Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları >> Söylev (Nutuk) - 8) Düzenli Orduya Geçmek Kararı

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

          8) Düzenli Orduya Geçmek Kararı :

         Gediz Taarruzu

         Batı Cephesi Komutanı, iki piyade tümenini ve Ethem Bey'in Kuva-yı Seyyaresi'ni Gediz'deki Yunan tümeni üzerine harekete geçirebilecekti. Bu hareketten parlak bir sonuç almayı umuyordu. Genelkurmay Başkanlığı, Batı Cephesi Komutanlığı'nın bu önerisini kabul etmedi. Çünkü düşman ordusu genel durumu itibariyle bizim ordumuzdan daha güçlüydü. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokabilmiş değildik. Cephanemizin miktarı da ağırdan almamızı gerektiriyordu. Bütün cephe güçlerimize başvurarak ve az çok üstün bir güç toplayarak, Gediz'de düşmana karşı hızla bir başarı kazanmak belki olanaklı olabilirdi. Ancak güçlerimiz ve hazırlığımız, böyle bir başarıyı genel ve sonuç aldırıcı bir başarıya götürmeye elverişli değildi. Bu durumda, bütün işe yarayan güçlerimizi, sınırlı ve geçici bir başarı elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Bu takdirde düşman, bütün güçleriyle bir karşı taarruza geçerse her yerde yenilgi kaçınılmaz olurdu. Bundan dolayı da cephenin ve Hükümet'in şimdilik ordu örgütünü genişletmek ve mevcudunu artırarak cepheyi güçlendirmeye çalışmak gerekiyordu. Ülkenin ölüm kalım meselesi demek olan Batı Cephesi'nde özel ve sınırlı düşüncelere kapılmak doğru bulunmuyordu. Genelkurmay Başkanı bu Gediz taarruzunun yapılmamasında ısrar etti. Batı Cephesi Komutanlığı'yla haberleşme yoluyla anlaşamadı. Bizzat Ankara'dan Eskişehir'deki Batı Cephesi Karargahı'na gitti. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa ile Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa'nın bu görüşmeleri sonunda, Ali Fuat Paşa durumu yerinde bir daha inceledikten sonra karar vermek üzere, hareketi ertelemiştir. Ancak birkaç gün sonra, Cephe Komutanlığı'nca gönderilen rapordan, taarruza karar verildiği anlaşılmıştır.

         Beyler, o günlerde bu taarruz lehinde, her yerde ve Meclis'te görkemli bir propaganda yapılıyordu. "Düşman Gediz'de tek başınadır. Biz onu orada yok ederiz. Parlak bir durum ortaya çıkar. Zaten Yunan ordusu kaçmaya hazırdır." sözleriyle, Gediz taarruzunun gerekli olduğu, neredeyse genel bir kanı durumuna getirilmek isteniyordu. Sonunda, Batı Cephesi Komutanı, 61'inci ve 11'inci Tümenler ve Kuvve-i Seyyareler'le 24 Ekim 1920'de Gediz'deki düşmana taarruz etti.

         Beyler, dalgalı, disiplinsiz, buyruk ve komutasız bazı hareketlerden sonra, bildiğiniz üzere, Gediz'de yenildik. Yunan ordusu bu harekete yanıt olmak üzere, 25 Ekim 1920 günü Bursa Cephesinden taarruza geçti. Yenişehir'i ve İnegöl'ü işgal etti. Uşak'tan, Dumlupınar sırtları ilerisinde bulunan birliklerimize saldırdı. Birliklerimiz, Dumlupınar sırtlarına kadar çekildi. Böylece Beyler, cephenin her yerinde yeniden genel bir yenilgiye uğradık.

         Batı Cephesi Komutanı'nın, taarruza geçmesinden dört gün sonra Bakanlar Kurulu'nda şu telgrafı okundu :

         Çavdarhisar 27/28.10.1920

         Genel Kurmay Başkanlığı'na

1- Birliklerin savaş kayıplarını hızla gidermek ihtiyacındayız. Gediz savaşı, üç yüz savaşçıdan kurulu birliğin, bir taburun savaş görevini yapmasına yeterli olmadığını gösterdiğinden tabur mevcutlarını dörder yüz savaşçıya çıkarmak mecburiyetindeyiz. Bu savaşlar dolayısıyla, bütün depo birlikleri bile cepheye sürüldüğünden yetişmiş, silahlı ve donanımlı bin ikmal erinin, özellikle Ankara'daki birliklerden, bu olanaklı değilse en yakın bir yerden acele olarak gönderilmesini,

2- Askeri manevralar ve savaşlar, giydirilebilen erlerin bile elbiselerini, ayakkabılarını parçalamış, dünden beri kar yağan dağlarda asker çıplak ve yalınayak kalmıştır. "Cephe Komutanlığı Vekilliği" buyruğunda hiçbir şey olmadığından, özellikle kaput, ayakkabı, pamuklu, elbise, yelek, kuşak; kısacası, hava koşullarından korunmak için ne verilmek gerekiyorsa on beş bin hesabıyla hızla gönderilmesini arz ve rica ederim.

3 - Milli Savunma Bakanlığı'na, Genelkurmay Başkanlığı'na ve bilgi edinilmesi için Cephe Komutanlığı Vekilliği'ne yazılmıştır.

Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat

          Beyler, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa'nın, daha Gediz Muharebesi'nin yapılmakta olduğu bir sırada okuduğumuz bu telgrafında yazılanların, özellikle sezilen anlam ve zihniyetin, pek dikkate değer görülmesi doğaldır, sanırım. Askerin durumu, gücümüzün miktarı, hazırlığımızın derecesi, bütün ülkede her bakımdan muhtaç olduğumuz kaynakların erk ve yeteneği, elbette bu telgraf tarihinden üç gün önce Batı Cephesi Komutanlığı'nca biliniyordu. Her şey tamam olup da bunlar Gediz Muharebesi'nin yapıldığı üç beş gün içinde mi mahvolmuştu? Bilinmekte olan bütün gerçeklere karşın Batı Cephesi, Genelkurmay Başkanlığı'nca mı taarruza zorlanmıştı?

         Söz konusu telgraf, Bakanlar Kurulu'nda okunduktan sonra altına şu not yazılmıştı : Bakanlar Kurulu'nca okundu. İleri sürülen nedenler ve olaylar akla yatkın bulunmadı. Gerekli yardımın yapılacağı doğaldır. 3'ncü Alay'dan beklenen güç gönderilecektir.

(İsmet)

         Çerkez Ethem ve Kardeşlerinin Çıkardığı Dedikodular

         Beyler, her başarısızlığın sonunda birtakım dedikoduların ortaya çıkması beklenmelidir. Gediz Muharebesi'nden sonra da genel durum feci bir görünüş arz edince, her yerde dedikodular, haklı ve haksız yergiler başladı. Bazıları ve hele Kuva-yı Seyyare'ciler, Ethem ve kardeşleri, bütün suçu Cephe Komutanı'na ve düzenli ordu tümenlerine atarak, kendilerinin zor durumda bırakılmış oldukları yolunda propaganda yaptırıyorlar ve "Ordu komutanı kendi hatalarını kapatmak için kusuru bize yükletiyor." diyorlardı. Ordu da Kuva-yı Seyyare'nin hiçbir iş yapmadığını, yapma gücünde olmadığını, savaşta verilen buyruklara uymadığını, daima tehlikeden uzak bulunduğunu iddia ediyor ve kanıtlıyordu.

         Beyler, açıklamalara yine bıraktığım noktadan devam etmek üzere, burada küçük bir olayı dile getirmeme izniniz rica edeceğim. Bilindiği üzere, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşu sırasında ortaya konan esaslara göre, "İcra Heyeti" adı verilen Hükümet'in üyeleri, doğrudan doğruya ve ayrı ayrı Meclisçe seçiliyordu. Bu yöntem 4 Kasım1920 tarihine dek uygulandı. Bununla ilgili yasa, ancak 4 Kasım1920'de : "Bakanlar, Büyük Millet Meclisi Başkanı'nın Meclis üyelerinden göstereceği adaylar arasından salt çoğunlukla seçilir." biçiminde değiştirildi.

         Meclis'te Görülen Aykırı Eğilimler ve Nazım Bey'in İçişleri Bakanlığı'na Seçilmesi Karşısında Benimsediğim Tutum

         İşte arz etmek istediğim husus, bakanların seçimiyle ilgili yasanı değiştirilmesini gerektiren nedenlerden biridir.

         Beyler, 4 Eylül 1920 tarihinde, Tokat Milletvekili bulunan Nazım Bey, 89 oya karşı 98 oyla, Meclis'çe İçişleri Bakanlığı'na seçildi. Nazım Bey, dakika yitirmeksizin büyük bir aceleyle Bakanlık makamına gidip daha sonra Bakanlar Kurulu Başkanı da olmam dolayısıyla beni ziyarete geldi. Ben, Nazım Bey'i kabul etmedim. Yüce Meclis'in güvenini kazanarak seçilmiş olan bir bakanı kabul etmemekle yaptığım davranışın nitelik ve nazikliğini elbette takdir ediyordum. Ancak ülkenin büyük yararı, beni bu yolda harekete mecbur tutuyordu. Elbette bu hareketimin nedenini açıklayıp kanıtlayacağımdan ve açıklayacağım noktanın yüce Meclis'çe de önemli görüleceğinden emindim.

         Beyler, Meclis üyeleri arasından, aykırı birtakım ilkelere eğilim gösterenler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunlardan biri olmak üzere Nazım Bey ve arkadaşları en çok dikkatimi çekmişti. Nazım Bey'in, kendisinden daha Sivas Kurultayı sıralarında aldığım safsatalarla dolu bazı mektuplarından, ne zihniyet ve kişilikte bir kimse olabileceğini anlamıştım. Nazım Bey, milletvekili olarak Ankara'ya geldikten sonra, her gün yeni yeni siyasal etkinlikler gösteriyordu. Oluşmaya başlayan her siyasal grupla bağlantı fırsatını kaçırmıyordu. Nazım Bey, bizzat ya da dolaylı olarak yabancı çevrelerden bazılarıyla bağlantı yolunu bulmuş; onlardan teşvik görmüş ve yardım olanakları da sağlamıştı. Bu kişinin Halk İştirakiyyun Fırkası (Halk Komünist Partisi) diye ciddilikten uzak ve salt kendine çıkar sağlamak üzere bir parti kurma girişimine geçerek, ulusalcılığa aykırı etkinlik sevdasında bulunduğunu mutlaka duymuşsunuzdur. Bu kişinin yabancı çevrelere casusluk ettiğine de asla kuşku etmiyordum. Nitekim, daha sonra, İstiklal Mahkemesi birçok gerçeği ortaya koymuştu.

         İşte Beyler, bu Nazım Bey, kendisinin ve arkadaşlarının yaptığı sürekli propaganda sayesinde ve bize muhalefete hazırlananların ulusun yüksek yararlarını unutarak yaptıkları yardımlarla İçişleri Bakanlığı'na geçirilmişti. Böylece Nazım Bey, Hükümet'in bütün iç yönetim makinesinin başında, ülke ve ulusa değil ancak, paralı uşağı olduğu kimselerin isteklerinin gerçekleşmesine en büyük hizmeti yapabilecek duruma gelebilmişti.

         Elbette Beyler, buna asla razı olamazdım. Onun için İçişleri Bakanı Nazım Bey'i kabul etmedim ve istifaya mecbur ettim. Gerek görüldüğü zaman da Meclis'teki gizli oturumda, hakkındaki bilgi ve görüşlerimi açıkça söyledim.

         Ulus, Vekillerini Seçerken Çok Dikkatli ve Özenli Olmalıdır

         Saygıdeğer Beyler, pek iyi bilirsiniz ki sultanlarla, halifelerle yönetilmiş ve yönetilmekte olan ülkelerde, yurt için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlarca satın alınmalarıdır. Bu, çok kez kolaylıkla sağlanabilmiştir. Meclislerle yönetilen ülkelerdeyse en tehlikeli durum, bazı milletvekillerinin yabancılar adına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet Meclislerine kadar girme yolunu bulabilen yurtsuzlara her zaman rastlanabileceğine, tarihin bu konudaki örnekleriyle hükmetmek zorunludur. Bunun için ulus, kendi vekillerini seçerken, çok dikkatli ve özenli olmalıdır. Ulusun hata yapmaktan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve etkinlikleriyle ulusun güvenini kazanmış olan siyasal bir partinin seçimde ulusa kılavuzluk etmesidir. Genellikle bütün yurttaşların, adaylıklarını ortaya atan her kişi hakkında karar vermeye yardımcı olacak doğru bilgilere ve isabetli oya sahip bulunacağını kabul etmek, kuramsal olarak varsayılsa bile, gerçeğin böyle olmadığı, deneyimlerin deneyimleriyle ve inkar edilemez bir açıklıkla ortaya çıkmıştır.

         Beyler, bıraktığımız noktaya, yani Batı Cephesi'ne, dönüyorum. Gediz Muharebesi'nden, onun maddi ve manevi can sıkıcı sonuçlarından sonra, Fuat Paşa'nın cephe üzerindeki komutanlık etki ve yetkesi sarsılmış gibi görünüyordu. Kendisini komutadan çekmeyi zorunlu saymaya başladım. Tam bu sıradaydı ki Fuat Paşa Ankara'ya gelip görüşmek üzere 5 Kasım 1920 tarihli bir şifreyle izin istedi. Yanıt olarak 6 Kasımda Ankara'ya gelmesinin uygun olacağını bildirdim. Fuat Paşa aleyhindeki dedikodu ve Kuva-yı Seyyare'nin varlığının orduda disiplinsizliğe yol açan kötü etkileri o kadar hissedilmeye başlamıştı ki 7 Kasım tarihinde Ali Fuat Paşa'ya hemen Ankara'ya gelmesini buyurmayı gerekli buldum.

         Ali Fuat Paşa'nın Moskova Büyükelçiliği'ne Atanması ve Cephenin İkiye Ayrılması Kararı

         Beyler, artık Ali Fuat Paşa'nın Batı Cephesine komuta edemeyeceğine inanmıştım. O günlerde Moskova'ya da bir elçilik heyeti göndermemiz gerekiyordu. Bu durumda, Fuat Paşa büyükelçi olarak Moskova'ya gidebilirdi. Batı Cephesi de çok ciddi ve dikkatli bir çalışma beklediğinden bu cephe komutanlığını da zaten genel askeri harekatı yürütmekte olan Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa'ya ek görev olarak vermek en hızlı ve uygun bir önlem olacaktı. Bir yandan da gerek iç isyanlara ve direnmelere karşı gerek savaş harekatı açısından güçlü bir süvari örgütüne duyulan ihtiyaç açıktı. Sırf bu örgütü kurabilmek için de İçişleri Bakanı olan Refet Bey'e (Refet Paşa) ek olarak bu görevi de vererek kendisini Konya ve dolaylarına göndermeyi uygun buluyordum. Çünkü Refet Paşa, zaman zaman çeşitli nedenlerle Konya'ya, Denizli'ye gitmiş, Batı Cephesi'nin güney kesimiyle ilgilenmiş ve o kesimle ilgisi bulunan bölgeleri tanımış bulunuyordu. Bu durumda konuyu şöyle çözebilirdim : Cepheyi ikiye ayırmak; önemli kesimleri içine alan alanı Batı Cephesi diye adlandırarak İsmet Paşa'nın komutasına vermek; güney kesimini de Konya ve dolaylarına göndereceğim Refet Paşa'ya vererek, her iki cepheyi birden doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı makamına bağlamak. Genelkurmay Başkanlığı'nı da Milli Savunma Bakanı olan Fevzi Paşa vekillik edebilirdi. Fuat Paşa zamanında bir de cepheden Sivas'a dek uzanan "Geri Bölgesi" vardı. Fuat Paşa, bu bölgeyi yönetebilmek için de bir "Cephe Komutanlığı Vekilliği" makamı kurmaya mecbur olmuştu. Bunun doğal ve işlevsel olmadığı ortadaydı. Bu bakımdan, yeni düzenlemede bu geri bölgesini de menzil alanı olarak cepheye bıraktıktan sonra, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlamak doğaldı. İsmet Paşa'nın bir süre için Genelkurmay Başkanlığı'ndan ayrılmaması, ordunun düzenlenme ve hazırlanmasında hız sağlanması için yararlı görüldüğü gibi, Refet Bey'in de İçişleri Bakanlığı sıfatını geçici olarak sürdürmesi,özellikle kendi bölgesinde güvenliğin sağlanması, halktan hayvan ve malzeme toplamak suretiyle meydana getirmeye mecbur olduğu süvari örgütünü bir an önce kurabilmek için gerekliydi.

         Hızla Düzenli Ordu ve Büyük Süvari Birlikleri Kurma ve Düzensiz Örgüt Düşünce ve Siyasetini Yıkma Kararı

         Beyler, 8 Kasım 1920'de, Fuat Paşa Ankara'ya geldi. Karşılamak için bizzat istasyonda bulunuyordum. Paşa'yı omzunda bir filinta olduğu halde Kuva-yı Milliye kılığında gördüm. Batı Cephesi Komutanı'na bu kıyafeti benimseten düşünce ve zihniyet akımının bütün Batı Cephesi üzerinde ne kadar etkili olduğunu anlamak için artık tereddüde yer kalmamıştı. Onun için Fuat Paşa'ya, kısa bir görüşmeden sonra, alabileceği yeni görevi söyledim. Memnuniyetle kabul etti. Aynı günün gecesi İsmet ve Refet Paşaları da davet ederek yeni durumu ve görevlerini kararlaştırdık. Kendilerine verdiğim kesin talimat, hızla düzenli ordu ve süvari birlikleri meydana getirmekten ibaretti. Böylece 1920 yılı Kasımının sekizinci günü, düzensiz örgüt düşünce ve siyasetini yıkma kararı etkinlik ve uygulama alanına konulmuş oldu.

 

<< Geri                                                                                                                                                                                 İleri >>