![]() ![]() |
|
Türkbilim
>>
Atatürk
>>
Yapıtları
>>
Söylev (Nutuk)
-
5) Misak-ı Milli (Ulusal Ant) ve Gelişmeler |
![]()
![]()
|
|
|
5) Misak-ı Milli (Ulusal Ant) ve Gelişmeler : Misak-ı Milli (Ulusal Ant) Hazırlanıyor Beyler, ulusun umunç ve gayelerinin kısa bir programın temelini oluşturacak biçimde topluca ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Milli (Ulusal Ant) adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de bir fikir vermek amacıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi'nde bu ilkeler gerçekten toplu bir biçimde yazılmış ve tespit olunmuştur. Beyler, görüştüğümüz her kişi ya da bütün kişiler, bizimle düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Ancak İstanbul Meclisi'nde, "Müdafaa-i Hukuk Derneği Kümesi" diye bir kümenin kurulduğunu işitmedik. Niçin?! Evet, niçin? Buna bugün yanıt isterim! Çünkü, Beyler, bu kümeyi kurmayı vicdan borcu, ulus borcu bilmek durum ve yeteneğinde bulunan Beyler inançsızdılar. Korkaktılar. Cahildiler. İnançsızdılar, çünkü ulusal davanın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu davanın dayanağı olan ulusal örgütün sağlamlığına inanmıyorlardı. Korkaktılar, çünkü ulusal örgütten olmayı tehlikeli görüyorlardı. Cahildiler, çünkü tek kurtuluş dayanağının ulus olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişaha dalkavukluk ederek yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük amaçların gerçekleştirilebileceği gafletini gösteriyorlardı. Ulusal Ülkü ve Ulusal Örgütün Kısa Bir Zamanda Sağladığı Onur ve Varlığı Küçümseyenler Bundan başka, Beyler, nankör ve bencildiler. Ulusal ülkü ve ulusal örgütün kısa bir zamanda sağladığı onur ve varlığı küçümsüyorlardı. Ortaya çıkmış olan durum ve varlığın kolayca elde edilmiş olduğu sanı ve kuruntusuna kapılmakla çirkin gururlarını tatmin etmek sevdasına düşüyorlardı. Erzurum'da, Sivas'ta söylenmiş ve tespit edilmiş bir adı, olduğu gibi kabul etmek küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı bir ad mı yoktu?! Evet, işittik Beyler; varmış : "Fellah-ı Vatan Grubu" Beyler, geçmişe ait evreleri ve olayları burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak tespit etmek kararındayım. Bu nedenle tam üzerinde durduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da büyük bir içtenlikle bilgilerinize sunacağım. Ankara'da Toplanma Düşüncesi Ben, Mebuslar Meclisi'nin, İstanbul'da saldırıya uğrayacağını, dağılacağını, kesin olarak bekliyordum. Böyle bir durum karşısında alınacak önlemi kararlaştırmıştım. Hazırlığımız ve gerekli düzenlemelerimiz de başlamıştı : Ankara'da toplanmak... İşte bu görevi yaparken ulusça yanlış anlaşılmaya yol açmamak için, önlem olarak da bir şey düşünmüştüm : Mebuslar Meclisi Başkanlığına seçilmek. Bundan beklediğim, dağıtılan milletvekillerini Mebuslar Meclisi Başkanı sıfat ve yetkisiyle yeniden davet etmekti. Gerçi bu önlem ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarayabilirdi. Ancak böyle bunalımlı zamanlarda, yararı geçici de olsa, her türlü önlemin alınmış olması herhalde gereksiz sayılamazdı. Gerçekte İstanbul'a gitmeyecektim. Ancak bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve durum bir süre için uzakta bulunuyormuşum gibi ayarlanarak, Meclis, başkan vekilleri aracılığıyla idare olunacaktı. Bu önlemin uygulanması, elbette Meclis'e giden ve gerçek durumu kavramış olması gereken arkadaşların yardım ve çabalarıyla olanaklı olabilecekti. Beyler, bu konuyu gereken kimselere açtım. Düşünce ve görüşlerimi uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul'a gittiler. Ancak pek az, belki bir ya da iki arkadaştan başkasının, bu düşüncenin sözünü bile etmediklerini öğrendim. Bu konuda egemen olan düşünce ve mantık şuymuş : Bunca milletvekilleri içinde Meclis Başkanı olabilecek değerde bir adam bile yok mudur ki, Meclis'te bulunmayan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz... Meclisi oluşturan sayın üyeleri bu kadar yetersiz göstermek, yabancılar üzerinde kötü etki yapmaz mı? Bir başka mantık da Meclis Başkanlığı'na Kuvayı Milliye Başkanı'nı seçmek, daha ilk günden, Meclis üzerine kuşku ve saldırıyı çekme fırsatı vermektir. Bu da akıl kârı olamaz. Böyle düşünen ve mantık yürütenlerin, bana pek de uzak insanlar olmadığını görenler, susmayı yeğlemişler. Beyler, itiraf etmeliyim ki bu önlemin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra beni küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bu noktayı da sırası gelince bilginize sunacağım. Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın İşten Uzaklaştırılması Önerisi Karşısında Ali Rıza Paşa Kabinesi Beyler, Mebuslar Meclisi 12 Ocak 1920 tarihinde açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Harbiye Nazırı'nın 21 Ocak 1920 tarihli telgrafını aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum : Geciktirilmesi idam gereğidir. Harbiye, 2.11.1920 Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne, İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benimle Cevat Paşa Hazretleri'nin görevden çekilmemizi istediler. Kabinece şiddetli bir ret yanıtı verildiyse de durum kabinenin yerinde kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa'nın çekilmemizi gerektirdi. Harbiye Nazırlığı'na Salih Paşa vekillik edecektir. Kabineyi zor duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Tersi durumda, durum, tasarım buyurduğunuzdan daha tehlikeli olur. Harbiye Nazırı Cemal Bu telgraf 22 Ocakta elimize geçmişti. Hemen telgraf başında, saat 11.30'da şu telgrafı yazdım : Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne 22.1.1920. 1- Verilen notayı olduğu gibi lütfeder misiniz? 2- Yapılan öneriyi yerine getirmekte acele etmeyiniz. Notayı inceledikten sonra görüşlerimizi arz edeceğim. Mustafa Kemal Cemal Paşa'nın, imzasını gizleyerek verdiği karşılık şuydu : Çok ivedi, Kadıköy, 22.1.1920 Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne : Notanın kısaltılmış sureti aşağıdadır : 1- Özel olarak seçilmiş subayların Kuvayı Milliye kurmaylıklarına gönderilmeleri, 2- 14'üncü Kolordu'dan bir kısım erleri ayırıp terhis etmek suretiyle Kuvayı Milliye'ye asker gönderilmesi, 3- Top kaması ve öbür malzemenin kaçırılması, 4- Zonguldak'tan İstanbul'a gelen taburun geri gönderilmesini geciktirmek, 5- Afyonkarahisar'dan Alaşehir'e alay aktarmak, 6- Bursa'dan Bandırma'ya bir alay aktarmak, 7- Bu işlerde, Harbiye Nazırı ile Genelkurmay Başkanı'nın şahsen işlevleri olduğu anlaşılmıştır. Kırk sekiz saat içinde bu iki kişinin görevlerinden uzaklaştırılması. Dikkat buyurulursa, Aydın cephesi konusu bu notada söz konusu bile değildir. Bu notaya yanıt olarak : "Bir, iki, üçüncü maddeleri yalandır. Dördüncü maddenin konusu benim zamanımda değildir. Ben, başvuruları üzerine geri gönderdim. Beşinci maddeyle ilgili konuda, tümen komutanını değiştirdim. Altıncı maddedeki Ahmet Anzavur konusu da güvenlikle ilgilidir. Bu konuda yazışmalarımız vardır. Şimdi de dosyalar incelenirse anlaşılır, denildi. Kabul etmediler. Bunun üzerine üç seçenek üzerinde duruldu : Notaya birinci yanıttan sonra yanıt vermemek ve hükümlerine kulak asmamak, kabinenin toptan görevden çekilmesi, benim görevden çekilmem. Birinci seçenek uygulanacak olursa burada bir rezalet çıkmasından korkulurdu. İkinci seçeneğin kabul edilmesi durumunda, zaten istediklerinin olacağı ve Ferit Paşa'nın kabinenin başına geleceği düşünüldü. Bu bakımdan benim görevden çekilmem ve Nazırlığın vekillikle yönetilmesi yeğlendi. Herhalde, kararınızın önce bana bildirilmesini rica eder, sizlere üstün saygılarımı sunarım, efendim. (Ferik Cemal) Başyaver Salih Cemal Paşa, bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğini işaret etmekle bilmem ne demek istiyor? Kuşku yok ki söz konusu olan Aydın cephesidir, ona yardımdır ve Kuvayı Milliye'dir. Yalnız Cemal Paşa dolaylı yoldan bütün bunlara Temsil Heyeti'nin neden olduğunu anlatmak sevdasındadır. Cemal Paşa'ya, bu telgrafına karşılık olarak verdiğim yanıtta, şu buyruğu verdim : Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne, 22.1.1920. Görevden çekilmek suretiyle İngilizlerin isteğine uymanız, öyle tehlikeli bir durum yaratır ki sizin görevden çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğünüz tehlikeden daha ağırdır. Bundan başka, Temsil Heyeti'nin bir temsilcisi durumunda olan zâtıdevletlerinin, haberi olmaksızın ve onun görüşüne uymayarak çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin, sizi zorla görevden ayırmaları olasılığı bile bizce hesaba katılmış ve hemen önlemleri alınmıştır. Bu duruma göre önce notayı olduğu gibi bildiriniz sonra duruma ilişkin bilgi vererek kararımızı beklemeniz ve sarsılmaz bir dayanıklılıkla göreviniz başında kalmanız kesin isteğimizdir. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Ali Rıza Paşa'ya da şu telgrafı yazdım : Ankara, 22.1.1920 Sadrazam Hazretleri'nin Yüksek Katına İngilizlerin, Harbiye Nazırı'nın ve Genelkurmay Başkanı'nın değiştirilmesini istemeleri, devletin siyasal bağımsızlığına kesin bir tecavüzdür. Bu tecavüz, bir süreden beri yurdumuzun bölüşülmesi ve siyasal varlığımızın yok edilmesi yolunda, dünya kamuoyunda süregelen tartışıların kesin bir karara bağlanmış olması sonucu mudur? Yoksa siyasal varlığımızı yok etme yolunda yapılacak girişimlerin ne sonuç vereceğini anlamak için yapılmış bir deneme midir? Yoksa İtilaf Devletleri'nin alıştıkları gibi, birbirinin olurunu ve kararını alma gereğini duymaksızın, tek başına etkinlik kullanma yolunda bir davranış mıdır? Bunları ayırt edebilecek bilgilere sahip değiliz ve sahip olamayız. Yine, Yunanlıların Salihli cephesinde başlayan taarruzlarının, bu girişimlerle ilişki derecesini de kestiremeyiz. Ancak siyasal bağımsızlığımıza karşı yapılan bu açık tecavüze devletçe ses çıkarmaz, ulusça susarsak siyasal varlığımız aleyhindeki en kötü karar ve uygulamalara kendimizin yol açmış olacağına hiç kuşkumuz yoktur. Bu bakımdan, İngilizlerin İstanbul'da yapabilecekleri saldırılar ne biçim ve dereceye varacak olursa olsun, içeride ve dışarıda Müdafaa-i Hukuk Derneği'ne dayandığı bilinen hükümetin, bu öneriyi şiddetle reddetmesini, Nazır ile Genel Kurmay Başkanı'nı mutlaka yerlerinde bırakılmasını kesinlikle istiyoruz. Bunun dışında gösterilecek bir uysallık, yalnız ulusun bağımsızlığına ve varlığına ters düşmez, aynı zamanda, hükümeti ulusa karşı vermiş olduğu sözden dönmüş ve bağımsızlık uğrundaki ulusal mücadelemizi geciktirmiş ve zorlaştırmış bir duruma da sokar. Bu bakımdan Hükümet kabul etmiş olsa bile, biz Hükümet'in heyetimize karşı üstlenmiş olduğu görevi yerine getirmemekle, ulustan almış olduğu gücü tümüyle yitirmiş olduğunu ve bağımsızlığımızı tehlikeye düşüren tavır ve hareketlerinden dolayı Hükümet'i sorumlu saydığımızı ilan etmek zorunda kalırız. Hükümetin direnmesi karşısında, İngilizler, Harbiye Nazırı'nı zorla görevden uzaklaştırma ve bütün hükümeti düşürme yoluna bile başvursalar, bu durum, gerek dışarıya gerek içeriye karşı, onların buyruğuyla Nazır'ı feda etmekten daha uygundur. Durumun gelişim evreleri üzerine bir iki saate dek siz Sadrazam Hazretleri'nin yanıt vermelerini istirham ederiz. İstanbul'la haberleşme İngilizlerce engellenirse, ulusal bağımsızlık uğruna ulusal ve dinsel cihat ilan etme yolunda ilerleyeceğiz. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal O gün Cemal Paşa'ya da şu telgrafı yazdım : Kişiye özel, çok ivedi, 22.1.1920. Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne İngilizlerin buyruğu üzerine Harbiye Nazırlığı görevinden ayrıldıkları anlaşılıyor. Devlet ve ulusumuzun bağımsızlığını tehlikeye düşüren bu çekilme durumunu, ne olursa olsun, kabul etmemek sizin ve bizim görevimiz gereğidir. Biz görevimizi sonuna dek yerine getirmek için her türlü önlemi alıyoruz. Sizi de, makamınıza oturup Nazırlığınızı yürütmek suretiyle görevinizi yerine getirmeye davet ediyoruz. Kişisel bir neden ya da başka bir düşünceyle kalmak istemiyorsanız, İngilizlerin notası üzerine değil özgür bir ulusun Nazırına yaraşır biçimde ayrılırsanız. Konuyu, kişisel bir görüş açısından değil bu müdahale, yurdumuz için hatıra gelebilecek ağır felaketlerin başlangıcı olabilir, görüşünden hareket ederek değerlendirmenizi rica ederiz. Nazırlık'tan bu biçimde çekilmeniz, İngilizlerin müdahalesini ve ulusal bağımsızlığın tehlikeye düşmesini kolaylaştıracaktır. Görev başına gelmemekte ısrar ederseniz İngilizlerin ulusun bağımsızlığına tecavüz ettiklerini ilan ederken, Harbiye Nazırı'nın da yurdu görevini yerine getirmemekten sorumlu olduğunu ağır bir dille eklemek zorundayız. Notada yazılanları bir gün sonra bildirmeniz ve şimdi de heyetimizle ilişki kuramayacak biçimde uzaklaşmanız, durumu ağırlaştırmaktadır. Yanıt vermenizi diler ve rica ederiz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Sadrazam ile telgraf başında şu yazışmalar yapıldı : Bâbıâli, 22.1.1920. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti'ne, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'nın kabineden çekilmesi ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'nın değiştirilmesi, yalnız İngilizlerce istenmiş değildir. İngiliz, İtalyan ve Fransız temsilcileri, Bâbıâli'ye ortak bir ültimatom vererek ve gerekçe göstererek, kırk sekiz saat içinde bu talebin yerine getirilmesini istemişlerdir. Bu ağır istek karşısında, kabinece durumu enine boyuna tartışan uzun görüşmelerden sonra, toptan çekilmeye karar verildi. Mebuslar Meclisi toplanmış olsaydı, kabinece başka türlü hareket edilmek olanaklıydı. Tekliflerini geri aldırmak üzere, üç devlet temsilcisi düzeyinde, ileri sürdükleri gerekçeler çürütülerek gerekli girişimlerde bulunuldu. Temsilciler isteklerinde direndiler. Kabinenin istifası kesinleşmişken Cemal Paşa, Mebuslar Meclisi'nin daha görüşmelere başlayamadığı bir zamanda, kabinenin çekilmesinin yurdun yüksek çıkarlarına aykırı düşeceğini belirterek ve böyle bunalımlı bir zamanda kabinenin istifasının, İstanbul'u Anadolu'dan ayırmaya dek varan tehlikeli sonuçlar doğuracağını ileri sürerek, kendisinin istifasıyla işin çözüme bağlanmasını yeğlemiştir. Konunun gelişim evreleri bundan ibarettir. Mebuslar Meclisi'nin en geç bir iki güne dek çoğunluğu sağlayarak toplanması kesinleşmiş olduğundan, hükümet bütün sorunları Meclis'in gözleri önüne serecektir, Tarafınızdan bu konuda hiçbir girişimde bulunulmaması gerekir. Çünkü söz sahibi Mebuslar Meclisi'dir. Nazırlar durumun ağırlığını kavradıklarından ve yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarından, en az zararlı olanı seçmişlerdir. Müdahalelere son verileceği, Cumartesi sabahına dek bildirilmediği takdirde, kabinenin iktidardan çekileceği ve bundan doğacak olayların sorumluluğunun kendisine ait olamayacağı bildirilir.
(Sadrazam) Beyler, Sadrazam Paşa kendilerine hakaret edene değil de bize dehşetli bir ültimatom veriyor. Sadrazam Paşa Hazretleri'ne, Kurultay, 22.1.1920 Sizin telgrafınız üzerine, Temsil Heyeti'nce bir karar alınmak için, öncelikle ültimatom suretinin olduğu gibi bilinmesine kesin bir ihtiyaç vardır. Bunun lütfen bildirilmesini arz ve rica ederim. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Erenköy, 22/23.1.1920 Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti'ne Yanıt : Görüşüldükten sonra bildirilecektir. Sadrazam Ali Rıza
Sadrazama verdiğim yanıt şudur : Sadrazam Hazretleri'nin Yüksek Katına 22.1.1920. Ültimatom suretini gördükten sonra kesin kararı sunacağız. Ancak durum değerlendirilirken dayanılan ilkelerde, hükümetle aramızda görüş ayrılığı vardır. Önce onu ortadan kaldırmak isteriz. Hükümet bizim arz ettiğimiz hususları kendi işlerine müdahale olarak kabul etmiş, yani dıştan gelen müdahaleleri bir yana bırakarak, bir iç mesele karşısında bulunduğunu sanmıştır. Olayı, yalnızca yabancıların bir Nazırı değiştirebilmesi açısından düşünmek gerekir. Üstelik, burada Harbiye Nazırı'nın şahsı da söz konusu değildir. Aynı durumda başka bir Nazır ya da herhangi bir kişi bulunmuş olsaydı, olay yine bu biçimde yorumlanacaktı. Öte yandan, Nazırın değiştirilmesini buyuruan gücün, Mebuslar Meclisi'nin toplanmasına ve hükümetin yapacağı açıklamadan sonra Meclis'in bir karar almasına izin verip vermeyeceği de şu anda belli değildir. Mebuslar Meclisi söz sahibi olmadan önce, oldubittiler birbirini kovalar ve dış olayların niteliğine uygun önlemlerin alınması gecikirse bundan doğacak sorumluluğun da heyetimize ait olmayacağı kabul buyurulur. Mebuslar Meclisi gerçekten toplanır ve çalışmaya başlarsa hükümete hiçbir şey için başvuramayacağımız doğaldır. Notayı yalnız İngilizlerin değil İtilaf Devletleri'nin birlikte vermiş olmaları, bu konunun önemini kavramak için ayrı bir nedendir. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Cemal Paşa, son telgrafımıza, 23/24 Ocakta verdiği karşılıkta, çekilmesinin zorunlu olduğundan ve Ulusal Meclis'in nasıl bir davranış içinde olacağını beklemek gereğinden söz ediyordu. Beyler, aynı gün öğle vakti, Ankara, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Bandırma, Balıkesir, Konya, Edirne, İstanbul ve Bursa'da bulunan komutanlara durum ve görüşümüz bildirilerek dikkatleri çekildi ve düşünceleri soruldu. İstanbul'daki 10'uncu Kafkas Tümeni Komutanı Kemalettin Sami Bey'e de (Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa'dır) ayrıca şu buyruğu verdim : 10'uncu Kafkas Tümeni Komutanlığı'na, 22.1.1920. Hemen Rauf Bey'i bularak durumu birlikte ve güvenlik önlemi alarak izlemenizi rica ederiz. İngilizlerin isteğini yerine getirmek kesinlikle doğru olmaz. Buraca o bakımdan ivedi önlemler alındı. İstanbul'daki telgraf haberleşmelerini güven altına almanız gerekir. Beyler, Rauf Bey, Bekir Sami, Cami Bey ve bütün milletvekillerine de Kafkas Tümeni Komutanı Kemal, Müstahkem Mevki Komutanı Şevket ve Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey'ler aracılıklarıyla ve şifreli telgrafla şu bildirimde bulundum :
22.1.1920 Önce, Meclis'in dağıtılması ile ilgili olarak, Meclis'te ansızın bir iradenin okunması olasılığıyla karşı karşıya kalınmamalıdır. Bu olasılığın gerçekleşmesi kesin olarak önlenemezse milletvekillerinin çalışmalarını özel toplantılar halinde sürdürmeleri de yeterlidir. İkincisi, devletin siyasal bağımsızlığı aleyhine kesin bir müdahalede bulunulduğunu, Barış Konferansı'na, Avrupa uluslarına, İslam dünyasına ve ülkenin her bir yanına ilan etmek gerekir. İngilizlerin tecavüzü geri alınmadığı takdirde, Meclis'in görevi, Anadolu'ya geçmek ve ulusun idaresini üzerine almaktır. Bu hareket, bütün ulusun gücünü kendi varlığında toplamış olan Kuvayı Milliye'ce her bakımdan desteklenecektir. Gerekli önlemler şimdiden alınmıştır. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Bu tebliğin sureti olduğu gibi bütün komutanlara bildirildi. Beyler, Ayrıca Rauf Bey'e de 23 Ocak 1920'de, 10'uncu Kafkas Tümeni Komutanı aracılığıyla yazdığım şifrede, "Harbiye Nazırı'nın görevden çekilmesi bir oldubitti olmakla birlikte, işin önemi sürmektedir." dedim. İtilaf Devletleri'nin temsilcileri, hükümeti istedikleri gibi kurma yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclis'in güvenoyu vereceği bir hükümete karşı da aynı biçimde davranmalarına böyle bir örnekle yol açılmış bulunuyordu. Hükümetin, ulusa ve basına bilgi vermeksizin ve toptan çekilme yoluna gitmeksizin buna boyun eğmesi, ulusun bağımsızlığını tehlikeye düşürüyordu. Olayı kapatmamak, hükümeti Mebuslar Meclisi'nde ulusun bağımsızlığını koruyamadığı gerekçesiyle açıkça düşürmek gerekirdi. İşte, bütün bunları Rauf Bey'e yazdım. Aynı tarihte,10'uncu Kafkas Tümeni Komutanı ile Rauf Bey'e şu ortak talimatı vermiştim : Hükümetin, İtilaf Devletleri temsilcilerinin tekliflerini kabul etmemekte direnerek Barış Konferansı'nı, İtilaf Devletleri'nin Kuvayı Milliye'den dolayı Türk hükümetini düşürmeye karar verdiğini, bütün dünyaya karşı ilana mecbur etmesi gerekir. Kabinenin önceki kabinelerde olduğu gibi ulusal bağımsızlıktan sessizce fedakarlık etmesi, kendi yetkisi bakımından güçsüzlüğünü, anlayış ve kavrayış bakımından da asla güven verici olmadığını bir daha açıkça göstermiştir. Bu kadar çetin sorunları, kişilik ve düşünce yapısı bakımından bu derece güçsüz olan kimselerle çözüme götürmeye çalışmak artık olanaklı değildir. Bu bakımdan, kabinenin, son durum dolayısıyla düşürülmesi gerekir. Bütün ulusun güvenine layık bir kabinenin iktidara gelmesi yolunda çalışınız. Anadolu'da Bulunan Yabancı Subayların Tutuklanması Kararı Beyler, yabancıların İstanbul'da saldırılarını artırarak Nazır ya da milletvekillerinden bazılarını tutuklamaları olasılığına karşı, Anadolu'da bulunan yabancı subayların tutuklanmalarına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre önlemler alınması gereğini, 22 Ocak 1920 tarihinde, Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum'daki Kolordu Komutanları'na "kişiye özel" olarak şifreyle buyurdum. Beyler, milletvekillerine yazdığım telgrafa, Vasıf, Rauf, Bekir Sami Beyler'in ortak imzasıyla yanıt geldi. Bu yanıtta : Meclis resmi olarak çalışmalara başlayınca, söz konusu mesele dolayısıyla kabine çekilecektir. O zamana kadar durumun güvenliği bakımından kabinenin işbaşında kalması gerekir. Siz, bir girişimde bulunmayınız ve müdahale etmeyiniz. Buyruklarınızı bize bildiriniz. Görüşlerinizin her makam önünde gereği gibi savunulacağına güveniniz denilmekteydi. Ben, ne Hükümet'e ne de Meclis'e bir şey yazmamaya karar vermiş ve işi artık sayın milletvekili arkadaşlarımıza bırakmıştım. Beyler, İstanbul'daki kişilerin hareketlerini hangi tavsiyelere göre ayarladıklarını belirtebilmek için şu kısa bilgiyi arz edeyim : Filan siyasal temsilci, çok namuslu ve doğru sözlü ve Türk dostuymuş. Bu kişi, çok içten ve dokunaklı bir dille demiş ki "Harbiye Nazırı ile Cevat Paşa çekilmeseydiler, Harbiye Nazırlığı işgal edilecekti. Kuvayı Milliye'nın gösterdiği suskunluk ve kararlı tutum, bazılarını çıldırtıyor. Ancak acele etmeyin, ezilirsiniz. Bana güvenin. Hakaret varsa yapanlar utansın. Belki daha başka delilikler olacaktır. Ancak siz sakın delilik etmeyin." İstanbul'daki kişiler, biz bu sözlerin içtenlikle söylendiğinden kuşku etmiyoruz diyorlardı. Mebuslar Meclisi Başkanı Seçilmem Sakıncalı Görülüyor Beyler, milletvekilleri, İstanbul'da toplandıktan bir hafta sonra, Başkanlık Divanı ve dolayısıyla Meclis Başkanlığı seçimiyle ilgili görüşmelere başlamışlar. Bir yerde işaret etmiştim ki ben Meclis Başkanı seçilmeyi, bazı yararlarından dolayı gerekli bir önlem saymış ve gereken kimselere bu konudaki düşüncelerimi de bildirmiştim. İşte arz ettiğim gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 tarihlerinde, Rauf Bey'ce gönderilen yazılarda birtakım görüşlerden sonra, "Biz pek büyük bir sakınca doğuracak olan bu konuyu ileri sürmekten cayıyoruz." denmekte ve "...özel gizli bir toplantıda yeniden söz konusu edildi. Şeref Bey seçilmenizin yararlarını anlattı. Seçim sırasında oyların dağılacağı yeniden kesin olarak hissedildiğinden sizin, ulusun başında, Ulusal Meclis'in koruyucusu olarak kalmayı zaten tercih buyurduğunuz tarafımızdan söylendi. Sizin hakkınızda alkışları içten gösterilerin yapıldığı görüldü. Genel toplantıda, Reşat Hikmet Bey Meclis Başkanı, Hüseyin Kazım Bey birinci ve Hoca Abdülaziz Mecdi Bey ikinci başkan vekili seçildiler." haberi verilmekteydi. Beyler, benim başkanlığımı ortaya atan demek ki yalnız Şeref Bey oluyor. Gizli olarak yapıldığı bildirilen toplantıda, öteki kişilerce benim başkanlığa seçilmemin ne amaçla söz konusu edildiği, üstü kapalı olarak bile söylenmiyor. Önce, ciddi gerekçelere dayanarak benim başkanlığımı ileri sürmeliydiler. Ondan sonra da oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız, Şeref Bey'in konuşması üzerine oyların hangi yana kayacağı konusunda bir karara varmakta isabet olmayabilirdi. Beyler, Rauf Bey 'in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim yanıtta demiştim ki : "İleri sürülen sakıncalar, daha önce ayrıntılarıyla düşünülen şeylerdir. Benim başkanlığımı gerektiren nedenler bellidir. Bunlar, Kuvayı Milliye'nin ulusça kabul edildiğini göstermek, Meclis dağıtıldığı takdirde başkanlıkla ilgili görevleri güven içinde yapabilmek, ulusal varlığımızla bağdaştırılamaz bir barış önerisi karşısında ulusça bir ayaklanma, Meclis'in başkanı sıfatıyla, ulusun maddi ve manevi güçlerini savunma durumuna geçirme düşünceleridir. Sözlerinizden, savunmayla ilgili olan bu durumların, bugün İstanbul çevresince önemli sayılmadığı anlaşılıyor. Görüşlerdeki isabetsizlikten dolayı yurt ve ulusun savunulmasında bugün için ve yarın aksaklıklar ortaya çıkarsa sorumluluk bu yanlışlığı yapanlara düşer. Bunların benim kişisel isteklerimle ilgili olmadığını temine gerek yoktur." Beyler, Harbiye Nazırı'nın ve Genelkurmay Başkanı'nın zorla düşürüldüğünü biliyoruz. Meclis Başkanlığı'na seçilen rahmetli Reşat Hikmet Bey'in, bir uydurma nedenle yabancılarca tutuklandığını haber almıştık. İstanbul'da bulunan Temsil Heyeti üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey'in 28 Ocak 1920 tarihli yazısında bildiriliyordu. Bu durumlardan, Kuvayı Milliye aleyhtarlığının, Meclis'in dağıtılma olasılığının ve dolayısıyla ulusça savunmaya geçmek zamanının daha da yaklaştığı ortadaydı. Ancak bu gerçeği sezebilen azdı. Beyler, Reşat Hikmet Bey 'in kurtarılması için de Ankara'dan çalışmak gerekiyordu. Rauf Bey'in, Meclis'in durumunu anlatan 27 Ocak 1920 tarihli şifreli telgrafında kaygı verici kimi cümleler vardı. Sözgelimi, kabine başlangıçta çekilmeyi düşünmüş, ancak çekilmemiştir. Meclis'in bugünkü durumu, bu işi çözüme bağlamaya elverişli değildir, Buradaki milletvekilleri, ulusun Maraş bölgesiyle ilgili olarak gönderdiği telgrafları, genel kurulda okumak cesaretini bile gösteremiyorlar. İtilaf Devletleri'nden filanın falanın isteklerine uygun olarak davranmamızı tavsiye ediyorlar. Toplanacak yerimiz yoktur. Rauf Bey'e, 7 Şubat 1920'de gönderdiğimiz bir yazıda, şu düşüncelerimizi bildirdik : Milletvekilleri, İstanbul'daki iç ve dış etkilere kapılarak, barışa yönelme hedefini savsaklayıp kölelik, mevki kapma hırsı, kıskançlık, kuruntu v.b. nedenlerle anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilini içine alan bir çoğunluk sağlayabilmek için, kendi düşünce ve inançlarından sürekli olarak fedakarlık yapmışlar ve uysal olmak sevdasıyla, hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün yitirmişlerdir. Uyumsuzluk yaratmamak kaygısıyla bu davranış sürdürülecek olursa ulusal davaya aykırı umunçlara ve türlü türlü ihtiraslara alet olunmaktan, ulusal meseleler aleyhinde kararlar alınmasına engel olunamamaktan korkulur. Bu duruma karşı alınacak önlem şudur : Azınlıkta olsalar dahi, ilkelerimize her bakımdan bağlı arkadaşlardan kurulu bir kümeyle yetinmek. Bunun sakıncası uysallıktan azdır. Hükümeti mutlaka düşürmek ve kesin mücadele durumuna geçmek gerekir. Hükümeti Mutlaka Düşürmek ve Kesin Mücadele Durumuna Geçmek Gereği Beyler, Ali Rıza Paşa Kabinesi çekilmemiş, Meclis de bir sorun çıkarmaktan sakınarak onu düşürmek yoluna gidememiş ve kimi değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Kabinesi'ne güven oyu vermiştir. Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin Meclis huzurunda okuduğu hükümet programını bilmem anımsar mısınız? Bu programda : Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine dek varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle ulusal iradenin yüce Meclis'e yansıyacağını, artık meşrutiyet ilkelerine tam olarak uyulabilmesi için bir engel tasarımlamadığını söylüyordu. Beyler, bu sözlerle, Temsil Heyeti'nin ulusal irade adına hareket etmesine ve meşrutiyet ilkelerine uygun hareketlere engel olmasına artık yer olmadığı gibi bir anlam sezdirilmek isteniyor. Daha dün Ulusal Meclis'in, İstanbul da toplandığı bir sırada, ulusal iradeye de uluslararası kurallara da aykırı olarak, bizzat kendilerinin ve kendileriyle birlikte Meclis'in ve ulusun ne kadar ağır bir saldırıya uğradığını açıklama gereği duymayan Sadrazam, daha Temsil Heyeti'ni jurnal etmekle durumunu kurtarmaya çalışıyor ve bizim sayın milletvekili arkadaşlarımız da bu sözleri büyük bir sessizlikle dinleyebiliyorlar. Hükümet, siyasal zümrelere karşı yansızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını bir kez daha belirttikten sonra, bugüne dek elde ettiği başarıların derecesinin takdirini Meclis'e bırakıyor. Sadrazam, devlet yönetiminin düzeltilmeye muhtaç olduğunu söyleyerek Osmanlı Devleti'nin, her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça başvurduğu eski politikasını yeniden canlandırarak, dünyaya yeni düzeltmeler yapılacağı sözünü veriyor : "Yabancıların ayrıcalıklarını genişleteceğiz. Azınlıkların haklarını korumak için oransal temsil yönetimini uygulayacağız. Adalet, maliye, bayındırlık ve güvenlik işlerinde ve üstelik sivil yönetimde yabancılara yeterince denetim yetkisi vereceğiz." diyerek düşündükleri düzeltmelerin esaslarını sayıyor. Sadrazam Paşa, dışişlerinden söz ederken de "Ateşkes Antlaşması hükümlerinden ayrılmamak, hükümetçe gerekli görülmektedir." taahhüdünde bulunurken, "İzmir'in işgalinden dolayı meydana gelen kaynaşma ve karışıklığa son verecek olan, ancak barıştır." demekle yetiniyor; kararlılık ve ileri görüşlülüğün güçlükleri yeneceğine tam bir inancı bulunduğunu söyleyerek, programını bitiriyor. Ali Rıza Paşa ve Kabinesinin İç Yüzü Beyler, Mebuslar Meclisi'nce kabul edilen bu programı çözümleme ve yorumdan geçirerek burada zaman yitirmeyi gereksiz sayarım. Yalnız Beyler, Sadrazam Ali Rıza Paşa'nın ve kabinesinin iç yüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi aynen bilginiz sunmama izninizi rica edeceğim : Çok ivedi İstanbul, 14.2.1920 Valiliklere ve Bağımsız Sancaklara Son olarak Mebuslar Meclisi'nde okunan ve büyük bir çoklukla kabul edilerek hükümete güven oyu verilmesini sağlayan programın önemli noktalarından birinde belirtildiği üzere, her türlü ulusal davaların tek yansıma yeri olan Meclis Genel Kurulu, Tanrı'ya şükür artık toplanıp çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet ilkelerinin her türlü engel ve etkilerden uzak olarak yürürlük kazanması gereken ülkemizde, bu Meclis'ten başka yerde, ulusal irade adına konuşmaya ve istekler ileri sürmeye artık neden ve olanak kalmadığından, hükümet işlerine müdahale şeklindeki her türlü etkinlik ve hareketlerin cezalandırılacağı duyurulur. (Sadrazam Ali Rıza) Beyler, böyle bir genelgeye ne gerek vardı? Temsil Heyeti'ni ulus gözünde küçük düşürmekte, onun cezalandırılabileceğinden söz etmekte ne yarar vardı? Temsil Heyeti zaman zaman hükümetin dikkatini çekmeyi gerekli görüyor idiyse bu hareketinin ne kadar temiz ve yüksek düşüncelere dayandığından ve ne derece yurtla ilgili zorunluluklar yüzünden yapıldığından daha kuşku edilebilir miydi? Temsil Heyeti'ni, dolayısıyla ulusun birlik ve dayanışmasını yok etmeyi asıl hedef olarak kabul eden hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa, Antep cephelerinde sürüp gitmekte olan çarpışmalardansa kesinlikle duygulanmış görünmüyordu. Yabancı devletlerin, doğrudan doğruya kendi kabinelerine yapmış olduğu baskıdan üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak belirtmeliyim ki her türlü ulusal davanın belirdiği tek yer olmak gereken Milli Meclis'in, Sadrazam Paşa'nın Tanrı'ya şükrederek söylediği gibi, çalışmalara başladığı da ne yazık ki daha görülmüyordu. Beyler, Sadrazam'ın bu genelgesi üzerine biz de şu genelgeyle ulusun dikkatini çekmeyi gerekli bulduk : Genelge 17.2.1920 Ulusal iradenin yasal olarak varlığını gösterdiği yer olan Mebuslar Meclisi'ni açarak ulusal egemenliği kanıtlayabilen Derneğimizin, en önemli ve başlıca görevlerinden biri de ulusal davaya uygun ilkeler çerçevesinde bir barış yapılıncaya dek ulusal birliği korumaktır. Derneğimizin, her güçlüğe göğüs gererek yurdu ve ulusal varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarına, ulusal hedef gerçekleştirilinceye dek, daha büyük bir azim ve imanla devamı şarttır. Bu bakımdan, ulusun yaşama ve varlığını devam ettirme temeline dayanan ulusal örgütün, yurdun her köşesinde, geniş çapta ve yaygın bir biçimde kökleşmesine, eskisi gibi devam edilmesini bütün merkez ve yönetim heyetlerinden bir kez daha önemle rica ederiz. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Aldatıcı Söz Vermeler, Ağır İftiralar Beyler, İstanbul'dan gönderilen 19 Şubat 1920 tarihli yazıda, "İngiliz Dışişleri Bakanlığı'ndan İstanbul'daki siyasal temsilciliğine gelen ve siyasal temsilcilikçe de resmen hükümete yapılan sözlü tebligatta, Padişahlık başkentinin Osmanlı Devleti'nde bırakıldığı bildirilmiş; ancak bununla birlikte, Ermeni katliamının durdurulması ve Yunanlılarla bütün İtilaf Devletleri'nin güçlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; aksi takdirde, barış koşullarının değiştirilmesinin olası bulunduğu da ayrıca belirtilmiştir." denilmekte ve bazı hususlar, özellikle "şikayete yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması" tavsiye edilmekteydi. Beyler, bu sözlü vaadin arkasındaki anlam ve amaç ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve daha başkalarının işgali altında bulunan yurt topraklarından başka, İstanbul'un da alınması kararlaştırılmıştı. Ancak ileri sürülen koşula uyulursa İstanbul'u almaktan cayarız mı, denilmek isteniyordu? Yoksa Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların işgalleri zaten geçicidir, İtilaf Devletleri, yalnız İstanbul'u alacaktı; ancak teklif ettikleri koşula uyarsak onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyordu? Ya da Beyler, İtilaf Devletleri Kuvayı Milliye'nin işgal bölgelerinde, işgal güçlerine karşı kurduğu cepheleri bozdurmaya ve açtığı savaşları, giriştiği hareketleri durdurmaya, İstanbul Hükümeti'nin gücünün yetmeyeceğini çok iyi anladıklarından, Yunanlılar da dahil olmak üzere, İtilaf Devletlerine karşı yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni katliamına son verilmemiş olduğu bahanesiyle İstanbul'u da mı işgal etmek niyetindeydiler? Daha sonraki olaylar, bu son tahminin doğru olduğunu göstermiştir, sanırım. Ne var ki İstanbul Hükümeti'nin İngiliz temsilciliğinin teklifinden böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmamış, tersine umuda kapılmış olduğu görülüyordu. Beyler, yapılmış olan teklifin ne derece yersiz olduğu hususunda bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili bazı durumları hatırlayalım. Kuşku edilmemek gerekirdi ki Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Tersine, güney bölgelerinde, yabancı güçlerce silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cüret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her yanda insafsız bir biçimde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler. Maraş'taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı güçlerle birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman kentini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte kentte kalan Amerikalıların, bu olaya ilişkin İstanbul'daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir biçimde ortaya koymaktaydı. Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, uygar insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikteyken tersinin yapıldığını iddia ederek ondan cayılmasını istemek gibi bir öneri nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi? İzmir ve Aydın dolaylarında durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar, her gün güç ve araçlarını artırıyor ve taarruz hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Bir yandan da oraya buraya saldırmaktan geri durmuyorlardı. O günlerde İzmir'e yeniden bir piyade alayıyla tam donanımlı bir süvari alayı ve yirmi dört adet yük otomobiliyle çok sayıda nakliye arabası, altı tane top ve birçok savaş malzemesi çıkarıldığı, cephelere bol miktarda cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek şuydu ki ulusumuz, nedensiz olarak hiçbir yerde hiçbir yabancıya saldırmış değildi. Bu durum karşısında, Beyler, yurdumuzun işgal edilmiş yerlerinden düşmanların çekildiklerini görmeden ya da hiç olmazsa çekileceklerine tam bir güven duymadan, aldatıcı sözlere gereğinden çok değer vermek akıl kârı mıydı? ülke yazgısının tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Kuvayı Milliye'yi dağıtma hedefi güden bu gibi öneri ve girişimleri anlamakta zorluk var mıydı? Geleceğin kuşku ve belirsizliği uğruna, ulusal davadan hemen caymak doğru olur muydu? Yalnız İstanbul'un değil Boğazlar'ın, İzmir'in, Adana bölgesinin, kısacası ulusal sınırlarımız içindeki bütün yurt topraklarının egemenliğimiz altında kalması ulusal hedefimiz değil miydi? Bu duruma göre, yalnız İstanbul'un, Osmanlı Devleti'ne bırakılacağı vaadi karşısında, Osmanlı Devleti'nin sadrazamı Ali Rıza Paşa memnun olsa da Türk ulusunun memnun olacağı ve bununla yetinerek susup oturmayı yeğleyeceği nasıl düşünülebilirdi? Vahdettin'in Sadrazamı, Kuvayı Milliye'yi dağıtmayı hedef alan bütün bu girişimlerin tarihsel sorumluluğunu düşünmek istemiyor muydu? Beyler, yabancıların önerisine ve onu gerçekleştirmeye kalkışan hükümetin istek ve buyruğuna, ulusça da Kuvayı Milliye'ce de boyun eğilmeyeceği kuşkusuzdu. Ulusal Bir Kabine Kurulmasının Olanaksızlığı Saygıdeğer Beyler, Rauf Bey, 19 Şubat 1920 tarihli bir şifreyle hükümet ve Meclis hakkında üzerinde durup düşünülmeye değer bilgiler veriyordu. Bu bilgileri özetleyeyim : Şubatın on dokuzuncu günü, Sadrazam, Dahiliye Nazırı, Bahriye Nazırı Felah-ı Vatan Grubu'nun toplantısına gitmişler. Sadrazam, Kuvayı Milliye'nin ikinci bir hükümet biçiminde görünmemesi, hükümet işlerine karışmaması ve Maraş dolaylarındaki çatışmaların daha ilerilere götürülmeyerek durdurulmasını, düzen ve güvenliğin sağlanması gereğini siyasal bakımdan yararlı gördüğünü söylemiş, Ziya Paşa'nın Vali ve Ahmet Fevzi Paşa'nın da Kolordu Komutanı olarak Ankara'ya gönderileceğini bildirmiş. Dahiliye Nazırı da serbestçe iş görmesine karışılmamasını istemiş. Polis Müdürü ile Jandarma Komutanı'nın değiştirilmesine güçlerinin yetmediğini anlatmış. Eskiden beri dostu olan Keşfi Bey'in dürüstlüğünden ve onu Bursa'ya Vali, Faik Ali Bey'i de Müsteşar yaptığından söz etmiş. Salih Paşa da Maraş ve dolaylarında boşaltılan yerlere, hükümetçe el koymayı siyasal bakımdan olanaklı görmemiş, Fransız basınını aleyhimize çevirir, demiş. Padişah, hükümete, Meclis'ten çok egemenmiş. Meclis'in ruhsal durumuna göre, bu hükümeti düşürmek ve yerine gerekli koşulları taşıyan ulusal bir kabineyi getirmek olanaklı değilmiş. Bu bilgileri, Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün komutanlara bildirirken, şunu da ekledik : Temsil Heyeti, işgal ve çeşitli yabancı etkilerin baskısı altında bulunan İstanbul'da, daha ulusal ve fedakar bir hükümetin. işbaşına getirilmesindeki güçlükleri takdir ettiğinden Sadrazam Paşa'nın bilinen bildirisine karşılık, 17 Şubat 1920 tarihindeki genelgeyle görüşünü bütün örgütüne duyurmuştu. Ulusal birliği bozma düşüncesiyle yapılacak her girişim ve saldırıyı, akıllıca davranışlarla başarısızlığa uğratmak şarttır. Ulusal davaya uygun bir barış yapılmadıkça, Kuvayı Milliye'nin etkinliğine son vermesinin olanaklı olamayacağı hususunda ilgililerin yeniden dikkati çekilmekle birlikte, ulusal birlik ve dayanışmayı güçlendirme ve sürdürme konusunda, her zamankinden daha ileri görüşlü ve uyanık bulunulmasını özellikle rica eder ve bekleriz. Rauf Bey'e de yanıt olarak şunu yazdım : Harbiye Nazırlığı Başyaver Salih Bey'e, 21.2.1920 Rauf Bey'e İlgi : 19.2.1920 tarihli şifre : Felah-ı Vatan Grubu'nun Sadrazam Paşa ve arkadaşlarıyla yaptığı tartışılardan genellikle anlaşıldığına göre, bugünkü hükümetin Ulusal Meclis'ten aldığı güven oyuna dayanarak, Kuvayı Milliye'nin ülkedeki etkinlik ve etkisini yok etmeye çalıştığı açıkça görülüyor. Ulusal Mücadele'ye karşı tutumundan dolayı azledilen Faik Ali Bey'in Müsteşarlığa; Ferit Paşa ve Ali Kemal'le birlikte çalışan Müsteşar Keşfi Bey'n Bursa Valiliğine atanması ve daha önce memurlukları ulusça kabul edilmeyen Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa'yı da Ankara'ya göndermek hususunda ısrar etmesi, açıktan açığa Kuvayı Milliye aleyhine hareket edildiğinin kesin bir belirtisidir. Hükümetle ulusun tam bir birlik içinde çalışarak belirlenen ilkeler çerçevesinde ulusal davaya uygun bir barış yapılması gereğini her zamandan daha çok takdir etmekte olduğundan, hükümet işlerine karşı her türlü muhalefetten ve güçlük çıkarmaktan kaçınmayı bir yurt görevi sayıyoruz. Her şey bitmiş, ulusal hedefe ulaşılmış değildir. Arada pek korkunç olasılıklar vardır. Geleceğin sonsuz bilinmezlikleri içinde, Kuvayı Milliye'nin kurtarıcı çalışmalarına değer verip vermediğinin hükümetten sorulması gerekir. Bize gelince : Tarihin bu ülkede şimdiye dek yaratmadığı bu ulusal birlik ve dayanışmayı bozmaya yeltenen her hareketi bir vatan hainliği sayarak ona göre gerekli önlemleri almaktan çekinmeyeceğiz. Bu mecburiyet ve gerekliliklerin hükümet üyelerince bilinmesi pek yararlı olacaktır. Hükümet'le aramızdaki uyum ve birliğin korunması, ancak bugünkü durumun sürdürülmesiyle olanaklı olabilir. Gereksiz atama ve görevden almaların yapılması ve özellikle Ulusal Mücadele'ye karşı geldikleri için görevden alınmış olan memurlar üzerinde ısrar edilmesi, Kuvayı Milliye aleyhinde bir düşmanlık sayılacağından, bu gibilerin memurluklarına göz yumulmayacaktır. Hele Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa'nın, gönderildikleri takdirde hemen geri çevrilmelerinin bir oldubitti sayılması gerekir. Bugünkü durumun ağırlığını kavramış olan Ulusal Meclis'teki arkadaşların bile, böyle olağandışı olaylar karşısında susmayı yeğlemesi, her yandan kışkırtılan ve teşvik gören hükümeti cesaretlendireceğinden, hedefe bağlı arkadaşların bu konuda da kesin ve açık bir tavır takınmaları gerekmektedir. Hükümetin Meclis'e egemen olması, denetleme görevini zorlaştıracağından, böyle bir durum ortaya çıktığı takdirde, yurdun kurtuluşu için yerinde kararların alınamayacağı ve sonunda ulusal hedefin gerçekleşemeyeceği kuşkusuzdur. Bütün ulusça benimsenen ve kutsal sayılan Kuvayı Milliye amaçlarının, Meclis'çe de benimsenip gerçekleştirilmesinin sağlanması ve hükümet işlerinin bu amaçlar açısından denetlenmesi konusunda, yurtseverlik görevinin sonuna dek esirgemeden yerine getirilmesini önemle rica ederiz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Rauf Bey'in bir başka yazısına verdiğimiz karşılığı da arz edeyim : Şifre, 21.2.1920 Harbiye Nazırlığı Başyaveri Salih Bey'e, Rauf Bey'e İlgi : 20.2.1920 tarihli şifre : Hükümetin, Ulusal Meclis'teki kümeye karşı gözdağı verici bir tavır takınmasının, kümenin, dayanışma durumunda bir siyasal güç olarak gelişip varlığını gösterememesinden ileri geldiği açıkça anlaşılmaktadır. Her şeyden önce, kümenin, bu bakımdan bilinçli bir denetim gücü durumuna getirilmesi gerektiği belli oluyor. Hükümetin, sonradan gönül almak amacıyla sizleri davet etmesi, bugünkü güçsüzlüğünü anlamasından ve güç kazanıncaya dek oyalayıp zaman kazanmak düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Hükümete karşı kesin bir durum alma zamanı gelmiştir. Sadrazama ve Dahiliye Nazırı'na açıkça söylemek gerekir ki Kuvayı Milliye, sonuç alınıncaya dek çalışmalarını sürdürecektir. Ülkeyi işgal eden ve ulusumuzu tam bir kölelik derecesine düşürmek isteyen düşmanlarımız, Kuvayı Milliye'nin etkinliğini istememekte kendilerini haklı bulabilirler. Ancak devlet ve ulusun kurtarılmasına çalışan bir ulusal güce, kendi hükümetimizce saldırıya geçilmesi görülmemiş bir durumdur. İtilaf Devletleri'nin, İstanbul'un Osmanlı egemenliğinde bırakılmasıyla ilgili görüşü ne kadar sevinçle karşılanmışsa İzmir ve Adana cephelerinde savaştan cayılması konusundaki istekleri de o kadar şaşkınlıkla karşılanmıştır. Harbiye Nazırı'na, İzmir ve Adana'nın da Osmanlılar'ın elinde kalması sağlanıncaya dek silahların bırakılamayacağı, Ermenilere karşı bizim tarafımızdan bir saldırının yapılmadığı, Fransızlarca silahlandırılan ve kışkırtılan Ermenilerle aramızda bazı olaylar çıkmışsa bunun sorumluluğunun Ermeni milliyetçilerine ve onları kışkırtanlara ait olacağı bildirilmiştir. Hükümetin, Maraş ve Urfa'dan ileriye geçilmemesi yolundaki önerisine karşı, ulusa güven vermek ve Kuvayı Milliye'yi durdurabilmek için, Fransızların Adana'yı derhal boşaltmaya başlamaları istenmelidir. Aksi takdirde, Kuvayı Milliye'yi, ülkeyi kurtarma mücadelesinden alıkoymanın olanaklı olamayacağını, bu ateşin Halep ve Suriye'ye sıçramak üzere bulunduğunu; Fransızların, Adana ve dolaylarının boşaltılmasında ne kadar çabuk davranırlarsa o kadar kârlı çıkacaklarını kendilerine açıkça anlatmalıdır. Anadolu basınının kullandığı sert dilin hafifletilmesi, İtilaf Devletleri'nin zalimlik ve saldırılarına son vermeleriyle olanaklıdır. Bunca haksızlıklara, zalimliklere üstelik katliamlara karşı haykıran suçsuz bir ulusu susturmak zalimliğini bizden istemelidir. Aslında dünyanın her yerinde basın, bu türlü sıkı kayıtlardan kurtulmuş olup özgür ve serbesttir. Akbaş cephesinden bir kısmının İngilizlere geri verilmesi için hiçbir yardımda bulunmamanızı isterdik. Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere geri verilmemesi daha yerinde olur, düşüncesindeyiz. Hükümet, İtilaf Devletleri'ne karşı böyle sahte yaranma hareketlerinde bulunarak merhamet uyandırmayı başarabileceği ve iki yüzlü davranışların, barış koşullarının değişmesini etkileyeceği sanısını besliyorsa kendilerinin gafletine acırız. Kısacası, barışımızın söz konusu olduğu şu çetin günlerde, Kuvayı Milliye'yi zayıf gösterecek her hareketin, ulusumuzun kaderi üzerinde uğursuz bir etki yapacağı kuşkusuz olduğundan Meclis'teki arkadaşlara düşen denetleme görevinin her türlü fedakarlığa katlanılarak yerine getirilmesini özellikle rica ederiz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Kuvayı Milliye'nin Mücadeleyi Sürdürmesi Konusunda Kamuoyunun Yoklanması Beyler, bugünlerde duyulan ihtiyaç üzerine Rauf Bey'e, aynı tarihte şu telgrafı da yazdım. Bu ihtiyaç, Temsil Heyeti'nin ve Kuvayı Milliye'nin mücadeleyi sürdürmesi konusunda kamuoyunu yoklamaktı. Rauf Bey'e yazdığım bu telgrafı, Erzurum'daki Kazım Karabekir Paşa'ya da çektirmiştim : Çok ivedi ve günlüdür. 21.2.1920 Rauf Bey'e özel Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin durumunu değiştirmeye yetkili olacak kurultayın toplanması, tüzüğünün sonuncu maddesi gereğince, Mebuslar Meclisi'nin yasama görevini tam bir güvenlik ve serbestlik içinde yerine getirdiğinin Meclis'çe açıklanmasına bağlıdır. Temsil Heyeti'nin genel örgütünün başında, barış yapılıncaya dek eski biçimini koruması gereği, bütün arkadaşlarımızın onayı ve ısrarı üzerine kabul edilmiştir. Oysa hükümetçe neredeyse teşvik edilen muhalif gazetelerin hücumları Ayan Meclisi'nin açık saldırıları, hükümetin tutum ve işleri ve özellikle Sadrazam Paşa'nın bildirisi, Mebuslar Meclisi'nde Kuvayı Milliye'nin yasadışı olduğunu alkışlattıran söylevler, kamuoyunu ulusal örgüt aleyhine çevirmekte ve Temsil Heyeti'mizi zor bir duruma sokmaktadır. Bir yandan Padişah'ın isteğine uyarak Zeynelabidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kişilerin, salt Kuvayı Milliye'yi yok etme amacıyla her yanda kurmaya çalıştıkları Teali-i İslam Derneği adı altındaki kuruluşlar, milli örgüte doğrudan doğruya saldırılara başlamışlardır. Örneğin, Niğde ve Nevşehir'de, bu ayın on dokuzuncu günü, "Mebuslar Meclisi açıldı. Ulusal örgütü Padişahımız istemiyor." gibi sözlerle, halkı açık toplantı ve gösterilere sürüklemişlerdir. Bu durum Sadrazam Paşa'nın bildirisini alan bazı memurlarca da teşvik edilmiştir. Bu olayın Konya'ya ve daha başka yerlere de yayılması uzak bir olasılık değildir. Bu bakımdan : 1- Hükümetin, Kuvayı Milliye'nin devamına yandaş olup olmadığını kesin olarak bildirmesini kendisinden istemek gerekir. 2- Felah-ı Vatan Grubu'nun, söz konusu edilen tam bir güvenlik ve serbestliğe sahip olduğunu, bu bakımdan, Kuvayı Milliye'yi dağıtmak gereğine inanıp inanmadığını bildirmesi gerekir. Bu gücün devamına gerek görüyorsa ona göre hükümetin dikkatini çekmekle birlikte, bunu, Meclis'te de gerektiği biçimde savunmalıdır. Bu konunun, grupça görüşülmesi ve tartışılması düşüncesindeyiz. 3- Yurdun çıkarları açısından, ulusal örgütün ve Kuvayı Milliye'nin ortadan kaldırılması yeğlendiği takdirde, İzmir, Maraş ve öteki cephelerde bulunan düşman güçlerine karşı da hükümetçe gerekli önlemlerin alınmasını sağlama bağlamak söz konusudur. Yukarıda arz edilen düşüncelerin büyük bir önem ve ciddilikle dikkate alınıp gereğinin yerine getirilmesini, bizi şahsen de zor durumdan kurtarmak için, sonucun bir an önce bildirilmesini rica ederiz. İstanbul'daki bazı arkadaşların, bunca emeklerle meydana getirilmiş olan ulusal birliğe ve Kuvayı Milliye'ye vurulan darbelere karşı kesin önlem almak konusunda, sonuna kadar çaba ve ciddilik göstermekten çok, dışarıdaki uzak güçlerden büyük umutlara kapılarak avuntu buldukları sanısı uyanıyor. Biz, elimizdeki gücü iyi koruyamadığımız takdirde, dış güçlerin de bize değer vermeyeceklerini anımsatmak isteriz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Kazım Karabekir Paşa, bu telgrafa verdiği 23 Şubat 1920 tarihli yanıtında : "İstanbul'da Ulusal Meclis'te beliren akıma karşı, Temsil Heyeti'nin ve Kuva'yı Milliye'nin ters ve hükmedici bir tavır almasını hiç de uygun bulmuyorum. Yalnız, Temsil Heyeti'nin bu işin içinden ağırbaşlılıkla çekilmesini, işin sorumluluğunu ve durumun takdirini, Ulusal Meclis'in namusuna ve yurtseverliğine bırakmayı sürdürmelerine, Kuvayı Milliye'nin ve Temsil Heyeti'nin varlığını sürdürmelerine Ulusal Meclis yandaş olmazsa kurultayların aldığı kararlar gereğince, tam bir güvenlik içinde yasama ve denetleme yetkisine sahip ve egemen olduğundan Temsil Heyeti, kararların uygulanmasını Ulusal Meclis'e bırakarak dağılır. Etkinliğine son verdiğini yazar ve bir de teşekkür eder. Ancak Ulusal Meclis'in, böyle bir sorumluluğu yüklenerek durumunun ve geleceğinin güvenilir olduğu yolunda bir karar alarak bunu duyuracağı pek kuşkuludur. Rauf Beyefendi bu öneriyi yapar ve bu kararları aldırır da Temsil Heyeti'nin işbaşından çekilmesi gereğini bildirirse o zaman Temsil Heyeti bunu isteyerek kabul eder. Basına ve ulusa ilan ederek etkinlikten uzaklaşır. Onurlu ve saygın yerini de meşru bir biçimde korumuş olur. Kuşkusuz ki bir yıldan beri ulusun ısrarıyla kurulmuş olan Aydın cephesi, ne dağılıp kendi kaderini Yunanlıların eline teslim eder ve ne de hükümet bunları dağıtabilir. O mücahitler kendiliklerinden ve eskiden olduğu gibi savaşı sürdürürler. Ancak bu durum o cepheye bağlı kalır ve Kolordu Komutanları kendi bölgelerinde bunu durum ve amaca göre iyi bir biçimde yürütürler. Ondan sonra da gelecekteki durum ve etkinliklerimizde olayların akışına ayak uydurulur. İşte benim aciz görüşümün bundan ibaret olduğu arz edilir." diyor. Olayların Akışına Ayak Uyduramazdık Beyler, İstanbul'un eylemsel olarak işgalinden aşağı yukarı yirmi gün önce ortaya konulan bu görüş ve düşünce incelenmeye değer. Ben yalnız bir noktaya işaret etmekle yetineceğim. O nokta, olayların akışına ayak uydurma biçiminde bir kaderciliği benimsemektir. Biz elbette, işi böylesine bir kaderciliğe bırakamazdık. Tersine, olayların akışının ne olabileceğini önceden kestirip saptayarak karşı önlemleri düşünmek ve anında, bir kararsızlığa düşmeden uygulamak yandaşıydık. İşte bundan dolayıdır ki daha öncesinden kamuoyunu yoklamaya başlamıştık. Beyler, milletvekili Mazhar Müfit Bey'in bir mektubuna verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunarsam Kazım Karabekir Paşa'nın görüşlerine verilmesi gereken yanıt da kendiliğinden anlaşılmış olur. Mazhar Müfit Bey'in mektubunda yazdıklarını yinelemeyeceğim. Onu gerekirse kendileri yayınlarlar. Benim verdiğim yanıt şuydu : Ankara, 25/26.2.1920. Hakkari Milletvekili Mazhar Müfit Beyefendi'ye 14.2.1920 tarihli uzun mektubunuzu ancak dün aldım ve yarınki postaya yetiştirmek üzere yanıtını şimdi yazıyorum. Yüce Ulusal Meclis'in ve Felah-ı Vatan adını taşıyan grubun, gerçek durumlarını betimleyen değerli ifadeleriniz, bende üzüntü yarattı. Açıklama ve betimlemelerinizde gözümün önünde beliren görünüm üzüntü vericidir. Zavallı ulus; yaşamını, varlığını, yazgısını savunmak, korumak ve güven altına almakla yükümlü bildiği sayın milletvekillerini, gerçek ulusal ve yurtsal görevlerini daha ilk anda ve ilk adımda unutmuş görüyor. Batılıların ve bütün düşman dediğimiz ulusların, Türklerde yetenek olmadığı gerekçesiyle, Türkiye'de, her şeyin, bizim için olumsuz olan şeyin yapılmasına göz yumdukları bilinirken ve her birimiz, ayrı ayrı bu sanının yanlışlığını kanıtlamaya kararlı olduğumuzu iddia ederken, çıkar duygularımız, basit bencilliklerimiz bize her şeyi unutturabilir. Önce gelen milletvekilleri şöyle yapacakmış, sonra gelen milletvekilleri böyle tavır almış, Temsil Heyeti şunu kendinden saymış, bunu bayağı görmüş. Bunları söyleyenler, koca Türk ulusunun sayın milletvekilleri, öyle mi? Bu ruh durumu, böyle bir ahlaksal davranış karşısında şaşkınlıktan donakalırım. Yeni grup ya da parti örgütünden söz ediliyor. Azizim Mazhar Müfit Bey açıkladığınız zihniyet ve yaratılışların kuracakları gruptan da partiden de, ben ülkeyi kurtarıcı sağlam bir tavır alınabileceğine hükmedemiyorum. Ben de Temsil Heyeti adı altında fedakarca görev yapan arkadaşlar, bu yurdun kurtuluşu ve ulusun huzuru için ölünceye kadar çalışmak isterken, sayın milletvekilleri tutum ve tavırlarıyla ve gaflet uçurumuna yuvarlanmalarıyla, anlıyorum ki buna bile izin vermeyeceklerdir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği'nin örgütüne ve bu örgütün meydana getirdiği Kuvayı Milliye'ye dayanma gereği kalmadığını, çocukça ve gafilce davranış ve hareketleriyle belli eden Mebuslar Meclisi'nin ve Felah-ı Vatan Grubu'nun, bu konudaki kesin kararının öğrenilmesini ve tarafımıza bildirilmesini Rauf Bey'e yazdık. Bu kararın, bir an önce alınabilmesi için sizin de yardımınızı rica ederiz. Bu kararı verirken sayın milletvekillerinin, toplantı yeri olan İstanbul'da, kırk bin Fransız, otuz beş bin İngiliz, iki bin Yunan ve dört bin İtalyan kara kuvvetlerinin yığınak yaptığını ve İngiliz Akdeniz donanmasının da Fındıklı sarayına karşı demir atmış olduğunu göz önünde bulundurmaları gerektiğini anımsatırım. Mustafa Kemal Akbaş Cephaneliği ve Köprülü Hamdi Bey Beyler, Rauf Bey'e yazdığımız son şifrede, Akbaş Cephaneliğindeki cephanenin bir kısmının İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir yergi vardı. Bu konuyu biraz açıklayayım. Rumeli sahilinde, Gelibolu yakınlarında, Akbaş denilen yerde, bir cephane deposu vardı. Orada Fransızların eli altında bol miktarda silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet, İtilaf Devletleri'ne tümüyle boyun eğmiş görünmeyi yararlarına uygun saydığından, sözünü ettiğim cephanelikteki silah ve cephanenin bir kısmını İtilaf Devletleri'ne vermeyi vaat etmiş. Onlar da Wrangel ordusuna göndereceklermiş. Rusya'ya aktarımı için bir Rus vapuru da Gelibolu'ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul'daki örgüt başkanlarımızın izin ve yardımlarını da sağlamış. Oysa Beyler, Köprülü Hamdi Bey adında kahraman bir arkadaşımız, Kuvayı Milliye'den bir müfrezeyle 26/27 Ocak 1920 gecesi, sallarla Rumeli sahiline geçti. Akbaş cephaneliklerini ele geçirdi. Depo bekçileri olan Fransızları tutukladı ve haberleşme hatlarını kesti. Silahların hepsini cephanenin bir kısmını ve muhafız Fransız askerlerini de göz altında Lapseki'ye aktardı. Silahları ve cephaneyi Anadolu'ya gönderdikten sonra, Fransız erlerini iade etti. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane bulunduğu tahmin ediliyordu. Bu olay üzerine, İngilizler, Bandırma'ya iki yüz kişilik bir güç çıkardılar. İtilaf güçlerinin, ulusal savaş bölgelerinin gerilerinde İtilaf Devletleri askerlerinin de bulundukları yerlerdeki depolarda bulunan silahların ve cephanenin başka yere aktarımı, kullanılamaz duruma getirilmeleri ya da bu gibi yerlerin işgal edilmeleri olasılığına karşı, komutanlara verdiğimiz buyrukta, bazı önlemler önermekle birlikte, bütün komutanların büyük bir kararlılık ve kesinlikle hareket etmeleri gereğini bildirdik. Anzavur'un Ulusal Cephelerimizi Arkadan Vurma Girişimi Beyler, hemen aynı günlerde, Anzavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında, oldukça önemli ve tehlikeli durumlar yaratmayı başarmıştı. Balıkesir'de, ulusal cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına bir yığın adam toplamıştı. Karşısına gönderilen ulusal güçlerle Biga'da kanlı bir çarpışma yapıldı. Anzavur galip geldi. Güçlerimizi dağıttı. Toplarımızı ve makineli tüfeklerimizi ele geçirdi. Erlerimizi ve subaylarımızı tutsak ve şehit etti. Akbaş kahramanı Hamdi Bey de bu şehitler arasındaydı. Bundan sonra, Ahmet Anzavur, kendi adına verdiği Ahmediye Derneği adı altında alçaklıklarını gittikçe artırdı. Beyler, 3 Mart 1920 tarihinde, içinde olağanüstü önemli haberler bulunan bir şifre aldım. Bu şifre, İstanbul'dan İsmet Paşa'dan geliyordu. Ben Ankara'ya geldikten sonra, İsmet Paşa, Ankara'ya yanıma gelmişti. Birlikte çalışıyorduk. Ancak Cemal Paşa'dan sonra Harbiye Nazırlığı'na Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Paşa Hazretleri'nin özel istekleri üzerine ve çok önemli bir iş için İsmet Paşa'yı bu tarihten birkaç gün önce İstanbul'a göndermiştim. Önemli saydığımız nokta şuydu : Yunanlılar taarruza hazırlanıyorlardı. Buna karşı, akla yakın olan önlem, bütün güçleri seferber ederek düzenli bir savaşa girmekti. Özellikle Fevzi Paşa Hazretleri, bu gerek ve zorunluğu takdir etmekteydi. İşte, bu hazırlığı yapmak üzere İsmet Paşa'nın İstanbul'da bulunması ve üstelik Genelkurmay Başkanlığı'na resmen atanarak işe başlaması çok yararlı olacaktı. Bu amaçla İstanbul'a gitmesini gerekli bulmuştum. İsmet Paşa'nın telgrafı şudur : Harbiye Nazırlığı, 3.3.1920. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Alınan bilgilere göre, İstanbul'da bir dernek kurulmuş ve İngilizlerle birlikte kararlar almış. Hükümetin düşürülmesi ve malum bir hükümetin kurulması, Meclis'in dağıtılması, İzmir ve Adana'nın işgalleri için Kuvayı Milliye'nin ortadan kaldırılması, dünya barış ve güvenliğini sağlamak üzere İstanbul'da Müslümanlar arası bir Halifelik Şurası'nın toplanması ve Bolşevikler aleyhine fetva çıkarılması bu kararlar arasındaymış. Nazır Paşa, bu derneğin çalışmalarına önem veriyor. Anadolu'daki Anzavur hareketi bu kararlara bağlı olduğu gibi, İngilizlerin hükümete çokça baskı yapmaları da aynı nedendendir. Bilgi olarak arz etmekliğimi istediler. (İsmet) Harbiye Nezareti Başyaveri Binbaşı Salih Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin İstifası Beyler, sizce de bilinmektedir ki İngiliz temsilcisi, Yunanlılar da dahil olmak üzere bütün İtilaf güçlerine karşı mücadelenin durdurulmasını hükümete önermişti. Bu önerinin gereği yerine getirilirse İstanbul'u Osmanlı Devleti'ne bırakacakları yolunda yaldızlı bir vaatte de bulunmuşlardı. Ancak İstanbul'da bu öneri yapılırken, Şubat'ın 18,19 ve 20'nci günlerinde, Yunanlıların İzmir'e yeni güç, taşıt araçları, çok miktarda cephane getirdiğini ve bunları cephelere götürerek yeni bir taarruza hazırlandığını biliyorduk. Bu bilgilerimizi, hükümetin işlerine karışmayınız yaygarasına kulak asmadan İstanbul Hükümeti'ne de ulaştırarak dikkatini çekmekten geri kalmadık. Yunanlılar, bu biçimde taarruza hazırlanırken, Ali Rıza Paşa Kabinesi başka bir öneri karşısında kalıyor : "Yunanlılar karşısında bulunan Kuvayı Milliye'yi üç kilometre geri aldırmak!" Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin buna gücünün yetmeyeceği belliydi. Ancak amaç onun düşürülmesiydi. Sadrazam, ister istemez bu teklifin yerine getirilemeyeceğini bildirmiş. 3 Mart 1920 günü Yunanlılar taarruza geçtiler. Gölcük yaylasıyla Bozdoğan'ı işgal ettiler. İşte bu olay üzerine, Ali Rıza Paşa'nın, düşünebildiği tek çare, makamında daha çok kalmaktan cayarak hemen istifa edip bu sorumlu işten yakayı sıyırmak olmuştur. Çünkü Ulusal Mücadele'yi durdurmak konusunda yapılan öneriyi yerine getirmeye çalışmış ancak başaramamış olan Ali Rıza Paşa'nın, bu kezki öneriyi de yerine getireceğim diye söz verip de başaramadığı takdirde, İtilaf Devletleri'nce de sorumlu tutulması olasılığı de hatıra gelmez miydi? Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Başkomutan Bay Corç Miln'in (Mr.George Milne'in) buyruklarını uygulatamadığı için sonunda kabineden uzaklaştırılmak durumuna düşürülmemiş miydi? Aynı işlemin Ali Rıza Paşa'ya da uygulanmasına kalkışıldığı takdirde, kendisini Padişah'ın koruyabileceğine güvenebilir miydi? Böyle bir durum karşısında, ulusal davanın belirdiği tek yer olduğu söylediği İstanbul'daki Ulusal Meclis'e güvenebilecek miydi? Ulusal irade adına konuşmaya ve isteklerde bulunmaya artık gerek ve olanak kalmadığını söyleyerek cezalandıracağım diye göz dağı verdiği Temsil Heyeti'ne dayanmaya tenezzül etmeli miydi? O halde kendisi için istifadan başka çıkar bir yol olamazdı. İşte o da öyle yapmıştır. Ali Rıza Paşa, hükümete ilk saldırı yapıldığında, çekilmesi gerektiği yolundaki uyarılarımızı kabul etmedi. Yerinde kalmakla yurda yararlı olacağını söyledi. Mebuslar Meclisi de bu cahilce düşünceyi yerinde görerek onu makamında tuttu. Acaba yerine getirilmesi söz konusu olan görev, Yunanlıların taarruz hazırlıklarını tamamlayarak yurdun kutsal topraklarından bir kısmını daha çiğnemek ve aziz yurttaşlardan bir kısmını daha süngüler altında inletmek için, muhtaç olduğu fırsatı ona bahşetmek miydi? Padişah, “İşin Gidiş ve Durumuna Göre Birini Sadrazamlığa Seçeceğim.” Diyor Rauf ve Kara Vasıf Beyler, 3 Mart 1920 tarihli şifrelerle, bu istifa haberini verirlerken Felâh-ı Vatan Grubu Başkanı'nın ve Meclis Başkan Vekillerinin saraya gönderildiğini de bildiriyorlardı. Bu başkanlar, Padişahın huzuruna kabul olunmamışlar. Başkatip ve Başmabeyinci ile görüşmeleri irade buyurulmuş. Grup başkanı, ulusal örgütün Padişaha bağlılığını bildirmiş. Sözü hükümetin çekilmesine getirmiş. Padişah, Başkatip aracılığıyla şu iradeyi bildirmiş : Bütün milletvekillerine selam. İşlerin gidiş ve durumundaki ağırlığı ben de onlar kadar biliyorum. Gidişin ve durumun gereğine göre birisini sadrazamlığa seçeceğim. Onun yetkisine el uzatarak arkadaşlarını seçmesine karışamam. Ancak ona çoğunluk grubuyla anlaşmasını öğütleyeceğim. Beni Hükümet İşlerine Karıştırmaktan Alıkoymak İsteyenler Benden Etkili Önlemler Bekliyor Başkanlar heyeti teşekkür edip ayrılmışlar. Verilmekte olan bilgiler arasında şunlar da vardı : "Milletvekilleri, telaştalar. ancak istenildiği biçimde bir kabine kurulacağına güveniyorlar. Yabancıların, Hürriyet ve İtilafçıların ve Nigehbancılar'ın, düzenledikleri gericilik hareketlerinde başarılı olabilmeleri için, Ferit Paşa'yı ya da yakınlarından birini iktidar mevkiine getirmeleri de olasıdır. Meclis'i elbette dağıtacaklardır. Padişah katında etkili olacak önlemlerin, oradan alınması arz olunur." Beyler, tuhaf değil midir ki bugün bu maruzatta bulunanlar, daha birkaç hafta önce "Meclis resmen açılmış olduğuna göre bundan sonraki buyruklarınızın bize bildirilmesini ve görüşlerinizin her makamın önünde gerektiği gibi savunulacağına güven buyurulmasını" diyen kimselerdir. Birkaç hafta önce, İstanbul Hükümeti'yle birlik olarak, beni hükümet işlerine karışmaktan alıkoymak isteyen kimseler, bugün, İstanbul'da hiçbir şey yapmaya güçleri yetmediğini itiraf ederek buradan, Temsil Heyeti'nden etkili önlemler bekliyorlar. Biz bu isteği de yerine getireceğiz. Ancak bu kimselerin istekleri olduğu için değil bunu yurdun çıkarları buyurduğu için. Beyler, 3 Mart ve 3/4 Mart gecesi, İstanbul'la haberleşme ve oradaki durumu anlamakla geçti. 4 Mart günü, gerek İsmet Paşa'dan ve gerek öbür kimselerden aldığım bilgiler üzerine, durumu bir genelgeyle bütün ordulara, örgüt merkezlerimize ve ulusa bildirdim. Mebuslar Meclisi Başkanlığı'na da şunu yazdım : Mebuslar Meclisi Başkan Vekilliği Yüksek Katına, Ankara, 4.3.1920. İtilaf Devletleri'nin durmadan işlerimize karışmaları karşısında, Ali Rıza Paşa Kabinesi'nin, sonunda Meclis huzurunda istifasını verdiği üzüntüyle haber alınmıştır. Aydın cephesinde, kutsal yurdu ele geçirmeye çalışan düşmanla Kuvayı Milliye çarpışmakta ve her karış toprağına, sadık ve fedakar evlatlarının şehit olmuş vücutlarını gömmektedir. Hiçbir güç, hiçbir yetki, ulusumuzu tarihin buyurduğu bu görevden alıkoyamayacaktır. Yurt ve ulusumuzun bağımsızlığı korumak için her fedakarlığa hazır bulunan ulusumuzun kutsal heyecanını, ancak ulusun tam olarak güvenini kazanmış bir hükümetin işbaşına getirilmesi yatıştırabilir. Bütün ulus, bu tarihsel günlerde, ulusal iradesinin mutlak vekilliğini üzerine almış bulunan milletvekillerinin kararlarını sabırsızlıkla beklemektedir. Yurda ve tarihe karşı, üzerinize aldığınız büyük sorumluluğu ve bütün dünyanın kürsülerinize çevrilmiş olan dikkatli bakışlarını düşünerek, ulusun azim ve fedakarlığına yaraşır kararlar alınacağına güvendiğimizi ve yurt uğruna yaptığınız çalışmalarda bütün ulusun yanınızda ve yardımınızda olduğunu arz ederiz. Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal
Padişah Hazretleri'nin Yüce Eşiğine, Ankara, 4.3.1920. İtilaf Devletleri'nin bağımsızlık ve onuru ayak altına alıcı saldırılarına ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı müdahale ve hareketlerine daha fazla da dayanamayan Kabine'nin istifasıyla yeniden yüce devletlerinde bir hükümet bunalımının ortaya çıkması, kamuoyunda derin bir heyecan yaratmıştır. Yüce Sultanlık ve Halifelik makamları çevresinde düşünce ve ülkü birliği ederek yüksek bağımsızlık ve dokunulmazlığımız ve yüce Osmanlı Devleti'nin ülke bütünlüğü için son fedakarlığı göze almış olan bütün yurttaşlarımız, düşmanlarca yönetilen bazı bozgunculuk ve ihtilal tertiplerinden dolayı, zaten kederli ve kaygılı bir durumda, hükümet bunalımının bir an önce sona ermesini ve ulusal umunçları gerektiği gibi gerçekleştirebilecek değerli bir hükümetin kurulmasını beklemektedir. Ulusal Meclis'in çoğunluk grubunda yoğunlaşan ulusal hedef ve eğilimlerin yüce katınızda da destekleneceğine, bütün yurttaşlarımız gibi, heyetimiz de emindir. Ancak içten ve dıştan gelen bin türlü ihtirasın kaynayıp köpürmesiyle, dirlik ve huzuru tehdit altında bulunan ülkemizin, ulusal vicdana güven veremeyecek bir kabine başkanına bir dakika bile katlanamayacağını ve Tanrı korusun, böyle bir durum ortaya çıkarsa Osmanlı Devleti'nin tarihinde benzeri görülmemiş feci olaylara yol açacağını, Padişah Efendimiz Hazretleri'nin yüce eşiğine arz etmeyi yurt borcu sayarız. Ferman Padişah'ımızındır. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Bu telgrafın birer suretini bilgi için Mebuslar Meclisi Başkanlığı'na ve Kolordu Komutanlarına vermekle birlikte bunun bir kopyasını çıkararak, İstanbul gazetelerine ve Basın Derneği'ne vermesini de İstanbul Telgrafhanesine buyurduk. Bundan başka Beyler, Komutanlara, Valilere, Mutasarrıflara ve Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetleri'ne ayrıca şu genelgeyi de gönderdik : 4.3.1920 İtilaf Devletleri'nin katlanılmaz bir duruma gelen müdahale ve baskılarından dolayı kabine 3 Mart günü yani dün istifa etmiştir. Güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgilere göre, kabinenin düşürülmesi, Ferit Paşa ya da ona benzer birinin iktidar konumuna getirilmesi ve İstanbul'da yabancıların umunçlarına hizmet edecek bir Halifelik Şûrası kurulmasını sağlamak üzere, dış düşmanlarca yönetilen ve muhalif partilerin aracılığıyla meydana gelen bir komitenin çalışmalarının eseridir. Yani, komitenin çalışmalarına yer verebilmek için İtilaf Devletleri, önce hükümeti istifaya mecbur edecek baskılar yapmışlardır. Durumun bu ağırlığı karşısında, Mebuslar Meclisi, elbette gereken etkili önlemleri almayı sürdürmektedir. Ancak bu girişimlerin eylemsel olarak desteklenmesi için, hemen ulusal hedefi gerçekleştiremeyecek bir hükümet başkanına ulusun katlanamayacağını çok sert bir dille Saray'a, Mebuslar Meclisi Başkanlığı'na ve basına bildirmek gerekir. Bu telgraf alındığında, bir dakika yitirilmeden bu biçimde telgraflar hazırlanmasını ve bu gece mutlaka çekilmesi çarelerinin bulunmasını, buraya da yarın sabaha dek bilgi verilmesini önemle rica ederiz. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Beyler, verdiğimiz talimat gereğince, ülkenin her yanından, ulusun her türlü yönetim kademesinden, 4/5 Mart gecesinden başlayarak telgraf fırtınası ayın beşinci ve altıncı günleri, Padişah sarayında ve Mebuslar Meclisi beklenen etkiyi yaptı. Salih Paşa Sadrazam Oluyor Sonunda, 6 Mart günü kim ve ne olduğunu anlayamadığımız biri tarafından şu haber verildi : Temsil Heyeti'ne, İstanbul, 6.3.1920. Sadrazamlığa, Bahriye Nazırı Salih Paşa'nın getirildiği arz olunur. Müdafaa-i Hukuk Derneği Genel Sekreter Vekili Halit Bu telgrafın arkasından da şu telgraf geldi : Mebuslar Meclisi, 6.3.1920. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne Pek kutsal Halife Hazretleri, şimdi Mebuslar Meclisi Başkanı'nı yüksek huzurlarına kabul etmek onurunu bahşederek, Sadrazamlığı, Ayan Meclisi'nden eski Bahriye Nazırı Salih Paşa'ya verdiklerini ferman buyurmuşlardır. Salih Paşa da kabineyi kurma işiyle uğraşmakta olduğundan, bunalımın yarın akşama dek tümüyle ortadan kalkacağı bildirilir. Mebuslar Meclisi Başkanı Celalettin Arif Beyler, Rauf Bey'in de aynı günde ancak daha kabine başkanı belli olmadan verdiği bilgiler vardır. Dikkate değer olduğu için bu bilgileri veren telgrafı olduğu gibi bilginize sunuyorum : Kişiye özel, çok ivedi Dakika geciktirilemez. Harbiye Nezareti, 6.3.1920. Ankara'da 20'nci Kolordu Komutanlığı'na, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri' ne
|