi olarak çalışmaya karar verdiniz. Ben de buradan çekilerek aynı şekilde ulusumun bana vermiş olduğu görevi yapmaya karar verdim. Vali gelinceye dek vekilliği kime bırakacağımı lütfen bildiriniz efendim. 15 Ekim 1919 Ankara Vali Vekili Yahya Galip
Kadıköy, 21.10.1919 Amasya'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Ankara'dan Belediye Başkanı ve Müftü Efendi, dışarıdan gelecek valiyi kabul etmeyeceklerini; Ankara'ya, Ankara'dan vali atanması gereğini kendi yetkilerine dayanarak ileri sürüyorlar. Böylece, her yandan ayrı ayrı isteklerin ileri sürülmesi, hükümeti güç duruma sokmaktadır. Kötü niyetliler ve azınlıklar bu gibi durumları türlü türlü yorumluyor. (...) Hükümetin destekleneceğine söz verilmesi üzerine, bu gibi hususların önlenmesi gereğini rica ederim. Atanması, Padişahın onayından geçen valinin yola çıkması gerektiğini elbette kabul buyurursunuz. Harbiye Nazırı Cemal
Bu noktada, sırası gelmişken bir gerçeği bilginize sunmak uygun olur. Temsil Heyeti olan bizler, hükümetin durumunu ve nasıl bir hükümet olduğunu pek iyi anlamıştık. Hükümet üyelerinden bazılarının hükümette bulunmaktan pişmanlık duyduklarını ve çekilmek için bahane aradıklarını da anlıyorduk. Bundan başka dış ve iç düşmanların ve Padişahın el birliğiyle Ali Rıza Paşa Kabinesi yerine, kendi görüşlerini açıktan açığa ve hızla uygulayacak başka bir kabineyi iktidara getirmeye kararlı olduklarından da habersiz değildik. Bunun içindir ki Ali Rıza Paşa Kabinesi'ni, en az zararlısı sayıyorduk. Bir de Ferit Paşa'nın düşmesinden sonra, yeni kabineyle anlaşmak için geçen dört beş gün içinde, bazı taraflardan elden geldiği kadar çabuk anlaşma hususunda alınmış olan öneriler de bizce göz önünde tutulması gereken anlam ve nitelikte idi. Bu bakımdan, hedefe güvenli bir biçimde ulaşıncaya dek, gerekirse biraz da fedakarlık yapmak zorunluluğunu duyuyorduk. Mahmut Bey'e yazdığım şifrede kapalı bir biçimde bu noktalar da belirtilmişti. Cemal Paşa'ya verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunacağım : Şifre, Amasya, 24.10.1919 Özel, İvedi Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri'ne İlgi : 21.10.1919 tarih ve 419 sayılı şifre : Ankara'dan vali hakkında yapılmış olan başvuru ve istirhamın aşağıdaki nedenlerden ileri geldiği anlaşılmıştır : Şöyle ki : İstanbul'dan alınan güvenilir haberlerde İngilizler ile İngiliz Muhipler Derneği'nin, İtilaf ve Hürriyet ve Nigehbancıların, Hıristiyan azınlıklarla işbirliği yaptıkları, Anadolu'ya birçok bozguncular göndererek ulusal örgütü sakatlama ve İstanbul Hükümeti'ni dağıtma girişimlerinde bulundukları, bu bozguncuların Adapazarı ve Bursa'dan yola çıktıkları bildirildiği gibi, son günlerde Adapazarı'nda da kimi olayların görülmesi kaygı yaratmıştır. Konya'ya gönderilen Vali Suphi Bey'in, İngiliz Muhipler Derneği'nin İstanbul Yönetim Kurulu üyelerinden olduğunu Konya'da Refet Bey'e söylemiş olduğu haberinin yayılmış olması, uyanan kuşkuyu daha da artırmıştır. Ankara Valiliği'ne atanan Ziya Paşa'nın tutumu ve namusu hakkında bir şey denemezse de kendisinin uzmanlık ve iktidarı da kuşkulu görüldüğünden, Ankara ili gibi ulusal örgüt ve mücadelemizin en önemli merkezlerinden olan bir bölgede, daha durumlar açıklık kazanıp da tam bir sakinlik ve güvenlik sağlanamadan, buradaki önemli işlerin başına, hiçbir deneyimi bulunmayan aciz bir valinin getirilmesi tereddüt uyandırmıştır. Ankara'da bulunan Vali Vekili ve Komutan ile Temsil Heyeti arasında yapılan haberleşmeler üzerine, şimdiki hükümetin, her ne biçimde olursa olsun buyruklarına ve yaptıklarına uymak doğal görülmüş ve o yolda hareket edilmiş ise de doğrudan doğruya halkın kendisi, tasarımladıkları tehlikeye karşı verilen güvenceyi yeterli görmeyerek, tam bir güvenlik ortamı doğuncaya dek, kendilerince ulusal davaya bağlılığı denenmiş bulunan Vali Vekili'nin göreve devamını çok gerekli sayarak doğrudan doğruya hükümete başvurmuşlardır. Zâtıdevletlerinin son yazıları üzerine Ankara'da gereken kimselerle yeniden görüşülmüş, üstelik sakıncaları bulunsa bile salt hükümet yetkesini sarsmamak için Ziya Paşa'nın iyi karşılanmasının sağlanmasına çalışılmıştır. Ancak karşılaştığı tehlikelerden ve fesatlıkların ağır bastığı gidişten son derece ürkmüş olan halkı, bunu kabule inandırmak olanaklı olamamıştır. Dahiliye Nazırı Paşa Hazretleri'nin, içinde bulunduğumuz durumun önem ve ciddiliğini, düşmanlarımızın durmadan ne kadar iblisçe çalışmakta olduklarını takdir buyurdukları kuşkusuz bulunduğuna göre, Nazırlık makamına yeni geçmiş olmaları yüzünden, çalıştırılmaya değer olan memurları tanımakta mazur oldukları gibi, Adil Bey'in bile müsteşarlığını yapmış olan Keşif Bey'in daha, müsteşarlık yapmakta olduğu göz önünde bulundurulunca, özellikle yüksek dereceli memurların atanmasında ne dereceye kadar uzak görüşlü davranılmasının gerekeceği kendiliğinden anlaşılır. Bu bakımdan Ziya Paşa'nın şimdilik gönderilmemesinin sağlanmasına yüksek yardımları ve sonucun bir buyrukla bildirilmesi arz ve istirham olunur. Mustafa Kemal
Beyler, Ali Fuat Paşa, 28 Ekim 1919 tarihli bir şifresiyle, İstanbul'daki örgütümüzün, adıma gönderdikleri bir telgrafı bildirdi. Bu telgrafta verilen bilgiler önemliydi. Çerkez Bekir'in yarattığı, o bilinen olay, Adapazarı ve çevresinde Kuvayı Milliye'ye karşı isyan başlangıcı sayılmış. Bundan nasıl yararlanılacağı konusunda Padişah, Ferit Paşa, Adil Bey ve Sait Molla ile Ali Kemal Bey'den kurulmuş bir heyet, birtakım tasarımlarda bulunmuşlar. Bu telgrafta, yukarıda adı geçen Hikmet hakkında da bilgi veriliyordu. Bu Hikmet, iki ay önce Amasya'dan Adapazarı'na gelmiş. O çevrede öteden beri kendisine ve ailesine karşı olanların ulusal örgüte girdiğini anlamış. Hikmet Bey, Amasya'dan geldiğini, beni tanıdığını ve ulusal örgütü kurmaya yalnız kendisinin yetkili olduğunu ileri sürerek, Sivas'la haberleşmeye kalkışmak ister. Karşı taraf engel olur. Hikmet, karşı örgüt kurar. Bunu sezen Sait Molla, Hikmet'i elde edecek çareyi bulur. Kendisini Hıristiyanlara karşı bir isyan için ayartır. Beyler, Hikmet'le ve düşmanlarımızın Hıristiyanlar aleyhindeki düzenleriyle ilgili olan bilgiler, daha sonra değineceğimiz bazı durumların kolaylıkla anlaşılmasına yarayacağı için, bunların gereksiz sayılmamasını rica ederim. Beyler, bu bilgiler üzerine Cemal Paşa'ya yazdığım telgrafa yüce meclisinizin de dikkatini çekmek isterim : Şifre, Sivas, 31.10.1919 Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne, Adapazarı dolaylarında, hükümet ve ulusal örgüt aleyhinde geçen olay sizce bilinmektedir. Bu olay, ulusal birlikteki kararlı tutum, İstanbul Hükümeti'nin yerinde ve kesin önlemleri sayesinde bastırılmışsa da daha oralarda bozgunculuk tohumu tükenmiş değildir. Ulusun birliği karşısında bunların tümüyle ezilip yok olacağına kuşku yoktur. Ancak bu bozgunculuk hareketlerinde Damat Ferit Paşa'nın, eski Dahiliye Nazırı Adil ve ondan önceki Ali Kemal Bey'lerle Sait Molla'nın teşvikçi ve tertipçi oldukları anlaşılmıştır. Adları bildirilen bu kişiler, kendi vatan hainliklerinin yanında, çok büyük ve tehlikeli bir hata daha işlemişlerdir. O da melunca işlerinden sanki kutsal Padişah Hazretleri'nin de bilgisi bulunduğunu çevreye yaymak gibi büyük bir alçaklıktır. Kabinenin saygıdeğer heyetinden büyük bir içtenlikle rica ederiz. Şimdi zaman geçirmeden durumu uygun bir biçimde Padişah Hazretleri'nin tertemiz huzuruna arz etsinler. Ulusun ve örgütün bu gibi uydurmalara elbette değer vermeyeceği açık bir gerçektir. Bozguncuların, yalanlarla ulusal birliği lekelemek istediklerini ileri sürerek, Sultanlık Hükümeti'nce, olayın geçtiği bölgede resmen yalanlanmak suretiyle, herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan verilmemesi ve bu zararlı kişiler hakkında gerekli incelemelerin yapılarak kovuşturmaya geçilmesi yaşamsal bir konu sayılmaktadır, efendim. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Ali Rıza Paşa Kabinesini İktidarda Tutma Kararı Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin sizlerce de bilinen kuruluşuna karşın yerinde kalmasının ve elden geldiğince desteklenmesinin niçin gerekli görüldüğünü birazcık belirtmiştim. Amasya'dan Sivas'a döndükten sonra, Temsil Heyeti ve orada bulunan öteki arkadaşlarla yaptığımız toplantıda, Amasya Görüşmesi ve öbür konular üzerinde arkadaşlara uzun uzadıya bilgi verdim. Bu toplantıda, Temsil Heyeti'nce alınan kararlara ilişkin tutanakların 29 Ekim 1919 günü yapılan görüşmeyle ilgili sayfasında aynen kayda geçmiş olan şu kararı tespit ettik : Başta Sadrazam Ali Rıza Paşa olmak üzere hepsinin aciz, Padişah gözünde bir mevki tutmak isteyen kimseler oldukları, bir kısmının Ulusal Mücadele'nin yanında bir kısmının da karşısında bulundukları, bununla birlikte, Zâtışâhane, ilk fırsatta bunları düşürerek yerine zorbalığı sürdürecek bir heyet getirmek isteyeceğinden Ulusal Meclis kurulup da yasama görevine başlayıncaya dek Temsil Heyeti'nin bu kabineyi desteklemesinin yurt ve ulus için iyi bir iş olduğu kabul edildi. Gerçekten de bu kararımızı uyguladık. Bunu doğrulayan bir durumu yeri gelmişken bilginize sunayım. İstanbul'daki örgütümüz, güvenilir kaynaklara dayandığını bildirdiği bazı bilgileri, 31 Ekim 1919 tarihinde bize gönderdi. O bilgiler şöyleydi : İki günden beri Kiraz Hamdi Paşa, Mabeyn'e gidiyor, iki üç saat huzurda (Padişah'ın yanında) kalıyor ve şu karar alınıyor : Mareşal Zeki Paşa başkanlığında bir kabine kurulacak; Hamdi Paşa Harbiye Nazırı, Prens Sabahattin Bey Hariciye Nazırı olacak. Tevfik Hamdi Bey Dahiliye, Eşref, Mahir Sait ve daha başkaları öteki Nazırlıkları alacaklardır. Bunlardan Sabahattin ve Mahir Sait'e daha önerilmemiştir. Zâtışâhâne, Ali Rıza Paşa'ya, uygun bir zamanda, belki bu günlerde istifa önerecektir. Bu konuda daha önce etkinliğinden söz edilen bir blok, bir gizli dernek vardır. Bu bilgiler üzerine, Cemal Paşa'ya 2 Kasım 1919'da, Sadrazam'a hiçbir neden ve bahaneyle mevkisini bırakmamasına kesin olarak ihtiyaç duyulduğunun bildirilmesi, istifa gerçekleştiği takdirde, bütün ülkenin İstanbul ile kesinlikle ilgisini keseceği bildirildi. Rumeli ve Anadolu'da bulunan bütün komutanlara da bu durumla ve Cemal Paşa'ya yazılan telgrafla ilgili bilgi verildi. Ayrıca, ilişkide bulunulan Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetleri'nin de durumdan haberdar edilmesi gereği bildirildi. Beyler, Salih Paşa'nın İstanbul'a dönmesi üzerine, 2l Ekim tarihli protokolde belirtilmiş bulunan ve önemli olduğuna yaptığım sunuşlar sırasında işaret ettiğim nokta üzerinde, yani Mebuslar Meclisi'nin toplanacağı yer hakkında, hükümetle aramızda tartışı başladı. Hükümetin Cemal Paşa aracılığıyla yazdıklarıyla bizim ileri sürdüğümüz görüşler bir kez daha incelenmeye değer inancındayım. Bu haberleşmemizin aslını Büyük Millet Meclisi'nin ilk toplantısına ilişkin tutanaklarda görebileceğiniz için, burada ondan tekrar söz etmeyeceğim. Ancak Beyler, bu konudaki haberleşme ve tartışılar yalnız İstanbul Hükümeti ve Cemal Paşa'yla yapılmakla kalmıyor; bütün ülkenin ve özellikle İstanbul'daki örgütümüzün de bu konuyla ilgili görüşünü almak gerekiyordu. Burada, bu noktalar üzerinde bazı bilgiler sunacağım. Barış Antlaşmasına Dek İstanbul'a Ayak Basmamamız ve Milletvekili Olmamamız Önerisi İstanbul örgütümüzden, 13 Ekim I919 tarihinde açıklanma istenmek üzere çekilen telgrafımıza verdikleri 20 Ekim 19l9 tarihli yanıtta, "milletvekillerinin İstanbul'da toplanmasında bir sakınca ve tehlike bulunmadığı, İtilaf Devletleri'nin herhangi bir davranışının uygarlık dünyasına karşı kötü etki yapacağının olasılık dahilinde görüldüğü" sözlerine yalnız "Yasama gücü, şimdiki yetkisinin genişletilmesine girişirse Zâtışâhâne'nin Meclis'i kapatmaya kalkışması ve muhaliflerin tehlikeli durum almaları, İtilaf Devletleri'nin de bundan yararlanarak zâtıdevletleri gibi size saldırma cesaretini göstermeleri olasıdır." sözleri ekleniyordu. Bu telgrafın sonunda da bizim barış antlaşması yapılıncaya dek, İstanbul'a ayak basmamaklığımız ve milletvekili olmamaklığımız tavsiye olunuyordu. İstanbul'daki örgüt merkezimizden Kara Vasıf Bey'in gizli, Şevket Bey'in açık imzasıyla aldığımız 30 Ekim 1919 tarihli şifrede, örgütümüzde bulunanların görüşleri, daha birçok kimsenin görüşleriyle destekleniyordu. Bu şifrenin birinci maddesi şöyle başlıyordu : Ahmet İzzet Paşa, Sadrazam, Harbiye Nazırı, Genelkurmay Başkanı, Nafıa Nazırı ve programlara gerçekten bağlı olan ve hizmet eden, bağlılığıyla birlikte önemli bir gücü de bulunan göz doktoru Esat Paşa ile ayrıca Rauf Ahmet Bey ve öbür kişilerle gerek kendi istekleri üzerinde gerek ilişkimiz dolayısıyla görüştüm. Bütün düşüncelerin birleştiği noktalar aşağıdadır : Bundan sonra bütün düşüncelerin birleştiği noktalar özetleniyordu :
Birinci maddenin (b) bendinde : Zaten hükümet, yapılacak anlaşmada oransal temsili, azınlıkların hakları bakımından kabul etmeye mecburdur. Şu halde Ulusal Meclis'in, azınlıkların da yeniden seçime katılmaları için dağılıp yeniden seçileceği bazı çevrelerce kesin olarak umulmaktadır." biçiminde yeni bir bilgi veriliyordu. Birinci maddenin (c) bendinde de : "Hükümet gerçekte iyi niyetlidir. Ancak isteksizlik içindedir." güvencesi okunuyordu. İkinci maddede de : "Elden geldiğince sosyalist, birkaç temiz Hürriyet ve İtilafçı v.b. çıkarmak gibi bizim anlayamayacağımız çapraşık ve karışık bir anlayışın belirtisine rastlıyorduk." deniliyor; ondan sonra : 3' üncü maddeyi : " Hükümeti güç durumlara düşürmemek. " 4'üncü maddeyi de : "Bize zararı dokunacakları, her biçimde inandırarak elde etmek istiyorum. Herkes de bana bunu tavsiye ediyor. Örnek olarak, Refi Cevat, sosyalistler gibi" görüşleri içine alıyordu. 1 ve 4 Ekim 1919 tarihlerinde, İstanbul'daki örgütümüze uzun düşünce ve yorumların yer aldığı yanıtlar verdik. Bu yanıtlarımızda, özet olarak : "Milletvekillerinin İstanbul'da toplanması her bakımdan tehlikeli ve sakıncalıdır." dedik ve açıklamasını yaptık. Cemal Paşa aracılığıyla hükümete bildirdiğimiz görüşleri özetledik. "Bizim için var olan tehlikenin bütün milletvekilleri için söz konusu olduğunu" kanıtlamaya çalıştık. "Bizim seyirci durumunda kalmamız mutlaka istek buyuruluyorsa, gerekçeleriyle birlikte" bildirilmesini istedik. Yalnız, Kara Vasıf Bey'e çekilen telgrafta : "Ahmet İzzet Paşa Hazretleri, aslında Ulusal Mücadele'nin İstanbul'da katliama yol açabileceği sanısındaydı. Sözlerinin ciddiye alınması öncelikle bu kanılarının değişip değişmediğini bilmekle olanaklıdır. Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne gelince : Onun da kararsız olduğunu bilmez değilsiniz. Abuk Paşa da aynı zihniyet ve ruh durumu içindedir. Göz doktoru Esat Paşa hakkında kesin bir düşüncem yoktur. Yalnız, bazıları bu kişiyi son derece dar görüşlü, pek fazla şan ve ün düşkünü olarak gösteriyorlar. Sözün kısası, irade ve düşüncelerinde kararlılık ve isabet olmayan ve İstanbul'da düşman baskısı altında düşünen resmi ve özel kişilerin tavsiyeleri incelenmeye değer" dedikten ve söz konusu olan toplantı yeri hakkında, yeniden, gelebilecek tehlike ve sakıncaları saydıktan sonra nasıl tuhaf karşılanacak olan nokta, bizi, yani adları bilinen iki üç kişiyi korumakta güçsüzlüğe düşen hükümetin, öteki milletvekillerini nasıl koruyacağı konusudur. Bizde yavaş yavaş yer etmeye başlayan görüş ve kanı ne yazık ki yabancılar değil tersine belki onlardan çok, şimdiki hükümet üyeleriyle öbür kişilerden bazılarının bizi tehlikeli saymakta olmalarıdır." dedik. Bundan sonra yer alan bentlerden birinde : "Oransal temsili kabul etme zorunluğu karşısında Meclis'in dağıtılmasını şimdiden düşünen bir çevrede, Mebuslar Meclisi'nin toplanmaması gereği doğal görülmelidir." kanısını belirttik. Bir bentte de : "Hükümetin istekli olmadığı sözünden bir şey anlayamadığımıza işaret ederek, amacı bizi zor zamanlarda yalnız bırakmak mıdır?" sorusundan sonra, onların bir düşüncelerine karşılık olarak da "Muhaliflerin iktidara geçmesinden korkmak yarar sağlamaz. Bundan dolayı politika ve tutum değiştirilemez." dedik. Beyler, bu yazışmalardan ve bu yazışmalarda ileri sürülen düşüncelerden kolaylıkla anlaşılmaktaydı ki bizim İstanbul'daki örgütümüzün ileri gelenleri, hükümet adamlarının, şunun bunun görüşlerine tutsak olmuşlar ve artık onlara sözcülük etmekten öteye bir görev yapmıyorlardı. İşte, başka bir şifre telgraf ki, 6 Kasım 1919 tarihinde yazılıyor, ancak şifrenin metninde Kara Vasıf Bey'in görüş ve üslubu egemen oluyor ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa imzasıyla geliyordu. Bu şifrede yine toplanma yerinden söz edilerek, özellikle : "Önce siyasal sakıncalar var, sonra yönetimsel sakıncalar var, daha sonra toplanma olanağı yoktur. Zorunluluk duyguya egemen olmalıdır. Uygun karşılığınızı acele olarak kabineye bildiriniz." sözleriyle baskı yapılıyor ve "Japon Rıza Bey'le birlikte pek yakında iyi haberlerle sizin yanınızda olacağım." muştusu veriliyordu. "Barış ve esenliği iyice kazandık demektir. Ulusal Türk de bizim. Ulusal Özgürlüğü yıkıyoruz. Ulusal Kurultay yola gelecek." cümleleriyle de iyi haberlerin nelere, ne gibi boş şeylere ait olduğunu belirtmekte acele ediliyordu. Kara Vasıf Bey'e 7 Kasım 1919'da hemen Sivas'a gelmesini yazdım. Kara Vasıf Bey'in yine aynı konuyla ilgili olarak gönderdiği, 19 Kasım 1919 tarihli şifresinde uzun düşüncelere dayandırdığı muhakeme ve mantığını şu cümlede özetliyordu : "Kuvayı Milliye'yle aynı görüşte olan Meclis, Padişah'a karşı düşmanlık ilan ederse, Anadolu kimin arkasından gider?!... Kuvayı Milliye'ye mi bağlı olsun?!... Meclisi Anadolu'da toplamak düşüncesinden caymak, bir yurt borcudur..." Komutanların Görüşlerini Almak Beyler, çok önemli olan bu Meclis'in toplanacağı yer konusunda kendi başına karar verip bu kararı da ulusa ve seçilen milletvekillerine uygulatmak, pek tehlikeli olurdu. Bu nedenle, büyük bir dikkat ve incelikle bütün kişisel ya da genel duygu ve düşünceleri gözden geçirmek, gerçek eğilimi anlayarak uygulanabilecek kararı bulmak zorunluğuyla karşı karşıyaydım. Gördüğünüz gibi, bir yandan İstanbul'un ileri gelenleriyle haberleşirken, bir yandan da çeşitli yollarla kamuoyunu yokluyordum. Vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için ordunun görüşünü almak da pek önemliydi. Bu yüzden daha Ekimin 29'unda, 15'inci, 20'inci, 12'nci ve 3'üncü Kolordu Komutanları'nı Sivas'ta bir toplantıya davet ettim. Diyarbakır'daki Kolordu Komutanı'na, Edirne'deki Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey'e, Bursa'da Yusuf İzzet Paşa'ya Balıkesir'de Kazım Paşa'ya, Bursa'da Bekir Sami Bey'e de "kendilerini, aradaki yolun uzaklığı ve özel durumları dolayısıyla davet etmediğimi, alınan kararları bildireceğimi" yazdım. Beyler, davet edilen komutanlardan Salahattin Bey zaten Sivas'taydı. Kazım Karabekir Paşa Erzurum'dan, Ali Fuat Paşa Ankara'dan ve Konya'daki Kolordu Komutanı'nın cepheyle ilgili önemli işleri bizzat düzene sokması gerektiğinden, kendisine vekil olarak Konya'dan da Kurmay Başkanı Şemsettin Bey gelerek Sivas'ta toplandılar. Temsil Heyeti'nden olan ya da bu heyetten olmayıp da toplantıda bulunmaları yararlı görülen kişilerin ve komutanların katılmasıyla, 16 Kasım 1919 günü görüşmelere başladık. Toplantı gündemimiz şu üç noktadan ibaret olacaktı : 1- Mebuslar Meclisi'nin toplanma yeri, 2- Meclis'in toplanmasından sonra Temsil Heyeti'nin ve ulusal örgütün alacağı biçim ile çalışma yöntemi, 3- Paris Barış Konferansı'nın bizim için olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi durumunda tutulacak yol. Dört Aykırı Görüş ve Aldığımız Karar Beyler, bu tarihe dek derneğimizin merkez heyetlerinden istediğimiz bilgilere gelen yanıtlar dört görüş çevresinde toplanıyordu : 1- Birinci görüşe göre, Mebuslar Meclisi'nin İstanbul dışında toplanması uygun görülüyordu. 2- Başında Erzurum, Trabzon, Balıkesir ve bütün Karesi, Saruhan heyetlerinin bulunduğu ikinci görüşe göre İstanbul'da, İstanbul'daki devlet adamlarıyla ileri gelenlerden hemen tümünün bu görüşte olduğunu biliyoruz. Padişah'ın isteği, hükümetin ısrarı da buydu. 3- Trakya - Paşaeli'nden gelen üçüncü görüşe göre, İstanbul yakınlarında... 4- Bir kısım merkez heyetleri de Salih Paşa'nın kişisel görüşüne dayanarak, hükümetin "olur" demesi durumunda, İstanbul dışında toplanmakta bir sakınca görmüyorlardı. Beyler, İstanbul Hükümeti'yle yardakçılarının kamuoyunu ne kadar bulandırıp karıştırmış olduğunu, ulusun ortaya koyduğu bu farklı görüşlerden kolaylıkla anlamak olanaklıdır. Artık bunun üzerine direnmenin kötü sonuçlar vereceği yargısına varmak da güç değildir. Şimdi, 16 Kasım 1919'dan 29 Kasım 1919 tarihine dek, günlerce süren görüşme ve tartışılardan çıkan sonuçları ve alınan kararları olduğu gibi yüksek bilgilerinize sunuyorum : 1- Ulusal Meclis'in İstanbul'da toplanmasının sakınca ve tehlikelerine karşın, Sultanlık Hükümeti İstanbul dışında toplanmayı kabul etmediği ve ülkeyi bir bunalıma sürüklemekten sakınıldığı için, Meclis'in İstanbul'da toplanması zorunluğu kabul edildi. Ancak aşağıdaki önlemlerin alınması gereği de karara bağlandı : a) Bütün milletvekillerinin durum hakkında aydınlatılarak teker teker görüşlerinin alınması, b) Ulusal Meclis İstanbul'da toplanacağına göre, milletvekillerinin İstanbul'a gitmeden önce, Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir ve Edirne gibi yerlerde kısım kısım toplanarak, gerek İstanbul'da gerek İstanbul dışında alınması gereken güvenlik önlemlerini ve programımızın esaslarını savunacak güçlü bir küme oluşturma yolları üzerinde görüşmeleri, c) Derneğin örgütünü hızla genişletmek ve güçlendirmek için, kolordu komutanının, bölge komutanları ve askere alma örgütü başkanları aracılığıyla zaman yitirmeden eylemsel yardımda bulunmaları, ç) Bütün sivil yönetim amirlerinden, her olasılığa karşı, ulusal örgüte bağlı kalacaklarına ilişkin söz alınması ve kendilerinin eldeki olanaklarıyla derneğin örgütünü kurmaya hızla girişmelerinin istenmesi, 2- Ulusal Meclis İstanbul'da toplandıktan sonra, milletvekillerinin, tam biz güvenlik ve serbestlik içinde yasama görevlerini yapmakta olduklarını açıklayacakları güne dek, Temsil Heyeti, şimdiye dek olduğu gibi yine İstanbul dışında kalarak ulusal görevini sürdürecektir. Ancak bütün sancaklardan ve milletvekili olan kimseler arasından seçilmek üzere birer, illerden ve bağımsız sancaklardan ikişer kişinin, tüzüğün sekizinci maddesi gereğince Temsil Heyeti üyesi olarak Eskişehir yakınında toplantıya çağırılıp durumun açıklanması ve Mebuslar Meclisi'ndeki tutumun kararlaştırılması üzerinde görüşülecektir. Bu nedenle Temsil Heyeti de oraya gidecektir. Bu toplantıdan sonra, Temsil Heyeti de uygun biçimde yeni üyelerle desteklendikten sonra, öteki milletvekilleri de İstanbul'a Ulusal Meclis'e gideceklerdir. Temsil Heyeti görevi sürdürdüğü sürece, ulusal örgütün biçimi ve çalışma yöntemi tüzükte yazıldığı biçimde olacaktır. Mebuslar Meclisi tam bir güvenlik içinde bulunduğunu açıkladığı zaman, Temsil Heyeti tüzükteki yetkisine dayanarak, genel kurultayı toplantıya çağırıp on birinci madde uyarınca da derneğin ileride alacağı biçimin belirlenmesini, kurultayın kararına bırakacaktır. Kurultayın nerede ve nasıl toplanacağı o zamanki durum ve koşullara göre ayarlanacaktır. Kurultayın toplantıya çağırıldığı zamanla toplanması arasında geçecek süre içinde, Temsil Heyeti, İstanbul Hükümeti ve Mebuslar Meclisi Başkanlığı'yla kesin bir zorunluk görmedikçe resmi ilişkilerde bulunmaz. 3- Paris Barış Konferansı, bizim için olumsuz bir karar verdiği ve bu karar hükümet ve Ulusal Meclis'çe kabul edilip onaylandığı takdirde, elverişli en kestirme yoldan ulusal iradeye başvurularak tüzükte açıklanmış olan esasların gerçekleştirilmesine çalışılacaktır.
Mustafa Kemal Rüstem Mahzar Müfit Ali Fuat Hüsrev Hüseyin Rauf Kazım Karabekir Hakkı Behiç Hüseyin Selahattin İbrahim Süreyya Bekir Sami Ömer Mümtaz Vasıf 12'nci Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin
Milletvekillerine Verilen Talimat Beyler, bu kararlar gereğince milletvekillerini aydınlatmak için verdiğimiz bilgi ve talimatları olduğu gibi bilginize sunacağım. Seçilen milletvekillerine verilen bilgi ve talimatlar şunlardır : Madde 1- İstanbul'un, İtilaf Devletleri'nin ve özellikle İngiliz Kara Kuvvetleri'nin işgali altında ve Deniz Kuvvetleri'nce kuşatılmış olduğu, güvenlik güçlerinin de yabancılar elinde ve karmakarışık durumda bulunduğu bilinmektedir. Bundan başka, Rumların kendi aralarından İstanbul milletvekili adıyla kırk kişi seçtikleri ve Atina'dan gelmiş Yunan önder ve komutanlarının yönetimi altında olmak üzere, gizli polis ve ihtilalci örgütler kurarak, devletimize zamanı gelince isyan edecekleri anlaşılmıştır. Ne yazık ki hükümetin İstanbul'da serbest olmadığını itiraf etmek mecburiyeti vardır. İşte bu nedenlerle, Ulusal Meclis'in toplanma yerini tartışmak gibi bir konu ortaya çıkmış bulunuyor. Ulusal Meclis İstanbul'da toplandığı takdirde, milletvekillerinin yapacakları yurt görevi dikkate alınırsa tehlikeye uğramalarından cidden korkulur. Gerçekten de İtilaf Devletleri'nin Ateşkes Antlaşması hükümlerini bozarak barış antlaşmasını beklemeye gerek duymadan yurdumuzun önemli bölgelerini işgal etmek ve Hıristiyan azınlıklara haklarımızı çiğneme fırsatını vermek suretiyle yapılan haksız davranışlarını eleştirip reddedecek, toprak bütünlüğümüzü ve bağımsızlığımızın dokunulmazlığını yılmadan isteyecek ve savunacak olan Mebuslar Meclisi'nin dağıtılması ve üyelerinin tutuklanması ya da sürgün edilmesi, uzak bir olasılık değildir. Tıpkı Kars'ta toplanan Ulusal İslam Şurası'na İngilizlerin yaptıkları gibi. Seçimlere katılmamış olan Hıristiyan azınlıkların, onlara uyan İngiliz Muhipleri ve Nigehban Denekleri'nin, bu konuda düşmanların hedeflerine hizmet ederek her türlü kötülüğü yapabilecekleri de akla gelebilir. Bu bakımdan, Ulusal Meclis'in İstanbul'da toplanması, Meclis'ten beklenen ciddi ve tarihsel görevin yerine getirilmesini olanaksız kılacağından ve Ulusal Meclis de devlet ve ulusun bağımsızlığının temsilcisi olduğundan, ona vurulacak darbeyle bağımsızlığımızın da zedeleneceğini belirtmeye gerek yoktur. Kabine adına, Amasya'da Temsil Heyeti'yle görüşmelerde bulunan Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleri bile bu gerçekleri göz önünde tutarak Ulusal Meclis'in İstanbul'un dışında güvenli bir yerde toplanması gereğine vicdanıyla da düşüncesiyle de kanı getirmiş ve bu hususu uygun bulduğunu imzasıyla doğrulamıştır. Ulusal Meclis'in düşman baskısından uzakta ve tam bir güvenlik içinde bulunan bir yerde toplanması durumunda, İstanbul'da toplandığı takdirde akla gelebilecek bütün sakıncalar ortadan kalkmış olacağı gibi, Halifelik ve Sultanlığın tehlikede olduğunu dünya kamuoyuna ve özellikle İslam alemine fiilen duyurmuş olacak, ulusal varlık ve bağımsızlığımızın aleyhinde alınması olası bir karar karşısında yurda ve ulusa karşı olan görevlerini yerine getirebilecek ve İtilaf Devletleri karşısında, Meclis'in ulusun yazgısına tümüyle egemen bulunduğu daha açık bir biçimde ortaya konabilecektir. Meclis'in İstanbul dışında toplanması durumunda akla gelebilecek olan sakıncalar aşağıdadır : Ulus düşmanları, İstanbul'un gözden çıkarıldığı yolunda zararlı bir propagandaya fırsat bulacaktır. Hükümet, İstanbul'da olduğu gibi, Meclis'le kolayca bağlantı kuramayacaktır. Meclis'in açılış töreni, Zâtışâhâne'yi yolculuk külfetiyle karşı karşıya bırakmamak için, vekil atayacakları bir kişi aracılığıyla yapılabilecektir. İşte bu sakıncalar dolayısıyla şimdiki hükümet, Ulusal Meclis'in İstanbul dışında açılmasını kabul etmemiştir. Hükümetin bu olumsuz kararı yüzünden söz konusu sakıncalara aşağıdaki sakıncalar da eklenmektedir : Ulusal Meclis'in yasaya uygun olarak toplanması, Mebuslar Meclisi'yle Ayan Meclisi'nin aynı yerde ve aynı zamanda bulunmasına bağlı olduğundan, hükümetin İstanbul dışında, uygun göreceği bir yerde toplanmaya razı olması yüzünden, Ayan Meclisi ve Hükümet, İstanbul dışındaki toplantıya katılmayacak ve Zâtışahane'ye yöntemine uygun olarak Meclis'i açtırmayacaktır. Bu durum karşısında Ulusal Meclis'in İstanbul dışında toplanmasına yasal bakımdan olanak kalmadığı için, yukarıda arz edilen sıkıntılara karşın İstanbul'da toplanması bir zorunluk hükmüne girmiş bulunuyor. Sayın milletvekilleri İstanbul'a gitmekten çekinerek İstanbul dışında kendiliklerinden toplandıkları takdirde, böyle bir toplanma elbette Ulusal Meclis'in herkesçe bilinen yasama gücünü temsil edemez. Belki, ulusun varlığını, amaçlarını, bağımsızlığını temsil edecek, onun hakkında verilecek hükümleri eleştirecek ve yine ulusa dayanarak reddedebilecek bir ulusal kurultay biçiminde olabilir. Bu takdirde, Ulusal Meclis de elbette İstanbul'da toplanmamaya mahkum olur. Böyle bir davranışın, hükümetin karşı çıkmasına, zorlayıcı önlemler almasına ve sonunda ulus ile İstanbul Hükümeti arasındaki her türlü ilişkinin kesilmesine yol açacağı da düşünülebilir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği, yukarıda dile getirilen bütün hususları gözden geçirip tartıştıktan sonra, Ulusal Meclis'in İstanbul'da toplanma zorunluğuna karşı, durumu bütün milletvekillerine bildirerek, her birinin düşünce ve görüşlerini almayı görev saymıştır. Bundan başka, sayın milletvekillerinin İstanbul'da Ulusal Meclis'e girmeden önce, kolayca bir araya gelebilecekleri bazı yerlerde toplanıp aşağıdaki hususları görüşmeleri ve görüşme sonuçlarının birleştirilebilmesi için bunları Temsil Heyeti'ne bildirmeleri gerekli görülmüştür. Görüşülecek hususlar şunlardır : a) Meclis'in İstanbul'da toplanması zorunluğuna karşı, İstanbul ve İstanbul dışında olmak üzere bütün yurtta alınması gerekli önlemler, yapılması gerekli hazırlıklar, b) Mebuslar Meclisi'nde yurdun bütünlüğünü, devlet ve ulusun bağımsızlığını kurtarmaktan ibaret olan hedefi korumak ve savunmak için birleşmiş azimli bir kadro kurma çarelerinin düşünülmesi, Milletvekillerinin yukarıdaki hususları görüşmek için toplanmaları uygun görülen yerler şunlardır : Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir, Bursa, Bandırma, Edirne. Madde 2- Birinci maddeyi, olduğu gibi bölgelerinizde bulunan milletvekillerine bildirerek, önce, en kısa zamanda onların kişisel görüşlerini almak ve bunda zaman yitirmeden bir yandan Temsil Heyeti'ne bildirmek bir yandan da bölgelerinizdeki merkez heyetlerine ulaştırarak bu konuda etkinlik göstermelerini sağlamak. İkinci olarak, bölgelerinizdeki milletvekillerinin birinci maddede gösterilen yerlerde huzur ve güven içinde toplanmalarını sağlayarak, görüşme sonuçlarının Temsil Heyeti'ne bildirilmesi için gereken önlemlerin alınması istirham olunur. Sizlerin seçim bölgelerinden milletvekili olup da şimdi İstanbul'da bulunanların, kendi seçim bölgelerindeki örgütünce, İstanbul'a yakın toplanma yerlerinden birine davet ettirilmesi gerekir. Ekim 1919'da Önemli İç Olaylar Beyler, 1919 yılı Ekimine ait olup da değinmek istediğim bazı olayları da birkaç sözcükle özetlememe izninizi rica ederim. İşgal altında bulunan İzmir ilindeki Müslüman halk, zalimlik görüyor ve öldürülüyordu. Bunun için, hükümetten, İtilaf Devletleri'nin temsilcileri katında etkileyici girişimlerde bulunmasını rica ettik. Yunanlıların zalimlik ve zorbalıkları sürerse aynı biçimde karşı koymak mecburiyetinde kalınacağını da bildirdik. İzmir'deki feci olaylar üzerine İstanbul'da bir gösteri toplantısı yapılmak istenmişti. Bunun engellendiği haber alınınca Cemal Paşa'nın dikkatini çektik. Anzavur, Bandırma çevrelerinde haince ve canavarca hareketlere başlamıştı. Verdiği zararları önlemek için ve Karabiga, Bandırma yanlarına çıkan Nigehban Derneği'ne bağlı subaylar hakkında, Balıkesir'de, Kazım Paşa'ya ve öbür ilgililere yazdık. Otuz kadar Nigehbancı subayın da bir yabancı işgaline zemin hazırlamak için, Hıristiyanlara karşı hareket etmek üzere, Trabzon ve Samsun'a çıkacaklarını haber aldık. Derhal 15'inci Kolordu'nun ve Canik Mutasarrıfı'nın dikkatlerini çektik.Yüksek heyetinizce bilinmektedir ki başlangıçta Maraş, Urfa ve Antep'te İngiliz birlikleri vardı. Bu birlikler Fransız askerleriyle değiştirildi. Bu yüzden işgali yeniden önlemeye çalıştık. İşgalden sonra da önce siyasal daha sonra eylemsel girişimlere geçtik. Bozkır'da, yeniden önemli sayılabilecek bir ayaklanma oldu. Onun bastırılması için çeşitli önlemlere başvurduk. Maraş ve Antep'te Kılıç Ali Bey'i, Çukurova bölgesine de Topçu Binbaşısı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan Bey'leri göndererek ciddi örgütlenmeye ve girişimlere geçtik. Beyler, bu arada hatrıma gelen bir noktayı da arz etmiş bulunayım : Sivas Kurultayı'ndan sonra, Temsil Heyeti, sorumluluğu kendi üzerine alarak, kurultayların tüzük ve bildirileri dışında ve Sivas Kurultayı Tüzüğü'ne ek olmak üzere, "Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kuruluş Tüzüğüne Ektir" başlıklı, "Yalnız üyeleri için ve gizlidir." kayıtlı, silahlı ulusal örgütler için gizli bir yönerge düzenlendi. Düşmanla çatışılan yerlerde bu yönergeye göre, silahlı müfrezeler ve birlikler kuruldu. Ali Rıza Paşa Kabinesi Görüşünde Direniyor Beyler, 2 Kasımda, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'dan aldığım bir şifreli telgrafta : "Zaten az olmayan dedikodulara biri daha eklendi. Ziya Paşa'nın Ankara'ya kadar gitmemesi, destek lütfedilen hükümetin yetkesini kırmaktan başka bir anlama gelemez. Bu konuda hükümet, görüşünde ısrarlıdır." denilmekte ve bunun yanıtının acele beklenmekte olduğu bildirilmekteydi. Ziya Paşa'nın gönderilmemesiyle ilgi ricamıza hükümet iltifat etmemişti. Ziya Paşa'yı görevlendirmiş ve göndermişti. Ziya Paşa Eskişehir'e kadar gelmiş ve oradan izin alarak geri dönmüştü. Cemal Paşa, aynı telgrafında "Bozkır olayından dolayı basına verilen bildirinin tarzını, hükümet, aramızdaki uzlaşmaya aykırı görmektedir." diyordu. Oysa böyle bir bildirimiz yoktu. Cemal Paşa'nın bu telgrafına şu karşılığı verdik : Sivas, 3.11.1919 İvedi Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne İlgi : 2.11.1919 tarih ve 501 sayılı şifre :
2- Bozkır olayına ilişkin, Temsil Heyeti'nce basına bir bildiri verilmemiştir. Bunda bir yanlışlık olacaktır. Belki de bu haberler, İrade-i Milliye gazetesinin aldığı bilgilere dayanmaktadır. Temsil Heyeti'nin bir gazeteye sansür koyma yetkisinin bulunmadığı yüksek malumunuzdur. Bununla birlikte gazetenin dikkati çekilmek üzere, bu haberde hükümet ile aramızdaki uzlaşmaya aykırı görülen noktaların açıklanmasını istirham ederiz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal
Harbiye, 4/5.11.1919 Sivas'ta 3'üncü Kolordu Komutanlığı'na Mustafa Kemal Paşa Hazretleri' ne Resmi bildiride yazıldığı gibi, bugünkü hükümet, böyle bir zamanda, sırf yurt ve ülkeye hizmet umuncuyla büyük bir sorumluluğu üzerine almış ve bu görevini yerine getirmek için tam bir yansızlık ve içtenlikle hareket etmekte bulunmuş olduğundan aşağıdaki noktaların ivedi olarak açıklanmasına gerek duyuldu : Birincisi; milletvekili seçimlerine azınlıklar katılmadığı gibi bugün çeşitli partiler de çekingen durumdadır. Çeşitli partiler, ülkede iki hükümetin bulunduğunu, seçimlerin yansız yapılmadığını buna neden olarak göstermekte ve azınlıkların da sonradan bu nedene dayanarak seçime katılmadıklarını ileri sürmeleri büyük bir olasılık dahilinde görülmektedir. Seçimlerin yansızlık içinde yapılmadığı konusundaki şikayet ve söylentiler artarak yabancı basın ve çevrelere kadar uzanmıştır. Mebuslar Meclisi, ulusun bütün ögelerini temsil etmediği ve özellikle Kuvayı Milliye'nin etkileriyle kurulduğu takdirde, bunun dünya kamuoyunda nasıl karşılanacağı açıklanmaya muhtaç değildir. Bu bakımdan, milletvekili seçimlerinde baskı yapılmasına meydan verilmemesi zorunludur. İkincisi; tekrarı gereksiz nedenlerden dolayı, Mebuslar Meclisi'nin hükümet merkezinin dışında bir yerde toplanması, içte ve dışta çeşitli sakınca ve zararlar doğuracağından, Meclis'in mutlaka İstanbul'da toplanması ülkenin yaşamsal çıkarlarının gereğidir. Üçüncüsü; taşralarda, bazı kimselerce ulusal örgüt adına hükümet işlerine karışılmakta olduğu birbirini kovalayan bilgi ve haberlerden anlaşıldığından, bu karışmaların bir an önce ve hızla önlenmesi zorunludur. Bugünkü hükümet, bu üç isteğinde ısrar etmektedir. Bunun dışında bir formülle hükümet işlerini yürütmek olanağı yoktur. Harbiye Nazırı Cemal
Cemal Paşa'nın bu telgrafına -Başyaver Salih Bey tarafından açılacaktır kaydıyla- verdiğimiz karşılığı olduğu gibi bilginize sunmak isterim :
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne, İlgi : 4/5.11.1919 1- Azınlıklar ile, bu yurt ve bu ulus için azınlıklardan daha da zararlı olan bazı siyasal partilerin seçimlere katılmayışlarını, onların kasıtlı ortaya attıkları nedenlere dayandırmak elbette doğru olamaz. Hıristiyan azınlıkların, daha ulusal örgütün adı bile yokken seçimlere katılmayacaklarını ilan ettikleri bilinmemekte midir? Yaygara koparan siyasal partilere gelince, bunlar yalan söylüyorlar. Çünkü her yerde seçimlere katılmışlardır. Ancak beşer onar kişiden ibaret olan bu partilerin ulus gözünde bir değerleri olmadığından ve ulus, temsilcilerini bu kez İstanbul'daki politikacılardan değil kendi bağrındaki öz yurttaşları arasından seçmekte olduğundan, bunlar kendilerinin başarı elde edemeyeceklerini anlayarak telaş ediyorlar. Buna karşı bizim elimizden ne gelebilir? Bu noktadaki gerçek karşısında, kabinenin kararsızlık içinde oluşu çok şaşırtıcıdır. Sözü edilen baskı nerede, kimin tarafından ve nasıl yapılmıştır? Lütfen açıklanmalıdır ki Temsil Heyeti görevini yerine getirebilsin. Asılsız iddialara önem vererek telaşa düşmek doğru değildir. 2- Meclis'in nerede toplanacağı konusundaki görüşte, hükümetin direnmesinin yerinde olup olmadığını zaman ve olaylar kanıtlayacaktır. Bu konudaki son düşüncelerimin merkezlerden alınacak yanıtlar üzerine arz edileceğini bildirmiştik. 3- Ulusal örgüt adına, hükümet işlerine nerede ve kimin tarafından karışılmışsa derhal bildirilmelidir ki gereken işlemler yapılabilsin. Ancak Dahiliye Nazırı Paşa Hazretleri'nin kuşku uyandırabilecek tarzdaki davranışlarına yüksek dikkatlerinizi çekmeyi gerekli görürüz, efendim. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Dahiliye Nazırının Ülke İçine Gönderdiği Öğütçüler Dahiliye Nâzırı, ülkeye birtakım heyetler göndermeye kalkıştı. Bunlardan biri de Harbiye Nazırlığı Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa adında bir kişinin başkanlığında, Temyiz Mahkemesi üyelerinden İlhami ve Fetva Emini Hasan Bey'lerden kurulmuştu. Temsil Heyeti'mizin temsilcisi olan Cemal Paşa, bize bunu bildirmemişti. 5 Kasım 1919 tarihli bir şifreyle kendisinden bu heyetin niçin gönderildiğini sorduk ve özellikle Fetva Emini ile Kamil Paşa Kabinesi zamanında Polis Müdürü olan kişilerin böyle bir heyette niçin bulunduklarının anlaşılamadığını belirttik. Beyler, Fuat Paşa'nın, Ankara'da kolordusunun başında bulunmasını gerektiren nedenler ortaya çıkmaya başladı. Bu nedenlerin önemlisi, ülke içinde halkın zehirlenmeye başlanmasıydı. İç ve dış düşmanlarla işbirliği yapanlar, Ali Rıza Paşa Kabinesi zamanında, Ferit Paşa zamanındakinden çok daha başarılı olmaya başlamışlardı. Refet Paşa Salihli ve Aydın Çevrelerine Komutan Olarak Gönderiliyor Kazım Paşa, Balıkesir bölgesinde cephe kurmaya ve duruma egemen olmaya çalışıyordu. Salihli ve Aydın Cepheleri'ndeki sevk ve yönetimin askeri bir düzene sokulması gerekiyordu. Buraya, az çok tanınmış bir askerin gitmesi gerekliydi. Elimizde yararlanabileceğimiz komutan olarak Konya'da bulunan Refet Paşa vardı. Konya'daki kolordunun başına Fahrettin Bey (Müfettiş Fahrettin Paşa Hazretleri) geçmiş bulunuyordu. Bundan dolayı, Aydın Kuvayı Milliye Komutanlığı'nı yürütmek üzere cepheye hareketini Refet Paşa'ya, Ankara'ya dönmesini de Ali Fuat Paşa'nın kendisine yazmıştık. Refet Paşa'nın Nazilli'ye vardığı anlaşıldıktan sonra da Genel Kurmay Başkanlığı'na gelmiş olan Cevat Paşa'dan, geçen savaşta deneyim görmüş genç kurmaylardan seçilecek dört beş subayın, Nazilli'ye Refet Paşa'nın yanına gönderilmesini rica ettim. Bu durumu Refet Paşa' ya da bildirdim. Refet Paşa Demirci Efe'nin Buyruğuna Giriyor Beyler, Nazilli'ye giden Refet Paşa, Demirci Mehmet Efe'den komutayı almaya gerek ve bunda bir yarar görmemiş; kim bilir ve belki de komuta kendisine teslim edilmemiş. Demirci Efe'nin buyruğunda kurmay gibi görev yapmayı daha yararlı ve uygun bulmuş. Refet Paşa bunu bize bildirdi. Bölge koşullarını yakından görmüş bir kişinin kararını değiştirmek çok kez zordur. Çünkü gerçekten Refet Paşa'nın gördüğü ve yeğlediği gibi, Efe'nin komutasını sürdürmekte ve ona yardımcı olmakta yarar vardı ya da Refet Paşa o cephenin komutasını herhangi bir nedenle ele alamıyordu. Her iki olasılığa göre de "Mutlaka komutayı al." diye buyruk vermek anlamsız olurdu. Asıl tuhaflık bundan sonra görüldü. Bir süre sonra, Refet Paşa Nazilli'de gözden kayboldu. Birkaç gün sonra, Balıkesir'de olduğunu, birtakım yabancı subaylarla ilişkiye girip girmemesini bizden sorması dolayısıyla anladık. 22 Aralık 1919 tarihinde verdiğimiz yanıtta, ulusal örgüte bağlı bulunanların, özellikle Temsil Heyeti üyesi olarak tanınmış olmaları dolayısıyla, kendisinin yabancılarla hiçbir biçimde ilişki kurmasını istemediğimizi bildirdik. Refet Paşa, yine ortadan kayboldu. Sonunda bir gün Bursa' dan Refet imzalı kısa bir telgraf aldık : "İstanbul üzerinden, Bursa ya geldim." Bu telgrafın ne demek olduğunu bir türlü anlamıyordum. Refet Paşa'nın İstanbul'la ne ilişkisi vardı? Bir de Nazilli-Balıkesir-Bursa yolu İstanbul'dan mı geçer? Bu bilmeceyi bir türlü çözemedim. Sonunda konu anlaşıldı. Refet Paşa, Nazilli'den ayrıldıktan ve Balıkesir'de Kazım Paşa'ya uğradıktan sonra, Bandırma'ya inmiş; oradan da bir Fransız torpidosuyla İstanbul'a gitmiş; orada bazı arkadaşlarıyla görüşmüş; daha sonra da Bursa'ya dönmüş. Beyler, bu bilmeceyi daha çözemiyorum. Beni bunda mazur göreceğinizi umarım. Refet Bey'in yerine bir İngiliz gemisiyle Samsun'a gelen Salahattin Bey'in gönderildiğini, aynı gemiyle Refet Bey'in İstanbul'a dönmesinin istendiğini ve bunun üzerine gitmeyip istifa ettiğini, İstanbul Hükümeti'nin benimle birlikte kendisinin de yakalanarak İstanbul'a gönderilmemiz için her yana buyruk verdiğini biliyorsunuz. Bu kadar çok bilinmeyeni çözememek, cebir bilenlerce pek bağışlanmazsa da, benim bu noktada güçsüzlüğe düştüğümü itiraf ederim. Gerçi, Ferit Paşa Kabinesi yerine Ali Rıza Paşa Kabinesi geçmişti. Ancak yeni kabinenin haber alma ve yürütme araçlarının öncekinin aynısı olduğunu biliyoruz. Beyler, Refet Paşa'nın bu hafif hareketi, Aydın ve Salihli cephelerinde, düzenli bir ordunun oluşturulmasına dek, ciddi bir sevk ve yönetim kurulamamasına neden oldu. Dahiliye Nazırının Kuşku Uyandıran Davranışları Beyler, bu tuhaf öyküden sonra, olayları yeniden bıraktığımız noktadan izlemeye başlayalım : Cemal Paşa, bizim 5 Kasım 1919 tarihli şifremizin bir noktasını anlayamamış. Bâbiâlî merkezinden çektiği kısa bir şifreyle, şu biçimde bir açıklama istiyordu : "Dahiliye Nazırı'nın kuşku çekebilecek şekildeki davranışlarına dikkatinizi çekmeyi gerekli görürüz." cümlesinden amacın ne olduğu anlaşılamadı. Bu noktanın acele olarak ve açıklanarak bildirilmesi.
Bu kısa şifreye verdiğimiz cevap biraz uzundur. Sıkılmazsanız, olduğu gibi bilginize sunayım : Şifre, Sivas, 12.11.1919 Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne İlgi : 8.11.1919 tarih ve 8084 sayı : Dahiliye Nazırı Paşa Hazretleri'nin kuşku uyandıran iş ve davranışlarından akla gelenler aşağıda bilginize sunulur : 1- Ankara gibi bazı illerde, sivil yönetim amirlerini telgraf başına çağırarak, Ulusal Mücadele sırasında Ferit Paşa Kabinesi aleyhinde etkinliğe girişenlerin durumlarını, hükümeti niçin suçladıklarını, bütün bunların yasaya ne dereceye kadar uygun olduğunu tehdit edercesine soruşturmak, 2- Uzun süredir hastayken tifodan ölen Tokat Mutasarrıfı'nın ölüm nedeninin gizemli bir olgu sayılarak, Sivas ilinden şifreyle sorulması, 3- Adliye Nazırı'yla birlikte, Balıkesir cephesinden gelen ulusal heyetle yapılan gizli görüşme sırasında, Adliye Nazırı'nın Ulusal Mücadele önderleri aleyhinde harekete geçilip geçilemeyeceğini kendisinin yanında söz konusu edebilmesi, 4- Nazırlığa geçildiği zaman, ilk yurtseverce iş olmak üzere, vatan hainliği maddi delilleriyle ortaya çikmış bulunan eski Dahiliye Nazırı Adil Bey'in düşünce ve hareketlerinde kendisine sır ortaklığı eden Dahiliye Müsteşarı Keşfi Bey'in, görevinden atılması gerekirken, daha yerinde bırakılması ve onun aracılığıyla sivil memurlar arasında değişiklikler yapılması. Doğaldır ki tayin ettireceği memurlar pek haklı olarak ulusun güvenini kazanamaz. Sözgelimi, Ulusal Mücadele'nin başlangıcından sonuna dek muhalif bir tutum takınmış ve sonunda halkça işten el çektirilmiş ve hastalığı dolayısıyla da o zaman tutuklanması ve uzaklaştırılması yoluna gidilmemiş olan eski Kayseri Mutasarrıfı Ali Ulvi Bey, yöneticilik niteliklerinden büsbütün yoksun ve aciz takımından olmasına karşın Burdur'a tayin buyurulmuştur. Yine yetersizliğinden ve Canik sancağı için uygun görülmediğinden, kendi isteğiyle zamanında İstanbul'a gönderilen Ethem Bey de Menteşe'ye atanmıştır. Aydın Mutasarrıflığına da eskiden Niğde Mutasarrıfı'yken Sivas'a getirilen Cavit Bey atanmıştır. Bütün bunlara karşın eski Konya Valisi vatan haini Cemal Bey'in adamı olan Antalya Mutasarrıfı, arka arkaya yaptığımız başvurulara ve halkın feryatlarına karşın daha yerinde oturuyor. 5- Özlük İşleri Müdürlüğü gibi en önemli görev bir Ermeni elinde bulunduruluyor. 6- Basın-Yayin Müdürlüğü'nde ve Ajans'ın durumunda bir değişiklik görülmemektedir. 7- Ülkenin geleceğini güvenceye alacak tek gücün ulusal birlik olduğu ve bunu da ancak ulusal örgütün sürdürebileceği bilinmektedir. Bu birlik ve örgütün, yurdu parçalanmaktan kurtarmak, devlet ve ulusun bağımsızlığını korumaktan ibaret olan kutsal hedefini bozmaya çalışanlar da İstanbul'daki bozgunculardır. Bunların zararlarının önlenmesi, ancak güçlü ve ciddi bir disipline bağlıdır. Bunun da başlıca çaresi, polis müdürünü namuslu, ulusalcı, yetenekli, girişim gücü taşıyan kimselerden seçmek ve atamaktır. Oysa sizce de bilinmektedir ki bugünkü Emniyet Genel Müdürü, düşürülmüş olan vatan haini eski kabinenin ve ona bağlı olanların biricik koruyucusudur. Sait Molla'nın Bay Furu'ya (Mister Frew'e) yazmış olduğu mektuplardan anlaşıldığına göre de bu kişi, muhaliflere yani ulus düşmanı olanlara, bugün kucak açmakta, sığınaklık etmektedir. Amasya'da Salih Paşa Hazretleri de bunu doğrulamışlardır. Oysa Dahiliye Nazırı, ülke ve ulusun yazgısını böyle bir kişinin elinde bırakmakta bir sakınca tasarım etmiyor, belki yarar görüyor demektir. Jandarma Komutanı Kemal Paşa'nınsa gerek ulusal dava ve gerek sizler için zararlı bir kişi olduğu bir gerçekken daha makamında kalması da Dahiliye Nazırlığı'nın iyi niyetine mi verilmelidir? Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Ali Rıza Paşa Kabinesi Ulusal Örgütü Düşman Örgütle Bizi de Ali Kemal ve Sait Molla'yla Bir Tutuyor Beyler, Harbiye Nazırı'nın 9 Kasım 1919 tarihli bir telgrafı vardı. O telgrafın içindekiler de ilgi çekicidir. Cemal Paşa bu telgrafında, kabinenin düşüncesini şu noktalar üzerinde yoğunlaştırıyordu : 1- Seçimlerin güvenlikle yapılabilmesi, 2- Mebuslar Meclisi'nin İstanbul'da toplanması, 3- Ulusal örgüt adına hükümet işlerine müdahale edilmemesi için hükümetin tarafınıza başlangıçtan beri yaptığı tebliğler kesindir. 4- Birçok telgrafınızda ileri sürülen isteklerin de aynı nitelikte -yani müdahale niteliğinde- olduğu açıktır. 5- Hükümet, kendi bildirisinde tespit ve ilan ettiği yansızlıktan ayrılmayacaktır. Bu bakımdan ulusal örgüt aleyhinde bulunanları baskı altında tutmak ve cezalandırmak yoluna gidemez. Telgrafın sonunda da şu tehdit vardı : " Şimdiki durum bir sürecik daha devam edecek olursa kabine kesinlikle çekilecektir. Saygıdeğer Beyler, bu maddelerin ifade ettikleri anlamlar, aslında bütün gerçekleri ortaya koymuş bulunuyordu. Kabine, ulusal örgüt aleyhinde bulunanların ülke ve ulusa düşman olduklarını kabul etmiyordu. Ulusal örgütle düşmanın ihanet örgütünü; Ali Kemal ve Sait Molla ile bizi bir tutuyordu. Adapazarı, Karacabey, Bozkır, Anzavur olaylarını suç olarak saymıyordu. Cemal Paşa'ya verdiğimiz karşılıkta, bu noktaları açıkladıktan sonra, hükümetin duygu ve eğilimini açık olarak söyletmek amacıyla şu cümleyi de ekledik : "Bildirdiklerinizden anladığımıza göre İstanbul Hükümeti, ulusal örgütün varlığını belki de gereksiz görüyor. Gerçekten durum bu merkezde ve ulusal örgüte ihtiyaç olmaksızın ülkeyi kurtaracak bir güce sahip bulunuluyorsa ona göre gerekenlerin yapılmak üzere açıkça bildirilmesini, aradaki her türlü yanlış anlamanın giderilmesi için arz ve istirham ederiz." Dahiliye Nazırı Damat Ferit Paşa Sürekli Olarak Ulusal Birliği Bozmakla, Temsilcimiz Olan Harbiye Nazırı Cemal Paşa da Hükümetin Yaptıklarını Savunmakla Meşgul Beyler, Cemal Paşa'nın özel olarak Sivas'a gönderildiği 10 Kasım 1919 tarihli ve kendi el yazısıyla olan bir mektubunu da 18 gün sonra -yani 28 Kasım 1919 tarihinde- almıştım. Cemal Paşa bu mektubunda, yapılan yazışmalarda söz konusu olan sorunları madde madde özetliyor ve her biri hakkında açıklamalar yapıyordu. Hele, Mebuslar Meclisi'nin İstanbul'dan başka bir yerde toplanmasından söz ederken "Bu konuda Padişah'ın rıza göstermeyeceği iyice anlaşılmıştır. İşgal kuvvetlerinin Mebuslar Meclisi'ne saldırmalarının, belki Osmanlı Devleti için iyi sonuçlar verebileceğini, Amerikalılar hissettirdiler ve üstelik açıkça da belirttiler." diyordu. Cemal Paşa, "Kuvayı Milliye ruhu taşımayan memurların kodamanları, işgal ordularına neredeyse sırtlarını dayamış durumdadırlar." biçiminde, sanki bilinmeyen bir bilgi verdikten ve bu bilgiyi, "Eski kabine üyelerinin çoğu sırtını dayamamıştır." bilgisiyle tamamladıktan sonra örneğin, Polis Müdürü'nün değiştirilmesinde bu durum bütün açıklığıyla ortaya çıktı." diye bir de örnek veriyor. Cemal Paşa, "Kabine birçok işler yapmayı düşünmüşse de köklü bir girişim için dayandığı gücün ciddiliğine daha inanamadı." cümlesiyle bizi suçladıktan sonra, kanısını şöyle dile getiriyordu : "Dahiliye Nazırı bu güce, yani Kuvayı Milliye'ye, ihtiyaç gösterenlerin başındadır, desem abartılmış olmaz. Cemal Paşa'nın, mektubuna imza koyduktan sonra yine kendi imzasıyla eklediği bir özette şu cümle yer alıyordu : "Muhalifler ve yabancılar Meclis'in açılmasına engel olmaya karar vermişlerdir. Temsil Heyeti de bu engellemeye toplanma yeri çekişmesiyle devam ederse işimiz Tanrı'ya kalıyor demektir." Beyler, bu mektupta yazılanlarda ve bundan önce gelen yazılarla bundan sonra sürecek olan düşüncelerde egemen olan mantık, yorumlama ve görüş sağlamlığı hakkında söz söylemeyeceğim. Yalnız, bu mektuba 28 Kasım 1919 tarihinde verdiğimiz ayrıntılı yanıtın bir tek cümlesini olduğu gibi aktarmakla yetineceğim. O cümle şudur : "Sultanlık Hükümeti'nin köklü bir girişim için dayandığı gücün ciddiliğine güvenemediğini gösteren maddeleri gerçekçi bulmuyoruz." Beyler, Dahiliye Nazırı Damat Ferit Paşa, durup düşünmeden sürekli olarak ulusal birliği bozacak, ulusu her gün birbiri ardınca yayılmakta olan saldırılar karşısında sessiz ve hareketsiz tutacak önlemler almaktan geri kalmıyordu. Öbür Nazırlıkları da aynı ilke doğrultusunda hareket etmeye teşvik ettiği görülüyordu. Sözgelimi, Eskişehir'de Hamdi Efendi adında bir Kadı vardı. Kuvayı Milliye'nin aleyhinde olduğu için orada duramamış, bir daha dönmemek üzere İstanbul'a gitmiş ve bu Kadı Efendi yeni kabinece yine Eskişehir'e gönderilmiş. Durum açıklanarak adı geçen kadının değiştirilmesi gereği, Mutasarrıfça Adliye Nazırlığı'na yazılmış, yanıt verilmemiş. Mutasarrıf ve Eskişehir Bölge Komutanı, bu durumu Temsil Heyeti'ne bildirmekle birlikte, "Nazırlık bu yazıyı dikkate almayacak olursa bu Kadı'nın kovulması zorunludur. Zâtıdevletlerinin görüş ve buyrukları istirham olunur." deniliyordu. Biz de görüşümüzü bekleyenlere şu karşılığı vermek zorunda kaldık : "Ulusal davaya bağlı olacağına söz veren ve bu ilke çerçevesinde ulusal örgütün her türlü yardımını sağlamış olan Sultanlık Hükümeti'ne, adı geçen kadının değiştirilmesi kabul ettirilemezse sonunda kovulmasının bir zorunluluk durumuna geleceği bellidir. Kuşkusuz bu durumda bulunan İstanbul memurları az değildi. Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın, buna benzer birtakım işlerden söz eden ve kabinenin görüşünü bildiren 24 Kasım 1919 tarihli bir şifresinin ilk cümlesi şuydu : "Devletin iç işleri ve siyasal politikası kesinlikle ortaklık kabul etmez." Bu telgrafa 27 Kasım 1919 tarihinde verdiğimiz ayrıntılı yanıtta biz de şöyle dedik : "Devletin iç işleri ve siyasal politikasının kesinlikle ortaklık kabul etmediği bir gerçek olmakla birlikte benzeri görülmemiş olan bugünkü durum karşısında, yurt ve ulusun geleceğini güvence altına alacak olan ulusal örgütü, bilerek ya da bilmeyerek zayıflatacak ve ulusal birliği bozacak hiçbir davranışa ulusun razı olamayacağı da pek meşru ve doğaldır." Bu telgrafın son cümlesi şöyleydi : "Heyetimiz, imzasını taşıyan taahhütlerine tümüyle bağlıdır. Şu kadar ki taahhütler karşılıklı olmak gerekir. Oysa, hükümet, Salih Paşa'nın imzasını taşıyan taahhütlerin ve notların daha hiçbirini yerine getirmemiş ve varsa engelleyici nedenler bile bildirilmemiştir. Beyler, şimdi vereceğim kısa bilgiler ve bu bilgileri doğrulamak üzere göstereceğim belgeler, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin bizi suçlamakta ne kadar haksız ve hükümet işlerinde, en hafif anlamıyla ne kadar kayıtsız olduğunu yüksek heyetinizin gözleri önüne serecektir sanırım. Beyler, İstanbul'daki gizli dernekler ve bu derneklere öncülük eden ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın mektubunda da itiraf edildiği üzere, sırtlarını yabancılara dayamış olan birtakım kişiler, bol para ve Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin gösterdiği alabildiğine hoş görme ve uyuşukluk sayesinde, ülkeyi baştan başa ateşe vermek için olanca güç ve çabalarıyla çalışıyorlardı. Bu konudaki bilgiler ve elde edilen belgelerde, hükümetin vukuf ve bilgileri dışında bırakılmış değildi. İstanbul'daki örgütümüz ve aldığımız önlemler sayesinde elde edilmiş bir kısım belgeler, olduğu gibi Cemal Paşa'nın ve Sadrazam Paşa'nın ellerine teslim edilmişti. Bu belgeler, o tarihte yabancı temsilcilere de verilmiş ve bu yolla İtilaf Devletleri hükümetlerinin çoğunca öğrenilmiş ve o tarihlerde özetleri bütün komutanlara ve öteki ilgililere duyurulmuş olduğuna göre, artık olayın tarihe karışmış olduğu bugünde, yüce heyetinizce ve ulusça bilinmesinde bir sakınca görmüyorum. Sait Molla Nasıl Çalışıyordu? Ulusal Mücadele sırasında uğradığımız açık ve gizli güçlükler üzerinde köklü bir fikir verebilecek ve gelecek kuşaklara ibret ve ders olacak nitelikteki söz konusu belgeleri, olduğu gibi bilgilerinize sunmayı uygun buluyorum. Bu belgeler, İngiliz Muhipler Derneği'nin sözde başkanı olarak tanınmış bulunan Sait Molla'nın Bay Furu (Mister Frew) adındaki rahibe gönderdiği mektupların kopyalarıdır. Beyler, bu mektupların suretlerinin alındığını sezen Sait Molla'nın, Türkçe İstanbul gazetesinin 8 Kasım 1919 tarihli baskısında bu mektuplardan söz ederek uzun ve sert bir dille kaleme alınmış bir yalanlama yayımlamış olmasına karşın gerçekler yok sayılamaz. Bu mektupların suretleri, Sait Molla'nın evinden ve mektupların müsveddelerinin yazılı bulunduğu bir defterden aynen alınmıştır. Bu durum bir yana, mektupların içindekiler, ülkede kendini gösteren durumlar ve olaylarla ve ayrıca, ne oldukları ortaya çıkan bazı kişilerle tam bir uygunluk göstermektedir. Şimdi izin buyurursanız bu mektupları tarih sırasıyla arz edeyim :
Kuvayı Milliye yandaşlarının Fransa'ya büyük bir eğilim gösterdiklerini ve General Franchet d'Esperey'nin Sivas'a gönderdiği subayların, Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek İngiliz Hükümeti aleyhinde bazı kararlar aldıklarını Ankara'daki "N.B.D. 285/3" adamımız bize özel olarak bir kurye ile gönderdiği mektupta bildiriyor. "D.B.K. 91/3" her ne kadar derneğimiz üyesi ise de, bende, bu kişinin Fransızlara casusluk ettiği ve sizin bu örgüte başkanlık ettiğinizi çevreye yaymış olduğu kanısı uyanmıştır. Bu konu üzerinde de sizin görüşlerinize ve yüksek güvenlerinize aykırı olarak söyleyeceklerimle, şimdiye dek o kişiye güvenmekle yapmış olduğunuz, hatayı ortaya koymuş olacağım. Dün sabah Adil Bey'le birlikte Damat Ferit Paşa Hazretleri'ni ziyaret ettim. Biraz daha sabretmeleri ve beklemeleri gereğini tarafınızdan kendilerine bildirdim. Paşa Hazretleri, yanıt olarak size teşekkür etmekle birlikte, Kuvayı Milliye'nin Anadolu'da tümüyle kök saldığını, buna karşı bir hareketle başındaki melunlar tepelendirilmedikçe, kendilerinîn iktidar mevkiine gelemeyeceklerini Zâtışâhâne'nin de onayına sunulan antlaşma hükümlerinin konferansta, savunulmasına olanak olmadığını, Kuvayı Milliye'nin dağıtılması için şanlı İngiliz Hükümeti katında hemen girişime geçilerek Bâbıâli'ye, milletvekili seçiminden önce ortak bir notanın verilmesini, Adapazarı, Karacabey ve Şile'de Rumlara karşı girişecekleri saldırılan esas alarak ve Kuvayı Milliye'nin güvenliği bozduğunu ileri sürerek, işin çabuklaştırılmasına çalışmamızı ve İngiliz basınının Kuvayı Milliye aleyhinde yayın yapmasının sağlanmasını torpido ile özel olarak gönderilen "E.B.K. 19/2"'ye telsiz telgrafla dün görüştüğümüz konular üzerinde talimat verilmesini rica ediyor. Bu gece 23.00'te Adil Bey sizi (K) da görecek ve Ferit Paşa'nın özel bazı ricalarını daha bildirecektir. Bundan sonra da Zâtışâhâne ile Mister "T.R." görüşebilecektir, Refik Bey'e artık güvenmeyiniz. Sadık Bey de bizimle çalışabilecektir. Saygılarımı sunarım. 11.10.1919, Sait Not :Karacabey ve Bozkır'dan henüz bir haber alamadık.
Not : Ali Kemal Bey o kişiyle görüşmüş. Konuşmayı idare edemediğinden karşısındaki amacını anlamış ve üstelik kendisine esaslı bir hakaretle "Biz sizin İngilizler hesabına çalıştığınızı anladık." demiş.
19.10.1919, Sait
19.10.l919
21.10.1919
23/24.10.1919 Not : Ahmet Rıza Bey'in İtalyan sömürgeliğiyle ilgili demecini mektubun sonuna ekledim. Kendisinin Fransa'ya geçmesi bizce tehlikeli olur. Bunu engelleyiniz.
24.10.1919 Not : Birkaç kezdir söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa'ya ve yandaşlarına biraz müsait görünmeli ki kendisi tam bir güvenle buraya gelebilsin. Bu işe çok önem veriniz. Kendi gazetelerimizle yandaşlık edemeyiz.
26.10.1919
Dokuzuncu Mektup : "9.R" kurye geldi. Keskin'deki örgüt bitmiştir. Arkadaşlara propaganda için talimat verdim. Başarılarımızın ilk meyvelerini yakında toplayacağımızdan eminim üstadım. 27/28.10.1919
Onuncu Mektup : Aziz üstat, sarayda yeni kabine kurulmasıyla ilgili hazırlık ve planların yer aldığı haberi çevreye yayılmıştır. Bu işin hızlandırılması kaçınılmazdır. Anadolu'daki örgütümüzün bazı planları Kuvayı Milliye'ce anlaşılmış. Özellikle Ankara ve Kayseri de aleyhimizde çalışmalar başlamıştır. Kürt Derneği söz verdiği halde bir varlık gösteremedi. Çetelerimizden bir kısmı yok ediliyor. Ne olursa olsun tasarlanan kabine mutlaka iktidara getirilmelidir. Ali Rıza Paşa'nın, planlarımızı engelleyici önlemler alacağını da tahmin ediyorum. Bozkır'a gidecek adamlarımız tanınmış kimseler oldukları için çokça korkuyorlar. Konya'da "K.B.81/l" e, sizin aracılığınızla, olayın kızıştırılması için tebligat yapılarak propaganda heyetlerinin bu konuda etkinliğe çağırılması gerek ve zorunluğunu arz eder, saygılarımı sunarım. 29/30.10.1919 Not : Benim bir mektubumdan Hikmet'e söz edilmiş. Bu mektupta yazılanları nereden öğrenmişler? Hikmet'le kendim görüştüm. Bunun doğru olduğunu Hikmet'ten şaşkınlık içinde dinledim. Casus benim çevremde midir; yoksa sizin çevrenizde mi?
4.11.1919
On İkinci Mektup : Aziz üstadım, Ahmet Rıza'nın Tan (Le Temps) muhabirine verdiği demeç herhalde dikkatinizi çekmiştir. Emir Faysal'a Fransızlarla anlaşma imzalamayı tavsiye etmesindeki anlamın taşıdığı siyasal incelik, efendimizin gözünden kaçmamalıdır. Kuvayı Milliye önderleri, sonradan sonraya Fransa'ya dikkate değer biçimde bir yaklaşma eğilimi gösterdikleri gibi, Irak'ta çıkardıkları karışıklık bir yana, öte yandan Suriye'deki egemenliğinize de darbe vurmak istiyorlar. Bu gücün devamında gösterilecek ilgisizlik ve kusur, İslam dünyasının İngiltere aleyhindeki olağanüstü galeyanına yol açacaktır. Üzerinde özenle durulmuş olan bu noktayı büyük bir değer vererek görmek ve yüksek düzeydeki siyasal şahsiyetlerinize göstermek zorunludur. İleri sürdüğüm bu görüşle, bilimsel değerinize karşı bir saygısızlıkta bulunduğum yargısına varmayınız. Çünkü Türkiye üzerinde, sizden başka bir gücün etkinlik ve egemenliğini sürdürmesi, siyasal hedefimize aykırıdır. Fransa, İtalya ve özellikle Amerika'nın, gerek devlet adamları ve gerek basınıyla bu güce karşı gösterdikleri çeşitli eğilimler, siyasal ve askeri üstünlüğünüzle rekabete girişildiğinin açık bir delilidir. Ahmet Rıza gibi Clemenceau (Klemauso)'nun, Pichon (Pişon)'un ve çeşitli politikacıların eskiden beri süregelen yakın dostluklarını kazanmış olan kişilerin Fransa'da önemli bir rol oynayacağından ve kamuoyunu tam anlamıyla istedikleri yöne çekebileceklerinden emin olunuz. Bu zatın İsviçre'ye geçeceğine ilişkin bilgi alındığına göre, oradan bir fırsatını bulup Fransa'ya geçmek umuncunda olduğuna inanabilirsiniz. Balıkesir yakınlarındaki güçlerimiz bozularak kaçmış ve "A.R." de gizlenmiştir. Yeni güçler hazırlanıyor. Beş bin liradan aşağı olmamak üzere ödenek istiyor. Karaman'dan "D.B.S.40/5" ten gelen mektupta, şimdilik beklemek zorunda olduklarını ve Kayseri'den "K.B.R.87/4" ten gelen mektupta da, yakında harekete geçeceklerini bildiriyor. Ziya Bey de "H.K.", "C.H." bölgesinde örgütlenme tamamlanmış olduğundan yalnız ödenekle oraya hareket etmek mecburiyetinde olduğunu söylüyor. İsterseniz durum hakkında bizzat geniş bilgi verecektir. Sıkı bir şekilde izlendiğimizi, plan ve hazırlıklarımızdan Sivas'ın düzenli olarak haber aldığını arz edebilirim. Mehmet Ali' ye güvenmeyiniz. Ağzı sıkı değildir. Herhalde boşboğazlık ediyor. Dış planlama ve örgütte benden başkasını kullanmasanız daha isabetli hareket edersiniz. Ali Kemal Bey' in listeye alınması zorunludur. Bu kadar sırrımızı taşıyan bu kişiyi gücendirirsek planlarımız olduğu gibi düşmanların eline geçer. Bu kişiyi sıkça sıkça kollayınız. Saygılarımı sunarım üstadım. 5.11.1919
Bay Furu'ya (Mister Frew'e) Yazdığım Mektup Beyler, bu geniş örgütlenmeye engel olmak ve yaratılan tehlikeli durumlara son vermek için elimizden elen her çareye başvurduk. Şimdiye dek dile getirdiğim ve bundan sonra sırası geldikçe de anımsatmaya çalışacağım, bildiğiniz isyanları ,ihtilâlleri, resmi düşman güçlerinin tecavüzlerini bastırmak ve yok etmek için çok uğraştık. Ali Rıza Paşa Kabinesi, gözüne batan Kuvayı Milliye'yi batırmaya ve bunun için bizimle didişmeye çalışmaktan başka bir yardımda bulunmadığı gibi, ondan sonra iktidar mevkiine gelen sayın arkadaşları da onun yolunda gitmekten ve sonunda felaketten felakete ve rezaletten rezalete sürüklenmekten başka bir hizmet görmediler. Beyler, bütün bu gizli düzen kaynaklarının, Rahip Furu'nun (Frew'in) kafasında toplandığı ve oradan din kardeşlerimiz olacak hainlerin kafalarına akıtılarak eylem durumuna dönüştüğü tahmin edildiğinden Rahip Furu'nun, (Frew'in) bir süre için olsun, bu işlerden uzak kalmasını sağlar düşüncesiyle bizzat kendisine bir mektup yazdım. Mektubun iyi anlaşılabilmesi için şu bilgiyi de eklemeliyim ki ben, Bay Furu (Mister Frew) ile İstanbul'da bir iki kez görüşmüş ve tartışmıştım. Furu'ya (Frew'e) Fransızca olarak gönderdiğim mektubun Türkçesi şudur :
Sizinle, Mösyö Marten'in aracılığıyla yaptığımız görüşmelerin anısını memnuniyetle saklamaktayım. Yıllarca ülkemizde ve ulusumuz arasında yaşamış olan sizin, hakkımızda en doğru düşünce ve kanıları taşıyacağınızı beklerdim. Oysa ne yazık ki İstanbul çevresinde sizinle bağlantı kuran bazı gafil ve çıkar düşkünü kimselerin, sizi yanlış yönlere sürüklediklerini pek büyük bir üzüntüyle anlıyorum. Bunlar arasında Sait Molla ile hazırlanıp uygulamasına başladığınız, güvenilir kaynaklardan haber alınan planın, İngiliz ulusunun gerçekten suçlanmasını gerektirecek bir nitelikte olduğunu bildirmeme izninizi rica ederim. Ulusumuz, Sait Molla'nın değil ancak gerçek yurtseverlerimizin gözüyle görüldüğü takdirde, böyle planların artık ülkemizde ve ulusumuz üzerinde uygulama alanı kalmadığı yargısına kolaylıkla varılabilir. Nitekim, daha bugünün olaylarının arasında yer alan Adapazarı ve Karacabey olaylarının başarısızlığa uğramış olması, sözümüzü doğrulamaya yeterlidir. Ancak buna ne gerek vardı? İngiliz subayı Nowill'in, Diyarbakır bölgesinde. Müslüman Kürt halkını kışkırtmak için pek çok çalıştıktan sonra, Malatya'da eski Elazığ Valisi Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Bey'lerle Sivas aleyhine yaratmaya çalıştığı olay, sonuç olarak bütün uygarlık dünyasına karşı utanç verici değil miydi? Size bütün ciddilik ve içtenliğimle arz ederim ki, İngiliz ulusu, ulusumuzun kendine karşı gösterdiği dostluk ve güvene değer vermiyorsa bundaki yanılgı pek derindir. Aksi takdirdeyse kullandığınız yöntemler pek sakat olup sonuca ve başarıya ulaştıracak nitelikte değildir. Sait Molla aracılığıyla Adapazarı'na gönderilen iki bin liranın, yakında olumlu sonuç getireceği biçiminde verilen sözün asılsızlığını, olaylar size kanıtlamış olacağından çok söze gerek görmem. Özellikle sizinle bağlantı kuran sahtekarlarca, ortak çalışmalarınızda ve meselelerinizde Osmanlı Padişahı'nın da rolü varmış gibi gösterilmesi pek tehlikelidir. Siz pek iyi takdir edersiniz ki, Zâtışâhâne sorumsuz ve yansız olup ulusal irade ve egemenliğimizi ilgilendiren gerçekleri değiştirmez ve bozmazlar. Ülkemizde bulunan İngiliz siyasal memurlarının, kuşkusuz İngiliz ulusunun eğilim ve çıkarlarına aykırı olarak, yurt ve ulusumuz aleyhinde, insanlık ve uygarlık dışı ölçülerle yapılagelmekte olan girişimlerini, elimizdeki belgelerle İngiliz ulusunun gözleri önüne serersek sonuç, dünyaca takdire değer görülmez sanırım. Ancak bu konuda tuhaflığı dolayısıyla şunu da arz etmek mecburiyetindeyim ki siz bir din adamı olarak, siyaset oyunlarında ve hele kanlı çarpışmalarla sonuçlanacak işlerde rol oynamak sevdasına kapılmamalıydınız. Sizinle yaptığım görüşmelerde sizi bu türlü bir politika adamı olarak değil insanlığa hizmet eden, adaleti seven, erdemli bir insan gibi görmüştüm. Bunda ne kadar aldandığımı, son aldığım güvenilir bilgilerin doğrulamakta olduğunu bildirmekle onur duyarım. Mustafa Kemal Ali Rıza Paşa Kabinesi Düşman İftira ve Safsatalarına Gerçekler Diye İnanıyor Beyler, İstanbul'da hükümetin gözü önünde ve bilgisi altında yapılmış ve yapılmakta olan alçakça girişimlerin bütün ülkedeki uğursuz sonuçlarını açıkça ortaya koyan olayların asıl kaynak ve nedenlerini İstanbul Hükümeti'nin Temsil Heyeti'nden daha iyi bildiğinden daha kuşku edilebilir mi? Beyler, olaylara ilişkin derinlemesine bilgiye sahip olan hükümet üyelerinin, düşmanlarının sırf aldatmak ve bozgunculuk amacıyla ortaya attıkları iftira ve söylentilere gerçek gözüyle bakıp yine onların tavsiyelerini çare ve önlem olarak uygulamaya kalkışacaklarına olasılık verilebilir mi? Bu sorulara yanıt vermek için, yüce topluluğunuzun zihinlerini yormaktan çekinerek sözü, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin düşüncesine çevirmen olan Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya bırakmayı yeğlerim. Beyler, itiraf ederim ki ben, Cemal Paşa'nın bu konuda verdiği şifreli telgrafın anlamını kavramakta güçlük çektim ve şaşkınlığa düştüm. Kendilerinden telgraflarının tekrarını istedim. Nazır Paşa, 9 Aralık 1919 günü arka arkaya, olduğu gibi bilginize sunacağım şu telgrafları çektiler : 9.12.1919, Sivas'ta 3'üncü Kolordu Komutanlığı'na, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, Tekrarı istenen telgraf aşağıda sunulmuştur : Hükümetin Barış Konferansı'na davet edilme konusunda isteklerde bulunduğu bilinmektedir. Barış Antlaşması'ndan iyi sonuç alınabilmesi, ancak gidecek delegelerimizin hem ulusumuzun güvenini kazanmış kimseler olması hem de ülke içinde yetkeye sahip bir hükümeti temsil edebilmesine bağlıdır. Yabancı temsilcilerce ülke içinde güvenlik ve huzurun kurulması ve yerleşmesi ısrarla tavsiye olunuyor. Anadolu'da bir katliama uğrayacakları kaygısıyla korku ve dehşet içinde olan Hıristiyan halkın, bölük bölük işgal altında bulunan yerlere sığınmakta oldukları etkili ve dikkati çeken bir dille söyleniyor. Gerçi işgal altındaki yerlere ve özellikle Adana bölgesine gidenler, o bölgedeki Ermeni nüfusunu artırmak amacıyla gitmekte iseler de Anadolu'da güvenlik ve huzurun bozulmuş olduğu ileri sürülerek, hükümetçe yapılan ret ve yalanlamanın etkisini azaltıyor. Çünkü Temsil Heyeti'nce verilen güvenceye karşın illerde bazı kimselerin kendilerine hoş görünmeyen görevlileri kendiliklerinden azletmek, değiştirmek, hükümet işlerini sekteye uğratmak, zorla yardım ve vergi toplamak gibi hareket ve müdahalelerinin tümüyle önü alınamadığından, daha yabancı çevrelerde de kaygı sürmektedir. Devletimizin, kara ve denizdeki bugünkü durumunda, geleceğimize ilişkin kararlar alacak olan devletlere karşı, tehdit edici bir tutuma girmesi her halde zararlıdır. Bundan başka, temsilcilere, Temsil Heyeti adına telgraflar çekilmesinin ülkede iki hükümetin varlığını gösterdiği, Fransa temsilcisince açıkça söylenmiştir. Üstelik bunlardan herhangi birine karşı aşağılayıcı sözler sarf edilmesi, yaratılıştan sahip olduğumuz ahlak temizliği, sağduyu ve uzak görüşlülükle bağdaştırılamaz. Tehlike ve felaket anlarında ağırbaşlılık ve sakinliği korumanın ulusal niteliklerimizden olduğu unutulmamalı, umutsuzluk ve bezginliğin akla getireceği aşırı ve tehlikeli umunç ve tasarımlara, yurdun yüksek çıkarları feda olunmamalıdır. Haklarımızı, bugünkü durumumuzda ancak siyaset, uyanıklık ve zamanın gereklerine göre akıllıca hareket etmekle savunabiliriz. Bu düşünceler size karşı bilineni yinelemek oluyorsa da arkadaşlara ve şubelere de yurtseverce tavsiyelerde bulunmak mutlak bir gerekliliktir. Toplanması yaklaşmış olan Mebuslar Meclisi'mizin, aziz yurdumuzun kurtuluş ve esenliği için alınacak isabetli önlemleri bularak bu yüce hedefin gerçekleşmesine bütün gücüyle çalışacağı beklenmektedir. Kabinenin düşüncesini arz ederim. Harbiye Nazırı Cemal Beyler, dinlediğiniz bu telgrafta yazılanların açıklamasını yaparak yüce topluluğunuzu yormayı gereksiz sayarım. Yalnız, izin buyurursanız, buna verdiğim yanıtı olduğu gibi sunmakla yetineceğim.
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne, Kabinenin düşüncesi olmak üzere gönderilen 9 Aralık 1919 tarihli telgraf heyetimizce incelendi. Yaptığımız bunca açıklamalara ve sunduğumuz bilgilere karşın bu telgraf metni de daha önce bildirilen görüşlerin tekrarı niteliğinde görülmüştür. Temsil Heyeti'mizin amacının hükümet yetkesinin sarsılmasına meydan vermemek, ulusun hükümete karşı güvenini artırmak olduğu defalarca belirtilmiştir. Ne yazık ki bizde, sunulan hususlar üzerinde gerektiği ölçüde durulmadığı inancı doğmaktadır. 1- Anadolu'da güvenlik ve huzurun bozulmuş olduğu doğru değildir. Belki,düşmüş olan Damat Ferit Paşa Kabinesi zamanında yaratılmış olan bu düşünce anarşisi ve güvensizlik, sonradan ulusal birlik sayesinde ortadan kalkmıştır. 2- Kişiler tarafından durup dururken memurları görevden alma ve yer değiştirme yapılmış değildir. Yalnız, Dahiliye Nazırlığı, Ulusal Mücadele aleyhinde oldukları için, düşmüş olan kabine zamanında, ulusça kovulan ve her yanca adları bilinen memurları yeniden atamada gösterdiği direnmeyle pek anlamlı bir yol tutturuyor. Dahiliye Nazırlığı'nın ulusal davaya tümüyle aykırı olan ve kamuoyunda, eski Nazır Adil Bey zihniyetinin daha süregeldiği duygusunu yaratan işleri, elbette pek haklı ve meşru olarak halkça iyi karşılanmamaktadır. Aynı Müsteşarın, aynı İçişleri Genel Müdürü'nün ve aynı Özlük İşleri Müdürü'nün görevlerinde devam etmeleri, gerçekten hem yüksek hükümetinizi hem de ulusa karşı taahhüt altında bulunan Temsil Heyeti'mizi pek zor bir duruma sokmaktadır. ...tarihli telgrafla arz ettiğimiz Dersim Mutasarrıfı konusu dikkate değer. Artık bu konuda Temsil Heyeti'nce yapılacak bir şey kalmamıştır. Bundan sonra da Dahiliye Nazırlığı'nın bu gibi işlemleri yüzünden ortaya çıkacak durumların düzeltilmesi için, Nazırlık'ça iyi karşılanmadığı ve güven duyulmadığı için istirhamlarda da bulunulmayacaktır. Son olarak şunu arz edelim ki yüksek hükümetleri, ulusun güven ve desteğini hakkıyla kazanmak, bu yurt ve ulusa yararlı olmak istiyorsa -ki buna heyetimizin hiç kuşkusu yoktur- kendine, ulusun ruhuna ve durumun naziklik derecesine göre bir gidiş yolu seçmeli ve asıl derdi kendi içinde tedavi etmelidir. Yoksa iktidar makamına gelindiğinden beri, tutulan yol bakımından, Temsil Heyeti'ni hedef alarak ve sürekli olarak aynı nitelikte yazılar yazarak hedefe ulaşılamaz. 3- Düşmüş olan hükümetin, ulusa düşman, düşmanlara dost olarak izlemiş oldukları haince politikanın mirası olan Aydın cephesinde, para toplama işinde belki bazı uygunsuzluklar olmuş olabilir. Şu kadar ki Sivas Genel Kurultayı'yla oluşan ulusal birlik ve Harbiye Nazırlığı'nın yurtseverce yardım ve himmetleri sayesinde, bu gibi durumların önü alınmış demektir. 4- Ulus, Ateşkes Antlaşması'nda bulunduğu düşman devletlerinden hiçbirine karşı tehdit edici bir durum almış değildir. Yalnız kutsal ve meşru haklarına karşı yapılan müdahaleleri, kesin bir gerek görülürse silahla bile önlemeye kararlıdır. 5- Temsil Heyeti'nin, barış konferansına katılacak delegelere telgraf çekmesi konusuna gelince, bu ancak yüksek hükümetlerinin onayından da geçmiş kınamalardan ibarettir, Kaldı ki ulusal birliğin temsilcisi olmak sıfatıyla, Temsil Heyeti'nin ulus adına bu gibi başvurularda bulunması meşru bir hakkıdır. Hükümet de aynı duyarlığı gösterir ve böyle fırsatlarda, ulusla aynı düşüncede olduğunu açıkça ortaya koymaktan çekinmezse politikaya zarar vermek şöyle dursun, tersine çok büyük yararlar sağlanacağı bellidir. Oysa yüksek hükümetlerinin Adana'nın işgali gibi apaçık bir haksızlığı bile, kınamadığını Fransızlar söylüyor. Bu bakımdan, Fransız temsilcisinin açıkça konuşmasının hikmetini bu noktada aramalıdır. Özet olarak, şunu arz edelim ki Temsil Heyeti ne umutsuzluk ve bezginliğe ne de kutsal görevlerinde ulus ve yurdun esenliği için yapılması gerekenleri kavrayamayacak bir bilinçsizliğe düşmüştür. Ulusun esenliği adına aldığı önlemler ve giriştiği bütün işlerde ağırbaşlı ve onurlu davranışı uyuşukluğa ve alçalmaya tercihi bir ilke olarak benimsemiştir. Politika, uyanıklığın ve zamanın gereklerine göre hareketin ancak bu yolla olduğuna inanmıştır. Bu bakımdan acı gerçekler karşısında dikkatli ve uyanık olan ulusal ruhtan aldığı bu ilkelerin tersini ulusa tavsiye edemez ve yakında toplanmasını zorunlu bulduğu Mebuslar Meclisi'nin de aynı ruh ve duyguyla donanmış olacağı umudunu kuvvetle besler. 6- Temsil Heyeti'mizin görüşü, yukarıda arz edildi. Temsilcimiz olmak dolayısıyla, bu durumlarda, zâtıdevletleri'nin kabineyi aydınlatmanız ve asılsız noktaları kendilerine açıklamanız gerektiğini, ülkenin esenliği adına derin saygılarımızla arz ederiz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Çürüksulu Mahmut Paşa'nın Demeci Beyler, İstanbul'da, yurdun kurtarılmasıyla ilgili en önemli işlerle uğraşan, saygıdeğer ve aklı başında olarak tanınmış kimselerin, o dönemde, İstanbul'un zehirli havasını soluma yüzünden, zihniyet ve düşüncelerinde ne kadar olumsuz sapmalar meydana gelmiş olduğuna örnek olmak üzere, daha Sivas'tayken karşılaştığım küçük bir olayı izninizle bilginize sunmak isterim. Belki de sayın üyeler arasında anımsayanlar vardır. Ayan üyelerinden Çürüksulu Mahmut Paşa, "Bosphore" gazetesi yazarlarından birine, siyasal durumumuzla ilgili bir demeç vermişti. Mahmut Paşa'nın o tarihlerde, Barış Hazırlıkları Komisyonu üyesi olduğunu da anımsarsınız. Paşa'nın 31 Ekim 1919 tarihli Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan demecini, 17 gün sonra Sivas'ta okudum. "Ermenilerin aşırı isteklerine hak vermemekle birlikte, sınırlarda bazı düzeltmelerin yapılmasına razı oluruz." ifadesi dikkatimi çekti. Doğu Anadolu'da Ermenistan lehine toprak tavizlerinde bulunulacağına söz verme anlamı taşıyan bu cümlenin, Barış Komisyonu üyesi olan bir devlet adamınca söylenmiş olması, gerçekten üzerinde düşünülmeye ve şaşkınlıkla karşılanmaya değerdi. Bu nedenle 17 Kasım 1919 tarihinde, Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretleri'ne yazmayı yararlı saydığım bir telgrafta, demecindeki işaret ettiğim cümleden dolayı, Doğu Anadolu halkının pek haklı olarak, son derece üzgün ve kırgın olduğunu belirttikten sonra, Erzurum ve Sivas Kurultayları'nın kararları gereğince, ulusun Ermenistan'a bir karış toprak terk etmeyeceğini ve üstelik hükümet, böyle acı bir mecburiyete boyun eğerse ulusun kendi haklarını bizzat savunmaya kararlı olduğunu ve bunun bütün dünyaya ilan edilmiş bulunduğunu" yazdım ve bu ulusal azim ve kararın herkesten önce Barış Hazırlıkları Komisyonu'nun sayın üyelerince bilinmesi ve ona göre hareket edilmesi gereğini arz ettim. Beyler, Sivas'ta bulunduğumuz sırada birçok sorun ve olaylarla karşılaşılmış ve ister istemez ulusal, yönetimsel, askeri ve siyasal girişim ve etkinliklerde bulunulmuştur. Bunların tümünü ayrıntılarıyla anlatmak uzun sürer. Yalnız, izlediğimiz olaylar zincirinin birbirine bağlanmasını sağlayacak bazı noktalara işaret ederek geçeceğim.
|