Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları >> Söylev (Nutuk) - 4) Ulusal Örgütün Yeniden Düzenlenmesi

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

          4) Ulusal Örgütün Yeniden Düzenlenmesi :

         Beyler, ulusal örgütün bir düzene sokulması önemliydi. Bunun için özel önlemler alındı. Seçimler dolayısıyla ortaya çıkan kimi görüş ayrılıklarının giderilmesi için çareler arandı. Maraş'taki kimi Çerkez yurttaşlar sözde Maraş'ın bütün Çerkezleri adına Cebel-i Bereket guvernörünün Maraş'a gönderilmesini, Antep'teki Fransız askeri komutanından telgrafla istemişlerdi. Buna izin veren Maraş mutasarrıfına üzüntülerimiz duyuruldu. Adı geçen guvernör geldiği takdirde, Maraş eşraf ve ileri gelenlerinin karşılamamaları bildirildi. İstanbul Hükümeti'nin de dikkati çekildi. Bolu bölgesinde güvensizlik gittikçe artıyordu. İzmit'te Asım Bey'den sonra, 1'nci Tümen komutanı olan Rüştü Bey' e bu konuda talimat verildi.

          Beyler, 20 Kasım 1919 tarihinde, İstanbul'daki örgütümüzden, Kara Vasıf ve Albay Şevket Bey imzalarıyla gelen bir şifrede : "Gebze Kaymakamının Ulusal Mücadele'ye karşı olduğu, bu kaymakamın, birçok korkunç olaylara cüret eden Yahya Kaptan'ın kötülüklerini örtbas etmeye ve daha başka şeylere başlayarak Kuvayı Milliye'ye leke sürmeye çalıştığı" bildiriliyor ve Kaymakamın yerinin değiştirilmesi söz konusu ediliyordu. Biz de bu görüşe içtenlikle katılarak yanıtımızda, konunun Cemal Bey aracılığıyla çözüme götürülmesini bildirdik.

          Beyler, bu Yahya Kaptan konusu, inkılâp tarihimizin önemli evrelerinden birinde yer aldığı ve pek anlamlı olduğu için biraz genişçe bilgi vermeyi uygun görüyorum.

          Şimdiye kadar verilen bilgilerden anlaşılmış olacağına hiç kuşku yoktur ki bir araya gelerek anlaşmış bulunan ortak iç ve dış düşmanların uygulamaya çalıştıkları planın önemli bir noktası da ülke içinde güvensizlik olduğunu ve Hıristiyan azınlıklara saldırılarda bulunulduğunu, elle tutulur, gözle görülür delil ve olaylarla dünya kamuoyuna kanıtlamak, bu olayların Kuvayı Milliye tarafından yapıldığına inandırmaktı. Bu gizli ve iğrenç amacın gerçekleşmesi için de, bildiğiniz gibi, birtakım çeteler kurarak, bunları özellikle Hıristiyan halk üzerine saldırtmak ve bu çetelerin işleyecekleri cinayetleri, ulusal örgüte yüklemek yolunu tutuyorlardı. Bu girişimler az çok ülkenin her yanında filiz vermeye başlamakla birlikte, en önemli gelişme ve etkinlik, İstanbul'a yakınlığı dolayısıyla Biga, Balıkesir ve özellikle İzmit, Adapazarı ve Bolu bölgelerinde görülür ve dikkat çekici bir durum gösteriyordu. Biz, bu haince ancak -itiraf olunmalıdır ki çok ustaca- girişime karşı olağanüstü önlem almak ve girişime geçmek zorunda kaldık. Çünkü İstanbul Hükümeti, düşmanın bütün bu oyunlarını gerçekten Kuvayı Milliye'nin üzerine yüklüyor ve yok edilmeleri için sert önlemler alacak yerde, durmadan Temsil Heyeti'ni suçlayarak ve baskı yaparak, bu faciaları yaratan düşman çetelerinin etkinliğine son vermeyi bizden istiyordu. Ne yazık ki hükümet, bu düşünce ve kanısını, İstanbul'daki örgütümüzün başında bulunanlara da iyiden iyiye aşılamayı ve telkin etmeyi başarabilmişti.

          Beyler, bizim özellikle İstanbul'a yakın olan İzmit bölgesinde uygulamayı düşündüğümüz önlem, orada silahlı ulusal müfrezeler kurmak ve o bölgede, kendilerine güvenilir komutan ve subaylarımızın, bu ulusal müfrezelere yapacakları yardım ve desteklerle, hain çetelerin peşine düşerek kötülüklerine ve varlıklarına son vermekti.

          Yahya Kaptan Konusu

          İşte bu amaçla oluşturabildiğimiz ulusal müfrezelerin en önemlisi ve güçlüsü, Yahya Kaptan diye tanınmış olan fedakar bir yurtseverin müfrezesiydi. Rahmetli Yahya ile ilk ilişkimiz şöyle oldu :

          Bir gün telgrafçılar, Sivas Telgraf Merkezi'ne şu bilgiyi veriyorlardı. Çok acele bir telgrafı durdurdular, yani İstanbul'da durdurulmuştur. Telgraf metni aşağı yukarı şöyledir :

           Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

          Dün İzmit'ten önerilen Yahya benim. Yarın akşam Kuşçalı telgrafhanesinde buyruğunuzu bekliyorum.

         Kuşçalı, Üsküdar ile Gebze arasında bir köydür. Gerçekten de Yahya Kaptan, bana İzmit'te örgütümüzce önerilmişti. 4 Ekim 1919 tarihinde Kuşçalı merkezinden şu telgrafı aldım :


          Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

         Önemli ve çok ivedi

         Ben, size iki gün önce İzmit'ten önerilen Yahya'yım. Buyruğunuz üzere, telgraf başında buyruklarınızı almaya geldim. En geç yarın akşama kadar Kuşçalı telgrafhanesindeyim.

Yahya

          Anlaşıldığına göre Yahya Kaptan, İstanbul'dan telgrafının çekilmediğini anlayınca, kendisi daha Kuşçalı'ya gelmeden, bu telgrafı Kuşçalı merkezine göndererek çektirmiş. Ben de şu buyruğu verdim.

 

         4.10.1919

         İzmit Merkezi Aracılığıyla Kuşçalı Telgrafhanesi'nde Yahya Bey'e

         Bulunduğunuz bölgede güçlü bir örgüt kurunuz. Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey aracılığıyla, bizimle bağlantı sağlayınız. Şimdilik hazır bulununuz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Başkanı Mustafa Kemal

          Beyler, Yahya Kaptan, aldığı bu buyruk üzerine, örgüt kurdu ve aylarca İstanbul'la ilişkisi bulunan çevrelerde hain çetelerin etkinliklerine engel oldu. Sonunda, İstanbul Hükümeti'nce öldürtüldü. Gerçi, Yahya Kaptan'ın etkinliği ve feci bir biçimde şehit edilmesi, bundan sonraki ayları ilgilendirir bir olay ise de burada, olaydan söz edilmişken konuya bir daha dönmemek için şimdi açıklanması yerinde olur sanırım.

          24 Kasım 1919 tarihinde Kartal Merkezi'nden şu telgrafı aldım :

         Köy içinde suçsuz adam öldürme, Bucak Müdürü'nü herkesin önünde dövme ve köylerdeki yağma olaylarından dolayı Yahya Kaptan'ı hükümete teslim mecburiyeti doğmuştur. Dahiliye Nazırlığı bu konuyu özenle izliyor. Hükümetin zor durumda kalmaması, Yahya Kaptan'ın teslimini gerektiriyor. Zâtıdevletlerinin buyruklarını makine başında bekliyorum, efendim.

Kartal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Temsil Heyeti Başkanı Binbaşı Ahmet Necati


          Askerlerin ve devlet memurlarının, açıktan açığa bizim ulusal örgüt şubelerimizin başkanlıklarını almaları yöntemden değildi. Bir de bizim örgüt tüzüğümüzü bilmesi gereken şube başkanlarının, Temsil Heyeti'nin yalnız bir tek heyet olduğunu, her yerde birer Temsil Heyeti bulunamayacağını bilmesi gerekirdi. Bu telgraf üzerine, İzmit'teki Tümen Komutanı'na şu telgrafı yazdım :


         Şifre, Sivas, 25.11.1919

         İvedi,

         İzmit'te 1'inci Tümen Komutanı Rüştü Beyefendi'ye,   

         Kartal Müdafaa-i Hukuk Derneği Başkanı unvanıyla Ahmet Necati Bey tarafından gönderilen bir telgrafta : Öldürme, Bucak Müdürü'nü dövme ve köylerdeki yağma olayından dolayı Yahya Kaptan'ın hükümete teslimi mecburiyetinin doğduğu ve Dahiliye Nazırı'nın da bu konuyu özenle izlediği bildirilmektedir. Başından beri Ulusal Mücadele'de büyük yararlıklar göstermiş olan bu kişinin, ülkemizin bu bunalımlı günlerinde hükümete teslimi asla uygun görülmemekte olduğundan işin, hükümetin yetkesini de dikkate almak suretiyle, Yahya Kaptan'ın şu aralık yasal kovuşturmadan kurtarılması biçiminde çözüme bağlanması, Kartal'da Necati Bey'e gereken talimatın verilmesi ve sonucun bildirilmesi önemle rica olunur.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal


          26 Kasım 1919 tarihinde Hereke merkezinde de şu telgrafı aldım : 

          Ulus adına istirham ediyorum; bugünlerde Binbaşı Necati Bey'in yolsuzlukları, Kuvayı Milliye'yi lekelemektedir. Hemen soruşturma açılmasına emir buyurulmasını rica ederim.

Gebze İlçesi Milis Komutanı Yahya


         İzmit'teki Tümen Komutanı'ndan aldığım yanıt aynen şudur :

         İzmit, 29.11.1919,

         Sivas'ta 3'üncü Kolordu Komutanlığı'na,

         İlgi : 25.11.1919

         Temsil Heyeti Başkanlığı'na,

        Şimdiye dek yaptığım soruşturmaya göre Yahya Kaptan'ın adam öldürme, Bucak Müdürü'nü dövme gibi suçlar işlemediği, yalnız Binbaşı Necati denilen kişinin kendi kişisel çıkarlarını yürütebilmek için Yahya Kaptan'ın vücudunu ortadan kaldırma amacı güttüğü ve bu konuda size telgrafla başvuruda bulundukları zaman Yahya'yı da aldatarak yanlarına getirip öldürme planı kurdukları ve Yahya'nın durumu sezerek kendini kurtarmış olduğu anlaşılmıştır. Soruşturmayı gerektiği biçimde derinleştiriyorum. Sonucu arz ederim.

1'inci Tümen Komutanı Rüştü


         Tümen Komutanı Rüştü Bey'in birkaç gün sonra verdiği tamamlayıcı bilgi şuydu :

         Sivas'ta 3'üncü Kolordu Komutanlığı'na,

         Temsil Heyeti'ne

         Binbaşı Necati Bey'in, Maltepe Atış Okulu'nda görevli memur olmasına karşın Müdafaa-i Hukuk Derneği Başkanı sıfatını takınarak, Kuvayı Milliye adına başına topladığı Arnavut Küçük Aslan çetesiyle ortalığı soydurmakta olduğu ve Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail Bey'in de bununla işbirliği yaptığı hususunda, bende kuşku kalmamıştır. Son zamanlarda, hükümetin başına dert açan Danca Rum bekçilerinin öldürülmesi ve Stelianos adında bir zenginin dağa kaldırılarak para istenmesi gibi eylemlerin adı geçen çete aracılığıyla yaptırılması ve bütün bu yapılanların, böyle bayağılıklara yanaşmayan Yahya Kaptan'a yükletilerek, kendisi hakkında gerek oraya gerek hükümete asılsız ihbarlarda bulunulması, her halde bunların ulusal örgüt perdesi altında halkın ve hükümetin başına dert açarak kendi keselerini doldurmaktan başka bir amaç beslemedikleri ve belki de daha başka siyasal bir amaçlarının bulunduğu yargısını doğuruyor. Şimdiye kadar pek namuslu hareket etmiş ve etmekte olan Yahya Kaptan'ın bu gibi eylemlere katılmaması ve yukarıda adı geçen çetenin kendi koruma bölgesinde hiçbir rezaletine meydan vermemesi dolayısıyla, onun vücudunu resmi ya da gayri resmi olarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Dün Yahya Kaptan yanıma gelerek yaşamının tehlikede olduğunu, bu yüzden adamlarının silah ve cephanelerini getirip teslim ederek kendisinin de buradan uzaklaşacağını bana resmen söyledi. Kendisine gereken öğütleri vererek ve daha hizmet edecek önemli zamanlar bulunduğunu anlatarak, yine yerine gönderdim. Her şeyi iyi bilmesi gereken Gebze ilçesi kaymakamından durumu resmen sorunca aldığım yanıt da tümüyle yukarıda arz ettiğim biçimde, yani Necati ve Nail Beylerin aleyhinde, Yahya Kaptan'ın lehindedir. Necati Bey'in İstanbul'da nere ile haberleştiğini bilemiyor isem de bir yerden ara sıra para aldığı söyleniyor. Bunların varlığı ve cana kastetmiş olmaları dolayısıyla, Yahya Kaptan bu bölgede durmak istemiyor. Bu bakımdan zaten muvazzaf bir subay olan Necati Bey'in başka bir yere, Nail Bey'in de daha başka bir yere gönderilmesinin zorunlu olduğuna hükmediyorum. Oraları İstanbul ile haberleşmekte olduklarından, tabi bence bir şey yapılamamaktadır. Gereğinin oraca yerine getirilmesi arz olunur.

1'inci Tümen Komutanı Rüştü

          Rüştü Bey'in verdiği bilgilerden uzun uzadıya söz ederek, durumu 8 Aralık 1919 tarihinde, Harbiye Nazırı Cemal Paşa' ya yazdım. Aynı tarihte, durum ve Cemal Paşa'ya yapılan başvuru açıklanarak, işin izlenmesi, İstanbul'daki örgütümüzün başkanlarına da bildirildi. On dokuz gün sonra, yani 27 Aralık 1919 tarihli ve şifreli, şifrenin altında Vasıf, dışında Albay Şevket Bey' in imzalarını taşıyan uzun bir telgrafla, şu bilgi veriliyordu : "Güvensizlik ve huzur yokluğunun başlıca sorumluları Yahya Kaptan ile arkadaşı Kara Aslan ve Alemdağı'nda dolaşan Sadık çeteleridir." Yahya Kaptan'ın birtakım şımarıklıklarından söz ettikten sonra, "Bizi, artık bu haydudu zarar veremeyecek bir duruma getirmeye teşebbüs ettirmişti." Öteden beri araları iyi olmayan Küçük Aslan çetesinin itibarda olması kendisini çeşitli yollarla suçlarını örtbas etmeye yöneltmiştir. Yüzbaşı Nail, Yahya'nın aleyhindedir. Necati Bey'e gelince, düşmüş olan eski hükümet zamanında Kartal ilçesine başkan seçilerek, Kuvayı Milliye adına merkezle ilgisini kesmiş, ulusal örgütü güçlendirmiş. Yeniköy Rumlarının çevredeki sarkıntılıkları üzerine, Küçük Aslan çetesini dolaştırmaya başlamış. Tarafınızdan para da verilmiştir. Yahya Kaptan her şeyi sonuçsuz bırakmak manevrasına başvurmaktadır. Binbaşı Necati, biraz idaresiz ise de cezayı hak etmiş değildir. Gebze Kaymakamı'nın. bir an önce başka bir yere alınarak Rum ve Ermeni entrikalarına son verdirilmesi. . .

         Beyler, bu bilgiler arasında, benim bilmediğim noktalar da vardı. Sözgelimi, ben Küçük Aslan çetesinden ve onun itibarlı olduğundan habersizdim. Bu çeteye Necati Bey aracılığıyla para verdiğimi kesinlikle anımsayamıyordum. Yahya Kaptan'ın, verdiğimiz talimat gereğince, düşman çetelerini yok etmeye ve hiç olmazsa, onların, Hıristiyan halka saldırarak düşmanın amacını gerçekleştirmeye yönelmiş olan bütün girişimlerini başarısız kılmaya çalıştığını pek iyi biliyorduk.

          Gebze kaymakamının içyüzü, şimdi ekleyeceğim belgelerle anlaşılabilecektir, sanırım.

          4 Ocak l92l tarihinde, Tümen Komutanı Rüştü Bey'e, Vasıf Bey'in verdiği bilgiyi olduğu gibi özetleyerek, bu bilgilerin kendisince verilen bilgilerle çeliştiğini bildirdim. Bu bakımdan durumun güvenilir ve inanılır kimseler aracılığıyla bir kere daha soruşturulup incelettirilmesini ve kendi düşüncesiyle birlikte açık olarak bildirilmesini rica ettim.

          Beyler, bu konuda, gerçeğin ortaya çıkmasına yarayan belgeler üzerinde bilgi sahibi olmanızı istediğim için, Rüştü Bey' in yanıtını olduğu gibi bilginize sunmama izin buyurunuz :


          Düzce, 7/8.1.1920

          20'nci Kolordu Komutanlığı'na

          İlgi : 4.1.1920 tarihli şifre, Temsil Heyeti Başkanlığı'na

         Yahya Kaptan'la ilgili türlü suçlamalar üzerine, birkaç kez, Yüzbaşı Ali Aguş Bey aracılığıyla yaptırdığım soruşturma, onun lehinde çıktı. Bununla birlikte kendisi cahil olduğundan, hizmet ediyorum sanısıyla bazı şeyler yapmış olabilir. Büyük ve Küçük Aslan'lar zaten eşkiyadır. Ancak ulusal örgütün aleyhinde bir görüşe sahip olduğu kuşkusuz olan ve Yahya hakkında herkesten çok şikayetçi olması gereken Gebze Kaymakamı'na bu konuda yazdığım yazılara almış olduğum 1.12.1919 tarih ve 17 sayılı cevabın sureti aşağıda olduğu gibi verilmiştir. Ben, bu telgraftaki bilgilere kısmen olsun inanmak zorunda kaldım ve aynı inançla bu yazıları İstanbul'a, bizzat Şevket Bey'e de gösterdim. Benim bilemediğim bazı nedenlerle, İstanbul'ca hakkında bir muamele yapılmasına gerek duyulduğu takdirde, elbette bir şey denemeyeceği arz olunur.

         Suret :

         İlgi : 30.11.1919 tarih ve 53 sayılı yüksek buyrukları.

         Kartal Müdafaa-i Hukuk Derneği Başkanı Binbaşı Necati Bey’in, adam öldürme ve Bucak Müdürü'nü dövmeyle ilgili ihbarları, kişi ve zaman belirtilmediği için gerçek olarak kabul edilemez. Çünkü dövüldüğü bildirilen Bucak Müdürü Burhanettin Bey, Yahya Kaptan tarafından dövülmediğini ve saldırıya uğramadığını yazılı olarak bildirdiği gibi, bu konuda benim makamıma herhangi bir şikayette de bulunmamıştır. Adam öldürme konusuna gelince, Yahya Kaptan hakkında hükümete ve adliyeye hiçbir yerden böyle bir cinayetle ilgili başvuru ve şikayet olmadığı gibi, aleyhinde yakalanması için bir tebligat bile yoktur. Bununla, Darıca Rumlarından iki Rum'un öldürülmesi ve Kartal'ın Paşa köyünden Stelianos Çorbacı'nın dağa kaldırılarak fidye istenmesi kastediliyorsa bu cinayetlerin Küçük Aslan çetesince işlendiği kanısı yaygın ve doğrudur. Bu çete Yahya Kaptan'a öteden beri düşman olduğundan ve esasen Yüzbaşı Nail Bey'ce kanat gerilip korunurken, sayısı on sekiz kişiye ulaşan bu çetenin, şimdi Binbaşı Necati Bey'in emrine verildiği ve üstelik kendilerine ellişer lira maaş bağlanmakta olduğu haber alınmıştır. Bu çetenin köyleri soymaktan geri durmadığı bilinmektedir. Binbaşı Necati Bey'in, Yüzbaşı Nail Bey'in eski okul arkadaşı olduğu, kendisiyle bir buçuk ay önce Aydınlı köyünde, Küçük Aslan çetesi üyelerinden Ali Kaptan'ın dağa kaldırdığı Çorbacı' dan alınan parayla yaptığı ünlü düğününde görüştüğü bilinmektedir. Daha sonra Binbaşı Necati Bey, birçok kez Yüzbaşı Nail Bey'in evine gelerek konuk olmuştur. Her ikisi de aynı düşüncede oldukları için Yüzbaşı Nail Bey öteden beri Yahya Kaptan'ın aleyhindedir. Yahya Kaptan, örgütü kurduğu sırada yüzbaşı Nail Bey, onu bulunduğum kazanın sınırları dışına çıkarmaya ve uzaklaştırmaya çalıştığı gibi, Küçük Aslan çetesince işlendiği söylenen ve doğruluğuna kuşku olmayan yukarıdaki iki cinayet olayının, Kuvayı Milliye'yi kirletmek ve Yahya Bey'i lekelemek düşünce ve amacını taşıdığı hissedilmiştir. Oysa bu cinayetler, Aslan çetesinin etkinlik ve hareket alanı içinde işlenmiştir. Üstelik Yüzbaşı Nail Bey' in, kovuşturma yapmak üzere gönderilecek olan İstanbul Muhafız Alayı'na mensup Süvari Müfrezesi Komutanı Hakkı Bey'i, artık gelmesine gerek kalmadığı gerekçesiyle haberleşme sırasında İstanbul'a naklettirip işi takipsiz bıraktırmış olduğu da bir gerçektir. Sözü edilen adam öldürme olayı bundan başka bir olaysa durumun açıklığa kavuşması için, kişi ve zaman belirtilerek bildirilmesi gerekir. Darıca Rum bekçilerinin öldürüldüğü gün, cinayetin, çarşıda serbest gezen Küçük Aslan çetesince işlendiği haberinin yayılması üzerine, Yüzbaşı Nail Bey, korkusundan başka bir yere naklini istemiş ve kesinlikle burada oturmayacağını söylemiştir. Ancak Alay ve Tabur Komutanları'yla Binbaşı Necati Bey buraya gelerek ve Yahya Kaptan hakkında bir işlem yapılması için temsilci Sırrı Bey'e yazı yazdıracaklarına söz ve güvence vererek Nail Bey' in burada kalmasını istemişlerdir. Bunun üzerine Yüzbaşı, 25 Kasım 1919 Salı günü, gidip gelen Necati Bey'i aldatarak ona gerçeğe aykırı suçlamalar yaptırdığı gibi, bir yandan telefonla Yahya Kaptan'ı merkeze davet ettirirken bir yandan da Küçük Aslan çetesini kendi evinde hazır bulundurarak yakalamayı tasarlamıştır. Ancak her nedense bu işi gerçekleştirmeye cesaret edemeyerek girişiminden caydığı için, Necati Bey de Kartal'a dönmek zorunda kalmıştır. İşte bundan dolayıdır ki Yüzbaşı Nail Bey, gerek Necati Bey ve gerek kendine alet ettiği Küçük Aslan çetesi aracılığıyla, Yahya Kaptan aleyhinde suçlama ve düzenlere başvurmaktan bir an geri kalmamaktadır. Yahya Kaptan, kendisine karşı çıkan ve düşman olan Küçük Aslan çetesi gibi köyleri yağmalamaya ve Hıristiyanları öldürüp yok etmeye izin vermemiştir. Kendi buyruğunda bulunan Büyük Aslan Bey çetesince bazı uygunsuzluklar yapıldığında, derhal bunları önleme ve cezalandırma yoluna giderek, ulusal bir hedef olan yurdun bağımsızlığı ve kurtuluşu için disiplin ve güvenliğin korunmasına hizmet etmektedir. Daha önce de Büyük Aslan Bey çetesinin aman dilemesine ve sığınmasına yardımda bulunarak, hükümetçe affedilmesini sağlamak suretiyle yaptığı hizmetler takdire değer. Aleyhindeki suçlamaların, yüzbaşının kişisel umunçlarına boyun eğmemiş olmasından, Küçük Aslan çetesince işlenip Yahya Kaptan'ın üstüne yıkılmak istenen cinayet olaylarının eksik olmamasından ve bunlara cüret edenlerin korunması dolayısıyla teessüf ederek yüzbaşıya şiddetli uyarılarda bulunmasından ileri geldiği arz olunur.

(Gebze Kaymakamı Nurettin)

 1'inci Tümen ve Bolu Bölgesi Komutanı Rüştü

          Beyler, bu bilgilerin alınmasından önce şöyle bir haber verdiler : Tavşancıl'da Yahya Kaptan'ın çevresi sarıldı. Bunu yapan İstanbul'dan gelen bir askeri birliktir. Bu haber üzerine, İzmit'teki Tümen Komutanlığı'ndan, 7 Aralık 1920 tarihli şifreyle makine başında durumu sorduk. Bu haber doğruysa "İstanbul'dan geldiği bildirilen birlik komutanına, Yahya Kaptan'ın bizim adamımız olduğunu, bir kusur ve suçu varsa tarafımızdan gereğinin yapılmasının doğal bulunduğunu, Yahya Kaptan'ın sarılmasına ve tutuklanmasına hiçbir biçimde razı olmadığımızı bildiriniz." dedik.

          Beyler, 7 Ocak 1920'de yazılıp 8 Ocak'ta aldığımız iki telgraf vardır. Bunlardan biri İzmit'ten, 1'inci Tümen Komutanı Vekili imzasıyla Fevzi Bey'dendir. Şunlar yazılıdır : "Bu gece iki bin kişilik bir güç Tavşancıl'a çıkarak Kuvayı Milliye Komutanı Yahya Bey'i çevirmişlerdir. Yapılacak işlemin bildirilmesi arz olunur." Öbür telgraf, Düzce'de bulunan asıl Tümen Komutanı'ndan geliyordu. Rüştü Bey, merkezde bulunan vekilinden aldığı aynı bilgileri veriyordu.

          Tümen Komutan Vekili Fevzi Bey'in, 7 Ocak 1920 tarihli açıklama bekleyen telgrafımıza verdiği 7/8 Ocak 1920 tarihli yanıtında, Yahya Kaptan'ın daha ele geçmediği, Kuvayı Milliye ile gelen müfreze arasında bir çatışma olasılığının bulunduğu ve gelen müfreze komutanına buyruğumuzu bildireceği haber veriliyordu .

          Beyler, o tarihte milletvekili olarak İstanbul'da bulunan yaverim Cevat Bey' den,10 Ocak 1920 tarihinde şöyle bir telgraf geldi :

         Harbiye, 10.01.1920

         20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne :

        6.1.1920 gecesi sabaha karşı Genel Jandarma Komutan Yardımcısı Hilmi Bey ve Üsküdar Jandarma Komutanı Nazmi Bey komutasında dört subay, elli jandarma ve Yüzbaşı Nahit Bey komutasında, İstanbul Muhafız Alayı'ndan doksan er, Bandırma vapurunun ışıkları söndürülerek Hereke'ye götürülmüş ve sabahleyin erkenden Hereke'ye çıkan müfreze derhal Tavşancıl'ı kuşatmış ve birçok ev basılmıştır. Gelen heyet, köy ihtiyar heyetini toplayarak, vatan haini olan Yahya'yı teslim etmez ya da nerede olduğunu söylemezlerse Tavşancıl'ı insanlarıyla birlikte yakacaklarını bildirirler. İhtiyar heyeti, Yahya Kaptan'ın iki günden beri köylerinde olmadığını ve nerede bulunduğunu bilmediklerini ısrarla söyledi. Yahya, sağ olarak ele geçemeyecektir. Ancak Yahya'nın yok edilmesinden sonra Marmara Bölgesine sahip ve egemen olan ve her gün İngilizler ve Fransızlar tarafından silahlandırılan Rumların ve İstanbul'daki rezillerin pek büyük bir başarıya ulaşacakları bellidir. Kuvayı Milliye adını taşımakta olan Yahya'nın ortadan kaldırılması, İzmit, Adapazarı ve İstanbul dolaylarında, düşmanlarımız hesabına birçok fesat çetelerinin de doğmasına yol açacaktır. Bundan dolayı, Cemal Paşa Hazretleri'nin işe el koymasıyla, Yahya'nın da ad değiştirerek daha önce arz ettiğim biçimde serbest bırakılmasının sağlanması için gerekenlere emir buyurulması istirham olunur.

(Cevat)

Harbiye Nazırı Cemal

          Bu telgrafın, Harbiye şifresiyle ve Cemal Paşa imzasıyla kapatılmış olmasına karşın içinde Cemal Paşa'nın işe el koymasıyla Yahya'nın kurtarılması çaresinin bulunması cümlesi dikkat çekicidir. Demek ki Cemal Paşa, Cevat Bey'in telgrafını okumaya gerek duymadan, kendi şifresi ve imzasıyla çekilmesine izin vermiştir. Çünkü bir kez Yahya'yı izlettiren Cemal Paşa'dır. Bundan başka serbest bırakılması için kendi yardımlarının kendisi tarafından emrolunmasını, kendi bilgisi dahilinde elbette yazdırmazlardı.

          İzmit'ten Tümen Komutanı Vekili'nden gelen 9 ve 10 Aralık 1920 tarihli iki telgrafla, duyulduğuna göre iki çarpışmadan sonra, Yahya Kaptan'ın ölü olarak ele geçirildiği bildirildi. 11 Ocak 1920'de, Tümen Komutan Vekili'nden, İstanbul'dan gelen Müfreze Komutanı'na, benim adıma bildirimde bulunup bulunmadığını sordum. Üç gün sonra 14 Ocak 1920 tarihli raporunda Tümen Komutanı Vekili şu bilgiyi verdi : "Bizzat yaptığım soruşturmadan çarpışma olmadığı ve yalnız, Yahya Kaptan'ın teslim olduktan sonra, köy dışında kesici bir aletle öldürüldüğü anlaşılmıştır. Kafatasının olmaması bunu doğrulamaktadır."

          Beyler, bu uğursuz haber üzerine, İstanbul'daki örgütümüze, 20 Ocak 1920 tarihinde, Albay Şevket Bey aracılığıyla şu telgrafı yazdık :

          Yahya Kaptan'ın öldürülmesinin nedenleriyle teslim olduktan sonra kasten şehit edildiği anlaşıldığından, öldürülmesinde kimlerin elinin ve etkisinin bulunduğunun, İstanbul'dan başvuran pek çok fedakar arkadaşa açıklama yapılmak üzere acele bildirilmesi rica olunur, efendim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

          Eski bir yazımıza karşılık olmak üzere, İstanbul'dan 20 Ocak 1920'de yazılıp bir gün sonra elimize geçen telgraf da şuydu :

         Beşiktaş, 20.1.1920

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Özel :

         İlgi :17.1.1920.

1- Olay yerinde bulunan güvenilir bir kişinin ifadesine göre, Yahya Kaptan yakalanıp köy dışında bulunan karakola götürülürken, çevreden on kadar eşkıyanın karakol üzerine ateş etmesi üzerine, kaçmaya çalışmış ve bu sırada öldürülmüştür. Bununla birlikte, iyi bir soruşturma yapılması için hükümete başvuruldu.

2- Yahya Kaptan'ın Kuvayı Milliye adına pek çok kötülükler yaptığı söylentisi ağızdan ağıza yayıldığı gibi, özel ve resmî yoldan yapılan soruşturma da bunu doğruladığı için, hükümet kovuşturmaya karar vermişti. Ancak heyetimizce kendisinin geçici bir süre için gizlenerek Kuvayı Milliye işlerine karışmaması ve kötülüğe cüret etmemesi, yanında bulunan kaçak er ve jandarmaları geri göndermesi koşuluyla kovuşturma yapılmaması istenmiş ve ilgililer katında girişimlerde bulunulduğu gibi, Gebze'ye özel olarak bir memur da gönderilmişti. Bu sırada hükümet, birdenbire gizlice asker göndermiş; yalnız Yahya Kaptan'ı ele geçirmek istediğini ilan etmiş ve arz edilen durum meydana gelmiştir, efendim.

Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Şevket


          Beyler, "Köy dışındaki karakola götürülürken çevreden ateş edilmiş (?). Kaçmaya çalışmış, bu sırada öldürülmüş (?)." Bu sözlerin, bu gibi suikastlarda bir formül gibi kullanıldığını anlamamak için, çok saf gönüllü olmak gerektir.

         Yahya Kaptan'ı ortadan kaldırmak için, birlikte çalıştıkları ve karar verdikleri hükümetin, gizlice, birdenbire bir oldubittiye getirivermiş olduğu yolundaki sözler de dikkate değer. İstanbul'da, jandarmadan, İstanbul Muhafız Alayı'ndan subay ve asker görevlendiriliyor. İstanbul'da duruma egemen olduklarını iddia eden örgüt başkanlarımız bunu öğrenemiyorlar.

          Kara Vasıf Bey'in bu telgrafına verdiğimiz yanıtta şu hususu sorduk :

           Şifre, Ankara, 22.1.1920

          İstanbul'da Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Şevket Bey'e,

         Yahya Kaptan'ın öldürülmesi olayını ciddi olarak izleyen ve özellikle İstanbul'da hesabını isteyen pek çok kimse vardır. Gerçeğin anlaşılabilmesi için, yaygın söylenti derecesine vardığı bildirilen kötülüklerin nelerden ibaret olduğunun bildirilmesi rica olunur.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

          Beyler, bu açıklama isteğimize gelen yanıtı da, sabrınıza sığınarak olduğu gibi, bilginize sunacağım :

         Beşiktaş, 24.1.1920

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Özel

          İlgi : 20.1.1920

1- Yahya Kaptan'ın teslim olduktan sonra öldürüldüğünü işittik. Soruşturma yapıyoruz. Sonucu arz edeceğiz.

2- Öldürülmesinin nedeni hiç kimseyi dinlememesi, Kuvayı Milliye adına açıktan açığa zalimlik ve eşkıyalık yapması, eşkıyayı öteden beri gizlemesi ya da gösterilen yere gitmesi için verilen buyrukları dinlememesi üzerine hükümetin, kendisine köylerden ve çevreden başvuranların ısrarına dayanamayarak, kendiliğinden ve üstelik heyetimizin haberi olmadan girişime geçmesidir, efendim.

(Vasıf).

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Şevket

          Saygıdeğer Beyler, telgrafın ikinci maddesindeki, Yahya Kaptan'ın hiç kimseyi dinlememesinin, öldürülmesine neden olarak gösterilmesi asla doğru olamaz. Rahmetli şehit, beni dinliyordu, benden buyruk alıyordu. Verdiğim buyruğa göre hareket ediyordu. Başka bir makama ya da kişilere bağlı olduğunu, onlardan buyruk alması gerektiğini kendisine buyurmamıştım. Bu sebeple, İstanbul'dan her önüne gelenden, Dahiliye Nâzırı'ndan, Jandarma Komutanı hâin Kemal Paşa' dan verilen emirleri dinlememesi zaten bizim istediğimiz şeydi. Kuvayı Milliye adına eşkıyalık ve zalimlik yapanın da kendisi olmayıp Küçük Aslan çetesi gibi, haince bir amaçla kuruldukları belgelere dayanılarak anlaşılmış bulunan çetelerdi. Yahya'nın bunların eşkıyalıklarını önlemeye çalıştığı da sözlerine güvenilmesi gereken kimselerin soruşturmalarıyla kesinleşmiş bir durumdur.

          Gebze Müdafaa-i Hukuk Heyeti Başkanı ile Gebze Kaymakamı Fevzi Bey'in ortak imzalarıyla, bu üzücü olayın meydana gelişinden önce, makine başında yapılmış bir başvuruyu da belirtmeden geçemeyeceğim :

          Gebze Kuvayı Milliye Komutanı Yahya Bey hakkında bazı kimselerin yaptıkları iftiralar üzerine, en sonunda salı gecesi İstanbul'dan komutanlar ve yüksek rütbeli subaylar komutasında gelen iki bin kişilik kadar bir güçle, kendisinin Tavşancıl'da kuşatıldığı ve kuşatmanın daha sürmekte olduğu şimdi halktan aldığım bilgilerden anlaşılmıştır. Böyle, yurdu için çalışan bir kişiye karşı yapılan bu işlemin pek haksız olduğu yüksek komutanlığınızca bilinmektedir. Yahya Bey'in kurtarılması için ne gibi bir muamele yapılacağının emir buyurulmasını makine başında bekliyoruz.

Kaymakam Fevzi

Müdafaa-i Hukuk Heyeti Başkanı Hacı Ali

          Beyler, o tarihlerde, İzmit bölgesinde Kuvayı Milliye örgütüyle uğraşan Milletvekili Sırrı Bey'in de bu konuda verdiği bilgileri olduğu gibi sunmama izninizi rica ederim :

         İzmit, 11.1.1920

         20'nci Kolordu Komutanlığı'na

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özel.

1- Haberleşmesi dört gün önce yapılmış olan Yahya Kaptan konusu, sonunda haber almış olacağınız üzere, kendisinin şehit edilmesiyle sonuçlandı.

2- Yahya Kaptan'ın, İstanbul girişinde örgütlenmiş bir durumda bulunması, herhalde Kuvayı Milliye'ye karşı cephe almış bulunan kimseleri yıldırdığından, kendisinin ortadan kaldırılmasının planlandığına kuşku yoktur.

3- Yahya Kaptan'ın bu amaçla öldürülmüş olması, olayı sınırlı kalma niteliğinden çıkarmakta ve Temsil Heyeti'nce üzerinde düşünülmesini gerekli kılmaktadır.

4- İzmit sancağı, eşkıya yüzünden tedirginken yerinden kımıldamayan ve komutası altındaki hiçbir birliğe buyruk vermeyen, yanındaki hapishaneden on beş yirmi kişinin birden kaçmasını basit günlük olaylardan sayan Alay Komutanı Hikmet Bey, Yahya'nın öldürülmesini önemli bir mesele saymıştır. Yanına aldığı jandarma güçleriyle bizzat yola çıkmış ve sonunda Kuvayı Milliye'ye ağır bir darbe vurmak suretiyle amacına erişmiş bulunuyor.

(Milletvekili Sırrı)

1'inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi

         20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

5- Gebze'de kurulmuş bulunan Kuvayı Milliye'nin başsız kalması, bundan sonra oraları korku içinde bırakacaktır.

6- Buralarca bütün Kuvayı Milliye'nin dayanağı olarak bilinen Yahya'nın bu biçimde ortadan kaldırılmış olması, kamuoyunu haklı olarak karıştırmıştır.

7- Yahya'nın öldürülmesi, hükümetin Kuvayı Milliye'ye karşı bundan sonra takınacağı saldırgan tavra delil sayılmaktadır.

8- Bu hareket üzerine, hiç kuşku yok ki yabancılar tarafından da Kuvayı Milliye'nin hükümetin gözünde değersiz ve yok edilebilir nitelikte görüldüğü yargısına varılacaktır. Bu bakımdan gerekli önlemler alınmalıdır.

(Milletvekili Sırrı)

1'inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi

         20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         68 sayılı şifreye ektir. Öncekilerin devamıdır : 

1- Durum karışıklıktan kurtarılmadığı ve Gebze güçlerinin hemen güvenilir bir kimseye verilmesi önlemi alınmadığı takdirde, Üsküdar sancağı da dahil olmak üzere, bütün İzmit sancağında, bir tek kişinin bile Kuvayı Milliye'yi tutmasına olanak bulunamayacağı kesinlikle bilinmelidir.

2- Jandarma Alay Komutanı Hikmet Bey'in zaman yitirmeden yerinden alınması şarttır.

3- İzmit sancağında Kuvayı Milliye'nin varlık gösterebilmesi, ordu hizmetinde bulunan Kaymakam Fevzi Bey'in, Jandarma Komutanı olmasına bağlıdır. Başka çare yoktur. Bunu önemle bilginize sunuyorum.

(Milletvekili Sırrı)

1'inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi

         20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         79 sayılı şifreye ektir :

 1- Kuvayı Milliye'ye Anadolu taraflarında değer verilmediği ve horlandığı yolundaki söylentiler, üzücü olay üzerine muhaliflere daha çok güç kazandırmış olduğundan güç ve erkin kayba uğramadığını gösterecek eylemsel bir önlem alınması şarttır.

2- Ali Fuat Paşa Hazretleri'nin buraya kadar teşriflerini gerekli görmekteyim.

3- İzmit sancağına önem verilmesini ve önem verildiğini gösterecek eylemsel önlemlerin alınması gereğini yinelemeye mecbur oluyorum.

(Milletvekili Sırrı)

1'inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi 

         O tarihte İstanbul'da bulunan Rauf Bey de şu mektubu gönderdi :

         İstanbul, 19.2.1920,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, 

          Yahya Kaptan'ın teslim olduktan sonra öldürüldüğü buraca da anlaşılmıştır. Muhafızlığa başvurulmuş, otopsi de yapılmıştır. Hükümet, yasal kovuşturmaya başlamıştır, efendim. Saygılarımızı arz ederiz.

Hüseyin Rauf

         Vicdan Görevlerimden Biri

         Beyler, Yahya Kaptan'ın öldürüldüğüne kuşku kalmamıştı. Bu gerçek bilindikten sonra, onu öldürmüş olan hükümetin, yasal kovuşturmaya başlamış olması, cinayeti işleyenlerin meydana çıkamayacağına delil değil miydi? Ancak Beyler; zaman, her şeyin, her gerçeğin, tarih önünde içten olarak incelenmesine olanak hazırlar.

          Saygıdeğer Beyler; hükümeti ve İstanbul'daki örgütümüzün başkanlarını böyle çirkin bir cinayetin işlenmesinde araç olmaya yönelten neden ve etkenlerin incelenmesinin, gerçekten ibret verici sonuçlar getireceğine inandığım içindir ki ilk bakışta önemsiz gibi görülebilecek bir olayı delillere ve belgelere dayandırarak açıkladım. Bu açıklamamla, ulusun gözünde, gerçeği açıkça ortaya koyabilecek bir ortamın doğmasına yardım edebildiysem vicdan görevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül huzuru duyacağım.

          Beyler, bu olayı incelerken iki noktayı göz önünde bulundurmak yararlı olur. O noktalar da :

          Birincisi : Sait Molla'nın üyesi bulunduğu gizli örgüt ve Gebze, Kartal bölgelerinde bu örgüte bağlı bireysel çetelerin oynadığı rol ile bu rolü bizim adamlarımıza yüklemekte ve yurtsever geçinen kimseleri aldatıp kandırmada gösterilen ustalık ve başarı.

          İkincisi : İstanbul örgütümüzün başkanlarıdır ki bunlar, bizim yani Temsil Heyeti'nin buyruğunda ve onun verdiği talimat ve bilgilere göre hareketle yükümlü bulunuyorlardı. Bunların bu yükümlülüğü ancak içten olarak yerine getirdikleri takdirde, asıl hedefe doğru yarılmadan yürümenin olanaklı olabileceğini de kabul etmeleri gerekirdi. Oysa bu kişiler, kendi akıl ve önlemlerini, Temsil Heyeti'nin uyarılarına karşın yüksek görmekten geri durmamışlar ve hareket serbestliklerine engel olunmasını bir onur meselesi yaparak sinirlenmişler ve bu sakat duygunun etkisiyle aldatılmaya kadar varmışlardır.

          Şimdi Beyler, vicdan ve şefkat sahibi olanların yüreklerini gerçekten kan ağlatan bir telgrafı daha merhametli gözlerinizin önüne sererek bu konuyla ilgili açıklamalarıma son vereceğim :

         İstanbul,14.1.1920,

         Ankara'da Kuvayı Milliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

         Eşim Yahya Kaptan, sırf sizinle olan ilgisi dolayısıyla ve yasa karşısında suçlu olmaksızın teslim olduğu halde, Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail ve Üsteğmen Abdurrahman Beyler tarafından alçakçasına şehit edildi. Bütün Tavşancıl halkı olayın tanığıdır. Hakkın yerini bulması için Adliye ve Dahiliye Nazırlıklarına başvuruldu. İki tane yetimle perişan bir durumdayız. Bu konuda yüksek girişim ve yardımlarınızı bekliyoruz, buyruk sizindir.

Karagümrük'te Keçeciler'de Karabaş Mahallesinde 19 numarada Yahya Kaptan eşi Şevket Hanım

         1919 Sonbaharında Karşılaştığımız Öbür Bazı Olaylar

         Beyler, Yahya Kaptan meselesine 20 Kasım 1919 tarihindeki olaylar dolayısıyla değindik. Zaman ve mesafe bakımından birçok atlama yaparak bu olayı çeşitli yönleriyle açıklamak ve tamamlamak zorunda kaldık. Şimdi izin buyurursanız, yine bıraktığımız tarihe dönerek, olayları izleyelim :

          Ankara-Eskişehir demiryolunun işletilmesine İtilaf Devletleri'nce engel olunmuştu. Bu yolun işletilmesi için, İtilaf Devletleri temsilcilerinin, şiddetle kınanması, 21 Ekim 1919'da Ankara Merkez Heyeti'ne bildirildi. Adana örgütü kurucularının, Niğde'ye ya da Kayseri'ye gelerek ve bizimle temas kurarak çalışmalarını sürdürmeleri sağlandı. Aydın cephesinde durum günden güne tehlikeli ve ciddi bir durum almakta olduğundan Salih Paşa'yla Amasya'da kararlaştırdığımız üzere, Donanma Derneği'nin dört yüz bin lirasının bu cephenin ihtiyaçlarına ayrılmasını Harbiye Nazırı'na yazdık. Bu cephedeki mücahitlere silah, cephane verilmesini ve cephenin makineli tüfek ve topçu birlikleriyle desteklenmesini, Konya'daki 12'inci Kolordu Komutanı'ndan rica ettik.

          Beyler, Fransızlar, Bandırma-Soma demiryolunu denetlemek bahanesiyle, Bandırma'ya bir müfreze çıkarmışlardı. Bunların, güvenlik durumu mükemmel olan Bandırma'ya asker gönderme haklarının olmadığı açıktı. Bu noktaya, 24 Kasım 1919' da 14' üncü Kolordu ve 56'ncı Tümen Komutanları'nın dikkatlerini çektik. Yabancı subaylar, Aydın cephesinde dolaşarak propaganda yapıyorlar ve durumu anlıyorlardı. Bu gibi subayların cephede birliklerle temas etmelerine kesinlikle izin verilmemesi, resmi başvurularını hükümete yapmaları, Kuvayı Milliye'ye bir söyleyecekleri olursa merkez heyetimiz aracılığıyla bize başvurmaları gerektiğinin kendilerine duyurulması, propaganda yapanları olursa korumalı olarak bölgeden çıkarılmaları ve kesin bir zorunluk doğarsa cephede görülecek İtilaf askerlerine karşı da silah kullanılması cepheye bildirildi.

          Beyler, biz İzmir halkının da doğrudan doğruya seçimlere katılmasını sağlamak istiyorduk. Bunun için, amacımızı çeşitli yollarla duyuruyorduk. Ne var ki Yunanlılar doğal olarak engelliyorlardı. 29 Kasım 1919 tarihinde, bu durumu İtilaf Devletleri temsilcileri ve yansız elçilikler katında kınadık ve bunu İzmir Telgraf ve Posta Başmüdürü bulunan Ethem Bey'e yazarak İzmir halkına da duyurmak istedik.

          Beyler, belki de birçoklarınızın hatırındadır. İşgal yıllarında, Adana'da, Ferda adında, Kuvayı Milliye aleyhinde yabancı bir gazete yayımlanıyordu. Bu gazete, salt Anadolu'daki kamuoyunu yanıltmak ve bulandırmak amacıyla yazılmış sütunlar ve bizim aleyhimizde uydurulmuş saçmalıklarla doluydu. Kuşkusuz bu gazetenin Anadolu içine sokulmasına engel olduk. Ancak bu gazetenin ülkede okunmasını elbette yararlı bulan, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin Dahiliye Nazırı ve Cemal Paşa'nın, defalarca temize çıkardığı Damat Şerif Paşa, Ferda gazetesi denilen bu zehirli paçavranın serbestçe dağıtılmasına engel olunmaması için buyruklar vermişti. Bu nedenle Şerif Paşa'nın arkadaşı Cemal Paşa'nın, 3 Aralık 1919'da dikkatini çekmeyi gerekli bulduk.

         Ankara'ya Geliş

         Beyler, Mebuslar Meclisi'nin İstanbul'da toplanmasına engel olamamak zorunluluğu üzerine, İstanbul'da toplanacak Meclis'te, "yurdun bütünlüğünü, devlet ve ulusun bağımsızlığını elde etmekten ibaret olan hedefi korumak ve savunmak için anlaşmış, kesin kararlı bir küme oluşturmayı" tek çare olarak düşündük. Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 tarihli talimat ve genelgede, milletvekillerinin belirli yerlerde küme küme toplanarak üzerinde görüşecekleri önemli noktalardan biri olmak üzere bu konuya yer vermiştik. Aynı tarihte, düşündük ki, bu kümeyi oluşturabilmek için her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir'e davet edelim. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul'a gidecek milletvekillerini de davet edeceğimiz milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir'e giderek, yapılacak genel bir toplantıda enine boyuna görüşmelerde bulunalım. Bu arada, milletvekillerinin İstanbul'daki güvenlikleriyle ilgili önlemleri de söz konusu etmek istiyorduk. Ancak bundan sonra vereceğim bilgilerden anlaşılacağı üzere, bu toplantıyı Ankara'da kalarak yapmayı yeğledik. Sivas'ta bir ay kadar daha kaldıktan sonra Ankara'ya hareket ettik. Ankara'ya gelişimizi 27 Aralık 1919 tarihli şu açık bildirimle her yere duyurduk :

          Sivas'tan Kayseri yoluyla Ankara'ya hareket eden Temsil Heyeti, bütün yol boyunca ve Ankara'da, büyük ulusumuzun çok sıcak ve içten gelen yurtseverlik gösterileri arasında, bugün kente geldi. Ulusumuzun gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, ülkemizin geleceğine güven konusundaki inançları sarsılmaz bir biçimde güçlendirici niteliktedir. Şimdilik, Temsil Heyeti'nin merkezi Ankara'dadır. Saygılarımızı sunarız, efendim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

          2 Ocak 1920 tarihinde, Dernek Merkez Heyetlerine, Hacıbektaş'ta Çelebi Cemalettin Bey'e, Mutki'de Hacı Musa Bey'e ayrıca bir bildirimde bulunduk. Bu bildirimimizin metni ve yazılış biçimi şöyleydi :

          "Yolculuğumuz sırasındaki gözlem ve incelemelerimiz, bizlere, gerçek koruyucu olan Ulu Tanrı'nın ilahi lütfuyla tecelli eden ulusal birliğimizin dayanmış olduğu ulusal örgütün, kökleşmiş, ulus ve ülkenin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu, şükürler olsun gösterdi. Dış durum, bu ulusal birlik ve kararlılık sayesinde ve Erzurum-Sivas Kurultayları esasları çerçevesinde, yurdun ve ulusun çıkarlarına elverişli bir biçime girmiştir. Kutsal birliğimize, kararlılık ve imanımıza dayanarak, meşru isteklerimizin elde edileceği güne dek büyük bir dirençle çalışılması ve bu bildirimizin genelge halinde köylülere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Kazım Karabekir Paşa Temsil Heyeti'nin Ankara'ya Gitmesine Yandaş Değildi

         Beyler, Temsil Heyeti'nin merkezinin Ankara'ya aktarımı düşüncesi oldukça eskiydi. Bu düşünce ilk kez söz konusu olduğu sıralarda, Kazım Karabekir Paşa'dan gelmiş olan bir telgrafı burada olduğu gibi aktaracağım :

         3'üncü Kolordu Komutanlığı'na Erzurum, 3.10.1919,

         Temsil Heyeti'ne.

         Kuvayı Milliye'yi temsil eden yüksek heyetin, değil Ankara'ya hatta Sivas'ın batısına bile geçmemesi görüşündeyim. Çünkü, Doğu illerinin Kuvayı Milliyesi demek olan bu heyetin bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açacaktır. Şimdiye dek pek meşru ve mantıklı olarak yönetilmekte olan Ulusal Mücadele'nin, öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımıza karşı da eskiden olduğu gibi bir yerden yönetilmesi için, Temsil Heyeti'nin Sivas'tan batıya geçmemesi görüşünde bulunduğunu arz ederim.

15'inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir

          Böyle bir telgrafın asılsız olduğu yargısına varmak istedim. Ancak ne çare ki şifre telgraf Erzurum'dan Sivas'taki 3'üncü Kolordu'ya çekilmiştir. Çözülen şifrenin altında "Açıldı. Fethi 4/5 Ekim" ilgiliye yazı ve imzası olduğu halde 3'üncü Kolordu'dan bize gönderilmiştir.

          Beyler, Kazım Karabekir Paşa, davetimiz üzerine Sivas'a geldikten ve bizimle görüşmelerde bulunduktan sonra, kuşkusuz bu telgrafla daha önce bildirdiği düşünce ve görüşünün yerinde olmadığını anlamış olacaktır. Ancak bu düşünce ve görüşündeki isabetsizliği anlamak için, mutlaka yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gerek olmayacağı açıkça bellidir. Bu düşünce ve görüşün dayandırılmış olduğu nedenlere şöylece bir göz atmak bile onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım. Bir kez, Temsil Heyeti'nin yalnız Doğu illerinin ulusal gücünü oluşturmadığı ya da temsil etmediği ve belki bütün ülkenin -Anadolu ve Rumeli'nin- ulusal güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmiş olmak gerekirdi. Kaldı ki bu nokta üzerinde, günlerce süren telgrafbaşı tartışıları olmuştu. Bir de Temsil Heyeti'nin Sivas'tan Ankara'ya taşınması, Doğu illerinde örgütsüzlük doğuracak bir neden olamazdı. Temsil Heyeti'nin Doğu illerine Sivas'tan telgrafla verdiği buyrukları ve talimatı, aynı şekilde Ankara'dan verebileceğine de kuşku yoktu. Buna karşılık, Temsil Heyeti'nin Doğu illerinden çok Batı illerine ve İstanbul'a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler elbette çoktu. Önce, Batı ve Güneybatı illerimizden doğrudan doğruya düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimizi işgal eden düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların güçlendirilmesini sağlamak gerekirdi. Oysa Doğu illerimizde böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir eylemsel tehlike de doğabileceğe benzemiyordu. Uzak bir olasılığa göre, diyelim ki doğudan Ermenilerin doğrudan doğruya bir saldırıya geçecekleri kabul olunsaydı bile, onun karşısında Kuvayı Milliye ile desteklenmesi kararlaştırılmış olan 15'inci Kolordu, kendilerinin komutası altında hazır bulunuyordu. Ne var ki İzmir cephelerinde çeşitli komuta yöntemleri, değişik nitelikte güçler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen değişik yapıda türlü zararlı etkiler vardı. Adana'nın işgaline karşı daha cephe kurulamamıştı.

         Genel Durumu Yönetme Sorumluluğunu Üzerine Alanlar En Önemli Hedefe ve En Yakın Tehlikeye Elden Geldiğince Yakın Bulunmalıdırlar

         Bu bakımdan, uyulacak yol ve yöntem şudur ki genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye elden geldiğince yakın yerde bulunmalıdırlar. Yeter ki bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu koşulları kendinde toplayan bir noktaydı. Herhalde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir'e, Nazilli'ye ya da Afyonkarahisar'a gitmiyorduk. Ancak cephelere ve İstanbul'a demiryoluyla bağlı bulunan ve genel durumu yönetmek bakımından Sivas'tan hiçbir farkı olmayan Ankara'ya gelecektik. Mebuslar Meclisi'nin İstanbul'da toplanması zorunlu görüldükten sonraysa Ankara'ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılmak gerekli geldiğini açıklamayı gereksiz bulurum.

          Beyler, Temsil Heyeti'nin Ankara'ya taşınmaması için nedenler ileri sürülürken, bu arada, hele öteden beri her zaman her girişimimizi kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan söz edilmiş olmasına hiçbir anlam veremedim. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre hareket edelim! Bu düşünce ve görüşe yol açan : "İstanbul'da, ulusal davaya inanan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Mebuslar Meclisi de orada toplanarak ulus ve ülkenin yazgısını denetlemeye başladıktan sonra, Temsil Heyeti'nin batı cepheleriyle, Mebuslar Meclisi'yle ilgi ve ilişkisine ne gerek kalır? Bu takdirde, Temsil Heyeti'nin yalnız Doğu illerinin örgütüyle ilgilenmesi ve yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?" biçimindeki bir düşünce ve görüş idiyse bir dereceye kadar üzerinde durulabilir. Ancak böyle olunca da genel durumu, olayların iç yüzünü ve gerçek koşulları görüş ve anlayış bakımından Temsil Heyeti ile Kazım Karabekir Paşa arasında doldurulması imkansız bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir. Temsil Heyeti'nin Ankara'ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında daha çok durularak belki ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün çıkış kaynağı daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna ayıracak çok zamanımız yoktur.

         Yeni Milletvekilleriyle Ankara'da Görüşme Girişimi

         Beyler, daha önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteğiyle milletvekillerini davet etmek için ilk yazdığımız telgrafta -ki bu telgrafın örneğini basılmış olarak yazılı evrak halinde postayla da göndermiştik- amaç açıklandıktan sonra "Temsil Heyeti'nin bulunacağı bir yerde toplanılacaktır; toplantı tarihi, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra haberleşilerek kararlaştırılacaktır. Temsil Heyeti kısa bir süre sonra İstanbul'a yakın bir yere gidecektir." denmişti. Ankara'ya varışımızda, Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan önceki tebliğimize 29 Aralık 1919 tarihinde yaptığımız bir ekle milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara'yı gösterdik ve bunu bir genelgeyle bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de öteki milletvekillerinden olabildiğince çok kimsenin görüşmelere katılmasının çokça istenmekte olduğu yolundaydı.

          Beyler, sonucunun pek yararlı olacağını umduğumuz bu iyi ve yurtseverce girişimin bile İstanbul Hükümeti'nce önüne çıkıldığını arz edersem, şaşırmazsınız sanırım. İzin buyurursanız, bu noktayı biraz açıklayayım : Biz milletvekillerini Ankara'ya davet ederken birtakım kimseler de bu daveti geçersiz kılmak ve tasarlanan toplantıya engel olmak için karşı önlem alıyor ve girişimde bulunuyorlarmış. Bazı milletvekillerinin çektikleri telgraflarla durumu anladık. Nitekim, Burdur Milletvekili Hüseyin Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 tarihli şöyle bir telgraf geldi :

          "İstanbul'da toplanan milletvekilleri adına, Aydın milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığı'na gelen telgrafta, en hızlı araçla İstanbul'a gelmekliğimin pek gerekli olduğu duyurulmakta ve bu gün Dahiliye Nazırlığı'ndan gelen telgrafta da yola çıkmaklığım bildirilmektedir. Daha önce, Temsil Heyeti adına, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nce verilen buyruk ve duyuru üzerine, bu konudaki görüşüm açıklanıp bilginize sunulduğu halde, şimdiye dek bu konuda bir buyruk alınamadığından, zatıdevletlerinin buyruklarını önemle beklemekteyim, efendim."

         Akdağmadeni milletvekili Bahri imzalı ve aynı tarihli bir telgrafta da :

         "Aydın milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla gelen telgrafta, milletvekillerinin en hızlı araçla İstanbul'a gelmeleri bildiriliyorsa da Temsil Heyeti'ne üye seçilen milletvekillerinin mi yoksa bütün milletvekillerinin mi davet edildiği pek anlaşılamamıştır. Hangi yolu tutacağımın bildirilmesine lütfen izinleri istirham olunur, buyruk sizindir."

         Beyler, birbiri ardınca buna benzer telgraflar geldi. Bu telgraflardan anlaşılıyordu ki milletvekili arkadaşlar, Temsil Heyeti ile İstanbul Hükümeti'ni ve İstanbul'dan telgraf çekerek bütün milletvekillerini davet etme yetkisini kendinde görebilen kimseleri, ortak amaçta anlaşmış ve uyuşmuş sanıyorlardı. Hükümetin ve sözü geçen kimselerin olumsuz niyetlerini hatır ve hayallerine bile getiremiyorlardı. Olsa olsa bizimle İstanbul'daki kimseler arasında, yeni kararlaştırılmış bir durum bulunduğunu ya da arada düzenleme bakımından bir yanlışlık olabileceğini sandıkları ve durumu öyle kabul ettikleri, bize gelen telgraflarındaki temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.

         Bize başvuran milletvekillerine verdiğim yanıt şuydu :

         Hüseyin Kazım Bey'in bildirdikleriyle bizim hiçbir ilgimiz yoktur. Adı geçenin, durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 12 ve 27 Aralık 1919 tarihli telgraflarımız gereğince hareket edilmesini, ulusumuzun ve yurdumuzun çıkarlarına daha uygun olduğu için gereğinin tez elden yerine getirilmesini, Kazım Bey'in kendi başına göndermiş olduğu telgrafa gerekli yanıtın verilmesini ve sonucun bildirilmesini rica eder, saygılarımızı sunarız efendim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Bütün milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık :

          Ankara, 30.12.1919,

         Aydın milletvekili Hüseyin Kazım Beyefendi'nin sayın milletvekillerinden bazılarına, derhal İstanbul'a hareket etmeleriyle ilgili telgraflar çektiği anlaşıldı. Bu hareket, adı geçen kimsenin durumu iyice bilmediğini gösterdiğinden kendisine bu durum anlatıldı ve .... gün ..... sayılı duyurularla ilgili bilgi verdirildi. Bu bakımdan, Temsil Heyeti'nce istirham olunduğu üzere, Temsil Heyeti üyesi olarak seçilmiş sayın milletvekilleri ile milletvekillerinden görüşmelere katılmak isteyen sayın üyelerin, Ocak ayının beşinden başlayarak Ankara'ya teşrifleri bir daha rica olunur.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal 

          30 Aralık 1919 tarihli bir şifreyle de İstanbul'daki örgütümüze : "Hüseyin Kazım Bey'in girişiminden söz ettikten sonra, kendisinin bizim duyurumuzdan haberdar edilmesini ve görüşmelere katılmak istiyorlarsa lütfen ve derhal Ankara'ya teşrifleri gereğinin anlatılmasını" bildirdik.

          Beyler, biz İstanbul'daki örgütümüzden haber beklerken, karşımıza biri çıktı. Bunun kim olacağını kestirmekte güçlük çekmezsiniz sanırım. Bildiğiniz gibi bizim İstanbul'da hem temsilcimiz hem de Nazır olan bir kişi. Cemal Paşa... Evet, 1 Ocak 1920 tarihli şu telgraf, "Harbiye Nazırı Cemal Paşa" imzasıyla geliyordu :

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özel

        İstanbul'da bulunan milletvekillerinden bir kümenin bize başvurarak verdikleri yazılı isteklerini, aşağıda olduğu gibi sunuyorum :

1- Mebuslar Meclisi'nin bir an önce toplanması zorunludur. Şu sırada bazı milletvekillerinin Ankara'ya davet edilmeleri, Meclis'in derhal açılmasına engel olacaktır.

2- Bu durumun ve yapılan davetin ortaya koyacağı kötü yorumlar arasında düşmanların en çok dikkatini çekecek olanı, yasama gücünün başka güçlerin etkisi altında iş görmekte olduğu sanısıdır. Bu durum içeride ve dışarıda elbette büyük bir güvensizlik doğuracaktır.

3- Böyle bir durum ve tutum karşısında, Meclis'in. kendisinden beklenilen hizmetleri yerine getirebilmesi olanaklı değildir.

4- Daha önce yapıldığı gibi, milletvekilleriyle bağlantı ve ilişki kurmak üzere geniş yetkiler taşıyan bir kişinin, temsilci olarak İstanbul'a gönderilmesi, amacın gerçekleşmesi bakımından yeterlidir.

5- Ankara'ya davet edilen milletvekillerinin gelişlerinin ertelenmesi ve orada toplananların da hemen İstanbul'a hareketleri için yeniden acele bir duyuru yapılması beklenmektedir.

Harbiye Nazırı Cemal


          Beyler, bu davranış ve yazışta bir içtenlik ve asillik görüyor musunuz? Önce bizim, milletvekilleriyle toplantı yapma kararımız ve bununla ilgili duyurumuz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri biliniyordu. Bu girişimimiz ülke çıkarlarına gerçekten aykırı ve sakıncalı görülmüş idiyse bizimle aynı ulusal hedef ardında oldukları iddiasında olan Beylerin ve hükümetin, bizim davet ettiğimiz milletvekillerine, İstanbul'a çağırma telgrafları yazmadan önce, bizimle anlaşmaları, hiç olmazsa düşünce ve girişimlerinden bizi haberdar etmeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul'a gidişlerini çabuklaştırmak için, Teftiş Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh Muhsin-i Fani'nin ve Dahiliye Nazırı'nın imzalarıyla, taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve bir oldubitti yaratarak bizim girişimimizi başarısızlığa uğratmaya kalkışmak doğru muydu?

          İkincisi, Beyler, seçimlerin yenilenmesi işi aylarca ve aylarca yapılmayıp da belirli yasal süre çoktan geçirilmiş olduğu tarihlerde hiç de acele etmeyi akıllarına getirmeyen bu Beyler, bizim Erzurum'dan, Sivas'tan beri yapageldiğimiz sayısız girişim ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak seçimlerin yenilenmesi sağlandıktan ve her birinin milletvekilliği ayrıca aracılık edilerek ve uğraşılarak elde edildikten sonra, sonunda üç beş gün gibi az bir gecikme böyle bir aceleciliği gerektirir miydi? Hele bu gecikme, büyük bir hedefin gerçekleştirilmesi, özellikle İstanbul'da toplanmak gafletini gösterenlerin kendi şahıslarının da dokunulmazlığıyla ilgili önlemlerin alınması yollarını görüşme amacına dayandığına göre, bu Beyleri bu kadar aceleye sürüklemeli miydi? Hiçbir önlem ve karar almadan, bir an önce, hakaret ve rezalete uğramakta acele etmek neden ileri geliyordu?

          Üçüncüsü, Beyler, tertemiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak, İstanbul'da kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve hakaret çemberine çabucak sokmak isteyen bu Beyler, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyeleri bulunmuyorlar mıydı? Bir derneğin üyeleri, milletvekili oldukları halde bile, derneğin önderleriyle görüşerek, sonunda tespit edilecek program çerçevesinde harekete mecbur değiller miydi? Dünyanın her yanında bütün uygar toplumlarda bu böyle değil midir? Bir kümenin, bir partinin önderleriyle görüşüp ilişki kurmasından, yasama gücünün başka güçlerin etkisi altında hareket etmiş olduğu sanısını doğuracağı kuruntusuna niçin düşülüyor ve bunun, düşmanların dikkatini çekeceğinden niçin korkuluyordu? Bu Beyler, seçimlerin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan örgütün etkisi altında kalmış görülmeyi yüksek onurlarına yakıştıramıyorlar mıydı? Bu Beyler, milletvekillerinin ülke içinde güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını, o örgütün tespit ettiği belirli amaçlardan ayrılamayacaklarını ve her olasılığa karşı o örgütün etkisi altında bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla ilan etmenin, asıl bunun, içeride ve dışarıda en büyük güven ve saygı kazandırabileceğini takdir edemiyorlar mıydı? Ve asıl böyle bir vicdan ve inanç gücüne sahip olarak, belirli ulusal hedefi gerçekleştirme yolunda her tehlikeye göğüs germeye hazır bir tavır ve durum alınmadıkça, Meclis'in kendisinden beklenen hizmetleri yerine getirebilmesine olanak olamayacağını anlamak, kahinliğe mi, yoksa görüldüğü gibi saldırı ve hakarete miskince boyun eğmeye mi bağlıydı?

          Bu Beyler, benim milletvekilleriyle şahsen görüşmemi istemiyorlar. Yine, hükümet ve bazı Beyler, benim İstanbul'a da gitmemi uygun görmüyorlar. Ancak geniş yetkilerle bir delegenin gönderilmesini öğütlüyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıl ve kavrayışlarına diyecek yok! Gönderdiğimiz temsilciler değil miydi ki milletvekillerinin düşman pençesine düşmelerinde birinci derecede etkili olmuşlar ve en sonunda kendilerini bile korumanın önlem ve çaresini bulmaktan aciz olduklarını kanıtlamışlardır. Milletvekillerini kimseye sormadan İstanbul'a çağırma konusunda, onları aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramayınca, bu kez, bizim tarafımızdan duyuru yapılmasını istemekte gösterilen nezaket pek ince değil midir, Beyler?

          Saygıdeğer Beyler, bu sözünü ettiğim telgrafa cevap olarak şu kısa şifreyi yazdım :

         5.1.1920

         Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri'ne, 

         Önergeyi veren milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime hitaben verdiklerinin bildirilmesini bekliyoruz, efendim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Harbiye (Nazırlığı), 6.1.1920,

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         İlgi : 5 Ocak 1920

         Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine özel. 

         Milletvekillerinin adları şunlardır : Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit ... ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.

Harbiye Nazırı Cemal


          Beyler, sonradan bize verilen bilgilere göre, bana telgraf çeken kimseler, milletvekillerinden oluşmuş bir küme değildi. Sadrazam, Siverek milletvekili olduğunu öğrendiği ve kendisinin şahsen tanıdığı Hakkı Bey adında bir kişiyi ve Hüseyin Kazım Bey'i yanına çağırarak, bana çekilmek üzere kısa bir telgraf yazdırmış. Bu telgrafı bazı kimselere elden imza ettirmişler. Şifre olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Kazım Bey'ler Cemal Paşa'ya götürmüşlerdir. Demek ki beş maddelik olan ve önerge adı verilen telgraf sonradan uydurulmuştur. Zaten önergeden söz edildiği halde, henüz bu önergenin sunulmuş olduğu makamın belli olmaması da bu işte bir dolap döndüğünü ve özel bir amacın bulunduğunu göstermeye yeterdi. Daha Meclis açılmış ve Meclis Başkanlığı göreve başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa'nın bu telgrafını aldıktan sonra, şu şifreli telgrafı yazdım :

         Ankara, 9.1.1920

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne

         Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit Beylere özel,

         Ankara'ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağını, Harbiye Nazırı Paşa Hazretleri aracılığıyla bildiren görüşlerinizi öğrendik. Konu, yurt ve ulusun varlığıyla ilgilidir. Ulusal Meclis'te ulusal örgüte dayalı güçlü bir küme kurulmaz ve Sivas Genel Kurultayı'yla ulusun bütün dünyaya duyurduğu kararlar, Meclisin büyük çoğunluğunca bir inanç ve ilke olarak benimsenmezse ulusal hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa çıkar. Ülke bir felakete uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandalarının bizim için uyulacak bir değeri olamaz. Hedef, yurt ve ulusun kurtuluşudur. Bir iki gün için teşrifiniz ve karşılıklı görüşmeyle bir ülkü birliğine varılması bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi, yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Bayburt'ta Bir Yalancı Peygamber

         Saygıdeğer Beyler, İstanbul'un dokunduğumuz ve açıklamasını yaptığımız bu can sıkıcı durumuyla uğraşırken ülkenin doğu ucunda da bir yalancı peygamberin yarattığı oldukça önemli ve kanlı bir olay geçiyordu. Bununla ilgili olarak 15'inci Kolordu Komutanlığı'ndan birçok raporlar geliyordu. Bayburt'a dört saat uzaklıkta Hart karyesi vardır. Bu karyede oturan Eşref adında bir şeyh, şiilik telkinlerinde bulunuyormuş. Bundan üzüntüye kapılan Bayburt Müftüsü ve din adamları, şeyhi getirerek sorguya çekmek için kurdukları bir heyeti Hart'a göndermişler ve yerel hükümet adına şeyhi davet etmişler. Şeyh bu davete uymamış. Yerel hükümet 50 kişilik bir birlik göndermiş. Buna büsbütün öfkelenen şeyh, müritleriyle birlikte birliğe saldırmış; silahlarını ve cephanesini almış; er ve subaylarını tutsak, bazılarını da şehit etmiş. Bunun üzerine, çevredeki bazı birlikler Bayburt'a gönderilmekle birlikte, işin kan dökülmeksizin barış yoluyla çözüme bağlanması yeğlenmiş. Şeyhe, din adamları ve yüksek rütbeli subaylardan kurulu birkaç heyet gönderilmiş. Hükümete boyun eğmesi için öğütler verilmiş. Böylece, boşu boşuna on altı gün yitirilmiş. En son giden Erzurum Kadısı başkanlığındaki heyetin ricası da Şeyh Eşref üzerinde etkili olamamış. Tersine, şeyh bunlara : "Hepiniz kafirsiniz! Kimseyi tanımam ve boyun eğmem. Savaşacağım. Allah bana, buyruğumu kullarıma duyurmakla görevlisin." dedi yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere "Sahib-i Şeriat" ve "Mehdi-i Muntazar" imzalarıyla birtakım bildiriler göndererek halkı kandırmış ve kendisine katılmalarını sağlayarak başkaldırmış. Bunun üzerine, bizzat Bayburt'a gelip 9'uncu Tümen'in komutasını ele alan Yarbay Halit Bey, 25 Aralık 1919 günü, yeterince güçle Hart'a hareket eder. Şeyh başına topladığı asilerle karşı koymaya karar verdiğinden, topçu ve piyade birliklerinin şeyhle çatışması ve çarpışması gerekir. Bu sırada, şeyhin müritlerinden bazıları da Hart'a yardım etmek üzere, çevre köylerde toplanırlar. Sonunda, Yarbay Halit Bey'in doğrudan doğruya Bayburt'tan bana gönderdiği 1 Ocak 1920 tarihli şifresinde bildirdiği gibi, "Hart olayı, yalancı peygamberle oğullarının ve kendisine bağlı adamlarından bazılarının öldürülmesi ve Hart'ın teslim alınmasıyla sonuçlanmıştır."

         Halit Bey, bu şifresinde, milletvekilleriyle ilgili bazı bilgiler de verdiğinden, kendisine 1/2 Ocak 1920 tarihinde şu şifreli telgrafı yazdım :

         Hart olayında siz kardeşimin elde ettiği başarıyı kutlar, milletvekillerinin Ankara'ya gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.

Mustafa Kemal

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa Genç Komutanları Başından Uzaklaştırmak İstiyor

         Beyler, Harbiye Nezareti ile Temsil Heyeti arasında bir türlü çözüme bağlanamamış bir konu vardı. Nazır Paşa, İstanbul'da bulunan Generalleri kolorduların ve Albay rütbesindeki komutanları tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki komutan ve subayları da Anadolu'daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu. Bu isteği bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulamasını da Harbiye Nazırlığı eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa'yı, Ankara'da Ali Fuat Paşa'nın yerine 20'nci Kolordu Komutanlığı'na, Nurettin Paşa'yı da Konya'da Albay Fahrettin Bey' in yerine l2'nci Kolordu Komutanlığı'na atamak suretiyle bir oldubittiye getirmek istemişti. Bu sisteme uyulup uygulandığı takdirde, Birinci Dünya Savaşı'nda yetişmiş, kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve komutan varsa kuşkusuz bunların tümü de bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü İstanbul'da toplanmış bulunan eski general ve komutanlar, kıdem ve rütbe bakımından, büyük ordu birliklerinin başında bulunan genç komutanlardan önde geliyorlardı. Biz asla bu ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar unutularak girişilen böyle sakat işlere, elbette olur diyemezdik. Bundan dolayı, Cemal Paşa' ya, her zaman görüşümüze ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gereğini bildiriyorduk.

          Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak Aydın cephesine yardım ve destek sağlamaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti. 20'nci Kolordu'ya, Ankara'da bulunan 24'üncü Tümen Komutanı Yarbay Rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa hem Kuvayı Milliye Komutanlığını yapıyor hem de gerçekte kolordusuna egemen bulunuyordu.

          Biz, kolordu ve tümen birliklerinde komuta değişikliğini kabul etmemeye, özellikle ulusal hedefin buyruğuna girmiş ve o yolda çalışmakta olan, kişilikleri bizce bilinen komutanları, böyle boş ve kim bilir nasıl özel bir amaç güttüğü de bilinmeyen bir ilkeye feda etmemeye kesinlikle karar verdik. Yalnız, İstanbul'da bulunan genç ve fedakar subaylarla doktorların bir an önce Anadolu'ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.

          Cemal Paşa, Ankara'ya geldiğimiz günlerde bu iş üzerinde daha ısrarlı durmaya ve acele etmeye başladı. Konuyu onur meselesi yaptı. İstifa edeceğini bildirerek gözdağı vermeye başladı. Makine başında yanıt verilmesi için yaptığı ısrar üzerine, Harbiye Nazırı'na 29 Aralık 1919 tarihinde yazdığım şifreli telgrafta :

          "Ali Fuat Paşa'nın komutanlıktan ayrılmasını, biz aslında hiçbir zaman sürekli olarak kabul etmedik. Ahmet Fevzi Paşa'nın komutanlığa asıl olarak atanması söz konusu olamaz. Barışın gerçekleşmesinden önce tasarlanan ve uygun bulunan esasların uygulanması çok büyük sakıncalar doğurur. Savaşta yararlık göstererek makam ve mevki kazanmış kimseleri ast durumuna düşürmek olmaz. Bu zamansız girişimler ulusal örgüt için çalışmakta olan kimselerin iş başından ayrılmalarına ve böylece ulusal birliğin sarsılmasına yol açar. Açıkta kalmış, yetenekli subaylar, kolordulara bağlı birliklere, kolorduların buyruğundaki bölge ve mevki komutanlıklarına ve askerlik şubelerine, bulundukları rütbelerle atanarak tatmin edilebilirler. Küçük rütbeli subay ve doktorlarınsa bir an önce gönderilmesi gerekir. 12'nci Kolordu'ya gelince, bu kolordu, savaşmakta olan Kuvayı Milliye'yle işbirliği etmiş ve iki taraf arasında eylemsel ve karşılıklı bir güven doğmuştur. Değişiklik kesinlikle doğru değildir. Oradaki durumun da böyle bir şeye asla tahammülü yok yoktur." dedim.

          Beyler, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara'da bulunan Fuat Paşa'ya olduğu gibi, Konya'da bulunan Fahrettin Paşa'ya da : "Nurettin Paşa atanacak olursa komutayı bırakmayarak eskisi gibi ulusal ve yurtsal görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Bu bakımdan, bu konuda yapılacak bildirimden bizi zamanında haberdar ediniz." buyruğunu verdim.

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa, "Dediklerim Yapılmazsa Görevden Çekilirim ve Millet Meclisi'nin Açılması Gerçekleşemeyecek Bir Hayal Olur." Diyor

          Cemal Paşa, Ocak ayı başlarında, o tarihte Harbiye Nazırlığı başyaveri bulunan Salih Bey'i -8'inci Kolordu Komutanı Salih Paşa'dır- kendisinin iki mektubu, bu mektuplara ekli olarak, İtilaf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin 24-Aralık 1919 tarihli ortak bir notası ve bu notaya hükümetin verdiği yanıt suretiyle birlikte Ankara'ya gönderdi. Cemal Paşa, bu mektuplarında da komuta değişikliği ve görevden alma düzenlemeleriyle ilgili ilkesinden, komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşa'ların görevleri başına gitmelerini sağlama gereğinden söz ediyor ve özellikle : "Ordunun önemli komuta mevkilerinde, son Ulusal Mücadele'ye açıkça katılmış olan kimselerin bizzat ve resmen bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara karşı, orduda siyasetin egemen olduğu görünümünü verir ve bu da herhalde kötü etki yapar. Nazırlık doğrudan doğruya bu etkilerin eylemsel baskısıyla karşı karşıyadır." diyordu. Görevinden çekileceğini bir kez daha yineliyor ve bu kez, bu durumda artık Millet Meclisi'nin toplanmasının gerçekleşemeyecek bir hayal olacağını haber veriyordu.

          Beyler, bu konuyla ilgili olarak verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim : "Görüşlerimizde isabet bulunduğu yolundaki inancımızı yineleriz. Ferit Paşa'nın kötü yönetiminin mirası olan Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Kuvayı Milliye'nin şimdiki ve gelecekteki durumunu, büyük bir ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun yaratılmasını düşünüyoruz. Ali Fuat Paşa'nın devlet ve ulus gözünde, her türlü eleştirinin dışında bulunduğu inancının korunması ana koşuldur. Ulusal Mücadele sırasında her ne biçimde olursa olsun ileri atılmış olanların, görevlerinden uzaklaştırılmaları ve durumlarının değiştirilmesi, fedakarlıklarının suç sayıldığı biçiminde yorumlanır. Bu durum, bizim sonuna kadar değişmeyecek olan görüşümüze göre, kesinlikle uygun sayılamaz. Hükümet'çe söz konusu olan siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için yapılacak her şey yapılmıştır. Ahmet Fevzi Paşa , bizimle işbirliği yapabilme kabiliyetine sahip değildir. Ahmet Fevzi Paşa'nın özel görevle gezip dolaşırken, gittiği yerlerde söylediği mantıksız sözleri bildirmiştik. Bunu kendisinden beklemem diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi Paşa'nın arkadaşlara yazdığı özel bir şifreli telgrafta : "Ordu bugünkü anarşik durumunda kaldıkça ülke için felaket kaçınılmazdır." diyor. Bu kişi, ordunun ulusal örgütü desteklemesini anarşi olarak kabul ediyor. Oysa bilmek gerekir ki ordu ulusal örgüt kadrosunun dışında değil belki onun ruhunu ve temelini oluşturmaktadır. Ahmet Fevzi Paşa'nın, Gönen'de ilk iş olarak yaptığı marifet, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen haydutların serbest bırakılmasını istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden tayin ettiğiniz iki kişinin kabul edilemeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerinize karşı, ortaya bir onur meselesi çıkarmayınız. Bu, yurt ve ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz. Görevden çekilirseniz, Mebuslar Meclisi'nin toplanmasının gerçekleşemeyecek bir hayal olacağı yolundaki kaydınızdan, Sadrazam da dahil olduğu halde bütün kabinenin meşrutiyet yönetimine karşı olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması ve belirtilmesi rica olunur."

          İtilaf Devletleri Olağanüstü Temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Kabinesi'ne Verdikleri Ortak Nota

          Beyler, şimdi Başyaver Salih Bey aracılığıyla gönderildiğini bilginize sunduğum İtilaf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Kabinesi'ne verdikleri ortak notadan da biraz söz edeyim :

          Fransa, Büyük Britanya ve İtalya olağanüstü komiserleri, Karadeniz Ordusu ve Başkomutanı Bay Corç Miln (Sir George Milne) ile Osmanlı Harbiye Nazırı arasında geçen birtakım yazışmalara Osmanlı Hükümeti'nin dikkatini çektikten sonra, bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Karedeniz Ordusu Başkomutanı'nın, Paris Konferansı kararlarına uyarak verdiği talimatı uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, birtakım kabulü olanaksız mazeretler ve nedenler ileri sürmüştür. Olağanüstü komiserler, Harbiye Nazırı'nın takındığı tavrın yol açacağı tehlikeli sonuçlar üzerine Osmanlı Devleti'nin dikkatini çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanı'nca bildirilen Konferans kararlarının uygulanması için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü öğrenmek ister. Olağanüstü komiserler, "olayı öğrenen İtilaf Devletleri Yüksek Meclisi'ni aydınlatmak üzere, Yüksek Meclis adına verilen buyrukların Harbiye Nazırı'nca yerine getirilmemiş olmasını, Osmanlı, Hükümeti'nin nasıl karşıladığını hemen bildirmesini ister." diyorlar.

          Beyler, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta; İzmir'in işgalinin nasıl başladığını, karma komisyonun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya kadar geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında halkın nasıl can ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; hükümet ile ordunun daima araştırı komisyonunun adalet ve insafına güvendiğini; yalnız, akan kanları, hiç değilse şimdilik dindirmek için, Osmanlı Harbiye Nazırlığı'nın,General Milne Cenapları'na, 23 Ağustos 1919 tarihli bir yazıyla öneride bulunmuş olduğunu bildiriyor. Bu önerinin, Yunan birlikleriyle Kuvayı Milliye arasına Osmanlı birliklerinin yerleştirilmesinden ibaret olduğunu ancak bu önerinin kabul edilmediğini ifade ediyor. Sonra, işgal bölgesinin Yunan birliklerinden başka, İtilaf birliklerince de işgali önerisiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 tarihli iki yazıya ve bunların da karşılıksız kaldığına işaret olunuyor. Bundan sonra da General Milne Cenapları'nın sınır tespitini gösterir yazılarının (3 Kasım 1919), Harbiye Nazırlığı'na gönderildiği noktasına değinilerek Harbiye Nazırı'nın böyle bir yazının hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili bulunmaması dolayısıyla, hükümete başvurduğundan ve hükümetçe de durumun komiserlere bildirildiğinden söz ediliyor. Daha sonra, geçici sınır çizgisine dek Yunanlıların işgaline engel olan gücün, halk kitlesinden ibaret olduğunu söylüyor. Hükümetin ve ordunun halka sözünü geçirmekte güçsüz olduğunu belirterek konuya adaletli bir çözüm yolu bulunmasını bir daha rica ettikten sonra gerek hükümet ve gerek Harbiye Nazırlığı sanki Paris Konferansı kararlarını uygulamıyormuş gibi bir suçlamadan cayılarak, lütfedip kurtarmaya yardımcı olunması yolundaki yalvarmalara yüksek saygıları da eklenerek, yanıt yazısına son veriliyor.

          Saygıdeğer Beyler, şimdi de Cemal Paşa'nın mektuplarında dokunduğu noktalara işaret edeceğim :

          Harbiye Nazırı, bize İtilaf Devletleri komiserlerinin notasını okuturken bir yandan da öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları yineliyor ve pekiştiriyordu. Cemal Paşa'nın, bu kez isteklerini ileri sürer ve önerirken bu notayı da okutarak bizim ruhsal durumumuz ve manevi gücümüz üzerinde etkili olmayı düşünmüş bulunduğuna olasılık vermek bilmem doğru olur mu?

           Cemal Paşa, İtilaf Devletleri'nin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra, "Hükümet, Wilson ilkeleri çerçevesinde kabul edebilecekleri yeniliklere söz verir nitelikteki bir bildiriyi yakında yayınlayacaktır. Dahiliye Nazırı'nı gücendirmemelidir; çünkü ayrılır. O takdirde hükümet bunalımı olur. Meclis açılınca Dahiliye ve Hariciye Nazırları'nın değiştirileceği kesindir. Düşmanlar, Meclis'i açtırmamak istiyorlar. Üstelik Muhipler Derneği'nin, Zâtışâhâne'ye başvurarak ve bu Meclis in meşru olmadığını bildirerek, dağıtılmasını isteyecekleri haber alındı." diyor ve milletvekillerinin Ankara'ya gelmesi işinden söz ediyor.

          İtilaf Devletleri'nin Karadeniz Başkomutanı, Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı'na Doğrudan Doğruya Talimat ve Buyruk Vermektedir

          Şimdi Beyler, bu üç belge metnini göz önünde bulundurarak hep birlikte kısa bir yorumlama yapalım :

          Komiserlerin notasından anlıyoruz ki İtilaf Devletleri'nin Karadeniz Başkomutanı Bay Corç Miln (Mr. George Milne), Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı'na, Cemal Paşa'ya doğrudan doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi talimat ve buyruklar vermektedir. Cema1 Paşa, şimdiye dek bize bunu bildirmedi. Ve yine anlıyoruz ki Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı, aldığı talimat ve buyrukları yerine getirememekten ve kabulü olanaksız özürler ve nedenler ileri sürmüş olmaktan dolayı suçlanıyor.

          Harbiye Nazırı'nın aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyor ve ne için yapamamakta olduğunu da anlıyoruz. Çünkü Kuvayı Milliye engeldir. Kuvayı Milliye, Harbiye Nazırı'nın ve hükümetin, Başkomutan Corç Miln 'in (Mr. George Mi1ne'in) buyruklarına ve talimatına uyarak verdiği ya da vereceği buyruklara boyun eğmiyor.. İşte komiserler, Paris Konferansı adına bunu, kabul edilebilecek nitelikte bir özür ve neden saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümetseniz Harbiye Nazırı iseniz, ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız! Egemenseniz ileri sürülen özürler ve nedenler kabul edilebilecek gibi değildir.

          Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi, 2 Ekim 1919'da iş başına geçti. Ondan önce Ferit Paşa Kabinesi vardı. Buna göre, Kuvayı Milliye ile Yunan birlikleri arasında, Osmanlı birliklerinin yerleştirilmesiyle ilgili 23 Ağustos 1919 tarihindeki öneriyi yapan Ferit Paşa Kabinesi'dir. Ali Rıza Paşa Kabinesi, daha bir öneri ileri sürmüş değildir. Ancak buna karşın Başkomutan Milne, 3 Kasım 1919 tarihinde düşmanların gireceği bölgenin sınırını çiziyor ve bu sınıra kadar Yunanların girmelerinin sağlanmasını Cema1 Paşa'ya buyuruyor. İşte Cema1 Paşa'nın yerine getiremediği buyruk bu oluyor. Teşekküre değer bir durumdur ki gerek kendisi gerek içinde bulunduğu kabine, sonunda iş başına geçtikten bir ay sonra, Kuvayı Milliye'ye karşı güçsüz olduklarını yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.

          Beyler, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, kabinenin ortak notaya vermiş olduğu karşılıkta, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllülük ve incelikle yanıt verilirken, bir hususun asla dikkate alınmamış olmasıdır. O da, Beyler; Bay Corç Miln'in (Mr.George Mi1ne'nin) Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı'na doğrudan doğruya buyruk ve talimat vermekte oluşudur. Bu durum ne ulusal örgüte karşı onur meseleleri çıkaran Harbiye Nazırı'nın ne de Osmanlı Devleti'nin bağımsızlığını korumak sorumluluğunu yüklenmiş olan kabinenin onur ve saygınlığına dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu fark etmek istemiyorlar. Hiç olmazsa kınamıyorlar. Hiç olmazsa bağımsızlığımıza darbe vuran bu saldırı ve tecavüze aracılık edemeyiz diye feryada cesaret edemiyorlar. Cesaret edemiyorlar Beyler, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insan onuru ve ulusal gururun saldırıya uğrayamayacağı çevre ve koşullar içinde bulunmak gerekir. Buna değer vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir ulus için, hiçbir saldırıya uğratılmaksızın korunabilmesi, en büyük namus borcu olan kutsal kavramlar üzerinde çoktan saygısız ve duygusuz oldukları yargısına hak kazandırmaktadır.

          İnsaf ve Merhamet Dilenmekle Ulus İşleri, Devlet İşleri Görülemez

          İnsaf ve merhamet dilenmekle ulus işleri, devlet işleri görülemez. Ulusun ve devletin onur ve bağımsızlığı korunamaz...

          "İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar".

          Beyler, Cemal Paşa'ya komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz yanıt bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o yanıtın baş tarafını oluşturan öbür noktalar üzerindeki görüşlerimizi de özetleyeyim :

          Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı :

1- İtilaf Devletleri'nin her biri, bütün Türkiye'den en büyük çıkarlarını sağlamak peşindedirler. Bu da Türkiye'de güvenilir bir dayanak noktasının elde edilmesini gerekli kılmaktadır. Yabancıların açıktan açığa aleyhte görünmelerinin ve hoşnut olmamalarının nedeni, kabinenin yansız tutumunda aramalıdır.

2- Kabine bildiri yayınlamakta acele etmemelidir. Bildiri, kabine durumunu sağlamlaştırdıktan sonra yayınlanmalıdır. Kabinenin güçlü olması, her bakımdan Kuvayı Milliye'ye dayandığı inancını verecek bir davranma biçimini benimsemesi ve ve bunu bütün dünyaya göstermesine bağlıdır. Meclis toplandıktan ve orada güçlü bir "Müdafaa-i Hukuk Derneği Kümesi" meydana geldikten sonra, bildiriye sıra gelebilir. Bildiri, her halde, Barış Konferansı'na gidecek delegeler yola çıkmadan önce, ancak kümeyle görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü böyle olmazsa hiçbir önem ve değeri olmayacaktır. Bir de işe, kabul edilecek yenilikleri duyurmakla başlamak doğru değildir. Tersine bildiride ulusun bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak ve ancak bunun sağlanması koşuluna bağlı olmak üzere, hükümet işlerinin ana çizgilerini saptamak yerinde olur. Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar Sivas Gene1 Kurultayı'nın bildiri ve tüzüklerinde yer almıştır. Orada, gelecekteki sınırlar, devlet ve ulusun bağımsızlığı, azınlıkların haklan, yabancı koruyuculuğunun ulusça nasıl karşılandığı gibi hususlar açıklanmıştır. Böyle bir bildiri şimdiden hazırlanır ve Meclis'in açılışında çoğunluk kümesiyle görüşüldükten sonra duyurulur. Uygun olanı budur.

3- Dahiliye Nazırı'nın çekilmesiyle kabinede bir bunalım doğmasına neden görülmemektedir. Böyle bir düşünceden, Dahiliye Nazırı'nı Sadrazam olarak kabul ettiğiniz anlamı çıkar. Bir kabinede bunalım ancak hükümet başkanının çekilmesiyle çıkabilir. Kabinenin Dahiliye Nazırı Şerif Paşa'ya, onun da Ferit Paşa'ya bağlı olduğu anlaşılıyor. Meclis açıldıktan sonra, Dahiliye ve Hariciye Nazırları'nın kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu Nazırlar şimdiden böyle bir söz verdiler mi? Düşmanların Meclis'i açtırmak istemeyecekleri doğaldır. Yalnız, Padişah'ın, Meclis'i dağıtma olasılığı da düşünülebilir mi? Böyle bir olasılık varsa o halde Meclis'i, İstanbul'da dağıtmak ve ulusu Meclisiz bırakmak için mi topluyoruz? Bu bakımdan, Padişah'ın bu konudaki görüşlerinin heyetimizce kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki milletvekillerini İstanbul dışında güvenli bir yerde toplamak için girişimlerde bulunalım. Aksi halde, Meclis İstanbul'da toplanmak yüzünden yukarıda belirtilen durumlara düşerse bunun sorumluluğu İstanbul'da toplanmasını ısrarla isteyenlere ait olacaktır.

4- Milletvekillerinin görüşmelerde bulunmak üzere Ankara'ya gelmeleri yararlıdır.

          Ankara Halkıyla Yakından Tanışmak İçin Verdiğim Konferans

          Beyler, beni gerçekten içten, parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan sayın Ankara halkıyla daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir görev hükmündeydi. Onun için, görüşmek üzere davet ettiğimiz milletvekillerinin gelmelerini beklediğimiz günlerde, toplanmış olan sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim.

          Bu konferansın temel noktaları üzerinde kısaca konuşayım :

          Wilson ilkeleri : Bu ilkelerin 14 maddesinden Türkiye'yle ilgili olanları vardı. Zaten yenilmiş ve Ateşkes Antlaşması imzalamış Osmanlı Devleti, bu ilkelerin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı manzarasıyla bir süre oyalandı. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes'inin maddeleri ve bu maddeler arasında özellikle yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi. Yalnız bu madde, yurdun geri kalan kısmını düşmanların işgal ve istilasına hazır bulundurmaya yeterdi.

          İstanbul'da birbiri ardınca gelen ve aciz kimselerden kurulmuş olan kabineler, onursuz, haysiyetsiz ve aşağılık görünüşleriyle, suçsuz ve Tanrı'ya bel bağlamış olan ulusun simgesi olarak tanındı; değer vermeye layık görülmemeye başlandı. Bu yüzden dünyanın uygar devletleri uygarlığın gereklerini unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri Türk ulusu aleyhinde bütün dünyada yapılan en mantıksız propagandalar, her zamankinden çok kulak vermeye değer bulundu. Dokuz aydan beri, başlayan ulusal uyanış ve etkinlik, durumu ve görünüşü değiştirdi ve daha, çok değiştirecektir. Ulus kurulmuş olan birliği korur ve bağımsızlığı için fedakarlıktan çekinmezse başarı kesindir. Erzurum ve Sivas Kurultayları'nda alınmış olan kararlar, ulusun gerçekleştireceği amaçların temelini oluşturur. Ferit Paşa Kabinesi'ni düşüren ulustur. Ancak Ali Rıza Paşa Kabinesi'ni iktidar konumuna getirmiş olma sorumluluğu ulusa ait değildir. Bununla birlikte anlaşma durumundayız.

          Ankara'ya Gelen Milletvekilleriyle Yaptığım Görüşmeler

          Beyler, şimdi Ankara ya gelen milletvekilleriyle yapılan görüşmelere gelelim : Milletvekilleri, aynı günde ya da günlerde toplu olarak bulunamadılar. Teker teker ya daa küçük kümeler olarak gelip gittiler. Bu kişilerin ya da heyetlerin tümüne, ayrı ayrı ve hemen hemen aynı temel noktaları günlerce üst üste yinelemek zorunda kaldık. Her şeyden önce, manevi gücün, yürek ve vicdan gücünün yüksek tutulması şarttır. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü artırmak üzere :

          Önce içteki ve dıştaki durumun güven ve ferahlık verici nitelikte gelişen noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve kanıtlamaya çalıştık. Sonra, belirli bir amaç çevresinde bilinçli ve azimli olarak birleşmenin sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın yineledik. Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak amaçlarında ve amaçlarının gerçekleştirilmesinde tam bir birlik durumunda bulunmasına bağlı olduğunu açıkladık. "Yurdun kurtuluşu, bağımsızlığın kazanılması" hedefine yönelmiş bulunan ulusal birliğimizin, köklü ve düzenli bir örgütün varlığına ve bu örgütü iyi yürütüp yönetebilecek yetenekli kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji durumunda birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik. Bu ilgiyle İstanbul'da açılacak Mebuslar Meclisi'nde güçlü ve dayanışmalı bir kümenin kurulması zorunluğunu ortaya koyduk.

          Ulus, tarihin ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu. Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta gaflet gösteren ulusların, gelecekleri karanlık ve felaketlerle doludur. Türk ulusu bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki kurtuluş umudu vaat eden her içten işarete koşmaktaydı. Ancak bir toplumun, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve eğitiminin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir. Bu nedenle, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiğince bağlı bulundukları ulusa ışık tutup yol göstererek ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.

          Türk Ulusunun En Belirgin İstek ve İnancı: Kurtuluş

          Türk ulusunun yüreğinden, vicdanından doğan ve esin alan en köklü en belirgin istek ve inancı belli olmuştu : Kurtuluş!

          Bu kurtuluş haykırışı Türk yurdunun bütün ufuklarında yankılanmaktaydı. Ulustan başka bir açıklama beklemeye gerek yoktu. Artık bu isteği dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kurultayları'nda ulusal istek açıkça ortaya konmuş ve dile getirilmişti. Bu kurultaylarda alınan kararlara bağlı olduklarını bildirdikleri için ulusça vekil seçilen kimseler, her şeyden önce, bu kararlara bağlı kişilerden oluşan ve bu kararları ilan eden dernekle ilişkili bulunduklarını gösterir ad taşıyan bir küme kurucularıydı : "Müdafaa-i Hukuk Derneği Kümesi" İşte bu küme, ulusal örgüte ve dolayısıyla ulusa dayanarak her nerede olursa olsun, ulusun kutsal amaçlarını cesaretle dile getirecek ve savunacaktı.

 

<< Geri                                                                                                                                                                                 İleri >>