Türkbilim >> Atatürk >> Yapıtları - Yurttaş İçin Çağdaş Bilgiler Ders Betiği

Türkbilim

Türkbilim

 

 

 

ATATÜRK‘ÜN YAZDIĞI YURTTAŞ İÇİN ÇAĞDAŞ BİLGİLER DERS BETİĞİ

 

          Ulus : Türkiye Cumhuriyeti’ni  kuran Türkiye  halkına  Türk Ulusu denir.

         

          Ulus sözünden ne anlaşılır ; ne anlaşılması gerekir?

          Bunu anlatayım:

         Sözlerimin kolay anlaşılması için yine Türk ulusuna bakacağım; çünkü yeryüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir ulus yoktur ve bütün insanlık tarihinde de görülmemiştir. Bugünkü Türk ulusuna, bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye dek edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim; bu tabloda neler görüyorsak bu tablo neler anımsatıyorsa, onları birer birer söyleyelim:

          1) Türk ulusu, bir halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilen bir devlet kurmuştur.

          2) Türk devleti laiktir. Her yetişkin dinini seçmekte özgürdür.

          3) Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en varsıl (zengin) ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu geçirdiği sonsuz yıkımlar içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendini ulus yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.

          4) Türk ulusu, Asya’nın  batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılımı, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına “Türk Eli, Türk Yurdu” derler. Türk yurdu çok daha büyüktü. Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri, eski ve özellikle de yeni tarih belgeleri göstermektedir. Ancak bugünkü Türk ulusu, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve ünlü geçmişinin, büyük ve güçlü atalarının kutsal  kalıtlarını (miraslarını) bu yurtta da koruyabileceğini, o kalıtları şimdiye dek olduğundan daha çok varsıllaştırabileceğine (zenginleştirebileceğine) inanmaktadır.

          5) Türk ulusunun her bir bireyi, kimi ayrılıklar dışında genellikle birbirine benzer. Kimi yaratılış ayrılıklarınıysa doğal karşılamak gerekir. Çünkü Mezopotamya, Mısır vadilerinden başlayan bilinen tarihten önce, Sibirya bozkırlarından başlayarak Orta Asya, Rusya, Kafkasya, Anadolu dünkü ve bugünkü Yunanistan, Girit ve Romalılardan önceki Orta İtalya; kısacası  Akdeniz kıyılarına dek yayılmış, yerleşmiş ve birbirinden değişik  iklimlerin etkisi altında  başka soylardan gelen insanlarla binlerce yıl yaşamış, kaynaşmıştır. Bu denli eski, bu denli büyük insan topluluğunun bugünkü çocuklarının birbirlerine tümüyle benzemelerine olanak var mıdır? Hiçbir zaman ve hiçbir yerde küçük bir barkın (ailenin) bile çocuklarının tümüyle birbirlerine benzedikleri görülmemiştir. Türkleri yalnız bir noktada, iklim değişiklikleri olmayan dar bölgede ortaya çıkmış sanmak doğru değildir. Türkler, yukarıda söylediğimiz gibi, çok geniş bir yeryüzü alanında ortaya çıkmış; barkların (ailelerin) birleşerek “soy”, soyların birleşerek “boy”, boyların birleşerek “öz”, özlerin birleşerek siyasal bir topluluk olan “el” ve en son olarak da “el”lerin bir özekte (merkezde) birleşmesiyle  büyük bir toplum oluşturmuşlardır. Büyük Türk topluluğunu oluşturan budunların (halkların) nitelikleri yönünden aralarında büyük bir ayrım bulunmamakla birlikte geniş bir soy kaynağından gelmeleri ve nüfus yoğunluğu açılarından düşünülecek olurlarsa Türk budunları (halkları) arasındaki manevi bağın gevşek olması, çeşitli adlar altında, çeşitli işlevler üstlenmeleri çok doğaldır. Bu nedenledir ki tarih, olaylarını yazdığı budunları (halkları) nerede, nasıl ve hangi adla tanıdıysa o biçimde yazmıştır. Böyle olmakla birlikte,  bugünkü Türk  ulusunun  aslı  aynı kökenin, aynı uzun ve ortak geçmişin saptadığı belli tiptir, Türk tipi.

           6) Bu son sözlerden anlaşılıyor ki Türk ulusunu oluşturan insanların tarihi  birdir

          7) Türk ulusunun ortak niteliği olarak yansıyan başka bir yanı daha vardır. Gerçekten dikkat edilecek olursa Türklerin aşağı yukarı hep aynı ahlak anlayışına sahip oldukları görülür. Bu yüksek ahlak, başka hiçbir ulusun ahlak anlayışına benzemez. Ahlakınsa ulusun oluşumundaki yeri çok büyüktür ve çok önemlidir. Bu önemi iyice anlamak için ahlak üzerine birkaç söz söylemek yerinde olur. Ahlak dediğimde ahlak betiklerinde (kitaplarında) yazılı olan öğütleri demek  istemiyorum; “Şundan dolayı ki ahlaklılıktır.” diye yaptığımız davranışlar ve yapmaktan çekindiğimiz davranışlar; betiklerde (kitaplarda) yazılı olan ya da  birtakım ahlak öğreticilerin önerdikleri şeylerden daha önce gelir. Ve bu davranışlar, o sözlerden, öğütlerden ayrı olarak, onlara kesinlikle kulak vermeksizin insanların yaptığı davranışlardır. Davranış, kuramların (teorilerin) yönlendiricisi ve buyurucusudur. Ahlak kurallarının nasıl konulması gerektiği, ahlaklılık olduğu anlaşılan davranışlar yapıldıktan, denendikten sonra anlaşılır.

          Bir iş, her neye ilişkin olursa olsun, insanın bir güç kullanmasını,   yorulmasını gerektirir. İnsanlar zorunlu olmadıkça kendilerini yormak istemezler.  Oysa kimi işler vardır ki; kendiliğinden o kişiye onu yapmak için içinden gelen   bir istek, bir eğilim esinler ve o iş istenen bir iş olur. İşte ahlaksal davranışlar da  aynı zamanda hem zorunlu ve hem de istenen davranışlardır. Bir işin, davranışın ahlaksal bir değer taşıması onun, tek tek insanların   ötesinde daha yüce, daha üstün bir kaynaktan doğmasındandır. Kaynak toplumdur, ulustur. Gerçekte ahlaksal düzen tek tek belli kişilerin ötesinde ve üstünde yalnız  toplumsal, ulusal olabilir. Ulusun toplumsal düzeni ile güvenliği, bugünkü ve  gelecekteki rahatlığı, mutluluğu, esenliği ve korunmuşluğu, uygarlıkta ilerleme ve yükselmesi için insanlardan her bakımdan ilgi, çaba, özveri gerektiğinde öz varlığını seve seve gözden çıkarmayı isteyen ahlak ulusal bir ahlaktır. Her   yönden gelişmiş ve eksiksiz bir düzeye ulaşmış bir ulusta ulusal ahlak gerekleri, o ulusun bireylerince -öyle ki ulusa vurulmaksızın- vicdan sesiyle ve duygusal bir güdüyle yapılır. En büyük ulusal duygu, ulusal coşku, işte  budur.

          8) Ahlakın ulusal toplum olduğunu söylemek ve o ortak vicdanın dile gelmesidir demek, aynı zamanda ahlakın kutsal niteliğini de tanımaktır. Ahlak kutsaldır; çünkü aynı değerde eşi yoktur ve başka hiçbir tür değerle ölçülemez. Ahlak kutsaldır; çünkü en büyük ahlaksal gerçeklik sahibi olan bir gerçekleştiriciye dayanmaktadır. O gerçekleştirici de yalnız ve yalnız toplumdur. Ondan başka gerçekleştirici yoktur. Tanrısallık; değiştirilmiş, simgesel olarak düşünülmüş olan toplum da içermektir. Çünkü  vicdanlarımız üzerinde etkili olan ruhsal yaşam, toplum bireyleri arasındaki etki ve tepkilerden oluşur. Gerçekte toplum, yoğun bir düşünce ve ahlak etkinliklerinin odağıdır.

          9) Din birliğinin de bir ulusun kuruluşunda etkili olduğu söyleyenler vardır. Ne var ki biz, bizim gözümüzün önündeki Türk ulusu tablosunda bunun tersini görmekteyiz. Türkler, İslam dinini benimsemeden sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan İranlıların  ne de Mısırlıların ve başkalarının Türklerle birleşip bir ulus oluşturmasına yol açtı. Tersine, Türk ulusunun ulusal bağlarını  gevşetti; ulusal duygularını, ulusal coşkusunu uyuşturdu. Bu çok doğaldı. Çünkü Muhammet’in kurduğu din bütün ulusallıkların üstünde yaygın bir Arap milliyetçiliği politikasına dayanıyordu. Bu Arap düşüncesi, “ümmet” sözcüğüyle ifade olundu. Muhammet’in dinini benimseyenler kendilerini unutmaya, yaşamlarını Tanrı sözcüğünün yer yer de yükseltilmesine adamaya zorunluydular. Bununla birlikte Tanrı’ya kendi ulusal dilinde değil Tanrı’nın Arap budununa (halkına) gönderdiği Arapça betikle (kitapla) tapınacak ve duada bulunacaklardı. Arapça öğrenmedikçe Tanrı’ya ne dediklerini bilmeyeceklerdi. Bu durum karşısında Türk ulusu birçok yüzyıllar boyunca ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir sözcüğünün bile anlamını anlamadan Kuran’ı ezberleyip beyni sulanmış hafızlara döndü. Başlarına geçebilmiş olan hırslı hükümdarlar, Türk ulusunca ne olduğu, kim olduğu belirsiz cahil hocalar ağzıyla saçılan ateş ve azapla korkunç bir karanlık ve karışıklık içinde kalan dini kendi tutkuları ile politikaları uğruna araç olarak kullandılar. Bir yandan Arapları zorla buyrukları altına aldılar, bir yandan Tanrı sözcüğünün kutsal parolası altında Avrupa’da Hıristiyan ulusları yönetimleri altına aldılar. Ancak onların dinlerine ve ulusallıklarına ilişmeyi düşünmediler. Ne omları “ümmet” yaptılar ne de onlarla birleşerek güçlü bir ulus yarattılar. Mısır’da belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler; hırkasıdır diye bir palas pareyi halifelik belgesi ve üstünlüğü olarak altın sandıklara koydular. Halife oldular. Kimi zaman doğuya kimi zaman batıya kimi zaman da  dört bir yana saldıra saldıra Türk ulusunu, Tanrı için Yalvaç (Peygamber) için topraklarını, çıkarlarını ve benliğini unutturacak, yalnız Tanrı yolunda olacak kadar derin bir kendinden geçmişlik ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Ulusal duyguyu yok eden, bu dünyaya değer vermeyen; yoksulluklar ve kötülükler baş göstermeye başlayınca da asıl gerçek mutluluğa öldükten sonra, öbür dünyada kavuşulacağı inancını aşılayan dinsel doğma ve dinsel duygu, ne var ki ulusun uyanıp aklı başına geldiği zaman şu acı gerçeği görmesine engel olamadı. Bu korkunç görünüm karşısında kalanlara, kendilerinden önce ölenlerin ahiretteki mutluluklarını düşünerek  ya da bir an önce ölmeye dua ederek ahirete kavuşmayı öğütleyen bir din duygusu dünyanın en acı tokadıyla, Türk ulusunun vicdanındaki çadırını yıktı; çağrılıları (davetlileri), Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türklerin ortak vicdanı, derhal yüzlerce yıllık güçle ve açılıp ilerleme tutkusuyla, büyük bir coşkuyla çarpışıyordu. Ne oldu? Türk’ün ulusal duygusu artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil eski ve gerçek büyük Türk atalarının kutsal kalıtlarının (miraslarının) son Türk ‘el’lerinin savunma ve korunmasını düşünüyordu. İşte dinin, din duygusuyla Türk ulusuna bıraktığı anı.

          10) Türk ulusu, ulusal duyguyu din duygusuyla değil ancak insanlık duygusuyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında ulusal duygunun yanında insanlık duygusunun onurlu yerini her zaman korumakla övünç duyar. Çünkü Türk ulusu bilir ki bugün tuttuğu dönülmez uygarlık yolunda bağımsız; ancak kendileriyle koşut (paralel) düzeyde ilerlediği bütün uygar uluslarla karşılıklı insancıl ve uygar ilişki, gelişmemizi sürdürmek için elbette gereklidir. Ve yine bilinmektedir ki Türk ulusu, her uygar ulus gibi, geçmişin bütün evrelerinde buluşlarıyla, bulgularıyla uygarlık dünyasına katkıda bulunmuş insanların, ulusların değerini bilir ve onların insanlığa bıraktıkları kalıtsal anıları saygıyla korur. Türk ulusu, insanlık evrelerine gönülden bağlı bir üye ailedir.

Özetleme : Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersem şöyle diyebiliriz. Türk ulusunun ortaya çıkışında etkisi görülen doğal ve tarihsel olgular şunlardır:

          a) Siyasal varlıkta birlik

          b) Dil birliği

          c) Yurt birliği

          ç) Soy ve köken birliği

          d) Tarihsel yakınlık

          e) Ahlak yakınlığı

 

           Başka Ulusların Ortaya Çıkışları :

          Türk ulusunun oluşumunda tümü bir arada var olan bu koşullar, başka ulusların oluşumunda hemen hemen yok gibidir. Daha genel bir tanım  yapabilmek için diyelim ki bir topluma ulus diyebilmek için bu koşulların aynı zamanda tümünün ya da bir bölümünün bir arada olması gerekir. Bütün uluslar tümüyle aynı koşullar altında kurulmamış olduklarına göre, Türk ulusu için yaptığımız gibi, başka her ulus için ayrı ayrı irdelemeler yapılmadıkça ulus kavramını genel ve bilimsel olarak tanımlamak güçtür. Çünkü belirlediğimiz koşullar, insanların ulus olarak oluşumuna genellikle yardım etmiş koşullardır.  Ne var ki,  bu oluşum biçimden başka, hemen hemen bu koşulların hiçbirinin etkisi söz konusu olmadan gerçekleşmiş ulus oluşumları da vardır: Alman, Fransız, İtalyan… Bunlar İsviçreli adı altında tek bir ulus olarak sayılmaktadır.

          Güney Amerika’da beyazlar yerliler dirsek dirseğe yaşayan Amerikalılardır. Bugün büyük çağdaş uluslardan olan Fransızların, İngilizlerin, çeşitli soyların karışması sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

          [Bir ulusun oluşumunda toprağın önemini büsbütün  yok sayanlar da var. Bu düşüncede olanlar, toprak yalnızca çalışma ve uğraşma alanıdır, diyorlar. Şimdi şu noktaya dikkat edelim: Fransızlarla İngilizler arasındaki savaşlar her iki ulusta ulusallaşma bağlarını güçlendirdi.]

          Alman uluslaşması, Napolyon’a karşı yapılan savaşlardan; İspanya uluslaşması Faslılarla yapılan savaşlardan doğdu. Eski küçük Yunan hükümetleri İranlılara karşı koymak için birleştikten sonra Yunan uluslaşması başlar. Türklerin her şeye karşın  bütün çağlarda ulusal dayanışmasını  ve bağlarını korumaları, hemen her zaman sürekli savaş durumunda bulunmalarındandır. Son devrim yıllarında birlik gücünün doğmasına, içinde bulunulan savaş durumunun etkisi büyük  ve önemlidir. Bu bilgilere göre savaş, türlü soylardan gelen insanların birleşmesinde en güçlü etkendir.

“Ulus neye nedir ? ” sorusuna, bugünkü çağdaş anlatışlara uygun, bilimsel bir tanım verebilmek için yürüttüğümüz irdelemeyi yeterli sayalım. Onun üzerinde bir an  durup düşünelim. Bugün Türk Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türk ulusunu irdelerken  saptadığımız koşulları yeniden gözden geçirelim:

A) Siyasal varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasal topluluklarla isteyerek ya da istemeyerek  yazgılarını (kaderlerini) birleştirmiş, bizimle dil, soy,  köken birliği olan ve üstelik yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının  akışı sonucunda ortaya çıkan bu durum, Türk ulusu için acı bir anıdır. Ne var ki Türk ulusunun oluşumundaki soyluluğu ve dayanışmayı gerek tarihsel gerekse bilimsel açılardan kesinlikle sarmaz.

B) Bugünkü Türk ulusunun siyasal ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık  düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici, beyinsiz dışında ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü ulusun bu bireylerini de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar. Ayrı ve büyük bir çoğunluğa sahip bir topluluk olduğunu ileri sürmüş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir ulus kurmak istememiş olan Araplar hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde acaba bugünkü bağımlılıklarından  memnun mudurlar?

C) Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi yurttaşlar yazgılarını (kaderlerini) ve geleceklerini Türk ulusallığına kendi vicdanlarından gelen istekleriyle bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle yabancı diye bakılması uygar Türk ulusunun soylu ahlakından beklenebilir mi?

 

Ulusun Genel Tanımı :

           Bundan sonra ortak ulusal düşüncenin, ahlakın, duygunun, coşkunun, anı ve geleneklerin ulus bireylerinde oluşmasını ve kökleşmesini sağlayan ortak geçmişin, birlikte yaratılmış ve yaşanmış tarihin vicdanları ve kafaları doğrudan doğruya birleştiren ortak dilin ulusların oluşumunda en önemli etkenler  olduğunu bir kez daha vurguladıktan sonra ulus üzerine ikincil öğeleri göz önüne almadan, olabildiğince her ulusun yapısına uyabilecek bir tanımı biz de verelim:

A) Zengin bir anı kalıtına (mirasına) sahip bulunan;

B) Birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada içtenlikli (samimi) olan;

C) Sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradesi ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir. Bu tanım iyice düşünülecek olursa, bir ulusu oluşturan insanlar arasındaki bağların değerine, gücüne ve vicdan özgürlüğüyle insanlık duygusuna verilen önem kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten geçmişten kalan ortak tutku ve acı kalıtı (mirası); gelecekte gerçekleştirilecek ortak izlence (program); birlikte sevinmiş olmak, birlikte aynı umutları beslemiş olmak… Bunlar elbette bugünün uygarlık anlayışında bütün öteki koşulların üstünde bir anlam ve kapsam taşır.

[Bir ulus kurulduktan sonra bireylerinin, devlet yaşamında, ekonomide düşünce ve yaşamında ortaklaşa çalışmasıyla ortaya çıkan ulusal kültürde, kuşkusuz ulusun her bireyinin çalışma payı, katkısı ve hakkı vardır. Buna göre “Bir kültürden olan insanlardan oluşan topluluğa ulus denir.”, dersek ulusun en kısa tanımını yapmış oluruz.]

Öyleyse sorunu ilke olarak dile getirelim.

Uluslaşma İlkesi :

           Bir ulusun, başka uluslara göre doğal ya da sonradan kazanılmış, kendine özgü kişiliklere sahip olması, başka uluslardan ayrılan bir organik yapı oluşturması, çoğu kez onlardan ayrı olarak, onlara koşut (paralel) bir gelişmeye çaba göstermesi olgusuna uluslaşma ilkesi denir.

          Bu ilkeye göre her birey ve her ulus kendisine karşı iyi niyetli olunmasını ve topraklarına tam olarak sahip olmayı istemek hakkına ve bu hakkın kullanılmasını yasaklayan ya da sınırlayan her türlü engeli yok etmek hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu ilke bize hangi ulusların özgür, hangilerinin özgürlüğünden şu ya da bu biçimde yoksun olduklarını yani ulus adını taşımaya yaraşır olmadıklarını kolaylıkla gösterir. Şimdi kendi kendinize sorunuz!

1) Çinliler ulus mudur? - Hayır! Niçin?

2) Afganlılar ulus mudur? - Hayır ! Niçin?

    3) Hintliler, Trablusgarplılar, Tunuslular, Faslılar, Suriyeliler, başlarında kralları olan Iraklılar, Mısırlılar, Arnavutlar, bütün bu ümmet-i Muhammet özgür müdürler, ulus mudurlar? Özgür değildirler, ulus değildirler. Ümmettirler bağımsız değildirler. Niçin?

    4) Türkler özgür müdürler? Ulus mudurlar? - Evet Niçin

 

Türk Ulusalcılığı :

          (Türk ulusalcılığı, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut (paralel) ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte Türk toplumunun kendine özgü niteliklerini  ve başlı başına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.) 

[Bilmeli ki ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka ulusların avıdır. 1923 Gazi M. Kemal]

                             

           Devlet :

          Ulusun ne olduğu açıklarken demiştim ki Türk ulusu, bir halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilir, bir devlettir. Şimdi, devlet ne demektir, bunu açıklayarak anlatayım:

          Devlet dediğimiz zaman her şeyden önce bir insan topluluğu, bir ulus varlığı anlaşılır. Bundan sonra, bu insan topluluğunun coğrafya sınırlarıyla belirlenmiş bir toprakta yerleşmiş olduğu görülür. Yine ulus konusunda demiştim ki Türk ulusu Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar; onun adına “Türkeli” derler. Ulus olma sorununun bireysel ortak ve özgürlük sorunu olduğunu biliyoruz. Yani bir ulusu oluşturan bireylerin, o ulus içinde her türlü özgürlüğü ; yaşama özgürlüğü, çalışma özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.

          Yine bir ulusun genel bütününün her türlü özgürlüğünün sağlanmış olması gerekir. Yani kendi topraklarında dışarıdan, hiçbir karışma ve sınırlandırma olmaksızın özgür ve bağımsız olarak yaşaması ve çalışması gerekir. İşte devlet gerek bireylerin özgürlüğünü sağlamak için ulus üzerinde bir yetkeye (otoriteye) ve gerek ulus ile ülke bağımsızlığını  koruyabilmek için kendine özgü bir yetke (otorite) ve güce sahip olmalıdır. Öyleyse devlet : “Belli bir toprakta yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip olan bireylerin bütününden oluşan bir varlıktır.”

          Devletin sahip olduğu gücü anlatırken bu gücü kendine özgü diye niteliyoruz. Gerçekte devleti kuran ulusun bağrında işlev kazanan yetke (otorite) gücü, kişi olarak hiç kimse tarafından verilmemiştir. O, bir siyasal yetkedir ki, devlet kavramının özünde vardır. Devlet bu gücü halk üzerinde kullanmak ve ulusu dışarıda temsil etmek ve başka uluslara karşı savunmak yetkisine sahiptir. Bu siyasal yetke (otorite) ve erke (kudret) “irade” ya da “egemenlik”  denir.

 

          Egemenlik :

          Mademki devlet bir iradeye, bir egemenliğe sahiptir, onu göstermek ve yerine getirmek için birtakım araçlara gereksinim duyar. Bu araçları içeren devlet düzeninde, Kamutay (Millet Meclisi) ile hükümet örgütü temeldir. Çağımızda bu temel olan örgütün dayandığı gelenekleşmiş birtakım ana ilkeler vardır.

a) Demokrasi İlkesi (Halkçılık) : Bu ilkeye göre irade ve egemenlik, ulusun tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine dönüşmüştür.

b) Hükümet Temsili İlkesi : Bu ilke ulusal egemenliğin kullanımını ve yürütümünü düzenler.

c) Devletin anayasasını belirleyen yasanın, öteki yasaların üstünde olması ilkesi (Anayasanın Üstünlüğü) : Bu ilke çağdaş anayasa hukukunda yasalılığı ve adalet dengesini sağlayan ilkedir. 

Bu saydığımız ilkeler (a, b, c,) demokrasi ilkesinin ana yapısı olarak görülür. Gerçekten demokrasi ilkesi uygulamadaki değerini ancak bu saydığımız ilkelerle kazanır. Demokrasi ilkesi, devlette egemenliğin var olması iki temel sorun ortaya çıkarır:

1. Egemenlik neyden ibarettir? Egemenliğin içeriğinde ne vardır? Sınırları nedir? Egemenliğe dayanarak meşru yollarla hangi eylemler yapılabilir?

Bu, devletin egemenliği sorunudur. Bu sorunda devlet iç dayanağından, ulustan ayrı olarak soyut bir biçimde düşünülüyor. Ve bu yolla siyasal gücünün niteliği ve sınırları belirlenmek isteniyor. Devletin siyasal gücü, bağrında yaşayan bireylerin ve toplulukların varlığı dolayısıyla sınırlanmıştır; hangi ölçüde sınırlanmıştır? Bunu kamu hukuku belirler. Devletin, başka devletlerin ve kendi kuruluşunda yer almayan başka insanların varlığı dolayısıyla egemenliğin ölçüsünü de devletler  hukuku gösterir. Bu nedenle devletin  egemenliği sorunu tam anlamıyla bir anayasa hukuku  sorunu değildir. 

2. Egemenlik konusunun ortaya koyduğu ikinci bir temel sorun da devlette, devlet içinde egemenlik sorunudur. Bu doğrudan doğruya anayasayla ilgilidir. Kamu hukukunun ve devletler hukukunun sınırlarının belirlediği egemenlik kime aittir?

          Şunu söylemek gerekir ki, devlet tüzel bir kavramdır. Gerçekte, yönetenler, egemenliği, kullanırlar. Öyleyse devleti yönetenler kimler  olmalıdır? Siyasal gücün meşru olabilmesi için  devletin soyut egemenliği, fiilen kimin eline bırakılmalıdır? İşte bu sorunlara yanıt veren demokrasi ilkesidir.

  

          Devlet Biçimleri : 

          Tarihin ve hukukun incelenmesi, bize, egemenliğin başlıca üç değişik biçimde kullanıldığını göstermektedir.

       1) Saltanatçılık  (Hükümdarlık-Monarşi): Egemenlik, ‘kral, imparator, şah, padişah, prens, emir… gibi türlü sanlar (unvanlar) alabilen hükümdarın, yani yalnız bir kişinin tekelindedir. Egemenliği kullanan devletin bütün memurları, yalnız bir kişi adına hareket ederler. Devlette son iradeyi yalnız hükümdar belirler. Hükümdar, yalnız başına devleti yönlendirir, yönetir ve her şeyi o buyurursa böyle bir devletin hükümetine “mutlak” hükümet denir. Böyle bir devlette, hükümdar ‘Devlet benim.’ der. Savaş açar, barış antlaşması yapar, yasalar koyar, vergiler koyar, ülkenin gelirlerini istediği gibi kullanır. Kısacası ülke sanki onun ‘malikânesi’ olur.

          Hükümdar yasaları hazırlayan  milletvekillerinden oluşan bir meclisi kabul etmişse, o zaman “meşrutiyet hükümeti” olur. Bu tür hükümette de sonunda her şey hükümdarın son sözüne bağlıdır. Meşrutiyet hükümetinde hükümdar, bir yurttaşa bir hükümet kurdurur, ülkeyi onunla yönetir. İngiltere, İtalya, Belçika, meşrutiyet hükümetleriyle yönetilmektedir.

2) Sınıfçılık (Takımerki/Oligarşi) : Bu tür hükümette, egemenlik, birkaç kişinin, birkaç ailenin, ya da halkın bir kesiminin elindedir.

 3) Demokrasi (Halkçılık): Demokrasi temeline dayanan hükümetlerde egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi, egemenliğin ulusta olduğunu, başka bir yerde olmayacağını gerekli kılar. Bu yolla demokrasi ilkesi, siyasal gücün, egemenliğinin kaynağına ve meşruluğuna dayanmaktadır. [Demokrasinin tam ve açık olarak uygulandığı hükümet biçimi “Cumhuriyet”tir.]

 

Demokrasi İlkesinin İçeriği :

Demokrasi temeli, bugün çağdaş anayasasının genel bir belgisi gibi görünmektedir. Saltanatçılık (monarşi) ve sınıfçılık (oligarşi) artık zamanı geçmiş eğreti biçimlerden başka bir nitelikte düşünülemezler, gerçi daha şimdi bile başlarında hükümdarlar bulunan devletler vardır. Ancak bunların hemen tümü, demokrasi ilkesini kabul etmektedirler. Artık egemenliğin sahibi olduğu ileri sürme cesaretinde bulunabilecek bir hükümdar pek azdır.

Bir ulusun fiilen demokrasi ilkesini ilan etmesi, o ulusun çoğunluğunun, toplumsal gücünün sonucudur. Ulus yeterince güçlü olursa, gücü ve erki eline alır. Bu olay kimi zaman ayaklanmayla, kimi zaman da hükümdarla barışçıl bir anlaşma yaparak gerçekleşir. Artık bugün, demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci yüzyıl, bir çok baskı hükümetlerinin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus çarlığı, Osmanlı Padişahlığı ile Halifeliği, Almanya, Avusturya, Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarıdır. Bundan başka demokrasiyle yönetilen Portekiz’deki gibi ılımlı hükümdarların, demokrasinin daha açık bir biçimde uygulanmasını zorunlu kılan cumhuriyet karşısında silindiği görülür. Son olarak bugün İngiltere, Belçika gibi büyük, eski demokrasilerin yönetimlerinin de daha belirgin ve daha iyi düzenlenmiş bir demokrasinin gerçekleştirilmesi yolunda çalıştıkları görülmektedir. Demokrasi düşüncesi, çağdaş anayasanın bir belgisi olmakla birlikte bu düşünce çok eskidir.

Demokrasi düşüncesinin içeriği ile anlamı üzerinde gerektiğince aydınlanabilmek için, onun tarihini kısaca anımsatmak yararlı olur.

  

            Demokrasi İlkesinin Tarihsel Gelişimi :

           Bundan 7.000 yıl önce, Mezopotamya’daki ilk uygarlığı kuran Sümer, Elam, ve Akad budunlarında (halklarında) demokrasi ilkesi uygulanmıştır. Gerçekte, bu (Türk) budunlar birleşik bir Cumhuriyet kurmuşlardır. Bundan sonra Atina ve Isparta gibi Yunan kentleri, bir tür demokrasiyle yönetilirlerdi. Roma’da demokrasi hayatı yaşamıştı. Türkler en eski tarihlerde bile ünlü kurultaylarıyla ve bu kurultaylarda devlet başkanlarını seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne denli bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih dönemlerinde Türklerin kurdukları devletlerde başlarına geçen padişahlar, bu yoldan ayrılarak zorba olmuşlardır.

Kralların ve padişahların baskı yönetimlere dinler dayanak olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar çevrelerini saran papazların, hocaların etkisiyle Tanrısal haklara inanmış ve dayanmışlardır. Egemenliğin bu hükümdarlara, Tanrı tarafından verilmiş olduğu kuramı uydurulmuştur. Buna göre hükümdar ancak, Tanrıya karşı sorumludur. Erk ve egemenliğinin sınırı yalnız din betiklerinde (kitaplarında) aranabilir. Tanrısal haklara dayanan bir mutlakıyet temeli karşısında demokrasi ilkesinin gösterdiği ilk tutum oldukça alçak gönüllücedir. O, önce hükümdarı devirmeye değil onun yalnız güçlerini sınırlamaya, mutlakıyeti kaldırmaya çalıştı. Bu çalışma 400-500 yıl öncesinden başlar. İlkin, erkin ulustan geldiği, erk yeteneksiz ve yetersiz bir ele düşerse onun geri alınabileceği ve bu erkin milletvekillerinden oluşan bir meclisçe kullanılması gerekeceği dile getirildi. 16. yüzyılda demokrasi ilkesi, hükümdarların yetkesini (otoritesini) kırmak için siyasal savaşım (mücadele) aracı olarak kullanıldı. Bu savaşımlarda en son olarak ortaya atılan düşünceler şunlardır:

“Erk ulusa aittir. Onu yasa çerçevesinde bir hükümdara vermiştir. Kimi durumlarda geri alabilir.”                    

18 . yüzyıldaysa demokrasi düşüncesi, karşı konulmaz bir güç ve akım durumuna geldi. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine girerek anayasaya geçti. Artık ulusla hükümdar arasında sözleşme yapma düşüncesi ortadan kalktı. Ortaya egemenlik bölünüp parçalanamaz ve başkalarına bırakılmaz düşüncesi çıktı. Bu düşünceyi şöyle açıkladılar : Egemenlik bireylerin, yani tek tek kişilerin iradelerinin üstünde, yine bireylerin oluşturdukları ulusun ortak kişiliğine dayanan genel ve ortaklaşa bir iradedir. Bu nedenle egemenlik tektir, parçalara ayrılamaz ve egemenliğin ortaya koyduğu ortaklaşa irade, onun sahibi olan ortak kişilik, ulusça hiçbir zaman başkasına aktarılamaz ve bırakılamaz.

  

            Demokrasi İlkesinin Belirgin Nitelikleri :

           Demokrasi ilkesi, egemenliği kullanan aracı kim olursa olsun, temel olarak ulusun, egemenliğe sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bu noktayı birkaç sözle açıklayalım :             

a) Demokrasi, temelde siyasal niteliklidir. Demokrasi bir toplumsal yardım ya da bir ekonomik örgüt dizgesi (sistemi) değildir. Böyle bir görüş yurttaşların siyasal özgürlük gereksinimlerini uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz  demokrasi özellikle siyasaldır; onun amacı, ulusu yönetenler üzerindeki denetimle siyasal özgürlüğü sağlamaktır.

b) Demokrasinin birinci özelliğiyle ortak ikinci bir özelliği daha vardır. O da şudur: Demokrasi düşünceye dayanır; bir kafa sorunudur. Herhalde bir mide sorunu değildir. Yönetim ilkesi de adalete bağlılığı ve erdem, ahlak sahibi olmayı gerektirir. Demokrasi yurt sevgisidir, aynı zamanda babalık ve analıktır.

c) Demokrasi, temelde bireycidir. Bu nitelik yurttaşın egemenliğe, insan sıfatıyla katılması dolayısıyla kendini gösterir.

d) Son olarak, demokrasi eşitlikçidir: Bu nitelik demokrasinin bireyci olması niteliğinin zorunlu bir sonucudur. Kuşkusuz bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdırlar. Demokrasinin bu bireyci ve eşitlikçi niteliklerinden genel ve eşit oy ilkesi çıkar.

 

  Cumhuriyet :

Başlarında daha Tanrı’nın vekili gölgesi sıfatını taşıyan hükümdarlar bulundurmakla birlikte egemenliğini kazanmış uluslar olduğundan söz etmiştik. Gerçekte bu ulusların mensup oldukları devletler, ulusun seçtiği milletvekillerinden oluşan meclislere sahiptirler. Ulusun egemenliğini bu meclisler temsil eder. Yasa önermek hakkı meclis üyelerine ve bakanlar kuruluna aittir. Hükümdar, devleti temsil eder. Hükümeti kuran yurttaş, görünüşte hükümdarca seçilir. Ancak gerçekte hükümet başkanı, ulusun güvendiği güçlü siyasal partilerin önderleridir; bunların kurdukları hükümetler ulusu ve ülkeyi yönetirler ve meclise karşı sorumludurlar. Bu açıkladığımız türdeki hükümetler temsili hükümetlerdir ve gerçekte demokrasi ilkesi yürürlüktedir. Ancak bunlar tüm anlamda demokrat hükümetler değildir. Demokrasinin tüm anlamıyla ülküsü, bütün ulusun, aynı zamanda yönetici durumda bulunabilmesini, hiç olmazsa devletin son iradesinin, ulusça dile getirilip gösterilmesini ister. Ne yazık ki ulusların büyüklüğü, düşünsel eğitim düzeyleri, bu ülkünün uygulanmasında, bu ülküden büsbütün yoksun kalmayı doğuracak önemsizliklerden kaçınmayı da gerektirir. Bu nedenle, demokrasi ilkesinin en çağdaş, en akılcı uygulayımını sağlayan yönetim biçimi Cumhuriyettir.

Cumhuriyette son söz, ulusça seçilmiş meclistedir. Ulus adına yapılan her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir ya da onu düşürür. Ulus, seçtiği milletvekillerinden memnun kalmazsa belli süreler sonunda başka seçer. Ulus; egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, bir yöntem ve biçimde, sınırlı bir süre için seçilmiş bir cumhurbaşkanına verilir.  Başbakanı o belirler; bakanlar kurulunu oluşturacak bakanları da başbakan milletvekilleri arasından seçer.

Dünyadaki devlet biçimleri, biri ötekine göre kimi ayrımlarla, çok değişir. Bununla birlikte tümü genel olarak ele alıp irdelediğimiz biçimlere indirgenebilir: Hükümdarlık, Sınıfçılık, (Takımerki/Oligarşi) Halk cumhuriyeti. Kendini belli bir dine bağlayan devlet biçimi de vardır. Rus Çarlığı ve Osmanlı Sultanlığı böyleydiler. Çar kilisenin başkanıydı; sultanlar da halife sanını (unvanını) takınmışlardı. Aynı biçimde dini siyasetten ayrılmış laik hükümetler de vardır. Amerika, Fransa, Türkiye Cumhuriyeti gibi. Hükümdarlıklarda, devlet başkanlığı orununa (makamına) kalıt (miras) yoluyla gelir. Cumhuriyetse milletvekillerinden oluşan meclis ve belirli bir süre için seçilmiş olan devlet başkanıyla, ulusal egemenliğin korunmuşluğunun en iyi güvencesidir. Cumhuriyette meclis cumhurbaşkanı ve hükümet; halkın özgürlüğünü, güvenliğini ve huzurunu düşünüp sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar. Çünkü bunlar bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki konumuna belirli bir süre için getiren irade ve egemenliğin iyesi (sahibi) ulustur. Ve yine bunlar bilirler ki, iktidar konumuna saltanat sürmek için değil ulusa hizmet için getirilmişlerdir. Ulusa karşı sorumluluk ve görevlerini kötüye kullandıklarında şu ya da bu biçimde ulusal iradenin kendi haklarında da işlemesiyle karşı karşıya kalabilirler.  Ulusça, ulus adına devleti yönetmeye görevlendirilenlerin, gerektiğinde ulusa hesap verme  zorunluluğu, laubali ve keyfi davranışla bağdaştırılamaz. Oysa ki sahip olduğu erk ve yetkinin Tanrı’dan geldiğine inanan ve yalnız ona karşı öbür dünyada hesap verebileceklerini varsayan ve devleti, ülkeyi kendisine bırakılmış bir kalıt (miras) malikane olarak kabul edilen bir hükümdar, kendisini her türlü bağ ve sınırlamanın dışında tutar. Böyle bir yönetimin benliği, özgürlüğü söz konusu bile olamaz. Bu nedenle, yetkileri sınırlandırılmış bile olsa, hükümdarlık yönetim biçimi demokrasiye, ulusal egemenlik ilkesine uygun değildir. Hükümetin, belirli insanların, sınıfların elinde bulunması da ulus varlığının kesinlikle kabul edemeyeceği bir durumdur. Bütün ulusun çoğunlukla, devlet yönetimine katılmasına engel olan bu sınıfçılık (oligarşi) yönetim biçimi de bir zümrenin kendi çıkarları sağlamak için bütün ulusa ait egemenliğin zorla ele geçirilmesinden başka bir şey değildir.

 

            Anayasamız :

           Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası, en çağdaş ulusal egemenlik ana ilkelerini ve hükümlerini kapsar. Her zaman bellekte kalması için burada birkaç maddeyi olduğu gibi yineleyelim.

a) Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.

b) Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusun tek ve gerçek meclisi olup ulusun adına egemenlik hakkını yalnızca o kullanır.

c) Yasama yetkisi ve yürütme erki Türkiye Kamutay’ında (Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde) çıkar ve orada toplanır.

 

Anımsatma : Bizim anlayışımıza göre siyasal güç, ulusal irade ve egemenlik, ulusun bir birlik ve bütünlük halindeki ortak kişiliğine aittir, birdir, bölünemez, parçalanamaz, başkasına bırakılamaz. Ulusta olduğu gibi, onun temsilcisi olan tek mecliste odaklanmıştır. Yani güçlerin bölünmesi görüşü, bizim için temel değildir. Yalnız görevler şu yolla yerine getirilir. Buna göre :

Türk ulusunun yönetim biçimi güçlerin birliği temeline dayanan bugünkü devlet biçimimizdir. Bu devlet biçiminde Kamutay ulus adına egemenlik hakkını kullanır. Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu onun içinden çıkar. Egemenlik birdir, kayıtsız şartsız ulusundur. Devlet kuruluşlarının en uygunu budur. Yalnız görevler şu yolla gördürülür:              

ç) Meclis yasama yetkisini doğrudan kullanır.

d) Meclis, yürütme yetkisinin kendisinin seçtiği cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bakanlar kurulu aracılığıyla kullanır. Meclis, hükümeti her zaman denetler ve düşürebilir.

e) Yargı yetkisi, ulus adına, yöntemi ile yasası çerçevesinde bağımsız mahkemelerce kullanılır.

 

            Demokrasiye Karşı Olan Çağdaş Akımlar :

          Bizim devlet kuruluşumuzda, temel ilkemizi oluşturan demokrasinin, ayırıcı niteliklerini tanımladık. Demokrasinin bu biçimde kavranmasına kimi kuramlar (teoriler) karşı çıkmaktadır:

          1) Bolşevik kuramı.

          2) İhtilalci siyasal sendikacılık kuramı.

          3) Çıkar kümelerinin temsili kuramı.

          Bu kuramların, demokrasi kuramımıza karşı saldırmakta ne denli  haksız olduğunu anlayalım :

          1) Bolşevik kuramının Rusya’da uygulanan biçimine bakalım. Bütün Rus ulusu içinden, yalnız işçilerden, deniz ve kara kuvvetlerinden  oluşan bir azınlık, ekonomik temellere dayalı Komünist Partisi adı altında birleşerek bir diktatörlük kurmuşlardır. Amaçlarında ulusal değildirler. Kişisel özgürlük ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliği ilkesine uymazlar. İçeride çoğunluğu zorla, baskıyla kendi görüşlerine boyun eğmek zorunda tutarlar. Dışarıda propagandayla ve ihtilal örgütüyle bütün dünya uluslarına kendi ilkelerini yaymaya çalışırlar. Oysa, hükümet kurmaktan amaç, önce bireysel özgürlüğün sağlanmasıdır. Bolşevik hükümet biçiminde zorbalık niteliği görülmektedir. Bir toplumun, bir bölük insanın görüşlerinin zorla tutsağı olarak yaşaması biçimine, doğal ve akla uygun hükümet modeli olarak yaşaması biçimine, doğal ve akla uygun bir hükümet modeli olarak bakmaya olanak yoktur.

           2) İhtilalci siyasal sendikacılık kuramına inananlar da her türlü siyasal kuruluşları, yalnız kendi çıkarları doğrultusunda çalıştırmak ve sonunda siyasal güç egemenliğini ellerine geçirmek isteyen işçi kümeleridir. Bunlar amaçlarını zorla gerçekleştirme fırsatını beklerken zaman zaman genel grevler yaparak, hükümet adamları üzerinde etkili oluyorlar ve kimi işleri kendi çıkarlarına uygun düşecek biçimde çözümlettiriyorlar; yavaş yavaş varlıklarını duyuruyorlardı. Bunlar İngiltere, Fransa ve Almanya’da etkilerini göstermektedirler. Almanya da bu kuramcılara az çok bir doyum sağlamak için, millet meclisi yanında ekonomik içerikli ancak üyeleri bu kuramcılardan oluşan bir meclis kurmuşlardır. Bizde de Yüksek Ekonomi Kurulu (Âli İktisat Meclisi) vardır. Ancak bu herhangi bir baskı üzerine değil doğrudan doğruya  hükümetin yararlı görmesinden ötürü danışma amacıyla oluşturulmuş bir kuruldur.

          3) Çıkar kümelerinin temsili kuramı: Türlü meslek, sanat ve işadamları toplum içinde ayrı ayrı birer zümre, birer küçük topluluk olarak düşünülürse her bir zümrenin birbirinden ayrı çıkarları vardır. Bundan ötürü diyorlar ki her özel çıkar sahibi kümelerin her biri mecliste kendilerini ayrı ayrı temsil etmelidirler. Bu durumda seçim ulusun bireylerince değil bu kümelerce ve bunların çıkarları ölçüsünde gerçekleştirilecektir. Kamutay’da bu kümelerin birkaçı birleşip iktidara gelince yalnız kendi çıkarları için çalışacaklardır. Buna kim engel olacaktır?

İşte bu nedenlerden dolayıdır ki biz bunu ve bundan önceki kuramları, ülkemiz ve ulusumuz için uygun görmüyoruz. Biz, ülke halkı bireylerinin ve türlü sınıfların birinin ötekine yardımını aynı değerde ve nitelikte görüyoruz. Tümünün çıkarlarının aynı ölçüde ve aynı eşitlik duyarlılığıyla sağlanması için çalışmak isteriz. Bu yolun, bu genel refahı ve devlet yapısının güçlenmesi için daha uygun olduğu kanısındayız. Bizim gözümüzde çiftçi, çoban, işçi, tecimen (tüccar), sanatçı, süer (asker), sağaltman (doktor) kısacası herhangi bir toplumsal kesimde ya da kuruluşta çalışan bir yurttaşın hak, çıkar ve özgürlüğü eşittir. Devlete bu anlayışla en yüksek ölçüde yararlı olan ve ulusun güvenini ve iradesini yerinde kullanabilmek bizce, bizim anladığımız anlamda, halk hükümeti yönetimiyle gerçekleşir.

Ulusu temsil eden ve yöneten Kamutay’ın (Büyük Millet Meclisi’nin) ve hükümetin dayandığı parti de bu temel ilke çerçevesinde hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün Türkiye halkını kapsayan, ulusun ortak çıkarlarını göz önünde tutan ve amaçlayan partidir. Parti, ulusa milletvekillerinin seçiminde yol göstermek, düşünsel ve işlevsel yaşamda, ortak ulusal terbiyede halkçılık bilinç ve anlayışını geliştirerek büyük bir görevi yerine getirmektedir.

 

           Yurttaşa Karşı Devletin Görevleri :

Derslerimizin başlangıcında, ulusun kurduğu devletin ve hükümet örgütünün yurttaşlara karşı yükümlü olduğu görevleri ve yetkileri genel olarak saymıştık. Bu görevlerin nitelikleri incelenirse şöyle bir sıralama yapılabilir:

a) Ülke içinde güvenlik ve adaleti sağlayıp sürdürerek yurttaşların her türlü özgürlüğünü korumak.

b) Dış siyaseti ve başka uluslarla ilişkileri iyi ve olumlu bir biçimde yönlendirerek ülke içinde de her türlü savunma güçlerini her zaman hazır bulundurarak her ulusun bağımsızlığını güven altına almak ve korunmuşluğunu sağlamak ve bu uğurda başka çıkar yol kalmazsa ulusun haklarını silahla savunmak.

Bu iki tür görev, devletin en başta gelen görevlerindendir. Denilebilir ki devlet kurmaktan amaç, bu iki görevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu görevler, yurttaşların tek tek kişiler olarak yapmaya güçlerinin yetmeyeceği işlerdir. Dahası, yurttaşların bu görevlerin bir bölümünü bile yapmaya kalkışmaları doğru değildir. Çünkü o zaman, anarşi olur, devlet kalmaz. Örneğin, bir yurttaş, kendi kendine bir yabancı devletle siyasal bir görüşme ve ilişkide bulunamaz.

Bir yurttaşın, ülke savunmasında başına buyruk hareket etmesine izin verilmez. Bir yurttaş, kendi özgürlüğünü ve hakkını kendi maddi gücüne dayanarak sağlamaya kalkışamaz. Bu konular kişilerin güçleri ve girişimleriyle değil ulusun iradesini elinde bulunduran devletin gücü ve etkinliğiyle sağlanabilir. Bu iki tür görevden başka, devletin üstlendiğini belirttiğimiz görevleri de başladığımız sıra içinde söyleyelim:

          c) Yollar demir yolları vb. gibi bayındırlık işleri.

          ç) Eğitim ve öğretim işleri.

          d) Sağlık işleri.

          e) Toplumsal (sosyal) yardım işleri.

           f) Tarım, tecim (ticaret) ve zanaata ilişkin ekonomik işler. 

Bu son söylediğimiz işleri, devletin yapmaması kişilere bırakması gerektiğini ileri sürenler vardır. Bu görüşü uygun bulup izleyenlere ‘bireyci’ derler. Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ilişkin siyasal ve düşünsel ilişkilerde olduğu gibi her türlü ekonomik işlerinde kişilere bırakılmayıp devletçe yapılmasının daha uygun olacağı kuramını savunan 'devletçiler’ de vardır. Biz, devletimizce uygulanması uygun olan ilkeyi belirlemek için bireyci ve devletçilerin dayandıkları noktaları ve bir de demokrasinin en belirgin niteliklerini göz önünde bulundurarak bir irdeleme yapalım:

Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi temeline dayanan bir devlettir. Demokrasi temelde  siyasal içeriklidir; düşünseldir, düşünceye dayanır, bireycidir, eşitlikçidir. Demokrasinin bu ana noktalarına göre, yurttaşın siyasal özgürlüğünü ve çalışmasını sağlamak; yurttaşın bilimsel, toplumsal, sanat ve ahlak gibi düşünsel alanlarda gelişmesini sağlamakla ilgilenmek ve yurttaşın ulusal egemenliğe, yöntemi çerçevesinde katılma hakkını ve bütün yurttaşların eşit siyasal haklara sahip olmalarını sağlamaktan ibaret olan noktalar, devletin yurttaşa karşı başlıca görevlerinin sınırını gösteren imlerdir (işaretlerdir). Öyleyse demokrasi temeline dayanan bir devlet, toplumsal yardım dizgesi (sistemi) ya da bir ekonomik kuruluş dizgesi (sistemi) değildir. Bunun için bu alanlara ilişkin işlere devletin karışmaması, bütün bu nitelikteki işleri bireylere ya da bireylerden oluşan ortaklıklara bırakılması olanaklıdır. Bu olanağın ölçüsünü anlamak için, devletin ulusa ve ülkeye karşı yerine getirmek zorunda olduğu temel görevlerinin, ikinci derecede olan görevlerle ilgi ve bağlantılarını düşünmek gerekir. Devlet, güvenlik ve huzuru sağlamak için, ülkeyi savunmak için, sağlıklı, iyi gelişmiş, anlayışları, ulusal duyguları, yurt sevgileri yüksek yurttaşlar ister. Devletin, içte ve dışta ulus işlerini yaptıracağı yüksek yetenekli yurttaşlara gereksinimi vardır. Devlet, bütün yurttaşların, devletin yasalarını anlayıp onlara uyma gereğini kavramalarını, ülkenin güvenliği ve savunması için önemli görür. Devlet, bütün yurttaşların hangi işleyicilik ve meslek dalında olursa olsun çağımızdaki gelişme ve ilerlemenin gerektirdiği ölçüde başarılı olmalarıyla yakından ilgilidir. Bu nedenlerdir ki yurttaşların eğitim ve öğretimiyle, sağlığıyla yakından ilgilenmek zorundadır. Devlet, ülkenin güvenlik ve savunması için karayollarıyla, demiryollarıyla, limanlarla, deniz taşıtlarıyla, telgrafla ve telefonla, ülkenin hayvan gücüyle ve her türlü taşıma araçları ile ulusun genel maddi varlığıyla yakından ilgilenir. Ülke yönetiminde ve savunmasında bu saydıklarımız toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. Özellikle para, her türlü aracın üstünde bir var olma silahıdır. Bu saydığımız alanlardaki işlerden ekonomiyle ilgili olanlar, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden görünmemekle birlikte o görevlerin yerine getirilmesinde etkilidirler. Bu alanlardaki işlerin, kişilere ya da ortaklıklara bütünüyle bırakılması için, bu işlerin devletin karışması ya da yardımı söz konusu olmadan, devleti temel görevlerini yerine getirmede zor durumlarda bırakmayacağına emin olmak gerekir. Görülüyor ki ekonomik işler ve kimi toplumsal işler, bir bakıma bireylerin  çıkarlarıyla ilişkilidir. Bunun içindir ki bireyciler bu işlere devletin karışmasını kişi özgürlüğüne karışma gibi görürler. Ne var ki bu işler içinde dolaylı olarak bütün ulusun ortak çıkarına dokunan ve dayanan noktalar da vardır. Bu nedenle devletçilerin haklı oldukları noktaları kabul etmek yerinde olur. Özel çıkar çoğu kez genelin çıkarıyla çelişir bir durumda olabilir. Bir de özel çıkarlar  sonunda rekabete dayanır.  Oysa ki yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu sanıda olanlar ‘Kendilerini serap karşısında aldatılmaya bırakanlardır.’ Kişiler ortaklıklar, devlet örgütüne göre zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır; zayıflarla güçlüleri yarışmada  karşı karşıya bırakmak gibi.. ve dahası, kişilerin kimi büyük ortak çıkarları doyurucu nitelikte karşılamaya güçleri yetmez.  Bu gibi işlerde, kişilerin kurma olanağı  bulamayacakları geniş ve güçlü bir kuruluş gerekir ya da bu gibi işlerde kişiler yeterli ölçüde çıkar sağlayamayacakları için o işlerden cayabilirler. Oysa o işler ulusça yaşamsal bir önem taşır ve devlet onu yapmak zorundadır. Herhalde, uluslarda özgürlük ve uygarlık geliştiği ölçüde devletin görevleri ve sorumlulukları artar. Yaşam geliştiği oranda araçlar da artar. Çok araç, çok ve büyük bir güçle yönetilmeyi gerektirir. Güç arttıkça kurallar da artar. Bir toplumun aracı ve kuralıysa devlettir. Bundan başka devletin bireye göre olan hırsı da başka niteliktedir. O, kamunun ortak çıkarlarını ve ilerlemesini düşünür. Kişiler, özel çıkar hırsından, ne ölçüde uzaklaştırılabilir; bu gerçekten düşünülmeye değer. Herhalde devletin, siyasal ve düşünsel konularda olduğu gibi, kimi ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini, ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir. Bu durumda karşı karşıya kalınacak zorluk şudur: Devlet ile bireyin karşılıklı etkinlik alanlarını ayırmak.

Devletin bu alandaki etkinlik sınırını çizmek ve dayanacağı kuralları belirlemek, öte yandan yurttaşın kişisel girişim ve etkinlik özgürlüğünü kısıtlamamış olmak devleti yönetme yetkisi verilmiş olanların belirlemesi gereken sorunlardır. İlke olarak devlet, bireyin yerine geçmemelidir. Ancak kişinin gelişmesi için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de bireyin kişisel etkinliği, ekonomik ilerlemenin temel kaynağı olarak kalmalıdır. Kişilerin gelişimine engel olunmaması, onların her açıdan olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki özgürlüğü  ve girişimleri önünde, devletin kendi etkinliğiyle bir engel oluşturmaması, demokrasi ilkesinin en önemli temelidir.

Öyleyse diyebiliriz ki bireylerin gelişiminin engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet etkinliğinin sınırını oluşturur. Buna göre, “Genellikle zaman ve ortam içinde sürekli özel bir nitelik gösteren, ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir.” Örneğin, büyük ve düzenli bir yönetimi gerektiren ve özel kişiler elinde tekelleşmek tehlikesi gösteren ya da genel bir gereksinimi karşılayan bir işi devlet üzerine alabilir. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz ulaşımı ortaklıklarının devletçe yönetimi ve para ihraç eden bankaların ulaştırılması; aynı şekilde su, gaz, elektrik ve benzeri işlerin yerel yönetimlerce yapılması yukarıda açıkladığımız türden işlerdir.

Bu açıkladığımız anlamdaki anlayışta “devletçilik”, özellikle toplumsal, ahlaksal ve ulusaldır. Ulusal servetin dağılımında daha üstün bir doğrulukla çalışıp emek verenlerin daha yüksek refahı, ulusal birliğin korunması için kaçınılmaz bir koşuldur. Bu koşulu, her zaman göz önünde bulundurmak, ulusal birliğin temsilcisi olan devletin en önemli görevidir.

Kamu yararına çalışan genel kuruluşların çoğaltılması, devletin önemle göz önünde tutması gereken bir sorundur. Ancak bu yolla salt çıkarcılığa dayanan etkinlikler sınırlanabilir. Bu durum yurttaşlar arasında ahlaksal dayanışmanın gelişimine yardım eden en önemli etkendir.

Ülkede, her türlü üretimin artması için, devlet açısından özel girişimin çok gerekli olduğunu önemle belirttikten sonra, belirtmeliyiz ki “Devlet ve birey birbirine karşıt değil birbirinin bütünleyicisidir.”

Devlet ve birey dediğimiz zaman, bu sözcüklerin soyut anlamını değil; tek gerçek olan “toplumsal insan”ı, yani toplum içinde yaşayan bireyleri demek istiyoruz. İşte bu insanın, iki türlü çıkarı vardır. Bu çıkarlardan bir bölümü kişiseldir, öbür bölümüyse ortaktır. Toplum yaşamını koruyup sürdüren bu ortak çıkarlardır. İyice düşünülecek olursa bu iki tür çıkarın birbirine denk olduğu anlaşılır. Çünkü toplumsal bir varlık olan insanın yaşamı için her iki çıkar aynı ölçüde gereklidir. Buna göre, bizce devlet ve birey sözcükleri ister genel ister özel çıkarlardan biri düşünülmüş olsun, her iki durumda da toplumsal insanı dile getiren ve açıklayan iki diyemdir (ifadedir). Yani şunu demek istiyoruz ki yalnız başına bir birey de bireylerden soyutlanmış bir devlet de düşünmüyoruz. Devlet bireylerin oluşturduğu ulusal toplumun göze görünen biçimidir. Ancak birey, emeğinin gelirini almak zorundadır.

Bu görüşlerin bizim durumumuzla daha yakından olan ilişkisini irdeleyelim:

Cumhuriyetimiz daha çok gençtir; geçmişten kendisine kalıt (miras) olarak geçen, bütün büyük önem taşıyan işler, çağın gereklerini karşılayacak, onlarla başa çıkabilecek  ölçüde değildir. Siyasal ve düşünsel yaşamda olduğu gibi, ekonomik işlerde de kişisel girişimlerin sonucunu beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri ancak ulusun genel servetine ve devletin bütün kuruluşlarına ve gücüne dayanarak ulusal egemenliğin kullanılmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin, olabildiğince üzerine alıp başarması yolu seçilmelidir. Başka kimi devletlerin ikinci derecede görebileceği ve kişisel girişimlere bırakılmasında sakıncası olmayan işlerden bir çoğu, bizim için yaşamsal önemi olan birinci derecede devlet görevleri arasında sayılmalıdır.

Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi ana ilkesinden ayrılmamakla birlikte “ılımlı devletçilik” ilkesine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorluklara uygun olur.

Bizim izlenmesini uygun gördüğümüz “ılımlı devletçilik” ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak ulusu, büsbütün başka temellere dayalı bir biçimde düzenlemek amacını güden sosyalizm ilkesine dayanan kolektivizm ya da komünizm gibi özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliğe olanak vermeyen bir dizge (sistem) değildir.

Özet olarak bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliği temel ilke saymakla birlikte, olabildiğince az zaman içinde  ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti doğrudan doğruya ilgilendirmektedir.

 

Özgürlük:

Demiştik ki devlet yurttaşların her türlü özgürlüğünün korunmuşluğunu sağlar. Şimdi özgürlüğün ne olduğunu kavramaya çalışalım:

Özgürlük, insanın, düşündüğünü ve dilediğini salt (mutlak) olarak yapabilmesidir.” Bu tanım, özgürlük sözcüğünün en geniş anlamıdır. İnsanlar, bu anlamda özgürlüğe hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinmektedir ki insan doğanın yaratığıdır. Doğanın kendisi bile salt özgür değildir; evrenin yasalarına bağımlıdır. Bu nedenle insan ilk önce, doğa içinde doğanın yasalarına, koşullarına, nedenlerine etkilerine bağlıdır. Örneğin, dünyaya gelmek ya da gelmemek insanın elinde olmamıştır ve değildir. İnsan geldikten sonra da ilk anda doğaya ve başka birçok yaratığa karşı güçsüz durumdadır. Korunmaya, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye gereksinimi vardır.

 

Özgürlüğün Tarihsel Gelişimi:

İlkel insanların, doğanın her şeyinden; gök gürültüsünden, geceden taşan bir ırmaktan ve yırtıcı hayvanlardan dahası birbirlerinden korktuklarınızı biliyoruz. İlk duygusu ve düşüncesi korku olan insanın her düşündüğünü dilediğini kesin olarak yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.

İlkel insan topluluklarında, ata korkusu ve bunun ötesinde de büyük boy ve budunlarda (halklarda), ata korkusunun yerine geçen Tanrı korkusu, insanların kafalarında ve davranışlarında sayısız yasak yaratmıştır. Yasaklar ve boş inançlar üzerine kurulan birçok gelenek ve görenek, insanları düşüncelerinde ve davranışlarında kısıtlamıştır. O denli ki kişisel düşünce ve davranış özgürlüğü gibi bir hak kavramı bilinmemiştir.

Toplulukların başına geçebilen kişiler, topluluğu Tanrı adına yönetirlerdi. Her türlü hak ve yetki onlardaydı. Kişinin hakkı, özgürlüğü söz konusu değildi.

Buraya kadarki düşüncelerimizi, şöyle bir sonuca bağlayabiliriz: İnsan önce doğanın tutsağıydı sonra buna gökten güç ve yetki alan birtakım insanlara tutsak olmak eklendi. İnsan toplulukları büyüyüp devlet durumuna geldikçe insanlar üzerindeki baskı da o ölçüde arttı. Devletin başında bulunan adamın hakkı sınırsız ve koşulsuz salt (mutlak) bir güç olarak kabul ediliyordu. Devlet biçimi imparatorluk ya da cumhuriyet olsun, bunun çok da bir önemi yoktu. Bireyin kişisel bir hakkı da  söz konusu değildi. Eski zamanlarda, insanların ortaya koyduğu uygarlıkların en yüksek dönemlerinde bile durum böyleydi. Bireyin hakkı, hükümdarın çıkarına olarak  Tanrı’sal hak içindeydi. Bu hakka dayanarak hükümdar, uyruğundaki insanların özgürlüğüne istediği gibi sahip olabilirdi;  bu, bireyin hakkına saldırganlık sayılmazdı. Hükümdarın gücü için, dinlerin koyduğu sınırdan başka bir sınır tanınmıyordu. Hükümdarın yapmaması gereken şey, ancak Tanrı’nın yasakladığı şey olabilirdi.

İnsanlar düşünsel gelişmede ilerledikçe, “nereden geldiklerini” ve “ne olduklarını” yani kendi kökenlerini daha açık bir biçimde düşünmeye başladılar; yavaş yavaş onun büyüklüğünü daha iyi anlayabildiler ve değerlendirebildiler. Doğanın her şeyden üstün  ve her şey olduğu anlaşıldıkça, doğanın çocuğu olan insan, kendinin büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı. İşte insanlar bu kavrayış aşamasına ulaştıktan  sonradır ki ‘Doğanın insana verdiği bütün yeteneklerin, özgürce etkinlik göstermesi ve gelişmesi gerekir; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır.’ düşüncesine vardılar. Artık bundan birey ile hükümdar ve devlet arasında, hak davası ve hak savaşımı (mücadelesi) başlar. Bu savaşım devletlerin iç gelişimlerinin tarihidir.

16. yüzyılda ileri sürülen düşünceler şöyleydi: Hükümdar buyruklarıyla, yasalarıyla, Tanrı’sal hakkı olduğu gibi doğal hakkı da bozamaz. Doğal hakkın da Tanrı tarafından verildiğini kabul etmek gerekir. Çıkış noktası bu düşünce oldukça hükümdarın erk (kudret) sınırının temelini, Tanrı’sallık düşüncesi ve Tanrı’sal iradesi oluşturdu. Çünkü doğal haklarda aynı temele bağlanmıştı. Hükümdar bu sınıra ve ölçüye bağlı kalıyor idiyse, bu bağlılığı dinsel bir görev saydığı içindi. Yoksa kişinin hükümdara karşı istemde (talepte) bulunabildiği hiçbir hak tanınmış değildi. Bireysel haklar kuramı, doğal hak düşüncesi, Tanrı’sallık düşüncesi temelinden gökten koparılarak yeryüzüne indirilmiş ondan sonra ortaya çıkabilmişti.

 

  Bireysel Özgürlük :

Bireysel haklar kuramının temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın kökeni bireydir. Çünkü gerçek özgür ve sorumlu olan yaratık yalnız insandır. Buna göre, bireyin yalnızca doğal hak ve ahlaksal sorumluluğuyla bağımlı kılınmış olan salt (mutlak) bağımsızlığı bütün uygarlık kurumlarından önce gelen ilk durum olarak, ilk başlangıç noktası olarak kabul olunuyor. Ancak öte yandan insanların, toplumsal ve siyasal kurumların bir bölümüyse zorunlu ve yazgısal (kadersel) yasaların hükümlerine göre evrimleşir. Bu yazgının var olduğu oranda zekayı bu yazgının gidişine ve yönüne uydurmak zorundadırlar. Bu zorunluluk durumu gerçekte, kaçınılması olanaklı olmayan bir sonucu, daha mükemmel ve daha uyumlu yapmaktır. Doğanın ve tarihin bir ürünü olan ulusun bireyleri sürekli bu gerçekle karşı karşıyadırlar ve ona saygı duyarlar. Böyle bir ulusun kurduğu devletin de temeli ereği (hedefi) bireysel hak olur.

Bireyin birinci hakkı, doğuştan getirdiği yeteneklerini özgürce geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi sağlamak için, en iyi yolsa bireye başkasının aynı değerdeki hakkını zarara uğratmaksızın tehlike ve zarar kendisine ait olmak üzere, ona kendi kendini, istediği gibi yönlendirmeye ve yönetmeye izin vermektir. Bireysel hakların oluşturduğu çeşitli özgürlüklerin bütün amacı, işte bu özgürce gelişmeyi sağlamaktır. Bu haklara saygı duymayan, göstermeyen siyasal toplum, temel görevini de yerine getirmemiş olur ve devlet, varlılığının amaç ve anlamını yitirmiş olur.

 

  Toplumsal Özgürlük :

Çağdaş demokraside bireysel özgürlükler bir değer ve önem kazanmıştır; artık bireysel özgürlüklere devletin ve hiç kimsenin karışması söz konusu değildir. Ancak bu denli yüksek ve değerli olan bireysel özgürlüğün demokrat  ulusta neyi anlattığı özgürlük sözcüğünün salt olarak düşünülebilen anlamıyla anlaşılamaz. Söz konusu olan özgürlük, toplumsal ve uygar insan özgürlüğüdür. Bu nedenle bireysel özgürlük düşünülürken, her bir bireyin ve sonuçta ulusun ortak çıkarı bireysel özgürlüğü sınırlandırır. Bireysel özgürlüğü sınırlandırmak, devletin de görevi ve temelidir. Çünkü devlet, bireysel özgürlüğü sağlayan bir örgüt olmakla birlikte, aynı zamanda bütün özel etkilikleri, genel ve ulusal amaçlar için birleştirmekle yükümlüdür.  ‘Özgürlük, başkasına zarar vermeyecek her türlü kullanım yetkisinde bulunmaktır.’ denildiğinde yurttaş özgürlüğünün, yalnız bunun amaç edinildiği, devletin bu amacı gerçekleştirmek için bir araç olduğu anlatılmış olur. Bu araç ulusun genel çıkar amacını koruyacaktır. Öyleyse bireysel özgürlüğe sınır olarak ‘başkalarının özgürlüğünün sınırını’ gösterirken bireysel özgürlüğün, ulusun genel çıkarının gerektirdiği ölçüden daha fazla kısıtlanamayacağı kabul edilmiş oluyor. Bu düşünce yalınçtır (basittir) ancak uygulanması çok güçtür. Çünkü bireysel özgürlüğün ölçüsünün, devlet etkinliğini zayıflatmaması gerekir. Devletsiz bir toplum ya da zayıf bir devlet yaşamının sonucu, herkesin herkese karşı savaşımıdır (mücadelesidir). Bu savaşımın, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak biçimde doğrultularak gerçekleştirilmesi gerekir. Bu doğrultma işi bireyin sorumluluğuna, girişimlerine ve gelişimine engel olacak ölçüye vardırılmamalıdır. Yurttaşların girişim ve sorumluluk duyguları ne ölçüde gelişirse, devlet için de o denli iyidir.

Bireysel özgürlükten, ne ölçüde özveride bulunulması gerekeceği, içinde bulunulan zamana ve ülkeye göre değişir. Olağanüstü dönemler olağanüstü önlemler gerektirebilir. Bütün bu önlemleri ve kısıtlamaları tanımak gerekliliği devlet düşüncesini ve kavramını gösterir. Bu noktalardaki önlemlerin etkisini ve sınırlarının genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. [Bu sanatta başarılı olma derecesi, özgürlüklerin sınırlarını çizen yasada görebilir.] Çünkü, bu sınır ancak yasayla çizilir ve belirlenir. Şurası kesindir ki yurttaşların genel özgürlüğü ve esenliği için bireylerden ancak devlet için gerekli olan bir bölüm özgürlüklerinin bırakılması istenebilir.

Türk ulusunun tarihini göz önüne getirelim, daha düne dek altında ezildiği baskı, tutsaklık ve zorbalığın kara, kanlı pençesini duymamak mümkün değildir.

Türk, zorbalık ve tutsaklık zincirlerini koparabilmek için iç ve dış düşmanlar karşısında kendi yaşamını ortaya attı. Çok kanlı ve tehlikeli savaşımlara (mücadelelere) girdi. Sayısız özverilere katlandı. Başarılı oldu ancak ondan sonra özgürlüğünü kazandı. Bu nedenle özgürlük, Türk’ün yaşamının ta kendisidir. Artık, Türkiye’de her Türk özgür doğar, özgür yaşar.

Türk’ün bugünkü ulusal ve siyasal terbiyesi ve yüksek değerliliği, onun amacını ve bulunduğu durumu belirlemiştir. Türkler demokrat, özgür ve sorumluluk taşıyan yurttaşlardır. Türk Cumhuriyeti’nin kurucuları ve sahipleri doğrudan doğruya kendileridir. Türk, kişisel özgürlüğünden ve çıkarlarından bir bölümünü, anayasada belirlenmiş olan ölçüde, Cumhuriyet’e bırakmıştır. Cumhuriyet, bireyin bıraktığı bu özgürlükleri, bireyin ve Türk ulusunun içeride özgürlüğünü, dışarıda da bağımsızlığını sağlamak için kullanır.

 

Özgürlüğün Çeşitleri :

           Bir ulusun, ekinci (kültürü) yükseldikçe bireysel özgürlüğün alanları da genişler ve çoğalır. [Örneğin, ilkel bir insanla, uygar bir insanın özgürlük gereksinimleri aynı değildir.] İnsan toplumları uygarlaştıkça türlü biçimlerde birbirinden ayrı ve bağımsız özgürlükler ortaya çıkar. Bu özgürlükler, kapsam ve niteliklerine göre iki bölüme ayrılırlar:

          1) Bireyin maddi çıkarlarına dayanan özgürlükler.

          2) Bireyin düşünce hayatındaki özgürlük hakları.

 

          Birinci bölüm içinde sayabileceğimiz özgürlüklerin başlıcaları şunlardır:

          a) Kişisel özgürlük.

          b) Konut dokunulmazlığı.

          c) Bireysel iyelik (mülkiyet) hak ve özgürlüğü.

          ç) Tecim (ticaret), çalışma ve işletimcilik özgürlükleri.

 

a) Kişisel Özgürlük: Sözcüğün dar anlamıyla, kişisel özgürlüktür. Yani serbestçe gitmek, gelmek, ulusal topraklarda kalmak ya da oradan çıkmak hakkına sahip olmaktır. (Yolculuk yapma ve yerleşim hak ve özgürlüğü.) Bununla birlikte yasadışı tutuklamalardan, hapis ya da herhangi bir cezadan korunmuş olmak güvencesidir. [Kişinin özgürlüğü insanlığın zorunlu bir gereğidir.]

b) Konut Dokunulmazlığı: Bu hak, kişi güvenliğinin süreği (devamı) ve sürüp gitmesidir. İnsan evinin sahibidir ve oraya ancak istediğini sokar. Bir insanın evine hükümetin karışması, yalnız yasanın belirlediği durumlarda ve yasal yolla olabilir.

c) Bireysel İyelik (mülkiyet) Özgürlüğü: Bir kişinin kendi emeğinin ürünü olan her şeye sahip olması, bireyin, devletin karışamayacağı, yüksek haklarındandır. İnsan namusluca sahip olduğu mal ve mülkünü istediği gibi kullanabilir, satabilir, satmayabilir, istediğine verebilir, onları yakıp yok edebilir, yani istediği gibi kullanabilir. Eski çağlarda böyle değildi; bunun tersiydi. insanlar kendi istekleri dışında aileleriyle oturdukları yerle satılabilirlerdi.                 

Bireysel iyelik hakkını sınırlayan tek şey kamu yararı için kamulaştırılmadır. Bununla birlikte hükümetin, belediyelerin, genel yönetimlerin hangi zorunlu durumlarda, hangi yöntem ve biçimde kamulaştırabilecekleri, kamulaştırma yasalarıyla belirlenmiştir. Düşünce ve kalem ürünü olan her yapıt da sahibinin hakkıdır. Bu hak ‘Telif Hakkı Yasası’ ile güvence altına alınmıştır.

ç) Tecim (ticaret), Çalışma ve İşletimcilik Özgürlüğü: İnsan, yaşamını kazanmak için istediği işte, meslekte ve sanatta çalışabilir, bu yönden serbesttir. Ancak bu özgürlüğü kamu yararı için ulusa yatkın olan birtakım yasal sınırlamalara ve koşullara bağlıdır. Örneğin, bir sütçü, bir ekmekçi birtakım sağlık kurallarına uymak zorundadır. Bir tecimen (tüccar) yabancı ülkeden getirdiği malları, gümrük vermeden yurda sokamaz. Ülkede herkes istediği gibi öğretmenlik, avukatlık, doktorluk yapamaz. Bunun için yasalara uygun olarak birtakım niteliklere sahip olması gerekir. Bunlardan başka devletin siyasal ya da kamu yararı ve güvenliği amacıyla tekeli altında bulundurduğu işleri başkaları yapamaz. [İçki ve tütün gibi.] Bütün bu engellerin yanı sıra insan için her zaman yeterli ölçüde bir çalışma ve para kazanma özgürlüğü vardır.

İkinci bölüme giren özgürlükler daha çok doğrudan doğruya bireyin düşünsel yaşamına ilişkin özgürlük haklarıdır. Bunlardan başlıcaları şunlardır :

a) Vicdan özgürlüğü.

b) Toplantı özgürlüğü.

c) Basın özgürlüğü.

ç) Dernek kurma özgürlüğü.

d) Eğitim-öğretim özgürlüğü.

 

a) Vicdan özgürlüğü: Her birey istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine göre bir siyasal düşünceye sahip olma, inandığı dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hiç kimsenin düşünce ve vicdanına baskı yapılamaz. Vicdan  özgürlüğü, kişinin salt (mutlak) ve karışılamaz olan haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır.

Uygarlığın geri olduğu, bilginin henüz gelişmediği çağlarda, düşünce ve vicdan özgürlüğü, baskı altındaydı. İnsanlık bundan çok zarar görmüştür. Özellikle din koruyucusu görünüşüne bürünmüş olanların, gerçeği görebilen ve düşünebilenlere, söyleyebilenlere karşı yaptıkları zulüm ve işkenceler insanlık tarihinde her zaman kirli korkunç olaylar olarak kalacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde, her yetişkin dinini seçmekte özgür olduğu gibi, belli bir dinin törenlerini  yapmakta da serbesttir; yani dinsel tören yapmak özgürlüğü de dokunulmazdır. Doğal olarak dinsel törenler toplumun güvenliğini bozamaz ve halkın göreneğine aykırı olamaz, siyasal gösteri biçimine de dönüştürülemez. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara, Türkiye Cumhuriyeti artık hiçbir biçimde katlanamaz.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bütün tekkeler, zaviye ve türbeler yasayla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vb. yasaktır. Çünkü bunlar gericilik yuvaları ve bilgisizlik damgalarıdır. Türk ulusu böyle kurumlara ve onlara katılmış olanlara katlanamazdı ve katlanmadı da.

[Laiklik: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, kurallar ve düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa getirdiği ilke ve biçimler doğrultusunda, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdana bağlı olduğundan, Cumhuriyet dinle ilgili düşünceleri, devlet ve dünya işlerinden, politikadan ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni olarak görür.]

b-c) Toplantı Özgürlüğü ile Basın Özgürlüğü: Bu iki özgürlük aynı ilkeye dayanır. O ilke de insanların, düşüncelerini özgürce söyleyebilmek ve yayımlamak hakkıdır. Yurttaşlar kendi eğitim ve öğretimleri için ve halkın yararı açısından düşünce alışverişinde bulunmalıdırlar. Düşündüklerini istedikleri gibi söyleyebilmelidirler. En büyük gerçekler, kavrayış ve anlayışlar düşüncelerin, özgürce ortaya konması ve tartışılmasıyla ortaya çıkar ve yükselir.

Toplantı, insanların birlikte düşünüp konuşmak ya da başka birinin sözlerini dinlemek amacıyla, geçici olarak bir araya gelmeleridir. Toplantı insanların, bir şeyi birlikte izlemek için toplanmalarından ya da insanların birlikte yapmak için sürekli olarak bir araya gelmeleri durumundan ayırt edilmelidir. Toplantı, ada yapılan kişisel bir çağrı üzerine, çağrılıların (davetlilerin) toplanmasıyla yapılan özel toplanma da değildir. Ülkenin dirlik ve düzenini bozacak biçimde ve yerlerde toplanmak doğal olarak yasaktır. Toplantı yapma özgürlüğü, anayasamız gereğince bireylerin doğal haklarındandır. Bu özgürlük ancak, ‘Genel Toplantılar Yasası’ çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Çünkü güvenlik ve toplumsal, siyasal düzeni korumakla yükümlü olan hükümetin, gereken önlemleri alabilmesi için toplantı günü ve yerinin, zamanında yöntemi çerçevesinde bildirilmesi gerekir.

Toplantı özgürlüğü, basın özgürlüğünden daha eskidir. Ne var ki basın özgürlüğü, basımcılık tekniğinin ve gazeteciliğin ilerlemesiyle daha büyük bir önem kazanmıştır.

Basın özgürlüğü, yurttaşların günlük ya da belirli sürelerle çıkan gazetelere, dergilere yazacağı yazılar ya da yapacağı bedizler (resimler) aracılığıyla ve yayımlayacağı betiklerle (kitaplarla) düşüncelerini serbestçe ve açıkça bildirmesidir. Tiyatro, sinema, gramofon, radyo ve telgraf da düşüncelerin yayımlanması ve duyulması için en önemli ve etkin araçlardır.  Bir insanın herhangi bir yerde söylediği sözler orada bulunanlar arasında kalır; etkisi ancak bir an içindir ve sınırlıdır. Ne var ki bu sözler radyoyla söylenebilirse bütün dünya işitebilir. Telgraf da düşüncelerin yayılmasında hızlı bir araçtır. Ancak söz, bir plağa geçerse, özellikle bir gazeteye, bir betiğe (kitaba) geçerse, düşünce saptanmış olur ve bütün dünyada okunur, doğal olarak gelecek kuşaklara ulaşır. Herhangi bir yüzeye yapılan resim ve yazılan yazılar ve aynı şekilde yapılan yontular da (heykeller de) düşünceleri yaşatan yapıtlardır. Türlü araçlarla saptanan ve hızla yayımlanan düşünceler, bütün insanlığın ilerlemesine ve tarihe büyük katkıda bulunur.

  

Kamuoyu :

Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük bir işlev üstlenir. Basın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuyla ilgili işlere ilişkin geniş bir eleştiri ortamı yaratılmadan, kamuoyu görevini yerine getiremez. Ulusal egemenlik ve temsili hükümet düşüncenin yayılması ve yükselmesi ancak kamuoyunun etkinliğiyle olabilir. Hükümetin düşüncesi, ülkenin düşüncesini temsil etmelidir. Hükümet ülkenin düşüncesini anlayabilmek için bu düşüncenin ortaya çıkmasına yol açan araçlara sahip olmalıdır. Gerçi hükümet, seçim zamanlarında ulusun düşüncelerini yakından öğrenir, seçilen meclisler de ulusun düşüncesini temsil eder. Ne var ki seçim zamanlarında ulusun yansıttığı düşünceler, hep aynı kalmaz. Bu nedenle meclislerin bu düşünceleri temsil edebilmesi uzun zaman sürmez. Kamuoyu ulusun içinden taşan her tür düşüncenin bulunduğu bir denizdir. O denizde çeşitli akımlar çeşitli tartışma dalgaları yaratır. Kamuoyu ruhsal bir dünyadır. Orada ortaya çıkan düşünce savaşımı (mücadelesi) dikkatli gözlerden gizli kalamaz. Eski çağlardaki demokrasilerde bu düşünce savaşımı bütün yurttaşların her gün bir arada toplanarak yaptıkları toplantılarda gerçekleştiriliyordu. Bugün yurttaşların çokluğu ve uygar yaşamın yurttaşlara yüklediği günlük işler onların maddeten ve her gün bir arada toplanmalarına olanak bırakmamıştır. Bu nedenle kamuoyu,  bir düşünce ortamı olmuştur ve bu ortamda kamuya ilişkin işlerin eleştirilmesi şu nitelikleri gösterir:

1) Eleştiri ve tartışma bütünüyle özgürdür. Bu özgürlüğü herkes, hiç- kimsenin etkisi olmadan ve kendi kendine kullanır. Hükümeti ve meclisi dikkatli tutan güç, eleştiri  özgürlüğüdür.

2) Kamuoyunun eleştiri özgürlüğü, başlıca birçok yayın yapma yoluyla olur. Yayın, yolsuzluklara engel olur ve hükümeti, yönetim yollarını doğru ve yerinde kullanma görevlerini yerine getirmek zorunda tutar. Yayın, en etkili denetleme yoludur. Bu noktada ‘eleştirinin kolay ancak bir şeyi yapmanın güç olduğu’ gerçeğinin unutulmaması gerekir. Onun için; kamuoyunun iyiliği düşüncesi her türlü eleştiri ve tartışmada, her zaman en başta göz önünde tutulması ve temel alınması gereken bir düşüncedir. İleri sürülen düşünceler, kamunun iyiliği adına ortaya atılmalıdır. Bu düşünce çıkış noktası olunca, eleştiri ve tartışma devletin de yararına yapılmış olur ve yurttaşların toplumsal, siyasal eğitim düzeylerinin yükseltilmesini de sağlar.

3) Kamuya ilişkin işleri eleştiri özgürlüğü, hükümet ile halk arasında bir anlaşma ortamı yaratır. Hükümet yayın organları aracılığıyla  kamuoyunu anlar ve gerektiğinde onu gerekli belgelerle aydınlatır. Hükümetin halkı ve halkın hükümeti anlaması onların bir bütün olarak birleşmelerini ve öylece kalmalarını sağlar.

  

Kamuoyunun Kendi Kendine Örgütlenmesi :

           Hükümet tutum ve hareketlerini düzenlemek için, kamuoyuna önem verince kamuoyu örgütlenir. Kamuoyunun sürekli yararlanılabilecek bir durumda hazır bulunması, onun ancak bir örgüte sahip olmasıyla olanaklıdır. Bu örgütte serbest eleştiri ve tartışma alanıdır. Bu alan sürekli açık tutularak sürekli  çeşitli ve değişik düşüncelerle beslenmelidir. Buysa basının çalışması ve kamu yararının her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur. Kamuoyunun işlediği, canlı olduğu ülkede, gazeteler yayımlanmasa halk şaşkınlığa uğrar ve çılgına döner. Sözünü ettiğimiz bu düşünce örgütünde şu özellikler görülür:

 1) Düşünce örgütü, bir azınlığın ya da birtakım seçkin insanların yarattığı, ortaya koyduğu bir kurumdur. Kuşkusuz halk kitlesi de bu örgüte katılır. Ne var ki başka alanlarda, işlerde olduğu gibi, bunda da halk kitlesinin işlevi etkin değildir. Gerçi halk, yayını yansıtıp iletir ve düşüncelere yandaş toplar ancak düşünceleri ortaya koyan, ortaya atan ve yayın alanının odak noktasını oluşturan halk değildir.

           2) Çağdaş düşünce örgütünde, gerçekte iki seçme tabakanın etkinliği vardır. Bu sınıflardan biri basım girişimini  gerçekleştiren öbürü de yönetenlerdir. 

Basın, düşünceleri ortaya koymak ve yayımlamak için gerekli araçlardır.  Siyasal düşünceleri de üreten basındır. Basın girişimleri, gazete, dergi ve kitap basma  yoluyla gerçekleşir. Basının siyasal düşünceler üretmedeki rolü, çok daha başka niteliktedir. Çünkü siyasal düşünceleri ortaya atan, her zaman siyasal kümeler ve zümreler gibi belli düşünce dernekleridir. Kabul edilmesi gereken şudur ki siyasal düşünceler, siyasal partilerin çıkarına olarak onlar tarafından ortaya konur.  Yoksa halk topluluğu içinde kendiliğinden ortaya çıkmaz.

 3) İyice bilinmelidir ki gazeteler, okul betikleri (kitapları) değildir. Kimi aşağı düzeydeki insanların parayla yaptıkları basın savaşımları (mücadeleleri) vardır. En adi yalanları duyurmada ve yaymada basının kullandığı bir gerçektir.  Basın ve düşünce özgürlüğünün karşı karşıya bulunduğu başka tehlikeler de vardır. Basın ve dahası düşünce derneklerinin, ulusal hükümetin etkisinden kurtularak siyasal, ekonomik kimi gizli amaçlara alet olmasından korkulur. Basının parayla satın alınabilmesi, uluslararası yüksek para çevrelerinin basın üzerindeki gizli etkisi ya da yalnızca yabancı devletlerin örtülü ödeneğinin etkisi, işte bunların kamuoyunu aldatmalarından ve yanıltmalarından çok korkulur. Nedir ki özgürlükten çıkacak olan bu kötülük ya da olumsuzluklar, kesinlikle çözümsüz değildir. İlkin basın özgürlüğüne meşru bir sınır çizilir. İkincisiyse gazeteler özel bir örgüt kurarak bununla kendi üzerlerinde ahlaksal bir etki yaratırlar. Başlangıçta bir kazanç işinden başka bir şey olmayan gazetecilik, zamanla bir toplumsal kuruluş durumuna gelebilir. Bundan başka halkın düşünsel, siyasal eğitim düzeyi ile tutumu da bir güvencedir. Halk, belli gazeteleri okumaya ve onları birbirleriyle denetlemeye ve gazetecilik yararlarına inanmaya alışır. Bütün bunların ötesinde her şeyin açık olmasıyla iyi niyetin gelişeceğini ve önemli sorunlar üzerinde iyi niyetli insanların her zaman çoğunluğu oluşturacaklarını kabul etmek uygun olur. Çünkü, “Her zaman dünyanın yarısı ve bir zaman da dünyanın tümü de aldatılabilir. Ne var ki, bütün dünya her zaman aldatılamaz, kandırılamaz.”

         Deneyimler göstermiştir ki her şeyi söylemekten insanları yasaklamak kesinlikle olanak dışıdır. Ancak ulusal eğitim, ulusal görgü, görenek ve büyük manevi güçlere karşı hükümetin uygun gördüğü tutumu sayesinde başkaldırıcı düşüncelerin yayılmasına olanak vermeyecek toplumsal bir ortam yaratılabilir. Ancak herhalde her şeyin söylenmesine izin vermek ve bunun karşısında da söyleyenlerin düşüncelerini eyleme dönüştürmelerine seyirci kalıp yalnızca önlemler getirmekle yetinmek anlamsızdır. Bütün halkın eyleme geçtiği gün, onları tutuklayacak güç yoktur. Nasıl tıbbi bir sağlık koruma varsa aynı şekilde de toplumsal  bir sağlık koruma da vardır. Her ikisi aynı ilkeye dayanır. Maddi mikropları yok etme olanağı yoktur. Ancak kişinin vücudunda bedensel bir sağlıklılık yaratmak olanaklı olduğu gibi toplumsal yapıda da manevi bir sağlık yaratma ve bu yolla bir güç ortamı hazırlama olanağı vardır.

 

            Gazeteler :

           Türkiye Cumhuriyeti’nde gazete çıkarmak, betik (kitap) yayımlamak, basımevi açmak için uyulması gereken kurallar, basın yasası ve basımevleri  yasasında belirlenmiştir. Zaralı yayın ve kişilere saldırma durumunda yapılacak işlem, bu yasalarda ve ceza yasasında yazılıdır.