Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları >> Söylev (Nutuk) - 5) Misak-ı Milli (Ulusal Ant) ve Gelişmeler

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

          5) Misak-ı Milli (Ulusal Ant) ve Gelişmeler :

         Misak-ı Milli (Ulusal Ant) Hazırlanıyor

         Beyler, ulusun umunç ve gayelerinin kısa bir programın temelini oluşturacak biçimde topluca ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Milli (Ulusal Ant) adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de bir fikir vermek amacıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi'nde bu ilkeler gerçekten toplu bir biçimde yazılmış ve tespit olunmuştur.

         Beyler, görüştüğümüz her kişi ya da bütün kişiler, bizimle düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Ancak İstanbul Meclisi'nde, "Müdafaa-i Hukuk Derneği Kümesi" diye bir kümenin kurulduğunu işitmedik. Niçin?! Evet, niçin? Buna bugün yanıt isterim! Çünkü, Beyler, bu kümeyi kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durum ve yeteneğinde bulunan Beyler inançsızdılar. Korkaktılar.

         Cahildiler. İnançsızdılar, çünkü ulusal davanın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu davanın dayanağı olan ulusal örgütün sağlamlığına inanmıyorlardı. Korkaktılar, çünkü ulusal örgütten olmayı tehlikeli görüyorlardı. Cahildiler, çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük amaçların gerçekleştirilebileceği gafletini gösteriyorlardı.

         Ulusal Ülkü ve Ulusal Örgütün Kısa Bir Zamanda Sağladığı Onur ve Varlığı Küçümseyenler

         Bundan başka, Beyler, nankör ve bencildiler. Ulusal ülkü ve ulusal örgütün kısa bir zamanda sağladığı onur ve varlığı küçümsüyorlardı. Ortaya çıkmış olan durum ve varlığın kolayca elde edilmiş olduğu sanı ve kuruntusuna kapılmakla çirkin gururlarını tatmin etmek sevdasına düşüyorlardı. Erzurum'da, Sivas'ta söylenmiş ve tespit edilmiş bir adı, olduğu gibi kabul etmek küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı bir ad mı yoktu?! Evet, işittik Beyler; varmış : "Fellah-ı Vatan Grubu"

         Beyler, geçmişe ait evreleri ve olayları burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak tespit etmek kararındayım. Bu nedenle tam üzerinde durduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da büyük bir içtenlikle bilgilerinize sunacağım.

         Ankara'da Toplanma Düşüncesi

         Ben, Mebuslar Meclisi'nin, İstanbul'da saldırıya uğrayacağını, dağılacağını, kesin olarak bekliyordum. Böyle bir durum karşısında alınacak önlemi kararlaştırmıştım. Hazırlığımız ve gerekli düzenlemelerimiz de başlamıştı : Ankara'da toplanmak...

         İşte bu görevi yaparken ulusça yanlış anlaşılmaya yol açmamak için, önlem olarak da bir şey düşünmüştüm : Mebuslar Meclisi Başkanlığına seçilmek. Bundan beklediğim, dağıtılan milletvekillerini Mebuslar Meclisi Başkanı sıfat ve yetkisiyle yeniden davet etmekti. Gerçi bu önlem ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarayabilirdi. Ancak böyle bunalımlı zamanlarda, yararı geçici de olsa, her türlü önlemin alınmış olması herhalde gereksiz sayılamazdı. Gerçekte İstanbul'a gitmeyecektim. Ancak bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve durum bir süre için uzakta bulunuyormuşum gibi ayarlanarak, Meclis, başkan vekilleri aracılığıyla idare olunacaktı. Bu önlemin uygulanması, elbette Meclis'e giden ve gerçek durumu kavramış olması gereken arkadaşların yardım ve çabalarıyla olanaklı olabilecekti.

         Beyler, bu konuyu gereken kimselere açtım. Düşünce ve görüşlerimi uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul'a gittiler. Ancak pek az, belki bir ya da iki arkadaştan başkasının, bu düşüncenin sözünü bile etmediklerini öğrendim. Bu konuda egemen olan düşünce ve mantık şuymuş : Bunca milletvekilleri içinde Meclis Başkanı olabilecek değerde bir adam bile yok mudur ki, Meclis'te bulunmayan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz... Meclisi oluşturan sayın üyeleri bu kadar yetersiz göstermek, yabancılar üzerinde kötü etki yapmaz mı? Bir başka mantık da Meclis Başkanlığı'na Kuvayı Milliye Başkanı'nı seçmek, daha ilk günden, Meclis üzerine kuşku ve saldırıyı çekme fırsatı vermektir. Bu da akıl kârı olamaz. Böyle düşünen ve mantık yürütenlerin, bana pek de uzak insanlar olmadığını görenler, susmayı yeğlemişler.

         Beyler, itiraf etmeliyim ki bu önlemin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra beni küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bu noktayı da sırası gelince bilginize sunacağım.

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın İşten Uzaklaştırılması Önerisi Karşısında Ali Rıza Paşa Kabinesi

         Beyler, Mebuslar Meclisi 12 Ocak 1920 tarihinde açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Harbiye Nazırı'nın 21 Ocak 1920 tarihli telgrafını aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum :

         Geciktirilmesi idam gereğidir.

         Harbiye, 2.11.1920

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

         İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benimle Cevat Paşa Hazretleri'nin görevden çekilmemizi istediler. Kabinece şiddetli bir ret yanıtı verildiyse de durum kabinenin yerinde kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa'nın çekilmemizi gerektirdi. Harbiye Nazırlığı'na Salih Paşa vekillik edecektir. Kabineyi zor duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Tersi durumda, durum, tasarım buyurduğunuzdan daha tehlikeli olur.

Harbiye Nazırı Cemal

          Bu telgraf 22 Ocakta elimize geçmişti. Hemen telgraf başında, saat 11.30'da şu telgrafı yazdım :

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne

         22.1.1920.

1- Verilen notayı olduğu gibi lütfeder misiniz?

2- Yapılan öneriyi yerine getirmekte acele etmeyiniz. Notayı inceledikten sonra görüşlerimizi arz edeceğim.

Mustafa Kemal 

         Cemal Paşa'nın, imzasını gizleyerek verdiği karşılık şuydu :

         Çok ivedi, Kadıköy, 22.1.1920

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne :

         Notanın kısaltılmış sureti aşağıdadır :

1- Özel olarak seçilmiş subayların Kuvayı Milliye kurmaylıklarına gönderilmeleri,

2- 14'üncü Kolordu'dan bir kısım erleri ayırıp terhis etmek suretiyle Kuvayı Milliye'ye asker gönderilmesi,

3- Top kaması ve öbür malzemenin kaçırılması,

4- Zonguldak'tan İstanbul'a gelen taburun geri gönderilmesini geciktirmek,

5- Afyonkarahisar'dan Alaşehir'e alay aktarmak,

6- Bursa'dan Bandırma'ya bir alay aktarmak,

7- Bu işlerde, Harbiye Nazırı ile Genelkurmay Başkanı'nın şahsen işlevleri olduğu anlaşılmıştır. Kırk sekiz saat içinde bu iki kişinin görevlerinden uzaklaştırılması.

         Dikkat buyurulursa, Aydın cephesi konusu bu notada söz konusu bile değildir.

         Bu notaya yanıt olarak : "Bir, iki, üçüncü maddeleri yalandır. Dördüncü maddenin konusu benim zamanımda değildir. Ben, başvuruları üzerine geri gönderdim. Beşinci maddeyle ilgili konuda, tümen komutanını değiştirdim. Altıncı maddedeki Ahmet Anzavur konusu da güvenlikle ilgilidir. Bu konuda yazışmalarımız vardır. Şimdi de dosyalar incelenirse anlaşılır, denildi. Kabul etmediler. Bunun üzerine üç seçenek üzerinde duruldu : Notaya birinci yanıttan sonra yanıt vermemek ve hükümlerine kulak asmamak, kabinenin toptan görevden çekilmesi, benim görevden çekilmem. Birinci seçenek uygulanacak olursa burada bir rezalet çıkmasından korkulurdu. İkinci seçeneğin kabul edilmesi durumunda, zaten istediklerinin olacağı ve Ferit Paşa'nın kabinenin başına geleceği düşünüldü. Bu bakımdan benim görevden çekilmem ve Nazırlığın vekillikle yönetilmesi yeğlendi. Herhalde, kararınızın önce bana bildirilmesini rica eder, sizlere üstün saygılarımı sunarım, efendim.

(Ferik Cemal)

Başyaver Salih 

         Cemal Paşa, bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğini işaret etmekle bilmem ne demek istiyor? Kuşku yok ki söz konusu olan Aydın cephesidir, ona yardımdır ve Kuvayı Milliye'dir. Yalnız Cemal Paşa dolaylı yoldan bütün bunlara Temsil Heyeti'nin neden olduğunu anlatmak sevdasındadır.

         Cemal Paşa'ya, bu telgrafına karşılık olarak verdiğim yanıtta, şu buyruğu verdim :

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne,

         22.1.1920. 

         Görevden çekilmek suretiyle İngilizlerin isteğine uymanız, öyle tehlikeli bir durum yaratır ki sizin görevden çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğünüz tehlikeden daha ağırdır. Bundan başka, Temsil Heyeti'nin bir temsilcisi durumunda olan zâtıdevletlerinin, haberi olmaksızın ve onun görüşüne uymayarak çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin, sizi zorla görevden ayırmaları olasılığı bile bizce hesaba katılmış ve hemen önlemleri alınmıştır. Bu duruma göre önce notayı olduğu gibi bildiriniz sonra duruma ilişkin bilgi vererek kararımızı beklemeniz ve sarsılmaz bir dayanıklılıkla göreviniz başında kalmanız kesin isteğimizdir.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal 

         Ali Rıza Paşa'ya da şu telgrafı yazdım :

         Ankara, 22.1.1920

         Sadrazam Hazretleri'nin Yüksek Katına

         İngilizlerin, Harbiye Nazırı'nın ve Genelkurmay Başkanı'nın değiştirilmesini istemeleri, devletin siyasal bağımsızlığına kesin bir tecavüzdür. Bu tecavüz, bir süreden beri yurdumuzun bölüşülmesi ve siyasal varlığımızın yok edilmesi yolunda, dünya kamuoyunda süregelen tartışıların kesin bir karara bağlanmış olması sonucu mudur? Yoksa siyasal varlığımızı yok etme yolunda yapılacak girişimlerin ne sonuç vereceğini anlamak için yapılmış bir deneme midir? Yoksa İtilaf Devletleri'nin alıştıkları gibi, birbirinin olurunu ve kararını alma gereğini duymaksızın, tek başına etkinlik kullanma yolunda bir davranış mıdır? Bunları ayırt edebilecek bilgilere sahip değiliz ve sahip olamayız. Yine, Yunanlıların Salihli cephesinde başlayan taarruzlarının, bu girişimlerle ilişki derecesini de kestiremeyiz. Ancak siyasal bağımsızlığımıza karşı yapılan bu açık tecavüze devletçe ses çıkarmaz, ulusça susarsak siyasal varlığımız aleyhindeki en kötü karar ve uygulamalara kendimizin yol açmış olacağına hiç kuşkumuz yoktur. Bu bakımdan, İngilizlerin İstanbul'da yapabilecekleri saldırılar ne biçim ve dereceye varacak olursa olsun, içeride ve dışarıda Müdafaa-i Hukuk Derneği'ne dayandığı bilinen hükümetin, bu öneriyi şiddetle reddetmesini, Nazır ile Genel Kurmay Başkanı'nı mutlaka yerlerinde bırakılmasını kesinlikle istiyoruz. Bunun dışında gösterilecek bir uysallık, yalnız ulusun bağımsızlığına ve varlığına ters düşmez, aynı zamanda, hükümeti ulusa karşı vermiş olduğu sözden dönmüş ve bağımsızlık uğrundaki ulusal mücadelemizi geciktirmiş ve zorlaştırmış bir duruma da sokar. Bu bakımdan Hükümet kabul etmiş olsa bile, biz Hükümet'in heyetimize karşı üstlenmiş olduğu görevi yerine getirmemekle, ulustan almış olduğu gücü tümüyle yitirmiş olduğunu ve bağımsızlığımızı tehlikeye düşüren tavır ve hareketlerinden dolayı Hükümet'i sorumlu saydığımızı ilan etmek zorunda kalırız. Hükümetin direnmesi karşısında, İngilizler, Harbiye Nazırı'nı zorla görevden uzaklaştırma ve bütün hükümeti düşürme yoluna bile başvursalar, bu durum, gerek dışarıya gerek içeriye karşı, onların buyruğuyla Nazır'ı feda etmekten daha uygundur. Durumun gelişim evreleri üzerine bir iki saate dek siz Sadrazam Hazretleri'nin yanıt vermelerini istirham ederiz. İstanbul'la haberleşme İngilizlerce engellenirse, ulusal bağımsızlık uğruna ulusal ve dinsel cihat ilan etme yolunda ilerleyeceğiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal 

         O gün Cemal Paşa'ya da şu telgrafı yazdım :

         Kişiye özel, çok ivedi, 22.1.1920.

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne

         İngilizlerin buyruğu üzerine Harbiye Nazırlığı görevinden ayrıldıkları anlaşılıyor. Devlet ve ulusumuzun bağımsızlığını tehlikeye düşüren bu çekilme durumunu, ne olursa olsun, kabul etmemek sizin ve bizim görevimiz gereğidir. Biz görevimizi sonuna dek yerine getirmek için her türlü önlemi alıyoruz. Sizi de, makamınıza oturup Nazırlığınızı yürütmek suretiyle görevinizi yerine getirmeye davet ediyoruz. Kişisel bir neden ya da başka bir düşünceyle kalmak istemiyorsanız, İngilizlerin notası üzerine değil özgür bir ulusun Nazırına yaraşır biçimde ayrılırsanız. Konuyu, kişisel bir görüş açısından değil bu müdahale, yurdumuz için hatıra gelebilecek ağır felaketlerin başlangıcı olabilir, görüşünden hareket ederek değerlendirmenizi rica ederiz. Nazırlık'tan bu biçimde çekilmeniz, İngilizlerin müdahalesini ve ulusal bağımsızlığın tehlikeye düşmesini kolaylaştıracaktır. Görev başına gelmemekte ısrar ederseniz İngilizlerin ulusun bağımsızlığına tecavüz ettiklerini ilan ederken, Harbiye Nazırı'nın da yurdu görevini yerine getirmemekten sorumlu olduğunu ağır bir dille eklemek zorundayız. Notada yazılanları bir gün sonra bildirmeniz ve şimdi de heyetimizle ilişki kuramayacak biçimde uzaklaşmanız, durumu ağırlaştırmaktadır. Yanıt vermenizi diler ve rica ederiz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal 

         Sadrazam ile telgraf başında şu yazışmalar yapıldı :

         Bâbıâli, 22.1.1920.

         Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti'ne, 

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın kabineden çekilmesi ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'nın değiştirilmesi, yalnız İngilizlerce istenmiş değildir. İngiliz, İtalyan ve Fransız temsilcileri, Bâbıâli'ye ortak bir ültimatom vererek ve gerekçe göstererek, kırk sekiz saat içinde bu talebin yerine getirilmesini istemişlerdir. Bu ağır istek karşısında, kabinece durumu enine boyuna tartışan uzun görüşmelerden sonra, toptan çekilmeye karar verildi. Mebuslar Meclisi toplanmış olsaydı, kabinece başka türlü hareket edilmek olanaklıydı. Tekliflerini geri aldırmak üzere, üç devlet temsilcisi düzeyinde, ileri sürdükleri gerekçeler çürütülerek gerekli girişimlerde bulunuldu. Temsilciler isteklerinde direndiler. Kabinenin istifası kesinleşmişken Cemal Paşa, Mebuslar Meclisi'nin daha görüşmelere başlayamadığı bir zamanda, kabinenin çekilmesinin yurdun yüksek çıkarlarına aykırı düşeceğini belirterek ve böyle bunalımlı bir zamanda kabinenin istifasının, İstanbul'u Anadolu'dan ayırmaya dek varan tehlikeli sonuçlar doğuracağını ileri sürerek, kendisinin istifasıyla işin çözüme bağlanmasını yeğlemiştir. Konunun gelişim evreleri bundan ibarettir. Mebuslar Meclisi'nin en geç bir iki güne dek çoğunluğu sağlayarak toplanması kesinleşmiş olduğundan, hükümet bütün sorunları Meclis'in gözleri önüne serecektir, Tarafınızdan bu konuda hiçbir girişimde bulunulmaması gerekir. Çünkü söz sahibi Mebuslar Meclisi'dir. Nazırlar durumun ağırlığını kavradıklarından ve yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarından, en az zararlı olanı seçmişlerdir. Müdahalelere son verileceği, Cumartesi sabahına dek bildirilmediği takdirde, kabinenin iktidardan çekileceği ve bundan doğacak olayların sorumluluğunun kendisine ait olamayacağı bildirilir.

(Sadrazam)
 

         Beyler, Sadrazam Paşa kendilerine hakaret edene değil de bize dehşetli bir ültimatom veriyor.

         Sadrazam Paşa Hazretleri'ne, Kurultay, 22.1.1920

         Sizin telgrafınız üzerine, Temsil Heyeti'nce bir karar alınmak için, öncelikle ültimatom suretinin olduğu gibi bilinmesine kesin bir ihtiyaç vardır. Bunun lütfen bildirilmesini arz ve rica ederim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal 

         Erenköy, 22/23.1.1920

         Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti'ne         

         Yanıt : Görüşüldükten sonra bildirilecektir.

Sadrazam Ali Rıza


         Burada söylemeliyim ki hükümet bu nota suretini bize olduğu gibi vermek istememiş ve vermemiştir.

         Sadrazama verdiğim yanıt şudur :

         Sadrazam Hazretleri'nin Yüksek Katına

         22.1.1920.

         Ültimatom suretini gördükten sonra kesin kararı sunacağız. Ancak durum değerlendirilirken dayanılan ilkelerde, hükümetle aramızda görüş ayrılığı vardır. Önce onu ortadan kaldırmak isteriz. Hükümet bizim arz ettiğimiz hususları kendi işlerine müdahale olarak kabul etmiş, yani dıştan gelen müdahaleleri bir yana bırakarak, bir iç mesele karşısında bulunduğunu sanmıştır. Olayı, yalnızca yabancıların bir Nazırı değiştirebilmesi açısından düşünmek gerekir. Üstelik, burada Harbiye Nazırı'nın şahsı da söz konusu değildir. Aynı durumda başka bir Nazır ya da herhangi bir kişi bulunmuş olsaydı, olay yine bu biçimde yorumlanacaktı. Öte yandan, Nazırın değiştirilmesini buyuruan gücün, Mebuslar Meclisi'nin toplanmasına ve hükümetin yapacağı açıklamadan sonra Meclis'in bir karar almasına izin verip vermeyeceği de şu anda belli değildir. Mebuslar Meclisi söz sahibi olmadan önce, oldubittiler birbirini kovalar ve dış olayların niteliğine uygun önlemlerin alınması gecikirse bundan doğacak sorumluluğun da heyetimize ait olmayacağı kabul buyurulur. Mebuslar Meclisi gerçekten toplanır ve çalışmaya başlarsa hükümete hiçbir şey için başvuramayacağımız doğaldır. Notayı yalnız İngilizlerin değil İtilaf Devletleri'nin birlikte vermiş olmaları, bu konunun önemini kavramak için ayrı bir nedendir.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Cemal Paşa, son telgrafımıza, 23/24 Ocakta verdiği karşılıkta, çekilmesinin zorunlu olduğundan ve Ulusal Meclis'in nasıl bir davranış içinde olacağını beklemek gereğinden söz ediyordu.

         Beyler, aynı gün öğle vakti, Ankara, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Bandırma, Balıkesir, Konya, Edirne, İstanbul ve Bursa'da bulunan komutanlara durum ve görüşümüz bildirilerek dikkatleri çekildi ve düşünceleri soruldu.

         İstanbul'daki 10'uncu Kafkas Tümeni Komutanı Kemalettin Sami Bey'e de (Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa'dır) ayrıca şu buyruğu verdim :

         10'uncu Kafkas Tümeni Komutanlığı'na,

         22.1.1920.

         Hemen Rauf Bey'i bularak durumu birlikte ve güvenlik önlemi alarak izlemenizi rica ederiz. İngilizlerin isteğini yerine getirmek kesinlikle doğru olmaz. Buraca o bakımdan ivedi önlemler alındı. İstanbul'daki telgraf haberleşmelerini güven altına almanız gerekir.

           Beyler, Rauf Bey, Bekir Sami, Cami Bey ve bütün milletvekillerine de Kafkas Tümeni Komutanı Kemal, Müstahkem Mevki Komutanı Şevket ve Harbiye Nazırlığı Başyaveri  Salih Bey'ler aracılıklarıyla ve şifreli telgrafla şu bildirimde bulundum :

         22.1.1920
        İngilizler, Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'nın görevden çekilmesini istemişlerdir. Bu girişim, devletin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelmiş kesin bir harekettir. Bu durumda, bu girişime karşı ulusun göstereceği tepki ve girişeceği hareketler, bağımsızlığın korunması için yapılacak kutsal bir mücadele niteliğindedir. Bu mücadelenin ilk basamağında görev, ulusun vekillerinindir. Milletvekilleri, kabine üyelerinin durumlarına müdahale ve etkide bulunmak suretiyle, devletin siyasal bağımsızlığı aleyhine, İngilizlerin girişmiş oldukları tecavüzleri, içeriye ve dışarıya karşı kesinlikle ve hemen reddetmek zorundadırlar. Bunun nasıl yapılacağını kararlaştırarak buraya bildiriniz. Ancak uygulamada şu noktaların mutlaka yerine getirilmesi gerekir :

         Önce, Meclis'in dağıtılması ile ilgili olarak, Meclis'te ansızın bir iradenin okunması olasılığıyla karşı karşıya kalınmamalıdır. Bu olasılığın gerçekleşmesi kesin olarak önlenemezse milletvekillerinin çalışmalarını özel toplantılar halinde sürdürmeleri de yeterlidir. İkincisi, devletin siyasal bağımsızlığı aleyhine kesin bir müdahalede bulunulduğunu, Barış Konferansı'na, Avrupa uluslarına, İslam dünyasına ve ülkenin her bir yanına ilan etmek gerekir. İngilizlerin tecavüzü geri alınmadığı takdirde, Meclis'in görevi, Anadolu'ya geçmek ve ulusun idaresini üzerine almaktır. Bu hareket, bütün ulusun gücünü kendi varlığında toplamış olan Kuvayı Milliye'ce her bakımdan desteklenecektir. Gerekli önlemler şimdiden alınmıştır.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

          Bu tebliğin sureti olduğu gibi bütün komutanlara bildirildi. 

         Beyler, Ayrıca Rauf Bey'e de 23 Ocak 1920'de, 10'uncu Kafkas Tümeni Komutanı aracılığıyla yazdığım şifrede, "Harbiye Nazırı'nın görevden çekilmesi bir oldubitti olmakla birlikte, işin önemi sürmektedir." dedim. İtilaf Devletleri'nin temsilcileri, hükümeti istedikleri gibi kurma yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclis'in güvenoyu vereceği bir hükümete karşı da aynı biçimde davranmalarına böyle bir örnekle yol açılmış bulunuyordu. Hükümetin, ulusa ve basına bilgi vermeksizin ve toptan çekilme yoluna gitmeksizin buna boyun eğmesi, ulusun bağımsızlığını tehlikeye düşürüyordu. Olayı kapatmamak, hükümeti Mebuslar Meclisi'nde ulusun bağımsızlığını koruyamadığı gerekçesiyle açıkça düşürmek gerekirdi. İşte, bütün bunları Rauf Bey'e yazdım. Aynı tarihte,10'uncu Kafkas Tümeni Komutanı ile Rauf Bey'e şu ortak talimatı vermiştim :

         Hükümetin, İtilaf Devletleri temsilcilerinin tekliflerini kabul etmemekte direnerek Barış Konferansı'nı, İtilaf Devletleri'nin Kuvayı Milliye'den dolayı Türk hükümetini düşürmeye karar verdiğini, bütün dünyaya karşı ilana mecbur etmesi gerekir. Kabinenin önceki kabinelerde olduğu gibi ulusal bağımsızlıktan sessizce fedakarlık etmesi, kendi yetkisi bakımından güçsüzlüğünü, anlayış ve kavrayış bakımından da asla güven verici olmadığını bir daha açıkça göstermiştir. Bu kadar çetin sorunları, kişilik ve düşünce yapısı bakımından bu derece güçsüz olan kimselerle çözüme götürmeye çalışmak artık olanaklı değildir. Bu bakımdan, kabinenin, son durum dolayısıyla düşürülmesi gerekir. Bütün ulusun güvenine layık bir kabinenin iktidara gelmesi yolunda çalışınız.

         Anadolu'da Bulunan Yabancı Subayların Tutuklanması Kararı

          Beyler, yabancıların İstanbul'da saldırılarını artırarak Nazır ya da milletvekillerinden bazılarını tutuklamaları olasılığına karşı, Anadolu'da bulunan yabancı subayların tutuklanmalarına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre önlemler alınması gereğini, 22 Ocak 1920 tarihinde, Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum'daki Kolordu Komutanları'na "kişiye özel" olarak şifreyle buyurdum.

          Beyler, milletvekillerine yazdığım telgrafa, Vasıf, Rauf, Bekir Sami Beyler'in ortak imzasıyla yanıt geldi. Bu yanıtta : Meclis resmi olarak çalışmalara başlayınca, söz konusu mesele dolayısıyla kabine çekilecektir. O zamana kadar durumun güvenliği bakımından kabinenin işbaşında kalması gerekir. Siz, bir girişimde bulunmayınız ve müdahale etmeyiniz. Buyruklarınızı bize bildiriniz. Görüşlerinizin her makam önünde gereği gibi savunulacağına güveniniz denilmekteydi.

          Ben, ne Hükümet'e ne de Meclis'e bir şey yazmamaya karar vermiş ve işi artık sayın milletvekili arkadaşlarımıza bırakmıştım. Beyler, İstanbul'daki kişilerin hareketlerini hangi tavsiyelere göre ayarladıklarını belirtebilmek için şu kısa bilgiyi arz edeyim :

          Filan siyasal temsilci, çok namuslu ve doğru sözlü ve Türk dostuymuş. Bu kişi, çok içten ve dokunaklı bir dille demiş ki "Harbiye Nazırı ile Cevat Paşa çekilmeseydiler, Harbiye Nazırlığı işgal edilecekti. Kuvayı Milliye'nın gösterdiği suskunluk ve kararlı tutum, bazılarını çıldırtıyor. Ancak acele etmeyin, ezilirsiniz. Bana güvenin. Hakaret varsa yapanlar utansın. Belki daha başka delilikler olacaktır. Ancak siz sakın delilik etmeyin."

          İstanbul'daki kişiler, biz bu sözlerin içtenlikle söylendiğinden kuşku etmiyoruz diyorlardı.

         Mebuslar Meclisi Başkanı Seçilmem Sakıncalı Görülüyor

         Beyler, milletvekilleri, İstanbul'da toplandıktan bir hafta sonra, Başkanlık Divanı ve dolayısıyla Meclis Başkanlığı seçimiyle ilgili görüşmelere başlamışlar. Bir yerde işaret etmiştim ki ben Meclis Başkanı seçilmeyi, bazı yararlarından dolayı gerekli bir önlem saymış ve gereken kimselere bu konudaki düşüncelerimi de bildirmiştim. İşte arz ettiğim gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 tarihlerinde, Rauf Bey'ce gönderilen yazılarda birtakım görüşlerden sonra, "Biz pek büyük bir sakınca doğuracak olan bu konuyu ileri sürmekten cayıyoruz." denmekte ve "...özel gizli bir toplantıda yeniden söz konusu edildi. Şeref Bey seçilmenizin yararlarını anlattı. Seçim sırasında oyların dağılacağı yeniden kesin olarak hissedildiğinden sizin, ulusun başında, Ulusal Meclis'in koruyucusu olarak kalmayı zaten tercih buyurduğunuz tarafımızdan söylendi. Sizin hakkınızda alkışları içten gösterilerin yapıldığı görüldü. Genel toplantıda, Reşat Hikmet Bey Meclis Başkanı, Hüseyin Kazım Bey birinci ve Hoca Abdülaziz Mecdi Bey ikinci başkan vekili seçildiler." haberi verilmekteydi.

         Beyler, benim başkanlığımı ortaya atan demek ki yalnız Şeref Bey oluyor. Gizli olarak yapıldığı bildirilen toplantıda, öteki kişilerce benim başkanlığa seçilmemin ne amaçla söz konusu edildiği, üstü kapalı olarak bile söylenmiyor. Önce, ciddi gerekçelere dayanarak benim başkanlığımı ileri sürmeliydiler. Ondan sonra da oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız, Şeref Bey'in konuşması üzerine oyların hangi yana kayacağı konusunda bir karara varmakta isabet olmayabilirdi.

         Beyler, Rauf Bey 'in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim yanıtta demiştim ki : "İleri sürülen sakıncalar, daha önce ayrıntılarıyla düşünülen şeylerdir. Benim başkanlığımı gerektiren nedenler bellidir. Bunlar, Kuvayı Milliye'nin ulusça kabul edildiğini göstermek, Meclis dağıtıldığı takdirde başkanlıkla ilgili görevleri güven içinde yapabilmek, ulusal varlığımızla bağdaştırılamaz bir barış önerisi karşısında ulusça bir ayaklanma, Meclis'in başkanı sıfatıyla, ulusun maddi ve manevi güçlerini savunma durumuna geçirme düşünceleridir. Sözlerinizden, savunmayla ilgili olan bu durumların, bugün İstanbul çevresince önemli sayılmadığı anlaşılıyor. Görüşlerdeki isabetsizlikten dolayı yurt ve ulusun savunulmasında bugün için ve yarın aksaklıklar ortaya çıkarsa sorumluluk bu yanlışlığı yapanlara düşer. Bunların benim kişisel isteklerimle ilgili olmadığını temine gerek yoktur."

         Beyler, Harbiye Nazırı'nın ve Genelkurmay Başkanı'nın zorla düşürüldüğünü biliyoruz. Meclis Başkanlığı'na seçilen rahmetli Reşat Hikmet Bey'in, bir uydurma nedenle yabancılarca tutuklandığını haber almıştık. İstanbul'da bulunan Temsil Heyeti üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey'in 28 Ocak 1920 tarihli yazısında bildiriliyordu. Bu durumlardan, Kuvayı Milliye aleyhtarlığının, Meclis'in dağıtılma olasılığının ve dolayısıyla ulusça savunmaya geçmek zamanının daha da yaklaştığı ortadaydı. Ancak bu gerçeği sezebilen azdı.

         Beyler, Reşat Hikmet Bey 'in kurtarılması için de Ankara'dan çalışmak gerekiyordu.

         Rauf Bey'in, Meclis'in durumunu anlatan 27 Ocak 1920 tarihli şifreli telgrafında kaygı verici kimi cümleler vardı. Sözgelimi, kabine başlangıçta çekilmeyi düşünmüş, ancak çekilmemiştir. Meclis'in bugünkü durumu, bu işi çözüme bağlamaya elverişli değildir, Buradaki milletvekilleri, ulusun Maraş bölgesiyle ilgili olarak gönderdiği telgrafları, genel kurulda okumak cesaretini bile gösteremiyorlar. İtilaf Devletleri'nden filanın falanın isteklerine uygun olarak davranmamızı tavsiye ediyorlar. Toplanacak yerimiz yoktur.

         Rauf Bey'e, 7 Şubat 1920'de gönderdiğimiz bir yazıda, şu düşüncelerimizi bildirdik : Milletvekilleri, İstanbul'daki iç ve dış etkilere kapılarak, barışa yönelme hedefini savsaklayıp kölelik, mevki kapma hırsı, kıskançlık, kuruntu v.b. nedenlerle anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilini içine alan bir çoğunluk sağlayabilmek için, kendi düşünce ve inançlarından sürekli olarak fedakarlık yapmışlar ve uysal olmak sevdasıyla, hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün yitirmişlerdir. Uyumsuzluk yaratmamak kaygısıyla bu davranış sürdürülecek olursa ulusal davaya aykırı umunçlara ve türlü türlü ihtiraslara alet olunmaktan, ulusal meseleler aleyhinde kararlar alınmasına engel olunamamaktan korkulur. Bu duruma karşı alınacak önlem şudur : Azınlıkta olsalar dahi, ilkelerimize her bakımdan bağlı arkadaşlardan kurulu bir kümeyle yetinmek. Bunun sakıncası uysallıktan azdır. Hükümeti mutlaka düşürmek ve kesin mücadele durumuna geçmek gerekir.

         Hükümeti Mutlaka Düşürmek ve Kesin Mücadele Durumuna Geçmek Gereği

         Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi çekilmemiş, Meclis de bir sorun çıkarmaktan sakınarak onu düşürmek yoluna gidememiş ve kimi değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Kabinesi'ne güven oyu vermiştir. Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin Meclis huzurunda okuduğu hükümet programını bilmem anımsar mısınız? Bu programda :

         Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine dek varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle ulusal iradenin yüce Meclis'e yansıyacağını, artık meşrutiyet ilkelerine tam olarak uyulabilmesi için bir engel tasarımlamadığını söylüyordu.

         Beyler, bu sözlerle, Temsil Heyeti'nin ulusal irade adına hareket etmesine ve meşrutiyet ilkelerine uygun hareketlere engel olmasına artık yer olmadığı gibi bir anlam sezdirilmek isteniyor. Daha dün Ulusal Meclis'in, İstanbul da toplandığı bir sırada, ulusal iradeye de uluslararası kurallara da aykırı olarak, bizzat kendilerinin ve kendileriyle birlikte Meclis'in ve ulusun ne kadar ağır bir saldırıya uğradığını açıklama gereği duymayan Sadrazam, daha Temsil Heyeti'ni jurnal etmekle durumunu kurtarmaya çalışıyor ve bizim sayın milletvekili arkadaşlarımız da bu sözleri büyük bir sessizlikle dinleyebiliyorlar. Hükümet, siyasal zümrelere karşı yansızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını bir kez daha belirttikten sonra, bugüne dek elde ettiği başarıların derecesinin takdirini Meclis'e bırakıyor. Sadrazam, devlet yönetiminin düzeltilmeye muhtaç olduğunu söyleyerek Osmanlı Devleti'nin, her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça başvurduğu eski politikasını yeniden canlandırarak, dünyaya yeni düzeltmeler yapılacağı sözünü veriyor : "Yabancıların ayrıcalıklarını genişleteceğiz. Azınlıkların haklarını korumak için oransal temsil yönetimini uygulayacağız. Adalet, maliye, bayındırlık ve güvenlik işlerinde ve üstelik sivil yönetimde yabancılara yeterince denetim yetkisi vereceğiz." diyerek düşündükleri düzeltmelerin esaslarını sayıyor. Sadrazam Paşa, dışişlerinden söz ederken de "Ateşkes Antlaşması hükümlerinden ayrılmamak, hükümetçe gerekli görülmektedir." taahhüdünde bulunurken, "İzmir'in işgalinden dolayı meydana gelen kaynaşma ve karışıklığa son verecek olan, ancak barıştır." demekle yetiniyor; kararlılık ve ileri görüşlülüğün güçlükleri yeneceğine tam bir inancı bulunduğunu söyleyerek, programını bitiriyor.

         Ali Rıza Paşa ve Kabinesinin İç Yüzü

         Beyler, Mebuslar Meclisi'nce kabul edilen bu programı çözümleme ve yorumdan geçirerek burada zaman yitirmeyi gereksiz sayarım. Yalnız Beyler, Sadrazam Ali Rıza Paşa'nın ve kabinesinin iç yüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi aynen bilginiz sunmama izninizi rica edeceğim :

         Çok ivedi İstanbul, 14.2.1920

         Valiliklere ve Bağımsız Sancaklara 

         Son olarak Mebuslar Meclisi'nde okunan ve büyük bir çoklukla kabul edilerek hükümete güven oyu verilmesini sağlayan programın önemli noktalarından birinde belirtildiği üzere, her türlü ulusal davaların tek yansıma yeri olan Meclis Genel Kurulu, Tanrı'ya şükür artık toplanıp çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet ilkelerinin her türlü engel ve etkilerden uzak olarak yürürlük kazanması gereken ülkemizde, bu Meclis'ten başka yerde, ulusal irade adına konuşmaya ve istekler ileri sürmeye artık neden ve olanak kalmadığından, hükümet işlerine müdahale şeklindeki her türlü etkinlik ve hareketlerin cezalandırılacağı duyurulur.

(Sadrazam Ali Rıza)

         Beyler, böyle bir genelgeye ne gerek vardı? Temsil Heyeti'ni ulus gözünde küçük düşürmekte, onun cezalandırılabileceğinden söz etmekte ne yarar vardı? Temsil Heyeti zaman zaman hükümetin dikkatini çekmeyi gerekli görüyor idiyse bu hareketinin ne kadar temiz ve yüksek düşüncelere dayandığından ve ne derece yurtla ilgili zorunluluklar yüzünden yapıldığından daha kuşku edilebilir miydi? Temsil Heyeti'ni, dolayısıyla ulusun birlik ve dayanışmasını yok etmeyi asıl hedef olarak kabul eden hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Antep cephelerinde sürüp gitmekte olan çarpışmalardansa kesinlikle duygulanmış görünmüyordu. Yabancı devletlerin, doğrudan doğruya kendi kabinelerine yapmış olduğu baskıdan üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak belirtmeliyim ki her türlü ulusal davanın belirdiği tek yer olmak gereken Milli Meclis'in, Sadrazam Paşa'nın Tanrı'ya şükrederek söylediği gibi, çalışmalara başladığı da ne yazık ki daha görülmüyordu.

          Beyler, Sadrazam'ın bu genelgesi üzerine biz de şu genelgeyle ulusun dikkatini çekmeyi gerekli bulduk :

         Genelge 17.2.1920

         Ulusal iradenin yasal olarak varlığını gösterdiği yer olan Mebuslar Meclisi'ni açarak ulusal egemenliği kanıtlayabilen Derneğimizin, en önemli ve başlıca görevlerinden biri de ulusal davaya uygun ilkeler çerçevesinde bir barış yapılıncaya dek ulusal birliği korumaktır. Derneğimizin, her güçlüğe göğüs gererek yurdu ve ulusal varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarına, ulusal hedef gerçekleştirilinceye dek, daha büyük bir azim ve imanla devamı şarttır. Bu bakımdan, ulusun yaşama ve varlığını devam ettirme temeline dayanan ulusal örgütün, yurdun her köşesinde, geniş çapta ve yaygın bir biçimde kökleşmesine, eskisi gibi devam edilmesini bütün merkez ve yönetim heyetlerinden bir kez daha önemle rica ederiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Aldatıcı Söz Vermeler, Ağır İftiralar

         Beyler, İstanbul'dan gönderilen 19 Şubat 1920 tarihli yazıda, "İngiliz Dışişleri Bakanlığı'ndan İstanbul'daki siyasal temsilciliğine gelen ve siyasal temsilcilikçe de resmen hükümete yapılan sözlü tebligatta, Padişahlık başkentinin Osmanlı Devleti'nde bırakıldığı bildirilmiş; ancak bununla birlikte, Ermeni katliamının durdurulması ve Yunanlılarla bütün İtilaf Devletleri'nin güçlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; aksi takdirde, barış koşullarının değiştirilmesinin olası bulunduğu da ayrıca belirtilmiştir." denilmekte ve bazı hususlar, özellikle "şikayete yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması" tavsiye edilmekteydi.

         Beyler, bu sözlü vaadin arkasındaki anlam ve amaç ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve daha başkalarının işgali altında bulunan yurt topraklarından başka, İstanbul'un da alınması kararlaştırılmıştı. Ancak ileri sürülen koşula uyulursa İstanbul'u almaktan cayarız mı, denilmek isteniyordu? Yoksa Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların işgalleri zaten geçicidir, İtilaf Devletleri, yalnız İstanbul'u alacaktı; ancak teklif ettikleri koşula uyarsak onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyordu? Ya da Beyler, İtilaf Devletleri Kuvayı Milliye'nin işgal bölgelerinde, işgal güçlerine karşı kurduğu cepheleri bozdurmaya ve açtığı savaşları, giriştiği hareketleri durdurmaya, İstanbul Hükümeti'nin gücünün yetmeyeceğini çok iyi anladıklarından, Yunanlılar da dahil olmak üzere, İtilaf Devletlerine karşı yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni katliamına son verilmemiş olduğu bahanesiyle İstanbul'u da mı işgal etmek niyetindeydiler? Daha sonraki olaylar, bu son tahminin doğru olduğunu göstermiştir, sanırım. Ne var ki İstanbul Hükümeti'nin İngiliz temsilciliğinin teklifinden böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmamış, tersine umuda kapılmış olduğu görülüyordu.

         Beyler, yapılmış olan teklifin ne derece yersiz olduğu hususunda bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili bazı durumları hatırlayalım. Kuşku edilmemek gerekirdi ki Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Tersine, güney bölgelerinde, yabancı güçlerce silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cüret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her yanda insafsız bir biçimde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler. Maraş'taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı güçlerle birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman kentini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olaya ilişkin İstanbul'daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir biçimde ortaya koymaktaydı. Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, uygar insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikteyken tersinin yapıldığını iddia ederek ondan cayılmasını istemek gibi bir öneri nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi? İzmir ve Aydın dolaylarında durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar, her gün güç ve araçlarını artırıyor ve taarruz hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Bir yandan da oraya buraya saldırmaktan geri durmuyorlardı. O günlerde İzmir'e yeniden bir piyade alayıyla tam donanımlı bir süvari alayı ve yirmi dört adet yük otomobiliyle çok sayıda nakliye arabası, altı tane top ve birçok savaş malzemesi çıkarıldığı, cephelere bol miktarda cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek şuydu ki ulusumuz, nedensiz olarak hiçbir yerde hiçbir yabancıya saldırmış değildi.

         Bu durum karşısında, Beyler, yurdumuzun işgal edilmiş yerlerinden düşmanların çekildiklerini görmeden ya da hiç olmazsa çekileceklerine tam bir güven duymadan, aldatıcı sözlere gereğinden çok değer vermek akıl kârı mıydı? ülke yazgısının tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Kuvayı Milliye'yi dağıtma hedefi güden bu gibi öneri ve girişimleri anlamakta zorluk var mıydı? Geleceğin kuşku ve belirsizliği uğruna, ulusal davadan hemen caymak doğru olur muydu? Yalnız İstanbul'un değil Boğazlar'ın, İzmir'in, Adana bölgesinin, kısacası ulusal sınırlarımız içindeki bütün yurt topraklarının egemenliğimiz altında kalması ulusal hedefimiz değil miydi? Bu duruma göre, yalnız İstanbul'un, Osmanlı Devleti'ne bırakılacağı vaadi karşısında, Osmanlı Devleti'nin sadrazamı Ali Rıza Paşa memnun olsa da Türk ulusunun memnun olacağı ve bununla yetinerek susup oturmayı yeğleyeceği nasıl düşünülebilirdi? Vahdettin'in Sadrazamı, Kuvayı Milliye'yi dağıtmayı hedef alan bütün bu girişimlerin tarihsel sorumluluğunu düşünmek istemiyor muydu?

         Beyler, yabancıların önerisine ve onu gerçekleştirmeye kalkışan hükümetin istek ve buyruğuna, ulusça da Kuvayı Milliye'ce de boyun eğilmeyeceği kuşkusuzdu.

         Ulusal Bir Kabine Kurulmasının Olanaksızlığı

         Saygıdeğer Beyler, Rauf Bey, 19 Şubat 1920 tarihli bir şifreyle hükümet ve Meclis hakkında üzerinde durup düşünülmeye değer bilgiler veriyordu. Bu bilgileri özetleyeyim :

         Şubatın on dokuzuncu günü, Sadrazam, Dahiliye Nazırı, Bahriye Nazırı Felah-ı Vatan Grubu'nun toplantısına gitmişler. Sadrazam, Kuvayı Milliye'nin ikinci bir hükümet biçiminde görünmemesi, hükümet işlerine karışmaması ve Maraş dolaylarındaki çatışmaların daha ilerilere götürülmeyerek durdurulmasını, düzen ve güvenliğin sağlanması gereğini siyasal bakımdan yararlı gördüğünü söylemiş, Ziya Paşa'nın Vali ve Ahmet Fevzi Paşa'nın da Kolordu Komutanı olarak Ankara'ya gönderileceğini bildirmiş. Dahiliye Nazırı da serbestçe iş görmesine karışılmamasını istemiş. Polis Müdürü ile Jandarma Komutanı'nın değiştirilmesine güçlerinin yetmediğini anlatmış. Eskiden beri dostu olan Keşfi Bey'in dürüstlüğünden ve onu Bursa'ya Vali, Faik Ali Bey'i de Müsteşar yaptığından söz etmiş. Salih Paşa da Maraş ve dolaylarında boşaltılan yerlere, hükümetçe el koymayı siyasal bakımdan olanaklı görmemiş, Fransız basınını aleyhimize çevirir, demiş. Padişah, hükümete, Meclis'ten çok egemenmiş. Meclis'in ruhsal durumuna göre, bu hükümeti düşürmek ve yerine gerekli koşulları taşıyan ulusal bir kabineyi getirmek olanaklı değilmiş.

         Bu bilgileri, Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün komutanlara bildirirken, şunu da ekledik :

         Temsil Heyeti, işgal ve çeşitli yabancı etkilerin baskısı altında bulunan İstanbul'da, daha ulusal ve fedakar bir hükümetin. işbaşına getirilmesindeki güçlükleri takdir ettiğinden Sadrazam Paşa'nın bilinen bildirisine karşılık, 17 Şubat 1920 tarihindeki genelgeyle görüşünü bütün örgütüne duyurmuştu. Ulusal birliği bozma düşüncesiyle yapılacak her girişim ve saldırıyı, akıllıca davranışlarla başarısızlığa uğratmak şarttır. Ulusal davaya uygun bir barış yapılmadıkça, Kuvayı Milliye'nin etkinliğine son vermesinin olanaklı olamayacağı hususunda ilgililerin yeniden dikkati çekilmekle birlikte, ulusal birlik ve dayanışmayı güçlendirme ve sürdürme konusunda, her zamankinden daha ileri görüşlü ve uyanık bulunulmasını özellikle rica eder ve bekleriz.

         Rauf Bey'e de yanıt olarak şunu yazdım :

         Harbiye Nazırlığı Başyaver Salih Bey'e,

         21.2.1920

         Rauf Bey'e

         İlgi : 19.2.1920 tarihli şifre :

         Felah-ı Vatan Grubu'nun Sadrazam Paşa ve arkadaşlarıyla yaptığı tartışılardan genellikle anlaşıldığına göre, bugünkü hükümetin Ulusal Meclis'ten aldığı güven oyuna dayanarak, Kuvayı Milliye'nin ülkedeki etkinlik ve etkisini yok etmeye çalıştığı açıkça görülüyor. Ulusal Mücadele'ye karşı tutumundan dolayı azledilen Faik Ali Bey'in Müsteşarlığa; Ferit Paşa ve Ali Kemal'le birlikte çalışan Müsteşar Keşfi Bey'n Bursa Valiliğine atanması ve daha önce memurlukları ulusça kabul edilmeyen Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa'yı da Ankara'ya göndermek hususunda ısrar etmesi, açıktan açığa Kuvayı Milliye aleyhine hareket edildiğinin kesin bir belirtisidir. Hükümetle ulusun tam bir birlik içinde çalışarak belirlenen ilkeler çerçevesinde ulusal davaya uygun bir barış yapılması gereğini her zamandan daha çok takdir etmekte olduğundan, hükümet işlerine karşı her türlü muhalefetten ve güçlük çıkarmaktan kaçınmayı bir yurt görevi sayıyoruz. Her şey bitmiş, ulusal hedefe ulaşılmış değildir. Arada pek korkunç olasılıklar vardır. Geleceğin sonsuz bilinmezlikleri içinde, Kuvayı Milliye'nin kurtarıcı çalışmalarına değer verip vermediğinin hükümetten sorulması gerekir. Bize gelince : Tarihin bu ülkede şimdiye dek yaratmadığı bu ulusal birlik ve dayanışmayı bozmaya yeltenen her hareketi bir vatan hainliği sayarak ona göre gerekli önlemleri almaktan çekinmeyeceğiz. Bu mecburiyet ve gerekliliklerin hükümet üyelerince bilinmesi pek yararlı olacaktır. Hükümet'le aramızdaki uyum ve birliğin korunması, ancak bugünkü durumun sürdürülmesiyle olanaklı olabilir. Gereksiz atama ve görevden almaların yapılması ve özellikle Ulusal Mücadele'ye karşı geldikleri için görevden alınmış olan memurlar üzerinde ısrar edilmesi, Kuvayı Milliye aleyhinde bir düşmanlık sayılacağından, bu gibilerin memurluklarına göz yumulmayacaktır. Hele Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa'nın, gönderildikleri takdirde hemen geri çevrilmelerinin bir oldubitti sayılması gerekir. Bugünkü durumun ağırlığını kavramış olan Ulusal Meclis'teki arkadaşların bile, böyle olağandışı olaylar karşısında susmayı yeğlemesi, her yandan kışkırtılan ve teşvik gören hükümeti cesaretlendireceğinden, hedefe bağlı arkadaşların bu konuda da kesin ve açık bir tavır takınmaları gerekmektedir. Hükümetin Meclis'e egemen olması, denetleme görevini zorlaştıracağından, böyle bir durum ortaya çıktığı takdirde, yurdun kurtuluşu için yerinde kararların alınamayacağı ve sonunda ulusal hedefin gerçekleşemeyeceği kuşkusuzdur. Bütün ulusça benimsenen ve kutsal sayılan Kuvayı Milliye amaçlarının, Meclis'çe de benimsenip gerçekleştirilmesinin sağlanması ve hükümet işlerinin bu amaçlar açısından denetlenmesi konusunda, yurtseverlik görevinin sonuna dek esirgemeden yerine getirilmesini önemle rica ederiz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Rauf Bey'in bir başka yazısına verdiğimiz karşılığı da arz edeyim :

         Şifre, 21.2.1920

         Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey'e,

         Rauf Bey'e

         İlgi : 20.2.1920 tarihli şifre :

         Hükümetin, Ulusal Meclis'teki kümeye karşı gözdağı verici bir tavır takınmasının, kümenin, dayanışma durumunda bir siyasal güç olarak gelişip varlığını gösterememesinden ileri geldiği açıkça anlaşılmaktadır. Her şeyden önce, kümenin, bu bakımdan bilinçli bir denetim gücü durumuna getirilmesi gerektiği belli oluyor. Hükümetin, sonradan gönül almak amacıyla sizleri davet etmesi, bugünkü güçsüzlüğünü anlamasından ve güç kazanıncaya dek oyalayıp zaman kazanmak düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Hükümete karşı kesin bir durum alma zamanı gelmiştir. Sadrazama ve Dahiliye Nazırı'na açıkça söylemek gerekir ki Kuvayı Milliye, sonuç alınıncaya dek çalışmalarını sürdürecektir. Ülkeyi işgal eden ve ulusumuzu tam bir kölelik derecesine düşürmek isteyen düşmanlarımız, Kuvayı Milliye'nin etkinliğini istememekte kendilerini haklı bulabilirler. Ancak devlet ve ulusun kurtarılmasına çalışan bir ulusal güce, kendi hükümetimizce saldırıya geçilmesi görülmemiş bir durumdur.

         İtilaf Devletleri'nin, İstanbul'un Osmanlı egemenliğinde bırakılmasıyla ilgili görüşü ne kadar sevinçle karşılanmışsa İzmir ve Adana cephelerinde savaştan cayılması konusundaki istekleri de o kadar şaşkınlıkla karşılanmıştır. Harbiye Nazırı'na, İzmir ve Adana'nın da Osmanlılar'ın elinde kalması sağlanıncaya dek silahların bırakılamayacağı, Ermenilere karşı bizim tarafımızdan bir saldırının yapılmadığı, Fransızlarca silahlandırılan ve kışkırtılan Ermenilerle aramızda bazı olaylar çıkmışsa bunun sorumluluğunun Ermeni milliyetçilerine ve onları kışkırtanlara ait olacağı bildirilmiştir.

         Hükümetin, Maraş ve Urfa'dan ileriye geçilmemesi yolundaki önerisine karşı, ulusa güven vermek ve Kuvayı Milliye'yi durdurabilmek için, Fransızların Adana'yı derhal boşaltmaya başlamaları istenmelidir. Aksi takdirde, Kuvayı Milliye'yi, ülkeyi kurtarma mücadelesinden alıkoymanın olanaklı olamayacağını, bu ateşin Halep ve Suriye'ye sıçramak üzere bulunduğunu; Fransızların, Adana ve dolaylarının boşaltılmasında ne kadar çabuk davranırlarsa o kadar kârlı çıkacaklarını kendilerine açıkça anlatmalıdır. Anadolu basınının kullandığı sert dilin hafifletilmesi, İtilaf Devletleri'nin zalimlik ve saldırılarına son vermeleriyle olanaklıdır. Bunca haksızlıklara, zalimliklere üstelik katliamlara karşı haykıran suçsuz bir ulusu susturmak zalimliğini bizden istemelidir. Aslında dünyanın her yerinde basın, bu türlü sıkı kayıtlardan kurtulmuş olup özgür ve serbesttir. Akbaş cephesinden bir kısmının İngilizlere geri verilmesi için hiçbir yardımda bulunmamanızı isterdik. Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere geri verilmemesi daha yerinde olur, düşüncesindeyiz.

         Hükümet, İtilaf Devletleri'ne karşı böyle sahte yaranma hareketlerinde bulunarak merhamet uyandırmayı başarabileceği ve iki yüzlü davranışların, barış koşullarının değişmesini etkileyeceği sanısını besliyorsa kendilerinin gafletine acırız. Kısacası, barışımızın söz konusu olduğu şu çetin günlerde, Kuvayı Milliye'yi zayıf gösterecek her hareketin, ulusumuzun kaderi üzerinde uğursuz bir etki yapacağı kuşkusuz olduğundan Meclis'teki arkadaşlara düşen denetleme görevinin her türlü fedakarlığa katlanılarak yerine getirilmesini özellikle rica ederiz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Kuvayı Milliye'nin Mücadeleyi Sürdürmesi Konusunda Kamuoyunun Yoklanması

         Beyler, bugünlerde duyulan ihtiyaç üzerine Rauf Bey'e, aynı tarihte şu telgrafı da yazdım. Bu ihtiyaç, Temsil Heyeti'nin ve Kuvayı Milliye'nin mücadeleyi sürdürmesi konusunda kamuoyunu yoklamaktı. Rauf Bey'e yazdığım bu telgrafı, Erzurum'daki Kazım Karabekir Paşa'ya da çektirmiştim :

         Çok ivedi ve günlüdür.

         21.2.1920

         Rauf Bey'e özel

         Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin durumunu değiştirmeye yetkili olacak kurultayın toplanması, tüzüğünün sonuncu maddesi gereğince, Mebuslar Meclisi'nin yasama görevini tam bir güvenlik ve serbestlik içinde yerine getirdiğinin Meclis'çe açıklanmasına bağlıdır. Temsil Heyeti'nin genel örgütünün başında, barış yapılıncaya dek eski biçimini koruması gereği, bütün arkadaşlarımızın onayı ve ısrarı üzerine kabul edilmiştir. Oysa hükümetçe neredeyse teşvik edilen muhalif gazetelerin hücumları Ayan Meclisi'nin açık saldırıları, hükümetin tutum ve işleri ve özellikle Sadrazam Paşa'nın bildirisi, Mebuslar Meclisi'nde Kuvayı Milliye'nin yasadışı olduğunu alkışlattıran söylevler, kamuoyunu ulusal örgüt aleyhine çevirmekte ve Temsil Heyeti'mizi zor bir duruma sokmaktadır.

          Bir yandan Padişah'ın isteğine uyarak Zeynelabidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kişilerin, salt Kuvayı Milliye'yi yok etme amacıyla her yanda kurmaya çalıştıkları Teali-i İslam Derneği adı altındaki kuruluşlar, milli örgüte doğrudan doğruya saldırılara başlamışlardır. Örneğin, Niğde ve Nevşehir'de, bu ayın on dokuzuncu günü, "Mebuslar Meclisi açıldı. Ulusal örgütü Padişahımız istemiyor." gibi sözlerle, halkı açık toplantı ve gösterilere sürüklemişlerdir. Bu durum Sadrazam Paşa'nın bildirisini alan bazı memurlarca da teşvik edilmiştir. Bu olayın Konya'ya ve daha başka yerlere de yayılması uzak bir olasılık değildir. Bu bakımdan :

1- Hükümetin, Kuvayı Milliye'nin devamına yandaş olup olmadığını kesin olarak bildirmesini kendisinden istemek gerekir.

2- Felah-ı Vatan Grubu'nun, söz konusu edilen tam bir güvenlik ve serbestliğe sahip olduğunu, bu bakımdan, Kuvayı Milliye'yi dağıtmak gereğine inanıp inanmadığını bildirmesi gerekir. Bu gücün devamına gerek görüyorsa ona göre hükümetin dikkatini çekmekle birlikte, bunu, Meclis'te de gerektiği biçimde savunmalıdır. Bu konunun, grupça görüşülmesi ve tartışılması düşüncesindeyiz.

3- Yurdun çıkarları açısından, ulusal örgütün ve Kuvayı Milliye'nin ortadan kaldırılması yeğlendiği takdirde, İzmir, Maraş ve öteki cephelerde bulunan düşman güçlerine karşı da hükümetçe gerekli önlemlerin alınmasını sağlama bağlamak söz konusudur.

          Yukarıda arz edilen düşüncelerin büyük bir önem ve ciddilikle dikkate alınıp gereğinin yerine getirilmesini, bizi şahsen de zor durumdan kurtarmak için, sonucun bir an önce bildirilmesini rica ederiz. İstanbul'daki bazı arkadaşların, bunca emeklerle meydana getirilmiş olan ulusal birliğe ve Kuvayı Milliye'ye vurulan darbelere karşı kesin önlem almak konusunda, sonuna kadar çaba ve ciddilik göstermekten çok, dışarıdaki uzak güçlerden büyük umutlara kapılarak avuntu buldukları sanısı uyanıyor. Biz, elimizdeki gücü iyi koruyamadığımız takdirde, dış güçlerin de bize değer vermeyeceklerini anımsatmak isteriz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Kazım Karabekir Paşa, bu telgrafa verdiği 23 Şubat 1920 tarihli yanıtında : "İstanbul'da Ulusal Meclis'te beliren akıma karşı, Temsil Heyeti'nin ve Kuva'yı Milliye'nin ters ve hükmedici bir tavır almasını hiç de uygun bulmuyorum. Yalnız, Temsil Heyeti'nin bu işin içinden ağırbaşlılıkla çekilmesini, işin sorumluluğunu ve durumun takdirini, Ulusal Meclis'in namusuna ve yurtseverliğine bırakmayı sürdürmelerine, Kuvayı Milliye'nin ve Temsil Heyeti'nin varlığını sürdürmelerine Ulusal Meclis yandaş olmazsa kurultayların aldığı kararlar gereğince, tam bir güvenlik içinde yasama ve denetleme yetkisine sahip ve egemen olduğundan Temsil Heyeti, kararların uygulanmasını Ulusal Meclis'e bırakarak dağılır. Etkinliğine son verdiğini yazar ve bir de teşekkür eder. Ancak Ulusal Meclis'in, böyle bir sorumluluğu yüklenerek durumunun ve geleceğinin güvenilir olduğu yolunda bir karar alarak bunu duyuracağı pek kuşkuludur. Rauf Beyefendi bu öneriyi yapar ve bu kararları aldırır da Temsil Heyeti'nin işbaşından çekilmesi gereğini bildirirse o zaman Temsil Heyeti bunu isteyerek kabul eder. Basına ve ulusa ilan ederek etkinlikten uzaklaşır. Onurlu ve saygın yerini de meşru bir biçimde korumuş olur. Kuşkusuz ki bir yıldan beri ulusun ısrarıyla kurulmuş olan Aydın cephesi, ne dağılıp kendi kaderini Yunanlıların eline teslim eder ve ne de hükümet bunları dağıtabilir. O mücahitler kendiliklerinden ve eskiden olduğu gibi savaşı sürdürürler. Ancak bu durum o cepheye bağlı kalır ve Kolordu Komutanları kendi bölgelerinde bunu durum ve amaca göre iyi bir biçimde yürütürler. Ondan sonra da gelecekteki durum ve etkinliklerimizde olayların akışına ayak uydurulur. İşte benim aciz görüşümün bundan ibaret olduğu arz edilir." diyor.

         Olayların Akışına Ayak Uyduramazdık

         Beyler, İstanbul'un eylemsel olarak işgalinden aşağı yukarı yirmi gün önce ortaya konulan bu görüş ve düşünce incelenmeye değer. Ben yalnız bir noktaya işaret etmekle yetineceğim. O nokta, olayların akışına ayak uydurma biçiminde bir kaderciliği benimsemektir. Biz elbette, işi böylesine bir kaderciliğe bırakamazdık. Tersine, olayların akışının ne olabileceğini önceden kestirip saptayarak karşı önlemleri düşünmek ve anında, bir kararsızlığa düşmeden uygulamak yandaşıydık. İşte bundan dolayıdır ki daha öncesinden kamuoyunu yoklamaya başlamıştık.

         Beyler, milletvekili Mazhar Müfit Bey'in bir mektubuna verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunarsam Kazım Karabekir Paşa'nın görüşlerine verilmesi gereken yanıt da kendiliğinden anlaşılmış olur. Mazhar Müfit Bey'in mektubunda yazdıklarını yinelemeyeceğim. Onu gerekirse kendileri yayınlarlar. Benim verdiğim yanıt şuydu :

         Ankara, 25/26.2.1920.

         Hakkari Milletvekili Mazhar Müfit Beyefendi'ye 

         14.2.1920 tarihli uzun mektubunuzu ancak dün aldım ve yarınki postaya yetiştirmek üzere yanıtını şimdi yazıyorum. Yüce Ulusal Meclis'in ve Felah-ı Vatan adını taşıyan grubun, gerçek durumlarını betimleyen değerli ifadeleriniz, bende üzüntü yarattı. Açıklama ve betimlemelerinizde gözümün önünde beliren görünüm üzüntü vericidir. Zavallı ulus; yaşamını, varlığını, yazgısını savunmak, korumak ve güven altına almakla yükümlü bildiği sayın milletvekillerini, gerçek ulusal ve yurtsal görevlerini daha ilk anda ve ilk adımda unutmuş görüyor. Batılıların ve bütün düşman dediğimiz ulusların, Türklerde yetenek olmadığı gerekçesiyle, Türkiye'de, her şeyin, bizim için olumsuz olan şeyin yapılmasına göz yumdukları bilinirken ve her birimiz, ayrı ayrı bu sanının yanlışlığını kanıtlamaya kararlı olduğumuzu iddia ederken, çıkar duygularımız, basit bencilliklerimiz bize her şeyi unutturabilir. Önce gelen milletvekilleri şöyle yapacakmış, sonra gelen milletvekilleri böyle tavır almış, Temsil Heyeti şunu kendinden saymış, bunu bayağı görmüş. Bunları söyleyenler, koca Türk ulusunun sayın milletvekilleri, öyle mi? Bu ruh durumu, böyle bir ahlaksal davranış karşısında şaşkınlıktan donakalırım. Yeni grup ya da parti örgütünden söz ediliyor. Azizim Mazhar Müfit Bey açıkladığınız zihniyet ve yaratılışların kuracakları gruptan da partiden de, ben ülkeyi kurtarıcı sağlam bir tavır alınabileceğine hükmedemiyorum. Ben de Temsil Heyeti adı altında fedakarca görev yapan arkadaşlar, bu yurdun kurtuluşu ve ulusun huzuru için ölünceye kadar çalışmak isterken, sayın milletvekilleri tutum ve tavırlarıyla ve gaflet uçurumuna yuvarlanmalarıyla, anlıyorum ki buna bile izin vermeyeceklerdir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin örgütüne ve bu örgütün meydana getirdiği Kuvayı Milliye'ye dayanma gereği kalmadığını, çocukça ve gafilce davranış ve hareketleriyle belli eden Mebuslar Meclisi'nin ve Felah-ı Vatan Grubu'nun, bu konudaki kesin kararının öğrenilmesini ve tarafımıza bildirilmesini Rauf Bey'e yazdık. Bu kararın, bir an önce alınabilmesi için sizin de yardımınızı rica ederiz. Bu kararı verirken sayın milletvekillerinin, toplantı yeri olan İstanbul'da, kırk bin Fransız, otuz beş bin İngiliz, iki bin Yunan ve dört bin İtalyan kara kuvvetlerinin yığınak yaptığını ve İngiliz Akdeniz donanmasının da Fındıklı sarayına karşı demir atmış olduğunu göz önünde bulundurmaları gerektiğini anımsatırım.

Mustafa Kemal

         Akbaş Cephaneliği ve Köprülü Hamdi Bey

         Beyler, Rauf Bey'e yazdığımız son şifrede, Akbaş Cephaneliğindeki cephanenin bir kısmının İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir yergi vardı. Bu konuyu biraz açıklayayım. Rumeli sahilinde, Gelibolu yakınlarında, Akbaş denilen yerde, bir cephane deposu vardı. Orada Fransızların eli altında bol miktarda silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet, İtilaf Devletleri'ne tümüyle boyun eğmiş görünmeyi yararlarına uygun saydığından, sözünü ettiğim cephanelikteki silah ve cephanenin bir kısmını İtilaf Devletleri'ne vermeyi vaat etmiş. Onlar da Wrangel ordusuna göndereceklermiş. Rusya'ya aktarımı için bir Rus vapuru da Gelibolu'ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul'daki örgüt başkanlarımızın izin ve yardımlarını da sağlamış. Oysa Beyler, Köprülü Hamdi Bey adında kahraman bir arkadaşımız, Kuvayı Milliye'den bir müfrezeyle 26/27 Ocak 1920 gecesi, sallarla Rumeli sahiline geçti. Akbaş cephaneliklerini ele geçirdi. Depo bekçileri olan Fransızları tutukladı ve haberleşme hatlarını kesti. Silahların hepsini cephanenin bir kısmını ve muhafız Fransız askerlerini de göz altında Lapseki'ye aktardı. Silahları ve cephaneyi Anadolu'ya gönderdikten sonra, Fransız erlerini iade etti. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane bulunduğu tahmin ediliyordu. Bu olay üzerine, İngilizler, Bandırma'ya iki yüz kişilik bir güç çıkardılar. İtilaf güçlerinin, ulusal savaş bölgelerinin gerilerinde İtilaf Devletleri askerlerinin de bulundukları yerlerdeki depolarda bulunan silahların ve cephanenin başka yere aktarımı, kullanılamaz duruma getirilmeleri ya da bu gibi yerlerin işgal edilmeleri olasılığına karşı, komutanlara verdiğimiz buyrukta, bazı önlemler önermekle birlikte, bütün komutanların büyük bir kararlılık ve kesinlikle hareket etmeleri gereğini bildirdik.

         Anzavur'un Ulusal Cephelerimizi Arkadan Vurma Girişimi

         Beyler, hemen aynı günlerde, Anzavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında, oldukça önemli ve tehlikeli durumlar yaratmayı başarmıştı. Balıkesir'de, ulusal cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına bir yığın adam toplamıştı. Karşısına gönderilen ulusal güçlerle Biga'da kanlı bir çarpışma yapıldı. Anzavur galip geldi. Güçlerimizi dağıttı. Toplarımızı ve makineli tüfeklerimizi ele geçirdi. Erlerimizi ve subaylarımızı tutsak ve şehit etti. Akbaş kahramanı Hamdi Bey de bu şehitler arasındaydı. Bundan sonra, Ahmet Anzavur, kendi adına verdiği Ahmediye Derneği adı altında alçaklıklarını gittikçe artırdı.

         Beyler, 3 Mart 1920 tarihinde, içinde olağanüstü önemli haberler bulunan bir şifre aldım. Bu şifre, İstanbul'dan İsmet Paşa'dan geliyordu. Ben Ankara'ya geldikten sonra, İsmet Paşa, Ankara'ya yanıma gelmişti. Birlikte çalışıyorduk. Ancak Cemal Paşa'dan sonra Harbiye Nazırlığı'na Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Paşa Hazretleri'nin özel istekleri üzerine ve çok önemli bir iş için İsmet Paşa'yı bu tarihten birkaç gün önce İstanbul'a göndermiştim. Önemli saydığımız nokta şuydu : Yunanlılar taarruza hazırlanıyorlardı. Buna karşı, akla yakın olan önlem, bütün güçleri seferber ederek düzenli bir savaşa girmekti. Özellikle Fevzi Paşa Hazretleri, bu gerek ve zorunluğu takdir etmekteydi. İşte, bu hazırlığı yapmak üzere İsmet Paşa'nın İstanbul'da bulunması ve üstelik Genelkurmay Başkanlığı'na resmen atanarak işe başlaması çok yararlı olacaktı. Bu amaçla İstanbul'a gitmesini gerekli bulmuştum. İsmet Paşa'nın telgrafı şudur :

         Harbiye Nazırlığı, 3.3.1920.

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne

         Alınan bilgilere göre, İstanbul'da bir dernek kurulmuş ve İngilizlerle birlikte kararlar almış. Hükümetin düşürülmesi ve malum bir hükümetin kurulması, Meclis'in dağıtılması, İzmir ve Adana'nın işgalleri için Kuvayı Milliye'nin ortadan kaldırılması, dünya barış ve güvenliğini sağlamak üzere İstanbul'da Müslümanlar arası bir Halifelik Şurası'nın toplanması ve Bolşevikler aleyhine fetva çıkarılması bu kararlar arasındaymış. Nazır Paşa, bu derneğin çalışmalarına önem veriyor. Anadolu'daki Anzavur hareketi bu kararlara bağlı olduğu gibi, İngilizlerin hükümete çokça baskı yapmaları da aynı nedendendir. Bilgi olarak arz etmekliğimi istediler.

(İsmet)

Harbiye Nezareti Başyaveri Binbaşı Salih

         Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin İstifası

         Beyler, sizce de bilinmektedir ki İngiliz temsilcisi, Yunanlılar da dahil olmak üzere bütün İtilaf güçlerine karşı mücadelenin durdurulmasını hükümete önermişti. Bu önerinin gereği yerine getirilirse İstanbul'u Osmanlı Devleti'ne bırakacakları yolunda yaldızlı bir vaatte de bulunmuşlardı. Ancak İstanbul'da bu öneri yapılırken, Şubat'ın 18,19 ve 20'nci günlerinde, Yunanlıların İzmir'e yeni güç, taşıt araçları, çok miktarda cephane getirdiğini ve bunları cephelere götürerek yeni bir taarruza hazırlandığını biliyorduk. Bu bilgilerimizi, hükümetin işlerine karışmayınız yaygarasına kulak asmadan İstanbul Hükümeti'ne de ulaştırarak dikkatini çekmekten geri kalmadık. Yunanlılar, bu biçimde taarruza hazırlanırken, Ali Rıza Paşa Kabinesi başka bir öneri karşısında kalıyor : "Yunanlılar karşısında bulunan Kuvayı Milliye'yi üç kilometre geri aldırmak!"

         Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin buna gücünün yetmeyeceği belliydi. Ancak amaç onun düşürülmesiydi. Sadrazam, ister istemez bu teklifin yerine getirilemeyeceğini bildirmiş. 3 Mart 1920 günü Yunanlılar taarruza geçtiler. Gölcük yaylasıyla Bozdoğan'ı işgal ettiler. İşte bu olay üzerine, Ali Rıza Paşa'nın, düşünebildiği tek çare, makamında daha çok kalmaktan cayarak hemen istifa edip bu sorumlu işten yakayı sıyırmak olmuştur. Çünkü Ulusal Mücadele'yi durdurmak konusunda yapılan öneriyi yerine getirmeye çalışmış ancak başaramamış olan Ali Rıza Paşa'nın, bu kezki öneriyi de yerine getireceğim diye söz verip de başaramadığı takdirde, İtilaf Devletleri'nce de sorumlu tutulması olasılığı de hatıra gelmez miydi? Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Başkomutan Bay Corç Miln'in (Mr.George Milne'in) buyruklarını uygulatamadığı için sonunda kabineden uzaklaştırılmak durumuna düşürülmemiş miydi? Aynı işlemin Ali Rıza Paşa'ya da uygulanmasına kalkışıldığı takdirde, kendisini Padişah'ın koruyabileceğine güvenebilir miydi? Böyle bir durum karşısında, ulusal davanın belirdiği tek yer olduğu söylediği İstanbul'daki Ulusal Meclis'e güvenebilecek miydi? Ulusal irade adına konuşmaya ve isteklerde bulunmaya artık gerek ve olanak kalmadığını söyleyerek cezalandıracağım diye göz dağı verdiği Temsil Heyeti'ne dayanmaya tenezzül etmeli miydi? O halde kendisi için istifadan başka çıkar bir yol olamazdı. İşte o da öyle yapmıştır. Ali Rıza Paşa, hükümete ilk saldırı yapıldığında, çekilmesi gerektiği yolundaki uyarılarımızı kabul etmedi. Yerinde kalmakla yurda yararlı olacağını söyledi. Mebuslar Meclisi de bu cahilce düşünceyi yerinde görerek onu makamında tuttu. Acaba yerine getirilmesi söz konusu olan görev, Yunanlıların taarruz hazırlıklarını tamamlayarak yurdun kutsal topraklarından bir kısmını daha çiğnemek ve aziz yurttaşlardan bir kısmını daha süngüler altında inletmek için, muhtaç olduğu fırsatı ona bahşetmek miydi?

         Padişah, “İşin Gidiş ve Durumuna Göre Birini Sadrazamlığa Seçeceğim.” Diyor

         Rauf ve Kara Vasıf Beyler, 3 Mart 1920 tarihli şifrelerle, bu istifa haberini verirlerken Felâh-ı Vatan Grubu Başkanı'nın ve Meclis Başkan Vekillerinin saraya gönderildiğini de bildiriyorlardı. Bu başkanlar, Padişahın huzuruna kabul olunmamışlar. Başkatip ve Başmabeyinci ile görüşmeleri irade buyurulmuş. Grup başkanı, ulusal örgütün Padişaha bağlılığını bildirmiş. Sözü hükümetin çekilmesine getirmiş. Padişah, Başkatip aracılığıyla şu iradeyi bildirmiş : Bütün milletvekillerine selam. İşlerin gidiş ve durumundaki ağırlığı ben de onlar kadar biliyorum. Gidişin ve durumun gereğine göre birisini sadrazamlığa seçeceğim. Onun yetkisine el uzatarak arkadaşlarını seçmesine karışamam. Ancak ona çoğunluk grubuyla anlaşmasını öğütleyeceğim.

         Beni Hükümet İşlerine Karıştırmaktan Alıkoymak İsteyenler Benden Etkili Önlemler Bekliyor

         Başkanlar heyeti teşekkür edip ayrılmışlar. Verilmekte olan bilgiler arasında şunlar da vardı : "Milletvekilleri, telaştalar. ancak istenildiği biçimde bir kabine kurulacağına güveniyorlar. Yabancıların, Hürriyet ve İtilafçıların ve Nigehbancılar'ın, düzenledikleri gericilik hareketlerinde başarılı olabilmeleri için, Ferit Paşa'yı ya da yakınlarından birini iktidar mevkiine getirmeleri de olasıdır. Meclis'i elbette dağıtacaklardır. Padişah katında etkili olacak önlemlerin, oradan alınması arz olunur."

         Beyler, tuhaf değil midir ki bugün bu maruzatta bulunanlar, daha birkaç hafta önce "Meclis resmen açılmış olduğuna göre bundan sonraki buyruklarınızın bize bildirilmesini ve görüşlerinizin her makamın önünde gerektiği gibi savunulacağına güven buyurulmasını" diyen kimselerdir. Birkaç hafta önce, İstanbul Hükümeti'yle birlik olarak, beni hükümet işlerine karışmaktan alıkoymak isteyen kimseler, bugün, İstanbul'da hiçbir şey yapmaya güçleri yetmediğini itiraf ederek buradan, Temsil Heyeti'nden etkili önlemler bekliyorlar. Biz bu isteği de yerine getireceğiz. Ancak bu kimselerin istekleri olduğu için değil bunu yurdun çıkarları buyurduğu için.

         Beyler, 3 Mart ve 3/4 Mart gecesi, İstanbul'la haberleşme ve oradaki durumu anlamakla geçti. 4 Mart günü, gerek İsmet Paşa'dan ve gerek öbür kimselerden aldığım bilgiler üzerine, durumu bir genelgeyle bütün ordulara, örgüt merkezlerimize ve ulusa bildirdim. Mebuslar Meclisi Başkanlığı'na da şunu yazdım :

         Mebuslar Meclisi Başkan Vekilliği Yüksek Katına, Ankara, 4.3.1920. 

         İtilaf Devletleri'nin durmadan işlerimize karışmaları karşısında, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin, sonunda Meclis huzurunda istifasını verdiği üzüntüyle haber alınmıştır. Aydın cephesinde, kutsal yurdu ele geçirmeye çalışan düşmanla Kuvayı Milliye çarpışmakta ve her karış toprağına, sadık ve fedakar evlatlarının şehit olmuş vücutlarını gömmektedir. Hiçbir güç, hiçbir yetki, ulusumuzu tarihin buyurduğu bu görevden alıkoyamayacaktır. Yurt ve ulusumuzun bağımsızlığı korumak için her fedakarlığa hazır bulunan ulusumuzun kutsal heyecanını, ancak ulusun tam olarak güvenini kazanmış bir hükümetin işbaşına getirilmesi yatıştırabilir. Bütün ulus, bu tarihsel günlerde, ulusal iradesinin mutlak vekilliğini üzerine almış bulunan milletvekillerinin kararlarını sabırsızlıkla beklemektedir. Yurda ve tarihe karşı, üzerinize aldığınız büyük sorumluluğu ve bütün dünyanın kürsülerinize çevrilmiş olan dikkatli bakışlarını düşünerek, ulusun azim ve fedakarlığına yaraşır kararlar alınacağına güvendiğimizi ve yurt uğruna yaptığınız çalışmalarda bütün ulusun yanınızda ve yardımınızda olduğunu arz ederiz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal


         Padişah'a da şu telgrafı çektim Beyler :

         Padişah Hazretleri'nin Yüce Eşiğine,

         Ankara, 4.3.1920.

         İtilaf Devletleri'nin bağımsızlık ve onuru ayak altına alıcı saldırılarına ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı müdahale ve hareketlerine daha fazla da dayanamayan Kabine'nin istifasıyla yeniden yüce devletlerinde bir hükümet bunalımının ortaya çıkması, kamuoyunda derin bir heyecan yaratmıştır. Yüce Sultanlık ve Halifelik makamları çevresinde düşünce ve ülkü birliği ederek yüksek bağımsızlık ve dokunulmazlığımız ve yüce Osmanlı Devleti'nin ülke bütünlüğü için son fedakarlığı göze almış olan bütün yurttaşlarımız, düşmanlarca yönetilen bazı bozgunculuk ve ihtilal tertiplerinden dolayı, zaten kederli ve kaygılı bir durumda, hükümet bunalımının bir an önce sona ermesini ve ulusal umunçları gerektiği gibi gerçekleştirebilecek değerli bir hükümetin kurulmasını beklemektedir. Ulusal Meclis'in çoğunluk grubunda yoğunlaşan ulusal hedef ve eğilimlerin yüce katınızda da destekleneceğine, bütün yurttaşlarımız gibi, heyetimiz de emindir. Ancak içten ve dıştan gelen bin türlü ihtirasın kaynayıp köpürmesiyle, dirlik ve huzuru tehdit altında bulunan ülkemizin, ulusal vicdana güven veremeyecek bir kabine başkanına bir dakika bile katlanamayacağını ve Tanrı korusun, böyle bir durum ortaya çıkarsa Osmanlı Devleti'nin tarihinde benzeri görülmemiş feci olaylara yol açacağını, Padişah Efendimiz Hazretleri'nin yüce eşiğine arz etmeyi yurt borcu sayarız.

         Ferman Padişah'ımızındır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Bu telgrafın birer suretini bilgi için Mebuslar Meclisi Başkanlığı'na ve Kolordu Komutanlarına vermekle birlikte bunun bir kopyasını çıkararak, İstanbul gazetelerine ve Basın Derneği'ne vermesini de İstanbul Telgrafhanesine buyurduk. Bundan başka Beyler, Komutanlara, Valilere, Mutasarrıflara ve Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetleri'ne ayrıca şu genelgeyi de gönderdik :

         4.3.1920

         İtilaf Devletleri'nin katlanılmaz bir duruma gelen müdahale ve baskılarından dolayı kabine 3 Mart günü yani dün istifa etmiştir. Güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgilere göre, kabinenin düşürülmesi, Ferit Paşa ya da ona benzer birinin iktidar konumuna getirilmesi ve İstanbul'da yabancıların umunçlarına hizmet edecek bir Halifelik Şûrası kurulmasını sağlamak üzere, dış düşmanlarca yönetilen ve muhalif partilerin aracılığıyla meydana gelen bir komitenin çalışmalarının eseridir. Yani, komitenin çalışmalarına yer verebilmek için İtilaf Devletleri, önce hükümeti istifaya mecbur edecek baskılar yapmışlardır. Durumun bu ağırlığı karşısında, Mebuslar Meclisi, elbette gereken etkili önlemleri almayı sürdürmektedir. Ancak bu girişimlerin eylemsel olarak desteklenmesi için, hemen ulusal hedefi gerçekleştiremeyecek bir hükümet başkanına ulusun katlanamayacağını çok sert bir dille Saray'a, Mebuslar Meclisi Başkanlığı'na ve basına bildirmek gerekir. Bu telgraf alındığında, bir dakika yitirilmeden bu biçimde telgraflar hazırlanmasını ve bu gece mutlaka çekilmesi çarelerinin bulunmasını, buraya da yarın sabaha dek bilgi verilmesini önemle rica ederiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Beyler, verdiğimiz talimat gereğince, ülkenin her yanından, ulusun her türlü yönetim kademesinden, 4/5 Mart gecesinden başlayarak telgraf fırtınası ayın beşinci ve altıncı günleri, Padişah sarayında ve Mebuslar Meclisi beklenen etkiyi yaptı.

         Salih Paşa Sadrazam Oluyor

         Sonunda, 6 Mart günü kim ve ne olduğunu anlayamadığımız biri tarafından şu haber verildi :

         Temsil Heyeti'ne,

         İstanbul, 6.3.1920.

         Sadrazamlığa, Bahriye Nazırı Salih Paşa'nın getirildiği arz olunur.

Müdafaa-i Hukuk Derneği Genel Sekreter Vekili Halit

         Bu telgrafın arkasından da şu telgraf geldi :

         Mebuslar Meclisi,

         6.3.1920.

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne

         Pek kutsal Halife Hazretleri, şimdi Mebuslar Meclisi Başkanı'nı yüksek huzurlarına kabul etmek onurunu bahşederek, Sadrazamlığı, Ayan Meclisi'nden eski Bahriye Nazırı Salih Paşa'ya verdiklerini ferman buyurmuşlardır. Salih Paşa da kabineyi kurma işiyle uğraşmakta olduğundan, bunalımın yarın akşama dek tümüyle ortadan kalkacağı bildirilir.

Mebuslar Meclisi Başkanı Celalettin Arif

         Beyler, Rauf Bey'in de aynı günde ancak daha kabine başkanı belli olmadan verdiği bilgiler vardır. Dikkate değer olduğu için bu bilgileri veren telgrafı olduğu gibi bilginize sunuyorum :

         Kişiye özel, çok ivedi

         Dakika geciktirilemez. Harbiye Nezareti, 6.3.1920.

         Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri' ne


1- Dün gece İzzet ve Salih Paşa'larla görüştüm. Her ikisine de Sadrazamlık önerisi yapılmamıştır. Vekillik eden, kabinede kimin yer alacağını bilmiyor. Eski Dahiliye Nazırı Reşit Bey'in, Saray'la Fransız ve İngiliz elçilikleri arasında mekik dokuduğu inanılır kaynaklardan haber alınmıştır. Bir söylentiye göre, kendisi Sadrazamlığa getirilecektir. Önceki gece Padişah, Tevfik Paşa'yı kabul etti. Daha sonra Ferit Paşa'yı kabul ederek saat 17.00' den 22.00'ye dek görüştü. Dünkü cuma günü Baltalimanı'nda, Ali Kemal ve eski Dahiliye Nazırı Mehmet Ali de bulunduğu halde, uzun görüşmeler yapıldı, Daha sonra Rahip Furu'nun (Frew'in) da katılmasıyla görüşmeler Ali Kemal'in evinde sürdü. Celalettin Arif Bey, dün 16.00'da huzura kabul edildi. Bugünkü bunalımın devama tahammülü olmadığından ulusun ve milletvekillerinin güvenini kazanabilecek bir kabinenin bir an önce iş başına getirilmesi konusundaki ısrarlı maruzata karşı, Padişah, durumun nazikliğini aynı biçimde kavradığını ve Kuvayı Milliye'nin gereğini belirttikten sonra, içeride ve dışarıda güven uyandırabilecek bir kimsenin atanmasının pek acele yapılamayacağı ve pazara dek düşünmek gerektiği şeklinde yanıt vermişler. Yukarıda bilginize sunulan hususlardan edindiğim kişisel sezgim, Padişah'ın İngilizlerle konuşmakta ve yazışmakta olduğu ve Londra'dan yanıt beklemekte bulunduğu kanısını vermektedir. Herhalde durum pek bunalımlıdır. İngilizlerden umutlu olurlarsa Ferit Paşa'nın Sadrazamlığa getirilmesi de uzak bir olasılık değildir. Kısacası, şimdiye dek Padişah doğrudan doğruya Tevfik ve Ferit Paşa'lardan başka kimseyi kabul etmemiş ve Ferit Paşa'yla görüşmesi de gizli olmuştur. Saray'ın adamlarından, güvendiğinizi bildiğim bir kişi, Perşembe günü, Padişah'ın pek yakınları adına beni özel olarak gördü ve düşüncemi sordu. Yanıt olarak, bugünkü durumu sultanlık, devlet ve ulus yararına yürütebilecek kimsenin, zâtıdevletleri olabileceğini ancak şu sırada işgal altındaki İstanbul'a dönmeniz olanaklı olamayacağına göre, İzzet Paşa'nın iş başına gelmesi gereğini açık bir dille söyledim. Salih Paşa Meclisin kapatılması olasılığının bulunduğunu da ima ediyor. Birinci Başkan Vekili Hüseyin Kazım Bey'in de Saray ve İngilizlerle Meclis adına dolap çevirdiği anlaşılıyor. Bilgilerinize sunulur. Cellattin Arif Bey, bugün saraya gidecek. Durumu pek açık bir biçimde Padişah'a anlatacak. Muhalifleri iktidar konumuna getirirse Anadolu'daki örgütün sarsılacağını ve böylece Doğu'daki, sonuç olarak kendileri için zararlı olacak ilkelerin ülkemize gireceğini ve Halifeliğin Müslümanların gözünde düşeceği durumu açıklayacak ve Anadolu'dan ulusal örgüt merkezlerinden bu konuda gelmiş olan bütün telgrafları gösterecek ve bu konuyla ilgili olarak ayrıca yazılı bir rapor da sunacaktır. Rapor birlikte yazılmıştır. Suretini daha sonra takdim ederiz.

(R a u f)

2- Bu telgraf, 6.3.1920 günü öğleden sonra saat 17.15'te Harbiye Telgrafhanesine verilmiştir.

Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih

         Beyler, Rauf Bey'in Sadrazam bulmak söz konusu olurken, benden söz etmesi elbette gereksizdi. Aramızda asla böyle bir şey konuşulmuş değildi. Ben, aslında İstanbul Hükümeti'nin yaşayacağından umutlu değildim. Osmanlı Devleti'nin ömrünü tamamlamış olduğuna artık çoktan inanmıştım. Osmanlı Devleti'nin Sadrazamlık makamına geçmek gibi zayıf ve anlamsız bir düşüncenin benim kafamda yeri olamayacağı doğaldı.. Ben gelip geçmesi doğal olan inkılâp evrelerini sakin bir biçimde izlerken yarının önlemlerinden başka bir şey düşünmüyordum.

         Rauf Bey, sözünü ettiği Celalettin Arif Bey'in raporunun suretini de gönderdi. Kabine kurulduktan sonra da şu bilgileri verdi :

         Harbiye (Nazırlığı), 8.3.1920.

         20'nci Kolordu Komutan Vekilliği'ne,

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri' ne

1- Kabine şöyle kurulmuştur : Sadrazam, Salih Paşa; Şeyhülislam, Dahiliye Nazırı, Hariciye Nazırı Safa Bey, Harbiye Nazın yerlerinde bırakılmış. Bahriye Nazırlığına Salih Paşa vekil, Nafıa Nazırlığına Tevfik Bey asıl, Maliye Nazırlığına Tevfik Bey vekil, Devlet Şurâsına Abdurrahman Şeref Bey vekil, Maarif Nazırlığına Abdurrahman Şeref Bey asıl, Evkaf Nazırlığına eski Şeyhülislâm Ömer Hulusi Bey asıl olarak, Adliye Nazırlığına Celal Bey, Ticaret Nazırlığına Defterhane Emini Ziya Bey.

2- Celal Bey'in tutumunu bilmiyoruz. Bu biçim Damat Ferit Paşa'ya zaman kazandırmak için sarayın bir düzenidir. Salih Paşa , bir bunalımı önlemek suretiyle yurda yararlı bir hizmet yaptığı inancındadır. Bizim düşüncemiz bu kabineye güven oyu vermemektir. Bunu sağlamak için grupta çalışıyoruz. Ferit Paşa tehlikesi daha vardır. Ona göre önlemler alınması arz olunur.

3- Dikkate değer bir nokta olarak şunu da arz edelim : Salih Paşa , Mebuslar Meclisi içinden Nazır almanın olanaksızlığı anlaşıldıktan sonra, dışarından alınacak kimselerin belirlenmesi için grubun düşüncesini soracaktı. Sonradan, bundan cayarak adları bilginize sunulan kimselerden ibaret kabineyi kendiliğinden kurmuştur, efendim.

(Rauf)

 Harbiye (Nazırlığı) Başyaveri

         Trakya'da Cafer Tayyar Bey'in Tuttuğu Yanlış Yol

         Beyler, İstanbul bunalımı üzerine yaptığım açıklamalar epeyce uzadı. İstanbul'da zaten öteden beri süregelmekte olan durumdan, daha birçok şeyin ortaya çıktığına tanık olacağız. İzin buyurursanız, yine İstanbul'a dönmek üzere, biraz da Edirne dolaylarındaki duruma göz atalım. Şimdiye dek yaptığım genel açıklamalar sırasında, yeri geldikçe Trakya'yı da örgüt ve tasarılarımızın hiçbir zaman dışında tutmadığımızı anlattığımı sanırım. Edirne'yle olan ilişki ve haberleşmelerimiz, ülkenin her yeriyle olduğu gibi sürdürülmekteydi.

         Yapılan haberleşmelerimizdeki dikkate değer bazı noktaları yüksek heyetinize açıklayarak bildirmek uygun olur

         1'inci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey, 31 Aralık 1919 tarihli pek ayrıntılı bir raporunda, Trakya ve özellikle Batı Trakya'da Yunanlıların yaptıkları işleri ve giriştikleri girişimleri pek güzel açıklıyordu. Bu olağanüstü çalışmalara karşı kendisinin gerektiği gibi düzen alamadığından yakınıyordu. Kolordusunun bu durumda ve ileride ortaya çıkabilecek olaylar karşısında, görevini yapmaya olanak verecek bir durum almasına General Miln'in (Milne'in) izin vermediğinin, haberleşme sonunda anlaşıldığını haber veriyordu. General Miln'in (Milne'nin) düzen almamıza izin vermeyeceğine elbette kuşku yoktu. Bu açık gerçeği yazışma yoluyla anlamaya bilmem nasıl bir düşünce ve mantıkla kalkışılmıştı?

         Cafer Tayyar Bey'e 3 Ocak 1920 tarihinde verdiğim talimatta, gönderdiğimiz gizli yönetmeliğe uyularak silahlı birlikler kurulmasını yeniden anımsattım. "Askeri durumun değiştirilmesiyle elde edilemeyen yararların bu biçimde elde edilmesi gerekir." dedim. Harbiye Nazırı Cemal Paşa ya da yine aynı tarihte durumdan söz ederek, Yunanlıların Doğu Trakya'da olan hazırlıklarına engel olmasını yazdım.

         Trakya Paşaeli Derneği'nin gönderdiği raporlarda, gerektiği gibi örgüt kurulamamakta olduğuna işaret ediliyor ve bazı yüksek dereceli memurlardan şikayet ediliyordu. Bu gibi memurlara, öteden beri bazı uyarılarda bulunuyordum. Asıl şikayet Cafer Tayyar Bey'den gelmeye başladı. Örnek olarak, bununla ilgili olarak okuyacağım şu mektup bir fikir verebilir sanırım :

         Sayın Paşam, 26.1.1920.

         Arif Bey'in, Trakyalılara ilişkin söylediklerini doğrularım. Trakya Derneği maddi güçle desteklenmemiştir. Ne yazık ki Cafer Tayyar hepimizi aldatmış. En küçük bir örgütlenmeye girmemiş, bir tek tüfekle bile silahlandırma yolunu tutmamıştır. Cafer'i kendini düşünmekle suçlarım. Bulgaristan olaylarından da tümüyle habersiz, tam bir gaflet içindedir. Son günlerde, Cafer'in tümenlerine gönderdiği yazılı bir buyruk rastlantı eseri olarak elimize geçti. Yunanların yaptıklarından ve niyetlerinden bu durum karşısında, artık Müdafaa-i Hukuk talimatı uyarınca, ulusal örgüte başlamak gerekirken, komutanların bu konuda. subaylar aracılığıyla halka yardım edip etmemek hakkındaki düşüncelerini soruyor. Artık düşününüz. Tanrı ulusal konularda aldatanları kahretsin. Ancak aldanmış olanlara da çok yazık!

         Sonuç : Bulgar askeri Batı Trakya'yı boşaltarak gittiği, beş on memurla 150-200 jandarmadan başka gücü bulunmadığı halde, kendisinden ihtilal ve savaşla yurdu savunmasını beklediğimiz Trakya bir şey yapamadı. Cafer bu durumun üzüntüsünü çekti mi bilmem. Bu yüzden. artık Topçu İhsan'ı, Baytar Rasim'i (zeki, hareketli, ölçülü, kendisine güvenilir bir arkadaş) örgüt kurmak üzere Trakya'ya göndereceğiz. Buradan silah da göndereceğiz. Kör olası Cafer, yalnız bunları serbest bıraksın. Gölge etmesin başka ihsan istemeyiz. Edirne hattını, İngilizler, kendi askerleriyle teslim alıyor. Yunanlılar Hadımköy, Çorlu, Lüleburgaz'da toplanıyor. Bulgaristan kaynaşıyor. Yunan eşkıyalığı artmakta, halkın şikayeti karşısında Vali elini ovuşturmakta, Cafer acizliğini göstermekte. Trakya'nın Bolşevikliğe karşı yabancı güçlerin yığınak yeri olması, Bulgarların saldırılarına uğraması beklenebilir. Orada güçlü bir pençe ve beyin gerek. Ne Cafer ne Vali bu işin uzmanı da değillerdir fedakar da değillerdir. İşte durum budur. Ben bunlarla çok uğraşıyorum. Geçen gün bir şifrenizi almış, pek üzülmüş ve şifreyle açıklama rica etmiştim. Yanıt alamadım. Paşam, kişisel bir siyaset güttüğümü mü sanıyorsunuz? Yoksa amacı kavramayacak, durumu ayrıntılarıyla anlamayacak ahmaklardan olduğumu mu sanıyorsunuz? Her iki durumu da kınarım. İnancım ve hedefim birdir. Hiç şaşmadan yürüyorum. Yalnız, başka bir şey düşünüyor da bana söylemek istemiyorsanız ona bir şey demem. Açıkça bildirmenizi rica ederim. Sert ve azarlayıcı sözlere son derece üzülürüm. Bu, beni çalışmaktan alıkoymaz. Beni muhalefete geçirmez. Ancak arada pek iyi bir kişilik meselesi doğurabilir. Buna dikkatinizi çeker, bir gerçek ortaya çıkmadan ve benim neler çektiğimi anlamadan girişimlerde bulunmamanızın, konumunuzdan beklenen ve hiç ihmal götürmeyecek olan incelik ve yumuşaklık gereği olduğunu, şuracıkta belirtmeme izin buyurunuz. Saygılarımı sunar, başarılar dilerim Paşam.

         Beyler, Edirne'den gelen yazılardan ve raporlardan bence, yanlış bir görüş izlendiği anlaşılıyordu. Şimdi okunan mektupta da bu yanlış görüşün benimsendiğini gösteren cümleler vardır. Bu yanlış tutumu düzeltmek için, öteden beri belirtilen görüşlerimizi, 3 Şubat 1920 tarihinde Cafer Tayyar Paşa'ya ve İstanbul'da Rauf Bey'e bir kez daha bildirdim.

         Yinelediğim ettiğim görüş şuydu : Doğu ve Batı Trakya'nın ulusal bir bütün olarak tasarım ve ifadesi doğru bir politika değildir. Doğu Trakya, itiraz ve tartışma kabul etmez biçimde yurdumuzun bir parçasıdır. Batı Trakya ise bir antlaşmayla daha önce terk edilmiş olan bir bölgedir. Olsa olsa Doğu Trakya, Batı Trakya'nın kurtarılmasına çalışanların bir hareket üssü olabilir. Doğu ve Batı Trakya'nın birliği üzerinde ısrarla direnmek, Doğu Trakya üzerinde de bazı iddiaların ileri sürülmesine yol açabilir. Bulgarların da Adalar Denizi'nde iktisadi bir çıkış kapısı istemeleri, üzerinde ayrıca düşünülmeye değer. Bulgaristan içinde bu bakımdan çaba sarf edilmelidir. Cafer Tayyar Paşa da memurlardan, ileri gelenlerden ve halktan şikayet ediyordu. 7/8 Mart 1920 tarihli bir şifresiyle, "Bizde halk her işi hükümetten beklemekte; sivil yönetim amirlerinin nemelazımcı tutumları yüzünden ulusal örgüt yüksek buyruklarınıza uygun olarak kurulamamaktadır. İl sınırları içinde sık sık yapmakta olduğum denetimlerde, özellikle köylülerle sıkı bağlantı kurmaktayım. Ancak, her köye gitmek olanaklı olamıyor." Örgütün köklü ve yaygın olması hepimizin ortak isteği olup bunun da ileri sürülen sakıncaların ortadan kaldırılmasına çalışmakla gerçekleştirilebileceği bilgilerinize sunulur." diyordu.

         Beyler, General Miln (Milne), Cafer Tayyar Paşa'ya askeri durumu değiştirtmiyor. Vali ve Mutasarrıflar yansız kalıyor. Her işi hükümetten bekleyen halka, ulusal örgütün kurulmasında yardım ve öncülük etmiyorlar. Bu sakıncalar giderilmedikçe örgütün köklenip yaygınlaşması da olanaklı görülmüyor.

         Karakol Derneği İstanbul'da Örgütünü Genişletmeye Çalışıyor

         Beyler başka bir ilgiyle Karakol Derneği'nden ve onun çalışmalarını yasaklama konusundaki girişimlerimizden söz etmiştim. Bu derneğin İstanbul'da daha örgütünü genişletmeye çalıştığı anlaşılıyordu. Yeniden şöyle bir uyarıda bulunmak gerekti :

         12.3.1920.

         Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Şevket Beyefendi'ye

         İstanbul'da bulunan örgütümüzün hedefe hizmet konusunda yetersiz olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli zamanlarda ve özellikle bugünlerde Ankara'ya gelen ve durumu bilen bazı kimselerin verdiği bilgilere göre, bundaki başarısızlık nedeni Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği örgütü adı altında Karakol Derneği tüzüğünün uygulanmaya çalışılmasından ileri gelmektedir. Karakol Derneği'nin tüzüğü birçok kimseyi örgütle ilişki kurmaktan ürkütmüştür. Bu nedenle Müdafaa-i Hukuk Derneği Tüzüğü'nün esaslarına göre örgütlenmek, özellikle İstanbul için yeterlidir. Çünkü İstanbul'da asıl gücü fikir akımlarını birleştirmede aramalıdır. İstanbul'da eylemsel hareketler ve özel girişimler için kurulacak silahlı örgütte bile, Müdafaa-i Hukuk Tüzüğü ekinin uygulanması gerekir. İstanbul Merkez Heyeti'nin ve ona bağlı şubelerdeki yönetim kurullarının ortaya çıkmasında bir sakınca görülüyorsa bu kurullara girecek olan kimseler kendilerini gizli tutabilirler. Bu esaslar çerçevesinde kurulmuş ve kurulacak olan örgütün ve bunların merkez heyetleri ile yönetim kurullarını oluşturan kimselerin adlarının güvenilir bir araçla gönderilmesine yüksek lütuf ve yardımları özellikle istirham olunur efendim.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         İstanbul'daki Kuvayı Milliye Başkanları'nın Tutuklanmasına İlişkin Londra'dan Gelen Buyruk

         Şimdi, isterseniz yeniden İstanbul'a dönelim.11 Mart 1920 tarihli bir telgrafta, Rauf Bey şu bilgileri veriyordu : 10 Mart 1920 günü öğleden sonra, İtilaf Devletleri'nin temsilcileri toplanmışlar. Londra'dan gelen ve İstanbul'daki Kuvayı Milliye başkanlarının tutuklanması buyruğunu içine alan bir konuyu görüşmüşler ve buyruğu yerine getirmeye karar vermişler. Bu bilgi, güvenilir bir kimseye sağlam bir kaynaktan gizlice verilmiş ve bu gibi kimselerin bir an önce İstanbul'dan uzaklaşmaları gereği bildirilmiş. Bu durumu çeşitli olasılıklara göre değerlendirdikten sonra, işin sonuna dek İstanbul'da kalarak namus görevini yerine getirmeye karar vermişler. Sadrazam Salih Paşa bu duruma bile bile yol açmaktaymış. Onun için kabineyi düşürmeye çalışacaklarmış. Başaracaklarına da güveniyorlarmış.

         Rauf Bey'in, bu telgrafın arkasından aynı gün gelen kısa bir telgrafında : "En son arz ettiğimiz hususlar ve hükümetin durumuna ilişkin bir türlü düşüncelerinizi öğrenemediğimizden, telgrafın size ulaşmamış olmasından ve sağlığınızdan haklı olarak kaygı ediyorum. Yanıtınızı bekliyoruz." denilmekteydi.

         Rauf Bey'e ve bilgi için 15'inci ve 3'üncü Kolordulara 11 Mart tarihinde şu bilgileri vermiştim :

         11.3.1920.

         Dün akşam, yani 10/11 Mart 1920'de, Ankara'da Fransız temsilcisi Yüzbaşı Buazo'nun (Boizeau'nun) çevirmeni olup bize öteden beri gizli haberler getiren biri Ankara'daki İngiliz temsilcisi Vitol'un (Withall'in) aldığı bir telgraf üzerine, bütün eşyası, ağırlıkları ve yanındaki adamlarıyla birlikte bugün Ankara'dan ayrılarak İstanbul'a hareket edeceğini ve bu trenden sonra, demiryolu ulaşımının İngilizlerce durdurulacağını ihbar etti. Adı geçen Vitol (Withall), bugün gerçekten haber verildiği biçimde yola çıktı. Bu bakımdan tren seferlerinin de kesilmesi kuvvetle tahmin edilmektedir. Bu durumun, İstanbul'da İtilaf Devletleri'nce alınan önlemlerle ilgili bulunduğuna kuşku yoktur.

Mustafa Kemal

         Rauf Bey'in son telgrafına da şu yanıtı vermiştim :

        Kabineye güvensizlik oyu vererek, sizlerin bir hücuma geçmeniz o kadar güçlü bir nedene dayandırılamayacaktır. Grubun dayanışma ve direnme derecesiyle işbirliği yapma konusundaki kesin tutumu üzerinde açık bir düşünce ve kanıya varmadıkça, Salih Paşa'nın Grup Yönetim Kurulu'yla görüşmeden hareket etmesini, bir şartlılık meselesi yapma hususundaki kararınıza ilişkin hiçbir düşünce ileri süremem. İngilizlerin tutuklama kararına karşı, Meclis'in, cesaretle sonuna dek görevine devamı pek yararlı ve parlaktır. Ancak sizinle birlikte, kendileri ileriki girişim ve çalışmalarımız için çok gerekli olan arkadaşların sonunda bize katılmalarını sağlayacak çarelerin düşünülmüş ve bulunmuş olması şarttır. Aksi takdirde, grubun birlik halinde ve kararlılık içinde hareketini düzenleyebilecek kimselerin şimdiden görevlendirilmesi ve sizlerin hemen buraya gelmeniz gerekir. Buraya gelecek kimseler arasında, ülkeyi temsil edebilme niteliğini taşıyanlarla, gerektiğinde hükümet kurabilecek ve yönetebilecek değerde olanların bulunması önemlidir. İtilaf Devletleri'nin zorlayıcı önlemlere başvuracaklarına kuşku yoktur...

         Beyler, Rauf Bey'i ve öteki kişileri tam zamanında çağırmış olduğumuz, olaylarla hem de üç dört gün geçmeden belli oldu. Ancak ne yazık ki bu davetimiz, gereken önem ve ciddilikle dikkate alınacak değerde görülmedi. Rauf Bey ve Vasıf Bey gibi kişiler, en sonunda büyük bir uysallıkla Malta'ya gittiler. Bu durumu biliyorsunuz. Son dakikaya dek Anadolu'ya geçmek ve Ankara'ya gelmek fırsat ve önlemlerinin bazı arkadaşlarca hazırlandığı ve sağlandığı anlatılmıştır. Böyle idiyse bu kimselerin Ankara'ya gelmeye razı olmayıp İngilizlere teslim olmayı ve Malta'ya gitmeyi yeğlemelerindeki neden ve özür, cidden incelenmeye değer. Gerçekten, Türkiye'nin durumunun ve geleceğinin kuşkulu, karanlık, tehlikeli görüldüğü varsayımına göre, bu karanlık tehlike içine atılacaklarını, korkunç ve müthiş bir sonla karşılaşma kuruntusunun etkisiyle en sonunda bir süre kalmak üzere, düşmana teslim olmayı daha uygun bulacakları gözden uzak tutulamaz. Bununla birlikte, ben burada böyle ağır bir yargıya varmaktan çekinirim. Bu düşünceyledir ki bu kişileri Malta zindanlarından kurtarmak için her fırsattan yararlanarak olanaklı olan girişimlerde bulunmaktan geri durmadım.

         İstanbul'un İşgali

         Beyler, İstanbul'da 10'uncu Tümen Komutanı'ndan, Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na, 9 Mart 1920 tarih ve 456 sayılı şifre olarak 14 Mart 1920 günü bir yazı geldi. Çözülmüşü şuydu :

         9 Mart 1920.

         Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne özel

         İngilizlerce Türk Ocağı binasının işgali üzerine Ulusal Talim ve Terbiye binasına taşınan Ocağın, bu yeni taşındığı bina, dün öğle zamanı İngilizlerce yeniden işgal edilmiştir, efendim.

Adil

         Beyler, 1920 yılı martının 16'ncı günü öğleden önce, saat 10.00'da makine başında şöyle bir telgraf geldi :

         İstanbul,16.3.1920.
         Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne

         Bu sabah, Şehzadebaşı'ndaki Muzıka Karakolu'nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak sonunda şimdi İstanbul'u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize arz olunur.

Manastırlı Hamdi

         Ben bu telgrafın altına kurşun kalemle "İvedi olarak kolordulara benim imzamla M. Kemal" işaretini koyduktan sonra, telgrafı verenden açıklama istemeye başladım. Manastırlı Hamdi Bey birbiri ardınca bilgi vermeyi sürdürdü. Bizim en çok güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil, herkes, yani gelenler söylüyor. Şimdi de Harbiye'nin işgalini haber aldık. Üstelik Beyoğlu Telgrafhanesinin önünde İngiliz askerlerinin bulunduğunu öğrendik ancak telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri bilinmiyor.

         Bu sırada Beyler, Harbiye Telgrafhanesinden memur Ali bilgi vermeye başladı :

         Sabahleyin İngilizler basarak altı kişiyi şehit ettiler. On beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri Nazırlık'a giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.

         Manastırlı Hamdi Efendi, bizi yeniden buldu .

         Paşa Hazretleri,

         Harbiye telgrafhanesini de İngiliz askerleri, işgal edip teli kestikleri gibi bir yandan Tophane'yi işgal ediyorlar, bir yandan da zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var. Paşa Hazretleri, yüksek buyruklarınızı bekliyorum.

16 Mart 1920.

Hamdi

          Hamdi Bey devam etti :

         Sabahleyin bizim asker uykudayken İngiliz deniz askerleri karakola gelip giriyor. Askerimiz uykudan şaşkınlık içinde kalkınca çarpışmaya başlanıyor. Sonunda bizden 6 kişi şehit oluyor, 15 kişi yaralanıyor. Bunun üzerine, zaten melunluklarını tasarlamışlar ki hemen zırhlıları rıhtıma yanaştırıp bir yandan Beyoğlu yanını ve Tophane'yi bir yanından da Harbiye Nazırlığı'nı işgal etmişlerdir. Şimdi artık ne Tophane'yi ne de Harbiye Telgrafhanesini bulmak olanağı olmuyor. Şimdi aldığım habere göre işgal Derince'ye dek yayılıyormuş, efendim. İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orayı da işgal ettiler galiba, Tanrı korusun, burayı işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf memurları, Müdürleri geldiler. Kovmuşlar. Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım, efendim.

         Rahmetli Hayati Bey, benim ilk haber telgrafı üzerine yaptığım işarete uygun olarak, verilen bilgileri özetlemiş; Rumeli ve Anadolu'daki bütün komutanların adresine telgraf çektiriyordu. Bir an önce İstanbul üzerinden Edirne'ye çektirilmesini söylemiştim.

         Hamdi Bey : Yüksek buyruklarınız yerine getiriliyor. Edirne'ye yazıyorum ve bütün merkezleri hazır ettirdik.

         Hamdi Bey'den : "Milletvekilleriyle ilgili bir haber aldınız mı? Meclis telgrafhanesi yanıt veriyor mu?" diye sordum.

         Hamdi Bey : Evet veriyor. 14'üncü Kolordu Komutanı hazır. Paşa istiyordu, verelim mi?

         Beyler, bundan sonra artık Hamdi Bey'in sözünü işitemedik. İstanbul merkezinin de işgal edilmiş olduğuna hükmettik.

         Manastırlı Hamdi Bey

         Bu yurtsever ve cesur, Manastırlı Hamdi Bey olmasaydı, İstanbul felaketinden haber almak için, kim bilir, ne kadar çok beklemek zorunda kalacaktık. İstanbul'da bulunan Nazır, milletvekili, komutan ve örgütümüzden bir kimsenin çıkıp da bize zamanında haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki tümünü heyecan ve korku bürümüştü. Bir ucu Ankara'da bulunan telin İstanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş olduklarına hükmetmek, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Bey, daha sonra Ankara'ya gelerek karargahımız telgraf memurluğunu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü burada açıkça ifade etmeyi ulusal ve yurtsal görevlerimden sayarım.

         Beyler, bu durum üzerine, meydana gelebilecek bir felaketin önüne geçmek için şu buyruğu verdim :

         Bütün Vali ve Mutasarrıflara

         Sivas'ta 3'üııcü Kolordu,

         Bandırma'da l4' üncü Kolordu,

         Ankara'da 20'nci Kolordu,

         Erzurum'da 15'inci Kolordu,

         Konya'da 12'nci Kolordu,

         Diyarbakır'da 13'üncü Kolordu Komutanlıklarına,

         İzmir Cephesinde Refet Beyefendi'ye,

         Balıkesir'de 61' inci Tümen Komutanlığı'na,

         Bütün Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetleri'ne ve Yönetim Kurullarına

         Telgraf, ivedi

         Bugünkü duruma göre, ulusumuz, uygarlık dünyasının insanca duygularla dolu vicdanlarına ve bütün İslam dünyasının manevi birliğine güvenmekle birlikte, dost olsun düşman olsun, bütün resmi dış dünyayla geçici olarak bir süre için ilişki kuramayacaktır. Bugünlerde, yurdumuzdaki Hıristiyan halka karşı göstereceğimiz insanca davranışın değeri pek büyük olduğu gibi, hiçbir yabancı hükümetin açıktan ya da dolayı yoldan yardımını görmeyen Hıristiyan halkın tam bir huzur ve sakinlik içinde yaşamaya devam etmeleri, ırkımızın yaradılıştan bezenmiş olduğu uygar yeteneğine kesin bir delil olacaktır. Yurt çıkarları aleyhinde çalıştıkları görülenler ile ülkenin huzur ve güvenliğini bozanlar hakkında, din ve milliyet ayrımı yapılmaksızın, yasa hükümlerinin eşit olarak ve şiddetle uygulanmasını; bulundukları yerlerdeki yerel yönetimlere bağlılık gösteren ve yurttaşlık görevlerini yapmakta kusur göstermeyenler hakkındaysa yumuşak ve şefkatli davranılmasını özellikle ister, bu hususların bütün ilgililere hemen bildirilmesini ve bütün yurttaşlara, uygun araçlarla duyurulmasını rica ederiz efendim.

Müdafaa-i Hukuk Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         İtilaf Güçlerinin Telgrafla Ülkeye Yapmak İstedikleri Resmi Bildirim

         Beyler, İtilaf Güçleri, İstanbul telgraf merkezlerini işgal ettikten sonra, ülkeye telgrafla bir resmi bildirimde bulunmak istediler. Tarafımızdan yapılan uyarı ve anımsatmalar üzerine, bazı merkezler dışında bu resmi bildirim alınmadı. Alanlar ve yanıt verenlerden belli başlıları şunlardır : İzmit Mutasarrıfı Suat Bey, Konya Valisi Suphi Bey.

         Resmi Bildirim :

         Beş buçuk yıl önce, Osmanlı Devleti'nin yazgısını her nasılsa elde etmiş olan İttihat ve Terakki Derneği'nin önderleri, Alman telkinlerine kapılarak Osmanh Devlet ve ulusunu 1.Dünya Savaşı'na soktular. Bu haksız ve uğursuz siyasetin sonucu bilinmektedir. Osmanlı Devlet ve ulusu, bin türlü felaket geçirdikten sonra, öyle bir yenilgiye uğradı k, İttihat ve Terakki Derneği'nin önderleri bile bir Ateşkes Antlaşması yaparak kaçmaktan başka çare bulamadılar. Antlaşmanın yapılmasından sonra, İtilaf Devletleri'ne bir görev düştü. Bu görev eski Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün halkının, ırk ve mezhep ayrılığı gözetilmeksizin gelecekteki mutluluklarını, gelişmelerini, toplumsal ve ekonomik yaşamlarını güven altına alan bir barışın temellerini atmaktan ibaretti. Barış Konferansı, bu görevi yerine getirmekle uğraşırken kaçmış olan İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin yandaşı olan bazı kimseler, "Ulusal Örgüt" takma adıyla bir örgüt kurarak ve Padişah ile İstanbul Hükümeti'nin buyruklarını hiçe sayarak, savaşın acı sonuçlarıyla büsbütün tükenmiş olan halkı askerlik için toplamak, çeşitli unsurlar aralarında nifak çıkarmak, ulusal yardım bahanesiyle halkı soymak gibi işleri yapmaya yeltendiler ve böylece barış değil sanki yeni bir savaş dönemini açmaya çalıştılar. Bu girişim ve kışkırtmalara karşın Barış Konferansı görevini sürdürdü ve sonunda İstanbul'un Türk yönetiminde kalmasına karar verdi. Bu karar Osmanlıların yüreklerini ferahlatacaktır. Ancak bu kararlarını Bâbıâlî'ye bildirdikleri zaman, uygulamanın ne gibi koşullara bağlı olduğunu da anımsattılar. Bu koşullar, Osmanlı illerinde bulunan Hıristiyanların yaşamlarını tehlikeye sokmamak, bugün İtilaf Devletleri ile müttefiklerinin askeri güçleri aleyhinde yapılmakta olan sürekli hücumlara son vermekti. İstanbul Hükümeti, bu uyarıya karşı bir dereceye kadar iyi niyet göstermişse de "Ulusal Örgüt" takma adıyla hareket eden kimseler, ne yazık ki, teşvik ve tahriklerinden vazgeçmek istemediler. Tersine, hükümetin kendileriyle işbirliği yapmasını sağlamaya çalıştılar. Herkesin sonsuz bir özlemle beklediği barış için büyük bir tehlike demek olan bu duruma karşı İtilaf Devletleri, yakında karara bağlanacak barış hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere, gerekli önlemleri düşünmeye mecbur oldular. Bunun için bir tek çare buldular. Bu da İstanbul'u geçici olarak işgal etmekti. Bu karar bugün yürürlüğe girmiş olduğundan, kamuoyunu aydınlatmak için aşağıdaki noktalarının açıklanması gerekir.

1- İşgal geçicidir.

2 - İtilaf Devletleri'nin niyeti, Sultanlık makamının etkinliğini kırmak değil tersine, Osmanlı yönetiminde kalacak olan illerde o etkinliği güçlendirmek ve sağlamlaştırmaktır.

3 - İtilaf Devletleri'nin niyeti, yine Türkleri İstanbul'dan yoksun etmemektir. Ancak Tanrı korusun, taşrada genel bir karışıklık ya da katliam gibi olaylar ortaya çıkarsa bu karar değîştirilebilir.

4- Bu nazik dönemde, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun, herkesin görevi, kendi işine gücüne bakmak, güvenliğin sağlanmasına yardımcı olmak, Osmanlı Devleti'nin yıkıntısından yeni bir Türkiye'nin kurulması için var olan son bir umudu, çılgınlıklarıyla mahvetmek isteyenlerin aldatıcı sözlerine kapılmamak ve daha Sultanlık merkezi olarak kalan İstanbul'dan verilecek buyruklara uymaktır. Yukarıda sayılan kışkırtmalara katılan kişilerin bazıları, İstanbul'da yakalanmışlardır. Onlar elbette kendi yaptıklarından ve sonra da o yaptıklarının sonucu olarak ortaya çıkabilecek olaylardan sorumlu tutulacaklardır.

         İşgal güçlerinin bu tebliği dolayısıyla derhal şu genelgeyi yayınladım :

         16.3.1920.

         Bütün Vali ve Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine

         İtilaf Devletlerince silahlı çarpışma sonunda, İstanbul'un işgali zorla gerçekleştirilmiştir. Bu suikasttan yararlanarak hainlik düşünen birçok kimsenin ulusu aldatmaya kalkışmaları olasıdır. Nitekim, resmi bildiriler biçiminde imzasız bazı bildirilerin yayınlanmak istendiğini öğreniyoruz. Yanlış hareketlere yer verilmemek ve gerçek duruma ters düşen heyecanlar yaratılmamak bakımından, bu gibi bildirilere asla değer verilmemesi gerekir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği, ulusu aydınlatacaktır.

Mustafa Kemal

         Yabancı Devletlere Yaptığım Kınama

         Beyler, aynı günde çeşitli araçlarla şu kınamayı gönderdim :

         16.3.1920
         Kınama
         İstanbul'da İngiliz, Fransız, İtalyan Siyasal Temsilcilerine, Amerikan Siyasal Temsilcisine,

         Bütün Yansız Devletler Dışişleri Bakanlıklarına,

         Fransa, İngiltere, İtalyan Millet Meclislerine Verilmek Üzere Antalya'da İtalyan Temsilciliğine

         Ulusal bağımsızlığımızı temsil eden Mebuslar Meclisi de dahil olmak üzere İstanbul'da bütün resmi daireler, İtilaf Devletleri'nin askeri güçlerince resmen ve zorla işgal edilmiş ve ulusal dava uğrunda çalışan birçok yurtsever kimsenin de tutuklanmasına girişilmiştir. Osmanlı ulusunun siyasal egemenlik ve özgürlüğüne indirilen bu son darbe, ne pahasına olursa olsun, yaşamını ve varlığını savunmaya azmetmiş olan biz Osmanlılardan çok, yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün esaslara, özgürlük, ulusluk, yurt duyguları gibi bugünkü insan toplumlarının temelinde yatan bütün ilkelere ve insanlığın bu ilkeleri meydana getiren ortak vicdanına indirilmiş demektir.

         Biz, haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak için giriştiğimiz mücadelenin kutsallığına ve hiçbir gücün bir ulusu yaşama hakkından yoksun bırakamayacağına inanıyoruz. Tarihin bugüne dek kaydetmediği bir suikast olan ve Wilson ilkelerine dayanan bir Ateşkes Antlaşması'nın, ulusu savunma olanaklarından yoksun bırakmış olmasından doğan bir hileye de dayanmış olması bakımından, ilgili ulusların onur ve saygınlıklarıyla da bağdaşmayan bu hareketin ne demek olduğunun takdirini, resmi Avrupa ve Amerika'nın değil bilim, kültür ve uygarlık Avrupa ve Amerika'sının vicdanına bırakmakta yetinir ve bu olaydan doğacak büyük tarihsel sorumluluğa, son olarak bir kez daha dünyanın dikkatini çekeriz. Davamızın haklılık ve kutsallığı, bu güç zamanlarda, Tanrı'dan sonra en büyük yardımcımızdır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Aynı günün gecesi şu talimatı bir genelgeyle yayınladım :

         Şifre, 16.3.1920.

         Bütün Vali ve Komutanlara

         İstanbul'un ve resmi dairelerin, özellikle Mebuslar Meclisi'nin, İtilaf Devletleri'nce ve zorla işgal edilmiş olduğunu, ayrıca, bu hareketin, Ateşkes Antlaşması'yla ulusu silahsız bıraktıktan sonra yapıldığını dile getirerek, İtilaf Devletleri temsilcilerine, bütün yansız devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ile İtilaf Devletleri'nin Millet Meclisi Başkanlıkları'na kınama telgraflrı çekilmek üzere mitingler yapılması gerekli görülmektedir. Kınama telgraflarında özellikle, yapılan saldırının Osmanlı egemenliğinden çok, yirmi yüzyıllık bir uygarlık ve insanlığın eseri olan özgürlük, ulusluk ve yurtseverlik ilkelerine bir darbe olacağı, Osmanlı ulusunun varlık ve bağımsızlığını savunma konusundaki kararlılık ve imanına bu olayın hiçbir etki yapamayacağı, yalnız, uygar ulusların bu saldırıyı kabul etmekle, büyük bir tarihsel sorumluluk altına girmiş olacakları belirtilmelidir. Yansız devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ile Millet Meclisi Başkanlıkları'na çekilecek telgraflar, İstanbul'da ait oldukları makamlara verilmekle birlikte, Antalya'da İtalyan temsilcisi aracılığıyla da verilmelidir. Kınama telgraflarının birer suretinin de buraya gönderilmesini rica ederiz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Şifre, 16.3.1920.

         Albay Refet Bey'e

         Son olaylar dolayısıyla, her yerde yapılan gösteri toplantıları sonunda çekilecek kınama telgraflarının birer suretlerinin de İtilaf Devletleri'nin toplantı durumunda bulunan Millet Meclisleri Başkanlıkları'na ve yansız devletlerin de Dışişleri Bakanlıkları'na gönderilmesini yararlı buluyoruz. Bu konuda Antalya'daki İtalyan temsilcisinin de yardımını sağlamanızı rica ederiz.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Ulusa Yayınladığım Bildiri

         Beyler, aynı günde ulusa da şu bildiriyi yayınladım :

         Bütün Komutanlara, Vali ve Mutasarrıflara,

         Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine,

         Belediye Başkanlıklarına ve Basın Derneğine

         İtilaf Devletleri'nin şimdiye dek ülkemizi paylaşmaya yol bulmak için başvurdukları çeşitli önlemler bilinmektedir. Önce, Ferit Paşa'yla anlaşarak ve ulusu savunmasız bırakarak yabancı yönetimine tutsak etmek ve ülkenin birçok önemli yerini galip devletlerin sömürgeleri arasına katmak düşünülmüştü. Kuvayı Milliye'nin, bütün bir ulusun desteğiyle bağımsızlığı savunma konusunda gösterdiği azim ve kararlılık, bu tasarımı alt üst etti. İkincisi, Kuvayı Milliye'yi aldatmak ve onun izniyle Doğu'da bir üstünlük sağlamak siyaseti gütmek için Temsil Heyeti'ne başvuruldu. Heyet, ulusun bağımsızlığı ve yurdun bütünlüğü güvence edilmedikçe ve özellikle işgal bölgelerinin boşaltılmasına girişilmedikçe, herhangi bir görüşmeye yanaşmadı. Üçüncüsü, Kuvayı Milliye'yle işbirliği yapan hükümetlerin çalışmalarına karışmak suretiyle ulusal birliği sarsmak, haince muhalefetleri teşvik etmek ve cüretlerini artırmak yolu benimsendi. Ne var ki ulusal birliğin yarattığı güç ve dayanışma karşısında bu saldırılar da eridi. Dördüncüsü, yurdun yazgısıyla ilgili kaygı verici kararlar alındığından söz edilerek, kamuoyuna baskı yapılmaya başlandı. Namusunu ve yurdunu savunma uğrunda her fedakarlığı göze almış olan Osmanlı ulusunun azim ve iradesi önünde, bu gözdağının da bir yararı olmadı. Sonunda bugün, İstanbul'u zorla işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti'nin yedi yüz yıllık yaşam ve egemenliğine son verildi. Yani bugün, Türk ulusu, uygar yeteneğinin, yaşamak ve bağımsız kalmak hakkının ve bütün bir geleceğinin savunulmasına çağrıldı. İnsanlık dünyasının takdirlerini kazanmak ve İslam dünyasının kurtuluş umunçlarını gerçekleştirmek, Halifelik makamının yabancı etkilerden kurtarılmasına ve ulusal bağımsızlığın şanlı geçmişimize yaraşır bir imanla savunulup kazanılmasına bağlıdır. Yurdumuzu ve bağımsızlığımızı kurtarmak için giriştiğimiz kutsal mücadelede Tanrı'nın yardım ve koruyuculuğu bizimledir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal

         Beyler, aynı zamanda bütün İslam dünyasına da seslenilerek yapılan saldırı, bir bildiride ayrıntılı biçimde anlatılarak çeşitli araçlarla duyuruldu.

         Beyler, olay üzerinde fazla bilgi almayı beklemeksizin, telgrafçı Manastırlı Hamdi Bey'in verdiği bilgilerden ve işgal güçlerinin bu bilgileri doğrulayan bildirisinden, durumun iç yüzünü anlayarak gerekli bulduğum ve derhal alınmasında gerek gördüğüm önlemleri, açıklandığı gibi hemen işgal günü aldım ve uyguladım. İstanbul'un işgal biçimi ve tutuklamalara ilişkin çeşitli kaynaklardan birbirini tutmaz abartılmış bilgiler gelmeye başladı. Biz de çeşitli yollarla araştırma ve soruşturmalarımızı sürdürdük. Yasama görevinin yerine getirilmesine olanak göremeyerek dağılan milletvekillerinin ve bazı kişilerin İstanbul'dan kaçarak Ankara'ya gelmekte oldukları anlaşıldı. Yolculuklarını kolaylaştırmak için, geçecekleri yerlerdeki ilgililere gereken buyrukları verdim.

         Olağanüstü Yetkiler Taşıyan Bir Meclisin Ankara'da Toplanma Kararı

         Beyler, 16 Martta İstanbul işgal edilir edilmez, hemen aldığım önlemler arasında daha bazıları vardır ki onları Büyük Millet Meclisi'nin ilk açılışında anlattığım için burada yeniden açıklamadım. Örnek olarak, Eskişehir ve Afyonkarahisar'daki yabancı birliklerin silahlarının alınması ya da oradan uzaklaştırılmaları, Geyve ve Ulukışla yakınlarındaki tahribi ve Anadolu'da bulunan yabancı subayların tutuklanması gibi önlemlerle ilgili ayrıntıları, Büyük Millet Meclisi'nin ilk tutanaklarında okumuşsunuzdur. Bu önlemler arasında en önemlisi; olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin Ankara'da toplanmasını sağlamak konusundaki ulusal ve yurtsal görevimize ait karar ve bu kararın uygulanmasıdır.

         Beyler, bu konudaki kararımızı ve bu kararın nasıl uygulanacağını gösteren bir bildiriyi, 19 Mart 1920'de, yani İstanbul'un işgalinden üç gün sonra yayınladım.

         Beyler, bu konu üzerinde, iki gün kadar komutanlarla makine başında görüşerek düşüncelerini aldım. Ben ilk yazdığım müsveddede "Kurucu Meclis" söylemini kullanmıştım. Amacım da toplanacak meclisin ilk anda yönetim biçimini değiştirme yetkisine sahip olmasını sağlamaktı. Ancak bu söylemin kullanılmasındaki amacı gereğince açıklaymadığım ya da açıklamak istemediğim için, halkın alışkın olmadığı bir söylemdir, gerekçesiyle Erzurum ve Sivas'tan uyarıldım. Bunun üzerine "Olağanüstü Yetkiye Sahip Bir Meclis" söylemini kullanmakla yetindim.

         Valiliklere, Bağımsız Sancaklara ve Kolordu Komutanlarına

         İtilaf Devletleri'nce devlet merkezinin bile resmen işgali, devletin yasama, yargı ve yürütmeden ibaret olan ulusal güçlerini işlemez duruma sokmuş ve bu durum karşısında görev yapmaya olanak bulamadığını hükümete resmen bildirerek Mebuslar Meclisi dağılmıştır Bu durumda, devlet merkezinin korunmasını, ulusun bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını sağlayacak önlemleri düşünmek ve uygulamak üzere, ulusça olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin, Ankara'da toplantıya çağrılması ve dağılmış olan milletvekillerinden Ankara'ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları gerekli görülmüştür. Bu bakımdan aşağıda verilen talimat gereğince seçimlerin yapılması, yüksek ve derin yurtseverlik anlayışından beklenir :

1- Ülke işlerini yönetmek ve denetlemek üzere, Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis toplanacaktır.

2- Bu meclise üye olarak seçilecek kimseler, milletvekilleriyle ilgili yasa hükümlerine bağlıdırlar.

3- Seçimlerde sancaklar esas alınacaktır.

4- Her sancaktan beş üye seçilecektir.

5- Seçim. her sancakta, o sancağın kendi ilçelerinden çağıracağı ikinci seçmenlerle sancak merkezinden seçilecek ikinci seçmenlerden, sancak idare ve belediye meclisleriyle Müdafaa-i Hukuk yönetim kurullarından; illerde, il merkez kurullarıyla il yönetim kurullarından, il merkezindeki belediye meclisinden, il merkezi ile merkez ilçesi ve merkeze bağlı ilçelerin ikinci seçmenlerinden oluşturulmuş bir kurulca aynı günde ve aynı oturumda yapılır.

6- Bu meclis üyeliğine, her parti, zümre ve dernek tarafından aday gösterilmesi olanaklı olduğu gibi her bireyin de bu kutsal mücadeleye fiilen katılması için bağımsız olarak adaylığını istediği yerden koyma hakkı vardır.

7- Seçimlere her bölgenin en büyük sivil yöneticisi başkanlık edecek ve seçim güvenliğinden sorumlu olacaktır.

8- Seçim, gizli oyla ve salt çoğunluk esasına göre yapılacak; oylar, kurulun kendi içinden seçeceği iki kişi tarafından ve kurul önünde sayılacaktır.

9- Seçim sonunda bütün kurul üyelerinin imzalayacakları ya da kendi mühürleriyle mühürleyecekleri üç nüsha tutanak düzenlenecek; biri yerinde alıkonularak, öteki iki nüshadan biri seçilen kişiye verilecek, öbürü Meclis'e gönderilecektir.

10- Üyelerin alacakları ödenek daha sonra Meclis'çe kararlaştırılacaktır. Ancak geliş yollukları seçim kurullarının zorunlu masraflar olarak uygun görecekleri miktar üzerinden yerel yönetimlerce karşılanacaktır.

11- Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara'da çoğunlukla toplanmayı sağlayacak biçimde tamamlanarak üyeler hareket edecek ve sonuç üyelerin adlarıyla birlikte derhal bildirilecektir.

12- Telgrafın alındığı saat bildirilecektir.

         Dağıtım : Kolordu Komutanlarına, Valiliklere ve bağımsız sancaklara tebliğ edilmiştir.

Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal


         Beyler, bir hafta içinde, çeşitli yerlerden Ankara'ya gelmekte olan milletvekilleriyle telgrafla haberleşilerek bizzat bağlantıya geçildi. Kendilerine, üzüntülerinin giderilmesine, maneviyatlarının yükseltilmesine yarayacak bilgiler verildi. İstanbul'da artık davamızı yürütecek kimse kalmamıştı. Aylarca ve çeşitli yol ve yöntemlerle yaptığımız uyarılara karşın bizim dediğimiz biçimde örgüt kurmayıp Karakol Derneği'nin kurulmasına çalışanların başları Malta'ya gitmiş, İstanbul'daki üyelerinin yaşam ve etkinliklerinden iz kalmamıştı. Orada yeniden örgüt kurabilmek için çok zahmetli çalışmalara ve o günkü durumumuza göre olanaklarımızın üstünde para harcamaya mecbur oldum.

         Saygıdeğer Beyler, genel konuşmalarım arasında bir iki yerde, benim İstanbul'daki Mebuslar Meclisi'ne başkan seçilmem konusundan ve bundaki amaçtan söz etmiştim. Bunun gerçekleştirilememiş olması dolayısıyla küçük bir zorlukla karşılaştığımı da arz etmiştim. Gerçekten de İstanbul'da Meclis saldırıya uğrayıp dağılınca milletvekillerini toplamak ve özellikle daha önce de açıkladığım üzere bir meclis kurulmasına girişebilmek için bir an kararsızlık geçirdim. Mebuslar Meclisi Başkanı olan Celalettin Arif Beyin Ankara'ya gelip gelmeyeceğini kuşkusuz bilemiyordum. Gelmesi durumunda, onun gelişini beklemeyi ve çağrıyı onun aracılığıyla yaptırmayı düşündüm. Ne var ki durum çok ivedi hareket etmemizi gerektiriyordu. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmez bir olasılığa bağlanarak zaman yitirmeyi sakınıma uygun bulmadım. Ancak vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için de bir iki gün telgraf başında, bütün komutanların görüşlerini almakla zaman geçirmek gereğini duydum. Celalettin Arif Bey'le 27/28 Mart gecesi Düzce'ye varışında bağlantı kurulmuştu. Kendisine şu telgrafı yazdım :

         Ankara, 27.3.1920.

         Düzce'de Mebuslar Meclisi Başkanı Sayın Celalettin Arif Beyefendi'ye

         İstanbul'un resmen ve fiilen İngilizlerce işgaliyle devlet güçlerinin baskı ve tutsaklığı altına alınmış, Mebuslar Meclisi'ne saldırılarak ulusun bağımsızlık ve namusuna tecavüz edilmiş olması ve bu yüzden milletvekillerinin ülkenin yazgısıyla ilgili görevlerini yerine getirmeyi başaramayacaklarını anlayarak ulusun bağrına sığınmak mecburiyetinde kalmaları dolayısıyla, devlet ve ulusun bütün güçlerini hüküm ve denetimi altında bulunduracak olağanüstü bir meclisin toplanmasına şiddetle ihtiyaç duyulmuş olduğundan, Temsil Heyeti'nin Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanmasına karar verdiği ve gereğinin yapılmasının her yere genelgeyle bildirildiği yüksek malumlarıdır. Bu konudaki 19.3.1920 tarihli bildiri metnini inceledikten sonra içindekileri bir kez daha belirtmek ve seçimlerin en kısa zamanda yapılarak meclisin bir an önce toplanmasını sağlamak için, bu görüşümüzün sizin tarafınızdan da bir bildiri biçiminde kamuoyuna şimdiden duyurulmasını yararlı buluyoruz. Değerli yanıtınızı beklemekteyim, efendim.

Mustafa Kemal

         Celalettin Arif Bey'le Görüş Ayrılığı

         Celalettin Arif Beyin verdiği cevabı şudur :

         Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne,

         Söz konusu edilen 19.3.1920 tarihli bildiriyi görmedim. Olağanüstü bir meclisin toplanması her ne kadar yerindeyse de böyle bir meclisin, elden geldiğince yasaya dayanması gereklidir. Gerçi bizim Anayasamızda böyle olağanüstü bir meclisin toplanabilmesiyle ilgili bir işaret yoksa da başka anayasalarda bulunan hükümlerden yararlanılabilir. Örneğin, Fransız anayasasına göre meclis, yasadışı olarak dağıtılır ya da bir saldırıya uğrarsa saldırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulabilenler, il ve sancak yönetim meclislerinden seçilecek ikişer üyeyle birlikte uygun bir yerde toplanırlar. Meclisin yeniden açılması ya da saldırının önlenmesi için kararlar alırlar. Bu meclisin kararları mutlaktır. Uyulması zorunludur. Bu kararları dinlemeyenler: vatan hainliğiyle suçlandırılırlar. Ben de bu yolu düşünmekteydim.19.3.1920 tarihli bildirinin ne gibi esaslara dayandığı anlaşıldıktan sonra, Ankara'ya varışımda yapacağım görüşmeler sonunda, bir bildiri hazırlamak düşüncesindeyim.

          Yine görüşürüz. Makine başında yanımda bulunan İsmail Fazıl Paşa ile Saruhan Milletvekili Reşit Bey'le birlikte saygılarımızı sunarak veda ederiz. Arkadaşlarımdan Kırşehir Milletvekili Rıza Bey de saygılarını sunuyor ve kendisinin de Bolu'da bulunduğunun Keskin'deki babasına haber verilmesini istirham ediyor, efendim.

Celaletttin Arif


         Bu yanıt telgrafında yazılanlar dikkatle gözden geçirilirse Celalettin Arif Bey'le görüşlerimiz arasında büyük ayrılık olduğu kolayca fark edilir. Ben, olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara'da toplanmasına karar verirken bizim Anayasamızda böyle bir meclisin toplanmasıyla ilgili bir işaret bulunmadığını elbette bilirdim. Ancak kararımı verebilmek için böyle bir işaretin var olup olmadığını düşünmek asla hatırıma gelmedi. Bundan başka, saldırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulabilenlerle il ve sancakların yönetim meclislerinden seçilecek ikişer üyeyle birlikte, Mebuslar Meclisi'ni yeniden eski biçim ve niteliğinde toplanmasını sağlamak için çalışmayı asla hatırıma getirmedim. Tersine, büsbütün başka nitelik ve yetkide, sürekli bir meclis kurmayı ve bu meclisle tasarımladığım inkılap evrelerini birlikte geçirmeyi düşündüm. Buna göre birbirleriyle zıtlaştığına kuşku etmediğim düşüncelerimizin, görüştükten sonra da birleşmesine olanak bulunacağına umudum kalmadı. Bununla birlikte 19 Mart 1920 tarihli bildirimi telgrafla Celalettin Arif Bey'e verdirdim. Ertesi gün aldığım yanıt şuydu :

         Düzce, 28.3.1920.

         Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne

         Yüksek Temsil Heyeti'nizin 19.3.1920 tarihli genel bildirisi incelendi. İçindeki maddeler ana hatlarıyla benim düşündüğüm esaslara uygundur. Bu bakımdan, benim Ankara'ya gelişimden sonra,  görüşülerek ayrıca bir bildirinin yayınlanması doğaldır. Yarın ister istemez Bolu'da kalınarak 29 Mart 1920'de Ankara'ya hareket edileceği saygıyla arz olunur.

Mebuslar Meclisi Başkanı Celalettin Arif

         Celalettin Arif Bey Mebuslar Meclisi Başkanlığı'nı Bırakmıyor

         Celalettin Arif Bey, bildirimizi inceledikten sonra içindekilerin, düşündüğü esaslara genellikle uygun olduğunu söylemekle birlikte, bu esasları destekler nitelikte bir bildiri yazıp ilan etmiyor. Bunu Ankara'ya geldikten ve görüşmeler yaptıktan sonraya bırakıyor.

         Beyler, Celalettin Arif Bey, Ankara'ya geldikten sonra ,kendisiyle ve öbür bazı hukukçularla bu konu üzerinde uzun süren görüşmeler ve tartışılar yapıldı. Ancak aldanmıyorsam Celalettin Arif Bey, hiçbir zaman benim, Büyük Millet Meclisi'nin nitelik ve yetkisine ilişkin görüşüme katılmamıştır. O, daima toplanmış olan heyetin esas görevini, İstanbul Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını sağlamaktan ibaret olarak görmüş ve kendisini de daima İstanbul'daki Mebuslar Meclisi Başkanı saymıştır. Bu kanıda yanılmadığımı gösteren ufak bir anımı izin verirseniz bilginize sunayım :

         Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve kendisi İkinci Başkan bulunduğu sırada, bir gün Başkanlık Divanı toplantısında, Celalettin Arif Bey'in, ödenek konusunu açtığını ve kendisinin Mebuslar Meclisi Başkanı olması dolayısıyla o makama ait ödenek isteğinde bulunduğunu, o tarihte Meclis Genel Sekreteri olarak bulunan Recep Bey anlattı. Yüksek malumlarınızdır ki o dönemde Meclis Başkanı ve İkinci Başkanı ile öbür başkanlar ve Meclis üyelerinin ödenekleri arasında fark yoktu. Celalettin Arif Bey, Mebuslar Meclisi Başkanı sıfatıyla yalnız kendisini ayrı tutarak, daha çok ödenek almanın yasal hakkı olduğundan söz ediyordu. Ben, Başkanlık Divanı'nın bu konunun çözümünde yetkili olmadığını, kendisi bu istek ve iddiada ısrar ederse konuyu Meclis Genel Kurulu'na sunarak alınacak karara göre hareket edilebileceğini ileri sürdüm. Celalettin Arif Bey, Meclis önüne çıkmayı uygun bulmayarak isteğinden caydı.

         Seçimler Sırasında Bazı Yerlerdeki Büyük Hükümet Memurlarının Çıkardığı Zorluklar

         Saygıdeğer Beyler, 19 Mart 1920 tarihli talimat gereğince ülkenin her yerinde seçimler, hızla ve ciddilikle yapılmaya başlandı. Yalnız, bazı yerlerde kararsızlık ve direnmeler görüldü. Bunlardan bazıları kısa, bazıları uzunca bir süre bu kararsızlık ve direnmelerinde ısrar ettiler. Ancak sonunda, bütün seçim bölgelerinin milletvekilleri, Büyük Millet Meclisi'nde, bütün ulusun ve ülkenin temsilcisi olarak hazır bulundular. Kararsızlık ve direnme gösteren bazı yerler şunlardı : Dersim, Malatya, Elazığ, Konya, Diyarbakır, Trabzon.

         Beyler, gerçek durumu belirtmiş olmak için şunu da açıklamalıyım ki kararsızlık ve direniş gösteren bu seçim bölgelerinin halkı değildir. Belki o tarihte, o bölgelerde bulunan sivil yönetim amirleridir. Halk, gerçeği anlar anlamaz, derhal ulusun ortak isteğine katılmakta asla kararsızlık göstermemiştir.

         Şimdi Beyler, yeniden inkılâbın doğal sonuçlarından sayılan olaylardan bazılarına değinelim :

         Samsun'daki Subaylar Arasında Sözde Padişah Yandaşlığı Varmış

         3'ncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey'den aldığım 29 Mart 1920 tarihli bir şifrede, Samsun'da bulunan 15'inci Tümen'in maneviyatının bozuk olduğundan ve sözde, subaylar arasında Padişah yandaşlığı bulunduğundan söz ediliyordu. Subaylar, Padişah aleyhinde verilecek buyrukları yerine getirmeyeceklerini komutanlarına bildirmişler. Baskı yapılırsa görevlerini terk etmeleri olasılığı varmış. İstanbul'dan gelen yolculardan ve gazetelerden, işgalin ikinci günü, el konmuş olan binaların tümünün boşaltıldığı, Salih Paşa'nın yerinde olduğu, Ayan Meclisi'nin görevini sürdürdüğü ve son cuma selamlığında, Harbiye ve Bahriye Nazırları da hazır bulunarak gerekli törenin eskiden olduğu gibi yapıldığı anlaşılmış. "Şu duruma göre, İstanbul'da bir hükümet varken bu hükümetin haberi olmadan yapılan işler nedir?" diyorlarmış.

         Subayların bu düşünce ve davranışlarını bildiren 15'inci Tümen Komutanı şu görüşleri ileri sürüyordu : "Burada bir subayı hapsetmenin olağanüstü bir durum yaratması düşünülemez. Ancak bundan yararlanarak Anadolu üzerine yürümek gibi olaylar meydana gelecektir. İzmir cephesinde Kuvayı Milliye'ye nasıl hizmet gördürüldüğünü bilemiyorum. Sanırım bunlar, parayla çalıştırılmaktaymış. Bir savaş çıktığında, bütün halka maaş verilemeyeceği meydanda olduğundan, Kuvayı Milliye adı altındaki mevcut güçten orada da hiçbir güç kalmayacağına eminim. Ordu birliklerine gelince, şimdiden firar olayları başlamıştır. Parasızlık böyle sürdükçe ve İstanbul'da merkezi hükümet bulundukça subaylardan bile kuşku ederim."

         Bundan başka, 3'üncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey, vermiş olduğumuz talimat gereğince, Amasya'ya gelen denetim memuru Forbes adındaki Yüzbaşıyı tutuklamış. Samsun'a bir İngiliz temsilcisi Yüzbaşı gelmiş. Selahattin Beye, Yüzbaşı Forbes'in bir dakika bile geçirilmeden Samsun'a gönderilmesini yazmış. Aksi takdirde Selahattin Bey'in sorumlu olacağını eklemiş. Bu konudaki düşüncemi soran Selahattin Bey'e, vereceği yanıta ilişkin şu öneride bulundum : "Forbes'i tutuklayan ben değilim; hükümet merkezleri, Ateşkes Antlaşması'na ve insanlığa aykırı olarak işgal edilen ulustur. Bu bakımdan serbest bırakılmasını da ancak ulus yapabilir." Buna karşın bu Forbes ülkeden çıkarılmakla yetinilmiş, tutuklanmamıştır.

         Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey'in 9 Nisan 1920 tarihli kısa bir şifresinden, Adapazarı ile Hendek arasında bulunan ve Çatalköprü denilen yerdeki köprülerle Mudurnu Suyu köprüsünün Kuvayı Milliye'nin aleyhinde olanlarca tahrip edildiği anlaşıldı. Bolu ve dolaylarının Komutanı Mahmut Nedim Bey'in, Düzce'den yazdığı 9 Nisan 1920 tarihli şifresinden de 8 Nisanda Adapazarı'nda Kuvayı Milliye aleyhine gösteriler yapıldığı, Hendek ile Adapazarı arasında telgraf ve telefon hatlarının kesildiği, Düzce Abazalarından yansız kalanların da muhaliflere katılmak üzere hareket ettikleri anlaşıldı. Hendek ile Adapazarı arasında, Mudurnu Suyu üzerindeki büyük köprünün tahribi dolayısıyla ulaşımın kesilmiş olduğu da anlaşılıyordu. Bu bilgiler üzerine, Gevye'de bulunan 24'üncü Tümen Komutanı Mahmut Bey'in dikkati çekildi.

         Nevşehir'de de, Nevşehir Kaymakamı Nedim Bey'in başkanlığında Teali-i İslam Derneği'nin bir şubesi kurulmuş. Verilen raporda, derneğin en bozguncu üyelerinden sekiz kişinin Niğde'ye gönderildiği bildiriliyordu. Bu derneğin üyeleri, "Padişah'tan başka hiçbir güç tanımayız. Kuvayı Milliye'yi dağıtmak için mal ve can bakımından bütün güçlerimizi feda etmeye yemin ettik." diyorlarmış. Her gece toplantı yapıyorlarmış. İleri gelenleri, Niğde'deki Tümen Komutanı'nın gönderdiği bir müfrezeyle tutuklanmış.

 

<< Geri                                                                                                                                                                                 İleri >>